Etiket arşivi: Troçki

Kutup Yıldızı


A. Halûk Ünal

Faşizm koşullarında öncü, parti gibi temalar mı tartışılır diyenlere, tam da zamanı demeliyim. 

Ya hapistesiniz, ya sürgünde, ya da ülkede serbestsiniz ama serbestiyet günlerinin görece hareket imkanları daraldığı için, kımıldayamıyorsunuz.

Üstelik, faşizm galip durumdaysa, siyaseten ciddi bir özeleştiri ve sorgulama süreciyle yüzleşmenin zamanı gelmiş de geçiyor demektir.

Bu kategoride yazacaklarım, derin analizler sonucunda ulaşılmış köşeli önermeler olmayacak. 

Daha çok ele almak istediğim konular üzerinde kimi gözlemsel, kimi deneysel, kimi başkalarının önermeleriyle, sesli düşünmeye çalışacağım.

Dilerim bu temalar başkalarını da benim kadar ilgilendirir, bir tartışmaya katkı yapar.

Bölümdeki yazılara bir açıklamayla başlamış, ilk bölümde 31 yıl önce Yeni Öncü dergisinde yazdığım bir yazıyı-aslının aynısı- yayınlamıştım.

Söz konusu açıklamada da belirttiğim gibi, “Yeni Öncü” adı 1980 öncesinde hareketin yayınladığı “Öncü” dergisine ve onun ima ettiği şeyleri işaret etmek için düşünülmüştü.

Hareketin kendi geçmişine belirli bir özeleştiriyle yaklaşıyor olması ve “eski Öncü” nün yenilenmesi gerektiğini işaret etmek, ima etmek istediklerimiz içinde başat olanlardandı.

Elbette “yenilenmek”ten her kes aynı şeyi anlamıyordu. Ama yenilenme ihtiyacı öyle ya da böyle aramızdaki genel bir mutabakatı temsil ediyordu.

Başlatılan tartışmaların Türkiye solunun gelişimine önemli katkıları olduğundan hiç

hiç kuşkum yok.

Yalnızca kendimizin değil, Türkiye solunun da değişimine etkide bulunduğumuzu düşünüyorum, ve bundan elbette “öncü”lerimiz kadar ben de mutluluk duyuyorum.

Olan oldu, yaşanan yaşandı. 

Beni ilgilendiren kısmıysa elbette katedilen yol. Ve geçmiş hatalarımızdan çıkardığımız dersler.

Bu seride sınırlı ama bazı temel soruların üzerinde sesli düşünmek niyetindeyim.

Acaba “Öncü”ye duyulan ihtiyaç tarihen doğrulandı mı? 

Öncü(ler) hala bir ihtiyaç mı?

Öncü bir gereklilikse, üstene düşen rolü gerçekleştirebildi mi? 

Ve nihayet bu gün ileriye doğru baktığımızda nasıl bir öncüye/örgüte ihtiyacımız var?

“Öncüler artçılar”

Bir zamanlar ben de bir çok geleneksel solcu gibi yaşamın kendiliğinden (determinizm) bir akış olduğuna inanır, Marksiszmin bu kendiliğindenliğe önemli bir çare ürettiğini (volantrizm) düşünürdüm.

Marks’ın genel olarak “Feurbach üzerine tezler” olarak anılan metnindeki (Ludwig Feuerbach ve Klâsik Alman Felsefesinin Sonu 1888) ünlü 11. Tez’de bu soruna tarihi bir nokta konulmuştu; “Filozoflar dünyayı yalnızca çeşitli biçimlerde yorumlamışlardır; oysa sorun onu değiştirmektir.”

Tarihin “determinist gelişimi, iradi (volantrist) bir müdahale olmaksızın” değiştirilemezdi. 

Bu da “öncü” nün örgütlenmesini, ve bir dönüşümü planlamasını zorunlu kılıyordu. 

