Archives For yerel yönetim


Haluk Ünal

(Yazar – Yönetmen)

Continue Reading…


Söyleşi: Serkan Ayazoğlu – www.arkitera.com

Türkiye’nin sayılı tarihçilerinden Harvard Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Cemal Kafadar ile Gezi olaylarından sıcak gündeme kadar pek çok konuyu konuştuk. 
Cemal Kafadar ile 6 haziran günü buluşmuş, o günlerde Türkiye’yi ve dünyayı sarsan Gezi olaylarını sıcağı sıcağına konuşmuştuk. Ancak olayların tüm hızıyla devam etmesi ve birbiri ardına sıcak haberlerin akması sohbetimizin röportaja dönüşmesi konusunda bizi biraz beklemeye itti. Aradan yaklaşık dört ay geçmesinin ardından “Artık vaktidir” diyip Kafadar ile tekrardan buluştuk. Kafadar’ın Gezi olayları ile ilgili fikirleri değişmemiş. Üstelik olayların ardından geçen sürede Kafadar, süreci günbegün takip ederek defterinde notlar da biriktirmiş. Gezi’de şehrin giryan olduğu ranta dayalı kalkınma girdabına ve dayatmacılığa isyan edilerek devletlülere karşı şehirlülerin “Kent hakkı”nı savunduğunu söyleyen Kafadar’ın tartışılan 3. Köprü için de ilginç bir isim önerisi var: “Üzerinden geçse de geçmese de tüm kamunun ortak varlığı olan yeşilden vergi kesen bu köprü için ‘Deli Dumrul’ adını tercih ediyorum” Söz Kafadar’da.

manset_cemalkafadar.jpg

Serkan Ayazoğlu: Olayların başladığı günden bu yana Türkiye’de ve dünyada çok sayıda “Gezi” tanımı yapıldı. Siz Gezi’yi nasıl tanımlıyorsunuz? Sizde bıraktığı izlenim nedir?

Cemal Kafadar: İstanbul’un tarihinde çok uzun zamandır görmediğimiz, Osmanlı tarihçilerinin vaka diyeceği türden bir şey oldu: Vaka-i Geziyye, yani Gezi Vakası. Vaka-i Vakvakiye ya da Patrona Vakası gibi arkasından tartışmaların ve değerlendirmelerin bitme tükenme emareleri göstermeden sürdüğü, öneminden kimselerin kuşku duymadığı ama anlamlandırmakta güçlük çektiği bir durum. Herkesin tam olarak anlamlandıramasa dahi kendi durduğu yeri belirlemek için bir mihenk taşı olarak gördüğü, ardından olumlu veya olumsuz nice artçı olayın sökün edeceği beklentisi veya endişesi taşıyan çeşitli kesimlerin ilgi odağı ve analiz nesnesi olarak sıcak tuttuğu, beklenmedik ittifaklara ve ayrışmalara yol açtığı için yerleşik siyaset ortamını sarsan, yeni terimlerin ve sloganların dilden dile yayılmasına sebep olan, kısacası, herkesin ama herkesin olağandışı bir şeylerin yaşandığında hemfikir olduğu bir vaka.

Başından beri İstanbul’da gerçekleşen projeler ve kamuoyunun önemine değiniyordunuz. Olayları nasıl yorumluyorsunuz?

Hepimiz için dolu, yoğun günlerdi. Ne zamandır biriken ama nasıl bir araya geleceğini hiçbirimizin bilmediği, bir araya gelip gelemeyeceğini dahi bilmediğimiz itirazlar, muhalefetler, şikâyetler birikmişti. Tarihte birçok önemli olayın böyle nasıl olup da tam o noktada olduğunu açıklamak çok zordur. Kolaymış gibi görünür. Olan biteni böyle arka arkaya dizersek açıkladık zannederiz. İlk defa 31 mayısta bu birikim bir vücut buldu. Vücut bulması kadar mana bulması da çok önemli. Çünkü ikisi bir arada olunca sosyal hareket ortaya çıkıyor. Büyük sosyal hareketler genellikle böyle şeylerdir. Bu bir partinin, bir sendikanın hareketi olmadığı için tanımlamakta herkes zorluk çekiyor. Kendine has sloganlar ve yaklaşımlar üretti. Oradaki tek tek bedenleri aşan bir kimlik kazandı. Mana kelimesinin bir tarafı da maneviyat. Ağaçlara tek tek isimler verildi, şu noktaya bu noktaya nişan kondu. Bu çok önemli. Artık Gezi Parkı bir maneviyat kazandı. Burada vücut kelimesinin vecd ve vicdan ile akraba olduğunu da hatırlamakta yarar var. Hatta aynı kökten bir kelime uydurarak Gezi’de yeni bir şey “teveccud” etti diyebiliriz.

bremen dineşçileri

Sloganlarıyla da kendisine ait bir dil ürettiği konuşuluyor. Size en yaratıcı gelen slogan hangisiydi?

 Bence en yaratıcı sloganlardan biri olan “Nerdesin aşkım / Burdayım aşkım” zaten “mevcut” demenin bir başka yolu değil mi? Bu sloganı siyasi yapan şey nedir? Vicdanının sesine kulak verdiği için orada bulunan, aşka vecde gelmiş, böyle manevi değerlerin ağır lokma halinde paketlenip insanların boğazına tıkıldığını çok iyi bildiği için mizaha yaslanan, birilerinin yoklamada ” varım, burdaa” diye neşeyle haykırması. Bedenleri üzerinden zulme maruz kalanların, yani kadınların ve geylerin, öne çıkması ve hem nefret/cinsiyet söylemlerine hem de vandalizme engel olmaya çalışması hiç şaşırtıcı değil, ya da sayıca küçük olsa da dikkate değer yepyeni toplulukların mesela Antikapitalist Müslümanların ve yaptıklarının cimnastik olmadığının farkında yoga ve meditasyon ehlinin.