Bu fikre öylesine tutkuyla ve sabırsızca bağlanmıştık ki – bu işin en güzel kısmı- sorulması ve yanıtlanması gereken daha onlarca soru olduğunu unutma bönlüğünü kabullendik – bu da işin çirkin kısmı-

Öncü örgüt de bir insan tekiyle başlayan ve örgütlendikçe yüzlerce binlerce öncü olduğu iddiasındaki insanın kollektif iradesinin oluşması; güçlerini, yeteneklerini, zekalarını, bilgilerini birleştirmeleri anlamına gelmiyor mu?

2018 yılında bir çoğumuzun kulağını kesinlikle tırmalamadığından emin olduğum bu tanım, gerçekten böyle mi hayat buldu?

Çünkü bizler, bir tek kişi için bile, irade nedir; irademiz ne kadar bağımsızdır; irademizin yaşamdaki rolü nedir; ihtiyaç ve arzularımızla irademiz arasında nasıl bir ilişki vardır; gibi tartışmaların yakınından bile geçmiyorduk?

Yukarıdakiler kadar yalın bir soru dizisini bile tartışmış olmadığımız için, toplumun ne olduğunu da anlamaktan çok uzaktık.

İlk on tezi anlamadan “onbirinci tezi” kutsamak böyle bişey olsa gerek.

İnsan bedeni gibi toplumların da doğanın nasıl bir uzantısı olduğunu; uzantısı olduğu “canlı” gibi ne kadar mucizevi, karmaşık yapılar olduğunu da anlamadığımız için; önce toplumun çeperlerinde oluşturduğumuz kendi küçük toplumlarımıza, sonra da onunla temas eden toplum kesimlerine “kör bir murç” gibi dalmışlığımız çoktur.

1989 da büyük duvar yıkıldıktan sonra ortaya çıkan, saçılan gerçekler ise, “büyük öncü”lerin abartısız birer “kör murç” haline gelmiş olduklarının tahammül fersa kanıtlarıyla doluydu.

En eleştirel olanlarımız bile, ileride buna “toplum mühendisliği” diyerek soylulaştıracak; kulağa hoş gelir bir sıfatla giydirecektik. Oysa bu mühendisliğin kumu insan bedeni, suyu da kandı.

Bilinç ve İnanç

Örgütlü bir topluma ulaşabilmek için, örgütlü bireylere, örgütlü bireye ulaşabilmek için de buna uygun bireylere ihtiyaç vardı, haliyle.

Bir ferdin politik olma ihtiyacı duyması, yaşamını buna göre dönüştürmesi, kendisini bu yönde eğitmesi için nasıl bir motivasyona sahip olması gerektiğini, böyle bir motivasyonu nasıl elde edebileceğini, aslında bilmiyorduk. 

Bu sorulara verdiğimiz yanıtlar ise son derece skolastik, hatta teolojik çağrışımlara sahip bir anahtar kelimeyle açıklanıyordu : inanç… 

Komünizmin insanlığın ulaşması gereken zorunlu bir evre olduğuna inanmak; yaşamını buna adamak, bu uğurda ölmeyi göze almak.

Terimleri değiştirdiğinizde on bin yıldır bütün din savaşçılarının cihat kavramından ayırması zor olan bu tanım, tarih ve toplum biliminin tekeline sahip, “bilimsel sosyalist”lerin bayrağı haline gelebiliyordu.

Daha sınırlı bir yer tutsa da ikinci anahtar kelime de “bilinçti” elbette. 

Ama bu da öyle ulvileşmiş bir varoluş haliydi ki, bir türlü ulaşılamıyorduk.

Artık böylesi bir bilinci oluşturacak olan, nasıl bir bilgi türüyse bir türlü ona erişemiyorduk. 

Yüz kitaplık bir kısa liste, iki bin kitaplık da uzun bir liste yapabilirdiniz. 

Hiç birimizin, gündelik koşuşturmalardan, iki bin kitaplık listeyi tüketecek zamanı olmadığı için bu seçeneğin vereceği sonuçlar hakkında tahmin yürütemiyorum. Ama Hacettepe kampüsünde kendi kendine klasiklerden alıntılar okuyarak gezinen bir genç adamı işaret ederek, “bak bu bir kaç bin kitabı okuyup kafayı kırdı” diye gülüştüğümüzü hatırlıyorum. 