Bu çeşitlilik alışılmış bir durum muydu?

Sanırım Türkiye’de ilk defa büyük kitlesel bir harekette böyle bir şey oluyor. Klasik sosyolojik kalıpların dışına çıkamayanların, Gezi’ye ister olumlu ister olumsuz baksınlar, vakanın kitlesini tanımlarken bu birincil özelliğini göremediğini düşünüyorum. Kimileri için onları adı ile anmak bile zor, ya bayan oluveriyorlar ya marjinal. Bir de her gün kullandıkları ibadethaneleri bile hem var hem yok mesabesinde olan Aleviler. Daha geçtiğimiz günlerde birisi Gezi’yi oluşturan unsurları kendine göre ta’dad etmiş, en görünür olan kadınlar ve geyler adları ile yok tabii, aleviler var ama şöyle: “Alevilikten nasibi olmayan ve o adı kullanan dinsizler”.

Yani…

Yani kendine Alevi diyeceksen gidip icazet alacaksın. Bu sertlikle değilse dahi Neşet Ertaş’ı anma programlarının bile çoğunun incitici olduğunu söylemeliyim, bozlak ve tezene gibi her duyanın kolayca anlaması mümkün olmayan sözler otantiklik adına gırla gidiyor ama Aleviliğin a’sı yok. O zaman birileri “buradayım” demek isteyecektir.

“Arsa ve yapı rantı siyasette vazgeçilmez konumda”

Daha geniş ölçekte kent meselelerine geçelim. Kültür ve tabiat varlıklarını korumada Türkiye’de durum nedir?

Türkiye çok uzun bir süredir hiç sorgulamadığı bir gelişme girdabına kendini kaptırmış durumda. Bunu hem kültür varlıklarına hem de tabiat varlıklarına karşı hoyrat bir şekilde uyguluyor. Bunun rahatsızlığını hissetmeyen benim kuşağımdan, yeni kuşaktan kimse tanımıyorum. Son 50-60 yıla ait bir durum bu ama birebir parti meselesi değil. Beton ve asfalt sadece şu bu siyasetle ilgili bir şey değil. Teknik imkânların çoğalması, ucuzlaması, kullanılabilir olması, giderek arsa ve yapı rantının hem ekonomide hem siyasette “vazgeçilemez” bir konuma oturması, bildiğimiz sevdiğimiz içinde kendimizi bir yere ait hissettiğimiz ortamların hızla dönüşmesine yol açtı.

cemalkafadar.jpg

Bu durum sadece İstanbul ile mi sınırlı?

Son iki üç yılda Bursa, Konya tanınmaz hale geldi. Kendinizi şehrin içinde kalmış -ama berbat restorasyonlarla, bir sürü özensizlikle bol bol tabela ve afiş kirliliğiyle malul- tarihi merkeze atana kadar, şehir girişleri ürküntü, kasvet veren tuhaf yerler oldu. Bu soyut bir mimari mesele değil. Bir yerin yerlisi olmak demek oraya yer olarak bakmak demektir. Yer olarak bakmak demek orada kendine ait hatıralar ile gelecek tasavvurunun kavuştuğu bir yaşam alanı bulmak demektir. “No place” diye nitelenen herhangi bir yere dönüşüyor heryer. İstanbul, Bursa gibi dünya tarihinin çok önemli estetik, kültürel değerlerinin beşiği olan şehirlerin herhangi bir yere benziyor olması insanların canına tak etti. Taksim çok önemli bir yer. Bazı noktalar hariç güzel bir yer olduğunu söylemek zor ama milyonlarca insan için güzel anılarla dolu bir yer. Osmanlı-Türk çağdaşlaşma tarihinde birkaç kuşağın ortak hafızalarının oluştuğu yerler arasında özel bir yer. Kendini İstanbul’un yerlisi addeden nice insan için Taksim İstanbul’u bir yer yapan yer. Orada radikal değişiklikler düşünülüyor. Bunlar yüksek makamların iki dudağının arasından bize tebliğ ediliyor. En iyimser ifadeyle bir müjde olarak sunuluyor. Bize müjde mi bakalım? Çoğu zaman bana kendi arkadaşlarım bile “Bu memlekette kamuoyu mu var heh heh, sen de” diyorlardı. İşte gördüler kamuoyunu. Sinmiş kendi köşesine çekilmiş olabilir ama bir takım durumlar onu harekete geçirdiğinde, “Bir derdim var” diye ortaya çıktığında ne kadar güçlü olduğunu gördük.

“CHP’li belediyeler gökdelen dikmekte önde gidiyor”
Fotoğraf: Can Erok

Betül Tanbay, “Akbilli vatandaşım ve itiraz ediyorum” demişti. Sizin de kendi semtinizde benzer itirazlarınız var mı?