Bu durumda ister istemez gerçekte hiç birimizin ulaşamayacağı kerteyle(komünist) “bilinç” kavramı da ait olduğu felsefe sözlüğünden kopuyor; inanç kavramının yanına, sol teoloji sözlüğüne yerleşiyordu. Selçuklu dervişlerinin “aşkınlık hali” bile bilinç kavramını daha iyi tanımlayabilir.

İşçi sınıfına bilgi mi taşıyacağız bilinç mi?

Benim kuşağım bu başlık altında yaptığımız tutkulu tartışmaları çok iyi hatırlayacaktır. Bu tartışma da bilinç nedir, bilgi nedir, bilinç bilginin ne tür bir formudur, türünden sorulara pek de tatminkar yanıtlar vermemişti. 

Daha çok Marks, Engels ve Lenin’in çıkarımları baz alınarak yürütülen bir tartışma olmaktan öte geçemedi.

Zaten bence en büyük sorunumuz, Marks Engels Lenin vb. “öncü”lerin kendilerinden önce üretilmiş bilim ve felsefenin çıktılarıyla tartışarak ortaya koydukları önermeleri, hipotezleri, benzer bir yoldan sınamış olmayışımızdı.

Peki, hangi kritere göre bu “doğruları” tartışmasız benimsemiş, fizik yasaları gibi tartışmasız doğrular olarak kabullenmiştik?

Kaldı ki o günler “izafiyet” kavramını bilsek de henüz Newton fiziğini tanıyorduk; quantum fiziğinden haberdar değildik.

Solcu olup da Marksizmin üç kaynağı ve üç bileşenini duymayan yoktur; Fransız sosyalizmi, ingiliz siyasal iktisadı ve Alman felsefesi. 

Ancak Marks ve Engelsin bu izlekteki çalışma ve tartışmalarını bilen kaç kişi vardı derseniz, ortaya çok mahcup edici bir sayı çıkacaktır.

Hal böyle olunca tartışmasız doğruların kaynağı olan kitapların da İncil’den Kuran’dan farkının kalmadığını anlayabiliriz. Ne büyük haksızlık!

Nasıl ki her kutsal kitap yorumu ayrı bir mezhebe neden olduysa, bizim kitapların da her farklı yorumu farklı bir mezhebi yaratabildi.

Bu durumda ister bilgi diyelim ister bilinç, taşıyacak olduğumuz şey kendi prizmalarımızdan kırılan skolastik bir şey olacaktı; öyle de oldu zaten.

Bu bilinç ve irade meselesini o kadar yanlış (felsefi idealizm) anlamıştık ki, “işçi sınıfının özünün devrimci olduğu”na inanıyorduk. 

Tek eksik “öncü”nün taşıyacağı doğru bilinçle buluştuğunda, “izimizden” yürümeye başlayacağı ve yeni bir 1917 devriminin başlayabileceği ihtimaline “inancımız” tamdı.

İşçi sınıfının böyle bir özüolmadığı son yüz yılda sayısız kez kanıtlandı. 

Ayrıca böyle bir özü olduğunu kabul bile etsek, yüzlerce farklı “devrimci öncü parti” nin taşıyıp getirdiği “doğru bilinç” kafalarını ne hale getirmiştir siz düşünün. 

Üstelik bu “öncü” bolluğu, zarif bir akademik rekabeti de getirmiyordu. 

İşçiler, son derece şiddetli ve kıyıcı olabilen bu erkek rekabeti karşısında “tarafsız” kalmayı “sınıf çıkarları” açısından daha uygun mu buldular acaba?

“İnsanın insanileşmesi”

Artık kendimi Marksist de Leninist de saymıyorum.