Ben de kendi semtimde yani İstinye’de yapılan birçok şeyden mutsuzum. Hatırlatayım, Sarıyer Belediyesi CHP’nin, gökdelen dikmekte önde giden ilçelerin çoğu CHP’nin. Ama biz İstinyeliler bir araya gelemedik. İstinye’de belki istiap haddini doldurmadık. Gümüşsuyu’nda oturan, Taksim’i günbegün yaşayan Betül Tanbay, İstanbul’un her tarafından oraya akan Taksimli olmayan İstanbullular “Yettiyse yetti gari” dediler. Şu anda İstanbul’da 20-25 tane çılgın proje var. İnsanlar belki üçünün beşinin farkında, ama o bile “bu kadarı da fazla” dedirtiyor. Bu konuda sesini çıkarmaya çalışanlarımız nicedir poyraza karşı konuşuyormuş hissinde, eleştirilerin ardında ya karşıt aranıyor ya da entel dantel laf ebeliği, “kellim kellim la yenfa” yani. Taksim bunların hepsinin aktığı yer oldu. Betül Tanbay ile birlikte birçok insan, sanırım, Çamlıca Camii’nden de, Haliç Metro Köprüsü’nden de, kuzey ormanlarının erimesinden de rahatsız. Belki Şanghay hariç son birkaç yıl içinde bu kadar muazzam bir transformasyon yaşayan başka bir büyük tarihi şehir dünyada yok. Şanghay da İstanbul kadar derin tarihi olan bir şehir değil. Dubai’den filan hiç bahsetmeyelim.

“Korumaya çalıştığımız şey göz zevkimiz değil kamu malıdır. Bunun bir vebali var”

Peki eksik olan nedir?

Kalkınmanın ranta değil, güce değil doğrudan yasam kalitesini yükseltmeye endeksli hem bir politikası hem de bir poetikasi olması gerekir. İstanbul, Bursa gibi şehirlerin tılsımını silip süpüren bu hızlı gelişme furyasının önümüze çıkardığı gerçekler, bu konuları hiç düşünmediklerini, takmadıklarını sanan kitleleri bile geriyor, eziyor. Tanpınar’ın dediği gibi,  “Her mimarlık eseri bulunduğu şehrin hayatını bir ev tanrısı gibi farkına vardırmadan idare eder.” Güzel-çirkin konusunu aşan bir durum bu. Eleştirenlerin “Bak ben bunu beğendim, bunu beğenmedim” muhabbeti yaptığını sananlar yanılıyor. İstanbul’un silueti yüzyıllardır bütün dünyaya mâl olmuş, ben beğensem ne çıkar beğenmesem ne çıkar? Korumaya çalıştığımız şey göz zevkimiz değil kamu malıdır. Bunun bir vebali var. Kamu yararı, kamu değerlerinin korunması, kamunun “Biz yapmışsak doğrudur” tepeden inmeciliğine maruz kalmaması, karar süreçlerinde kamuoyunun ciddiye alınması gibi çok daha önemli meseleler var.

Burada kamuoyunu biraz daha açabilir misiniz? Daha öncesinden alışık olduğumuz, belli teorisyenler, sosyologlar tarafından dile getirilen bir kamuoyundan mı söz ediyoruz?

Sadece Habermas’ın idealleştirmesi olan bir rasyonel iletişim alanı değil söz konusu olan, kamuoyu araştırmalarının tespit ettiğini iddia ettiği şey hiç değil. Bourdieu, çoktan göstermişti böyle bir kamuoyunun olmadığını. Kamunun efkarı dedi ve kodudur, aldı ve verdidir, güft u gü’dur, kiyl u kaaldir, ah u zar’dır, allem ve kallemdir, hesap ve kitaptır, aşna ve fişnadir, alkış ve kargıştır, icabında bir kaş göz hareketidir, ve tabi kamusal alanda iletişim mekanizmaları üzerinden dolaşıma giren bir sürü fikirdir. Benim kamuoyu dediğim şey -eski deyimle “efkar-ı umumiye”. Burada hem fikir kelimesini çoğulu olarak “efkar”ı düşünüyorum hem “efkarlı” olma halini. Kamuoyu medya denilen şeyin tahakküm hamlesine teslim olmadığını gösterdi Gezi’de. Konuyu “algı yönetme” ya da “psikolojik harekât” gibi yerlere çekmek isteyenler de var muhakkak ama “karakamu”nun efkarı onları da aşar. Bu vakada kamu, şehrin ranta dayalı kalkınma girdabına ve dayatmacılığa isyan ederek, devletlülere karşı şehirlülerin “kent hakkı”nı savundu. Bu konularda toplumun her kesiminde rahatsızlık vardı ama kamuoyu araştırmalarının radarının altında seyreden rahatsızlıklar ifade edildi. “Buramıza geldi” deme raddelerinde ne çok insan varmış.

“Sanayi Devrimi Elektronik Devrim’in yanında hafif kalıyor”

Bilgisayar başında oturan, sokak bilmez, apolitik diye aşağılanan gençlere biraz haksızlık yapıldığını düşünüyor musunuz?

Ben de aynı şeyleri söylüyordum ve hakikaten şimdi bütün bu fikirlerimi gözden geçirmek zorunda hissediyorum kendimi. Apolitik demekle acelecilik etmişiz. Politikliklerinin, siyasiliklerinin biçimi değişik, yeni yeni tanımaya başlıyoruz. Kendileri de yeni yeni keşfediyor daha doğrusu. İstanbul Film Festivali’nde Asiler, Azizler Âşıklar diye bir seçki yapmıştım. 50’lerden 60’lardan çok sevdiğim bir takım filmler vardı. Bir de en sonda da V for Vendetta’yı koymuştum. Katalog yazısında da doğrusu biraz giydirmiştim. Diğerlerinde çok bariz bir sosyal dert var, oysa V for Vendetta’da insanların politikasının ne olduğu, neye itiraz ettiği bile belli değil. Çok soyut bir otoriter devlet var. 60’larla karşılaştırıldığı zaman hakikaten öyle bir hava var filmde ve bu eleştiri hâlâ bir ölçüde geçerli ama filmin politik yanını biraz hafife almışım. Şunu düşünmeliymişim galiba, politika da -sanayi devrimi döneminde olduğu gibi- bildiğimiz yapıların çok ötesinden bir yerlerden değişmek zorunda. 19-20. yüzyılların büyük çaplı siyasi hareketlerinden farklı bir şey doğuyor artık. Doğmak zorunda olduğu için doğuyor. Çok değişik bir dünyada yaşıyoruz. Sosyal medyanın rolü yanında elektronik bir devrim yaşıyoruz. İleride sanırım çok daha iyi anlaşılacak. Şu anda bana görünen, sanayi devrimi aslında bu elektronik devrimin yanında hafif kalıyor. En azından devletin bireyin ve sivil toplumun yasam alanlarına nüfuzu, denetlemesi ve manipüle etmesi açısından. Burada net olmayan çok şey var hâlâ.

Mesela…

Gezi’yi kendi istedikleri yerlere çekmek isteyen ve hararetli savunucu tavrı takınan, neoliberalizmin, Türkiye’ye ayar vermek isteyen bir takım uluslararası temsilcilerinin konumu mesela. Bu genç siyaset, kapitalizm ve neoliberalizm gibi “demode” konular üzerine de düşünecektir herhalde.

“Necip Fazıl kültü Gezi’den çıkan manayı anlamaya yetmiyor”

Politikacılar bahsettiğiniz bu değişime nasıl ayak uyduracak?

Türkiye son olarak 2002–2003 sularında olumlu bir şekilde bunu yaşadı. Türkiye’nin siyaset dünyası hem yapılarıyla hem de önde giden insanlarıyla halkın gerisinde kalmıştı. AKP onu temsil ettiği için, öyle bir dalga yakaladığı için yükseldi ve devam etti. Bu olaylarda da geride kalma durumu oldu. Hâlâ o eski iktidar-muhalefet anlayışlarıyla düşünen yapılar hantal kaldı. Maalesef 60’ların sağcılığının lezzetini yeniden keşfedenler oldu. Ve maalesef Necip Fazıl kültü bunu aşmaya yardım etmiyor. Bu çok cevval mizah da onun göstergesi. Bu yeni kuşak, ister seküler olsun ister İslami denilen kesimden olsun, dünyayı çok daha iyi tanıyan kişilerden oluşuyor. Özgürlüğün kokusunu almış, batı demokrasisini idealize etmeden, kusurlarııyla tanıyan ama tanıyan bir kuşak.

“Yüzde 50 oy aldım istediğimi yaparım” söylemi ile yüzde 50’nin meşruiyetini sorgulamak benzer demokrasi eksikliğinden kaynaklanmıyor mu?

Aynı mı bilmem ama demokrasi eksikliği. Boyun eğmemek, sesini çıkarmak, sert muhalefet başka bir şey, meşruiyet sorgulamak başka. Meşruiyeti sorguladığınız anda tam olarak neyin meşruiyetini sorguluyoruz. Sonuç olarak “Türkiye’de demokratik mekanizmaların dışında başka bir şey mi arıyoruz” sorusu geliyor akla. Bence bu düşünülmemeli dahi. Benim gördüğüm Gezi hareketini başlatan ve hâlâ başını çeken kesim bunun dışında bir kesimdir. Bunu bir iyi Gezici / kötü Gezici şemasına indirgemek kolaycılık olur. Bir hareket başladı ve nice unsur bunun yanında, içinde yer almak istedi. Sosyal hareketler böyle şeylerdir. Benim tarihten anladığım kadarıyla kitlesel bir hareketlenme olduğunda zamanla yeni ittifaklar yeni arayışlar ortaya çıkar, bunlarla birlikte siyaset ortamı evrilir. Umarım demokratik mekanizmalar çerçevesinde evrilir, umarım şiddete yer vermeden evrilir. Ama şiddet demişken, devlet güçlerinin kullandığı şiddet konusuna da bir yer açmak lazım. Bir kere ölenler oldu, en azından onların anısına saygıdan dolayı bu konu es geçilemez. Gezi’de günlerini ve gecelerini geçirenler arasında nice tanıdığım var, bırakın şiddete eğilimli olmayı tasvip dahi etmeyen insanlardan bahsediyorum. Ama bunlar arasında daha Gezi’nin ilk günlerinde defalarca gaz yemeyen, polis şiddetinden dolayı travma yasamayan yok. Ayrıca, bu konu Gezi ile sınırlı değil ki. Mesela, Gezi’den az önce Emek Sineması protestoları sırasında orada bulunanların, hiçbir şiddet ve vandalizm emaresi görülmemesine rağmen, maruz kaldıkları muamelenin açıklaması nedir? Oradaki insanların belki hepsi sonradan Gezi’deydi, biber gazı ve tazyikli su kullanımında ölçüsüzlüğü çoktan tanımışlardı ve kendilerini nasıl koruyacaklarına dair bazı tedbirleri vardı. Avrupa’da, Amerika’da polis böyle şeyler yapmıyor mu, diyenlere de şaşıyorum doğrusu. Yapıyor elbette, alasını yapıyor ve oralarda da her seferinde bilinçli kamuoyu itiraz ediyor, muhalefet ediyor. Londra’da polis zulüm yaptı diye İstanbul’dakine göz mü yumacağız?

gazlıpolis

“Türk modernizminin ortak kaygısı: Uluslararası kamuoyuna mahçup olmamak”

Topçu Kışlası ile birlikte birçok tarihi yapı da yeniden inşası ve restorasyonu sebebiyle hem Türkiye’de hem dünyada eleştiriliyor. Yeniden inşa konusunda sizin düşünceleriniz nelerdir?