Ama siyaset tarihinde “yeni bir kıta” keşfedildiyse bunu keşfeden öncüleri saymaya kalktığımda elbette Marksla başlayan Engels, Lenin, Troçki, Mao, Gramsci gibi çok önemli düşünür ve eylemcilerle devam eden; Öcalan’a kadar uzanan bir liste yapabiliyorum. Asıl önemli olan henüz kıtanın keşfinin tamamlanmamış oluşu.

Bunun için de bilinen tek yol var. Pratikte bütün bu muhteşem tarihten edindiğimiz ilkelere sadakatle mücadele ederken, yaptıklarımıza kuşbakışı bakarak anlamlarını düşünmeyi sürdüreceğiz.

Felsefe bütün bu fikri mücadelenin agorası. 

Buradaki kutup yıldızımız da bence hala Marks’ın o ünlü veciz, iki kelimelik şah beyiti; insanın insanileşmesi.

Sanat neden hala siyasetin kenar süsüdür?


A. Halûk Ünal

Anadolu toprağında demokratik aydın hareketi İttihatçılar tarafından soykırımlarla yok edildikten sonra iki tür aydın profiliyle tanıştık.

Birincisi, yok edilmiş halkların iyi eğitimli çocukları içinden gelen aydınlardı. Çok küçük bir azınlık olsalar da, bu halkların eğitim konusunda köklü bir gelenekleri vardı. 

Diğer bilgi ise kan ve acının içinden edinilmişti; eğitimli “azınlık” eğitimsiz egemen için vazgeçilmez olabilirdi. Çaresizlikten türeyen bir uzlaşma ve savunma biçimi…

İkinci tür ise, İttihatçıların iktidara yakın okur yazar kesiminin yarı münevver çocuklarıydı. 

Büyük süratle, aydın hareketinin boşalttığı bütün alanları, bu devlet devşirmesi yarı – aydın tabaka doldurdu.

Bu tabaka yarım kalmış Kemalist aydınlanmanın, yani Türk devleti ve ulusunun yaratılması çabasının, baş rolüne soyundu. 

Görevleri tamamiyle siyasiydi ve bu günden geriye baktığımızda kısmen başarılı olduklarını teslim etmek gerekir.

Kürt halkı dışındaki bütün halkları havuç ve sopayla “ne mutlu türküm diyene” ulusu haline getirmeyi başardılar.

Başarısızlıkları ise ulus inşası sürecinde Kürt halkının asimilasyonu kabul etmemesiyle başladı.

Gelinen noktada Kürt halkı anadolu’nun bütün kadim halklarına yeniden varolma ve birarada yaşama umudunu aşılamayı başarıyor.

Dahası KÖH’ün “Demokratik Modernite” perspektifi yeni bir aydınlanma sürecine de kapı aralamış durumda.

Sanat kim içindir?

Sol hareketin de ittihatçıların “yarı-aydın” karakterini aşaşamış olması tesadüf değil.

Böylesi bir milli yarı-aydın hareketi elbette onun içinden çıkan sol, muhalif kesimlerin de yüz yılın başında yitirilmiş aydınlanma sürecini tamamlamasına izin vermeyecekti.

Çünkü bu tür nitelikler, toplumsal olarak kuşaklar arasında aktarılan geleneklerle doğru orantılıdır.

68 Hareketi Dünya’da aydınlanma sürecinin yeni bir evresi olsa da Türkiye’de kültürel açıdan bunu söylemek çok zor.

Bunun tipik göstergelerinden biri de şu ünlü “sanat sanat için mi, toplum için mi” tartışmasında saklıdır.

İkinci, üçüncü elden, kötü, hatta hileli (kendi siyasi hattını doğrulatmak için yapılan bilinçli yanlış çeviriler) çevirilerden öğrendiğimiz “solculuk”, tarihi de son derece kaba ve indirgemeci okumamıza neden oldu.

Hala internete ara başlıktaki soruyu aratın, çıkan bütün yorumlar, tartışmalar bu tartışmanın nasıl yanlış bir tarih okuması üzerine yapıldığını kanıtlar.

“Sanat için sanat” mottosu (Thopile Goutier) tarım toplumlarından kapitalizme geçiş sürecinin önemli bir dönemecini işaret eder.