Bir kere yok olmuş tarihî yapıların “yeniden yapılması” fikri genellikle restorasyonculuk değil Sovyetik ile Kitsch arası bir yaklaşım. Mostar Köprüsü gibi özel durumlar var tabii, ama onun çok değerli bir siyasi mesajı vardı, yıkımın hemen ardından yani etrafındaki doku değişmeden müdahale edildi, ve bir bilim kurulu taşların ayni madenden olup olmadığı dahil her detayı kılı kırk yararak denetledi. Topçu Kışlası’nı canlandırıyorsak bir sürü başka yapıyı neden canlandırmıyoruz. Fatih Camii’nden başlayalım. Fatih Camii şu anda 18. yüzyıldaki bir depremden sonraki haliyle karşımızda. Planı dahil ciddi bir değişiklik görmüş. Bunu Fatih Sultan Mehmet’in ilk yaptığı 1460’lardaki haline çevirelim o zaman. Hem Topçu Kışlası, yapı olarak çok değerli bulunmuş, son dönem Osmanlı mimarisinin en saygın yapıları arasında da değil. Bu tür yanlış restorasyonun en son büyük örneği surlarda yaşandı ve Allah’tan tamamlanmadan bu yanlıştan dönüldü. Dünya bununla haklı olarak dalga geçti. Ama daha önemlisi, dünyadan önce Türkiye’nin iyi yetişmiş restoratörleri, mimarları, mimarlık tarihçileri -ki bunlardan çok var- surların berbat restorasyonlarını eleştirdiler. Kaale alınmadılar, çünkü “dünyanın” söylediği daha önemseniyor bizde. Tanzimat’tan beri uluslararası kamuoyuna mahcup olmamak, olur gibi olduğunda karşı taarruzla püskürtmek, sanırım Türk modernizminde her iktidarın ortak kaygısı. Topçu Kışlası’nın mantığını Emek Sineması’nda uygularsak neden Emek Sineması korunmadı. Bir binayı yerinden alıp dört kat yukarı taşımak korumak sayılıyorsa Topçu Kışlasını da alalım AKM’nin üzerine koyalım. Taş yerinde ağırdır. Konumuza uyarlarsak, tarihî yapılar bağlamında güzeldir, yani dokuyla fazla oynamayacaksın. Hasankeyf’i düşünmemek mümkün mü bu noktada?

“Topçu Kışlası kısmen ideolojik sonrası inat öfke ve kibir”

Türkiye’de kültürel miras ile ilgili politikaları yakından takip ediyorsunuz. Bunları düşününce Topçu Kışlası üzerinden tarihi yaşatma hevesindeki ısrar samimiyetini yitiriyor mu?

Çok iç çekerek evet. Haliç havzasında oluşan klasik Osmanlı estetiğinin yeri öyle bambaşka bir şey ki onu korumayı düşünmeden, öne almadan Topçu Kışlası’nın üzerinde durmak kısmen ideolojik, ondan sonrası inat, öfke ve kibir. Çanak çömlek söylemi, Türkiye’nin donanımlı birikimli insanlarını ısrarla kaale almamak, uzmanları, kurulları, tecrübeyi hiçe sayarak seçici partici davranmak, bilimin mimarinin iyisini, kötüsünü adeta “Resmi Gazete” ile tebliğ etmek… İlle mimarlık değil ki tarih konusunda da tavır bu:”biz biliriz”. Muktedirlerin egosu ile birikimi arasındaki makas açılmaya görsün maazallah.

3. Boğaz Köprüsü’ne Yavuz Sultan Selim isminin verilmesi de tartışıldı. Sizin düşünceniz nedir?

Yavuz Sultan Selim özellikle kötü seçilmiş bir isim. Bir sürü başka isim verilebilirdi. 2. Boğaz Köprüsü için nasıl oldu da Fatih ismini seçtin diyemez kimse, demedi de. Yenisi için, padişah ismi aranıyorsa Kanuni Süleyman çok daha uygun olurdu. Adıyla bilinen külliye bir yana, erken modern dönemin en muazzam kamu yatırımlarından biri olan İstanbul su yollarını Sinan’a ısmarlayan o. Tabii Sinan adı verilebilir ama o herhalde kudret timsali değil. Yavuz Sultan Selim’in İstanbul ile özel bir alakası yok. Hem bırakın nüfusun önemli bir kesimini rencide etmesini -ki bırakamazsınız bana kalırsa, bırakmamalısınız- Yavuz tekinsiz çağrışımları olan bir kelime. Yavuz Sultan Selim hariç, yavuz kelimesi 15-16 yüzyıldaki sözlüklere, atasözü derlemelerine bakarsanız, uğursuz-kötü anlamındadır, hala bu anlamı baskındır, en iyimser yorumla “celalli” anlamındadır, köprüye, yola verilecek tekin bir isim değildir. Değiştirilmesi çok hoş olur.

“3. Köprü’ye “Deli Dumrul Köprüsü” demeyi tercih ediyorum”

Peki sizin bir isim öneriniz var mı?

İlle bir sultan ismi verilecekse, bir de hep atlanan, unutulan bir Sultan Bayezıd var, II. Bayezıd, yani Fatih’in oğlu ve Yavuz’un babası. Halkın “veli” diye adlandırdığı bir sultan. İstanbul’un fethi ile Kanuni’nin ölümü arasındaki 113 yıl bir zirve olarak görülecekse eğer, o dönemin üç değil dört padişahı var ama siyasetçiler sadece üçünü zikrediyor. Çünkü “veli” olmak isletme okullarında liderlik vasıfları arasında sayılmıyor. Köprüye dönersek, Hacı Bektaş Velayetnamesi’ne göre Hacı Bektaş erenlerin türbesinin kurşun ile kaplanmasını isteyen ve sağlayan, yani dergahın Osmanlı devleti tarafından tanındığının, himaye edildiğinin işaretini veren sultanin ismi çok daha uygun olmaz mıydı? Leonardo’nun Haliç’e ve Boğaz’a bir köprü yapmak için yazdığı sultan? İstanbul’a fetihten sonra ilk büyük suyolları yatırımını yapan sultan. Oğlu Selim, başka endişelerin yanı sıra babasını “Kızılbaş tehlikesi” karşısında fazla yumuşak bulduğu için bir darbeyle devirmiştir, bugün hangisini örnek alsak daha doğru olur? Ama doğrusu ben, üzerinden geçse de geçmese de tüm kamunun ortak varlığı olan yeşilden vergi kesen bu köprü için “Deli Dumrul” adını tercih ediyorum.

ucuncukopr.jpg


Korhan Gümüş – Mimar

krhngms@gmail.com

Bugün bütün dünyada yerel yönetimler yerel dinamikleri, enerjileri, ekonomileri harekete geçirecek, özgürlükleri geliştirecek, farklılıkları kapsayacak bir işlev görüyor. Oysa Türkiye’de bunun tam aksi cereyan ediyor. Kürt meselesinin çözümünde, AB sürecinde ve demokratik bir devlete geçişi sağlayacak yeni anayasanın hazırlanma aşamasında yönetimin merkezileşmesi önemli bir çelişki arz ediyor.

Taksim’de de gördüğümüz gibi merkezi yönetim kentin meydanının nasıl olacağına, kentin geleceğini ilgilendiren tersaneler, antrepolar gibi kamusal alanların ne olacağına, hatta bu projelerin nasıl uygulanacağına, gelirinin nasıl paylaşılacağına karar verebiliyor. Kent arazilerinden satış yoluyla elde ettiği geliri, kent hizmetleri için aldığı vergileri  merkezi bütçeye kaydırabiliyor. Kentlilerin güvenlik, eğitim, ulaşım, barınma, kültür işlevlerinden bile kendisine kaynak yaratmaya çalışabiliyor. Kentsel mekanları, yerel ekonomiyi otoriter, müzakereye kapalı, merkeziyetçi bir siyaset anlayışı sürekli işlevsiz kılıyor. Bu nedenle bugün özgürlüklerden, demokrasiden ve sürdürülebilir gelişmeden söz etmek bu merkeziyetçi, otoriter devlet siyasetini dönüştürmek anlamını taşıyor.

Demokratikleşmeden ve kültürel hakların tanınmasından, özgürlüklerden, yerel yönetimlerin daha kapsayıcı bir işleve sahip olmasından söz ederken iktidarın giderek daha çok merkezileşmesi ve otoriterleşmesi Türkiye’nin önemli bir siyasal meselesi halini aldı. Bugün Türkiye’de demokratikleşmeden, özgürlüklerden söz etmek, öncelikle iktidarın yerel dinamikleri, ekonomileri, ilişkileri, kaynakları, fırsatları tepeden kontrol etmesine karşı çıkmak anlamına geliyor.

Milli siyaset: Geçmişe geri dönüş

Ancak bu yeni bir durum değil. Modernleşme sürecinin başından kimi zaman sivil topluma özgürlüklerini tanıyan, kimi zaman da zayıflatılmasını, şiddet görmesini, asimile ve imha edilmesini sağlayan bir siyasal deneyimle karşı karşıyayız. Bu deneyim yalnızca “azınlıklar” olarak devlet siyasetinin veya milli iktidar sınırların dışına itilen topluluklara değil, bizzat temsil ettiğini iddia ettiği halka karşı da uygulanan bir şiddet içeriyor.

Bu geçtiğimiz iki yüzyıl boyunca dünyayı kasıp kavuran, büyük savaşlara yol açan, toplulukları temsil edilecek ve tasarlanacak bir nesne gibi gören bir kamu modelinin kalıntısı. Çok partili siyasal hayata geçişle birlikte bu kamu modelinin ortadan kalktığını düşünmek herhalde yanlış olur. Toplumu tasarlama düşlerinin krizlere, felaketlere yol açtığı yarattığı koşullarda geri plana çekiliyor gibi gözükse de etkisini yitirmiyor. Yerel dinamikleri felç ediyor.  Kentler, yerel topluluklar siyasetten mahrum bırakılıyor ve piyasa güçleri tarafından istila ediliyor. Piyasa güçleri siyasal alanın bağımsız düşünceye, eleştiriye kapalı olmasından yararlanıyor. Kamu alanını özgürlüklere açamayan, yaratıcı düşünceyi felç iktidarlar piyasa güçlerine fırsatçı imkanlar sunuyorlar. Kamu alanı kolayca ele geçirilmeye hazır, korunaksız bir yerel av sahasına dönüşür. Türkiye’de siyasetin hala devlet ile sivil toplum arasındaki asimetrik ilişkiden beslendiğini söylemek yanlış olmaz.

Milli iradenin sandıktan ibaret olması, sınıfsal ilişkilerinin, çelişkilerin üretildiği alan olan kentlerin siyaset dışına itilmesinin nedeni bu. Bugün iktidarın merkeze taşıma, kutuplaştırma siyasetine karşı da direnmenin yollarını arayacak, farklılıkları kapsayacak, kamusal alanı genişletecek bir siyaset biçimine ihtiyaç olduğunu düşünüyorum. Nasıl olacak derseniz, iktidardan yalnızca simgeler, tercihler, zihniyet düzeyinde değil, maddi işleyiş olarak da ayrışacak… Ona alternatif oluşturacak… Bunun için geçmişte önümüzde iki yol belirir gibi olmuştu. Bunlardan birincisi A.B. idi. Üyesi olmayı planladığımız Avrupa’da da modernleşmenin totaliter, sivil toplumun yerine geçen neoklasik kamu modeli 2. Dünya Savaşı ve siyasal krizlerle dönüşüm yaşadı. Hala yaşamakta ve bununla cebelleşmekte. Bu açıdan A.B.’nin yerel yönetimler modeli, siyasal partilerin yereldeki koalisyon ve konularla ilişki biçimi Türkiye’nin demokratikleşmesi için kopyalanacak değil, ama hala anlaşılması ve üzerinde çalışılması gereken bir kamu düzeni olarak karşımızda duruyor.

İkincisi Kürt meselesinin çözümü idi. Ulusdevletin dönüşümü ile ilgili en önemli iç dinamik hala burada şekillenmekte. Ancak merkeziyetçi ulusdevlet siyasetini dönüştürmeden bu alanda bir ilerleme kaydetmek mümkün gözükmüyor. Türkiye ya bölgedeki diğer ulusdevletlere de model olacak demokratik bir dönüşüm yaşayacak, ya da büyük olasılıkla kendisini bir bölgesel savaşın içinde bulacak.

Üçüncüsü ise Gezi olayları ile yeni ortaya çıktı. Bugüne kadar devlet siyaseti sınıfsal çelişkilerin üretildiği mekanı kontrol altına almaya, temsil asimetrisini popülizmle dengelemeye ve gizlemeye çalıştı. Yerel topluluklara ait dinamikleri siyasetten ve kamu alanından dışladı, piyasa mekanizmalarına terk etti. Yerel ilişkileri, ekonomileri, kültürü, şiddet uygulayarak hiyerarşize etti, bastırdı. Toplulukları temsil etme iddiası yerine geçme ilişkisine dönüştü. Gezi ile ulusdevletin sürekli siyaset dışına ittiği, kalıcı temsil edilen statüsü tanıyarak tahakküm altına aldığı kentsel mekanlar, yerel topluluklar, ilişkiler, ekonomiler, dinamikler görünürlük kazandı.

Önümüzdeki yerel seçimler bir fırsat

Bugün iktidar siyasal mücadelenin merkezi kamu alanında gerçekleşmesini amaçlıyor. Kentlere, yerel topluluklara dair siyasetin belirlendiği yegane yer olarak kalmak istiyor. Kentlerin alanında oluşan yeni ilişkileri, sivil toplum dinamiklerini ulusdevletin merkezi siyaset alanına taşıyarak tahakküm almaya çalışıyor. İktidarın yaptıklarından memnun olmama hakkı bile halkın elinden alınıyor. Kentsel mekanları, yerel ekonomileri otoriter, müzakereye kapalı, merkeziyetçi bir siyaset anlayışı dönüştürmeye çalışıyor. Kentlerde yeni bir iletişim biçiminin gelişmesinden korkuluyor. Merkezi siyaset sahasının dışında kalanlara hayat hakkı tanınmıyor. Buna karşılık iktidar kendi çelişkilerini, kırılganlığını gizlemek için merkezileştikçe ve müzakere alanını daralttıkça krizlere karşı daha da dayanıksız hale geliyor, zayıflıyor. Bu yüzden bu mesele giderek içinden çıkılamaz bir hal kazanıyor. Bunun önemli bir nedeninin de iktidarın uyguladığı mekan siyaseti ve kentsel dönüşüm modeli olduğu söylenebilir. Önümüzdeki yerel seçimlerin bu otoriter siyaset modelinin dönüştürülmesi için bir fırsat yaratabilir. Sürekli siyaset dışına itilen yerel toplulukların, ilişkilerin, ekonomilerin, dinamiklerin canlandırılması için yerel katılım alanını genişletmeyi hedefleyen, önemseyen siyasal kuruluşlar, STK’lar, bireyler işbirliği yapabilir.


İkbal Polat 

polatikal@gmail.com 

2014 Mart ayında yapılacak yerel seçimlere doğru ilerliyoruz. Yerel seçimlerle ilgili isim tartışmaları ve adaylıklar konusu şimdiden gündeme oturdu. Yine bir yerel seçim sürecinin genel seçim atmosferinde yapıldığı bir dönem yaşıyoruz. Yerel yönetimlere adaylıklar ve ittifaklar konusu bırakın genel seçimleri, yeni Anayasa’daki uzlaşmaların pazarlık konusu olarak bile ele alınıyor. Acaba gelecekte, yerel seçimlerin yerel dinamikler ve yerel sorunlar etrafında örüleceği bir dönem yaşar mıyız? Bu yerel seçim seçim sistemi ile bence zor.

Hal böyle olunca yerel seçimlere dair birşey görüşülmüyor. Misal, seçim sistemi üzerine bugünlerde Anayasa ve demokratikleşme bağlamında konuşuluyor. Yüzde onluk seçim barajının düşürülmesi talep ediliyor. Hükümet ise “barajı düşürmeyeyim bunun yerine dar bölge seçim sistemini vereyim” pazarlığında.

Neyse biz konumuza gelelim. Seçim sisteminin değişimi konuşulurken tabii ki genelinden bahsediliyor. Lakin kimse yerel seçim sisteminin değişimesi gerekliliğinden bahsetmiyor.

Genelde olunca sorun olup da yerel de olunca sorun olmayan diğer bir konu ise başkanlık sistemi. Şu anki belediye sistemi, başkanlık sistemine dayanıyor ve kimse bunu sorun etmiyor. Bu çok tuhaf değil mi?

Hem yasalarla verilen kimi yetkiler hem de mevcut yerel seçim sistemi, belediye başkanının belediye yönetimlerinde tek adam yönetimi kurmasına olanak tanıdığından, haliyle yerel seçimlerin odak noktası da belediye başkanlığı seçimleri oluyor. Bu yüzden bu sıralar hangi partinin, hangi ilde, hangi isimi aday yapacağı konuşuluyor.

Belediye yönetimlerindeki bu yapının, temel olarak seçim sistemlerinden kaynaklanan iki nedeni var. Bunlardan ilki. belediye başkanlığı seçimlerinde başkanlık sisteminin uygulanması. Yani belediye başkanının doğrudan doğruya halk tarafından seçilmesi. İkincısi ıse kamuoyunda fazla tartışılmayan, yerel meclislerin oluşum biçimi. Bu oluşum biçimi, yerel meclislerin seçim sistemini düzenleyen, 1984 yılında Özal iktidarı döneminde çıkanlan 2972 sayılı Yerel Seçim Yasası’nın öngördüğü seçim sistemine dayanıyor.

Bu seçim sistemi, büyük partilerin lehine işleyen bir mantığa sahip. 1980 darbesi sonucuyönetimde istikrar arayışları sonrası ve aslında yerelleri kontrol altına alabilmek için oluşturulmuş bir yasal düzenleme. Böylelikle yerel meclisler büyük partilerin kontrolünde kalacak, yerellerdeki iktidar devam edecekti…

Belediye Başkanın halk tarafından seçilmesi yönetimde istikrar ve meşruiyet açısından doğru görülebilir. Lakin belediye meclisinin başkanın denetiminde şekillenmesi “yerel demokrasi” anlayışına aykırıdır.

Yerel seçimlerde 1984 yılına kadar nispi temsil sistemi uygulanırken, 84 sonrası ise, onda birlik baraj uygulaması getiriliyor. Bu uygulama, küçük partiler ve bağımsızlar için daha dezavantajlı durum oluşturuyor. Bunun temel gerekçesini de tek turda seçilen Belediye Başkanının temsilinin belediye meclisi ile desteklenmesi oluşturuyor.

Dolayısıyla Türkiye’de yerel seçim sistemi, genel seçim sisteminden daha anti demokratik. Belediye ve il genel seçimlerinde uygulanan onda birlik kesme baraj ile temsilde adalet yok sayılıyor. Genel seçimlerde uygulanan yüzde onluk ülke barajından dahi daha adaletsiz sonuçlar üreten kesme barajla oluşan belediye meclis yapısından demokratik bir yerel yönetim uygulaması beklemek ise hayal!

Yerel yönetimlerin demokratikleşmesinin bir yolu da temsil sürecinin demokratikleşmesidir. Yerel seçimlerde baraj sisteminin tümden kaldırılması gerekiyor. Ve çoğunluk esasına göre seçimden iki turlu seçime geçilmeli.

Belediye meclisinin seçiminde, meclis üyesi sayısı nicel olarak genişlemesi gerektiği gibi, toplumun farklı kesimlerinin temsilinin sağlanması için kota sistemi getirilmeli. Ve de mahalle yönetimleri bir birim olarak tarif edilerek seçim sistemi içerisinde yer almalıdır. 800 bin kişilik ilçe belediyelerini 40 kişilik meclislerin yönetmesi demokratik olmadığı gibi bu meclislerde kadınların, engellilerin, LGBT’lilerin, gençlerin ve etnik ve inanç gruplarının temsili sağlanamıyor.

Bu konuda daha uzun uzun yazabilirim. Turnusol’da geçen yıl yayınlanan yazımda da bu konuya dikkat çekmiştim. Lakin ne önemi var, yineherkes adayları konuşmaya devam edecek. Çünkü biz seviyoruz “tek adam”ları konuşmayı. Yapacak birşey yok, sadece seçim sistemlerimizden kaynaklanmıyor bu mesele, kültürümüze, siyaset yapma tarzımıza da işlemiş.

Mahalle yönetimlerini, belediye meclislerini çoğulcu bir yapıda nasıl oluşturacağımızı, kent yönetimini nasıl özerk ve katılımcı yapacağımızı konuşacağımız güneşli günlere diyelim….