Sanatçının kilisenin ve senyörlerin kanadı altından çıkışını müjdeleyen, devlet ve tanrının hizmetindeki sanatın bağımsızlığı için attıkları bir slogandır.

İyi bir amatör tarih okuyucusunun bile, asgari bilimsel bir kuşku taşıdığı koşulda, bu sloganın atıldığı 17. Yüzyılda, tarihin henüz “toplum için sanat” diye bir kategoriyle tanışmadığını anlayacaktır.

Bütün varoluşunu, feodal iktidarların himayesine borçlu olan sanatçı, zaten yeteneklerini ekmeğini verenin hizmetine sunmuştur.

Bu, sanatçının yarattığı eserlerin kalitesini düşürmez, konusunu belirler.

Sanatı sanat yapansa konusu değil, yapısıdır. Bu nedenle feodalizmin hüküm sürdüğü yüzyıllar, sayısız büyük sanat eserine de sahne olabilmiştir. 

Kapitalizm ve sanat

Kapitalist devrimin şafağı üst yapıda dinin yerine devleti ve parayı geçirirken, sanatçıların himayedarı senyörlerin ve “mesen”lerin yerine de kültür bakanlıklarını geçirdi. 

Dün devletin ve dinin aracıyken, artık ulus inşasının aracıydık.

Ama bu süreç, eş zamanlı olarak bir özerkleşme alanı da yarattı. Sanatı ve sanatçıyı sanatı için destekleyen, iyi sanattan para da kazanmak isteyen girişimciler ortaya çıktı. 

Kapitalist devrim küresel pazarı radikal biçimde, tüketim merkezli yeniden düzenlerken, sermaye sanatın da kitlesel bir tüketim aracı olabileceğini aynı hızla öğrendi.

Böylece sanatçı kendisini daha özgür, hala güncel üç seçenekle yüzleşirken buldu; devlete mi, sermayeye mi, sefalete mi teslim olacaksın?

Oysa daha dün, ne kilise ne kral “sanat sanat içindir” diye sanatın bağımsızlığını savunanlar; artık devlet mi sermaye mi sefalet mi üçlemine hapsoluvermişti.

90’lar, bu kabusun ülkemize de çöküşüne tanık olduğumuz yıllar.

Kültür endüstrisi süratle kurulurken, butik sermaye de bütün sol muhalif yetenekleri emdi. 

İletişim, reklam, medya sektörlerinin arka bahçeleri, iyi maaş, konfor, itibar ve muhalifliği birleştirme çabası içinde telef olmuş binlerce yeteneğin mezarlarıyla dolu.

Tek tek kimseyi suçladığım sanılmasın. Ama hafızayı tazelemek, bazı dersler çıkartmak şart.

O günler Özalizmin tavan yaptığı günlerdi. Butik sermayeyle işbirliğine girenlerin, masumiyetlerinin bittiği yer, işbirliğinin kendisi değil, bunun ideolojisini ürettikleri kertedir.

Hani bir zamanların komünist dendiğinde listenin başına yazdığımız “abi”nin Metriste tek tip giymenin gerekleri üzerine de teorik metin yazması gibi.

Bu dostlarımız, “para kazanamayanın yeteneklerinin de olmadığını” söyleyebilecek kadar, gözlerini karartmışlardı.

Oysa butik sermaye de somut bir hedef kitlenin, bir tür orta sınıfın tüketebileceği tarzı arıyor, buluyor ve sipariş ediyordu.

Kültür endüstrisinin ister konfeksiyon ister butik bütün pazarlarında siparişi tüketici verir.

İster “festival filmi” çekin, ister banka yayınevi romanı yazın, sonuçta alan belliydi. Hala da öyle. 

Konfeksiyon veya butik, bunun dışında hangi eser kitleye ulaşır ve sevilebilir, kim biliyor ki?

Yine not düşeyim, ne bu kulvarda üretilmiş bütün eserleri inkar ettiğimi, ne de istisnaları reddettiğimi sanmayın.

Örneğin, Doğan Kitaptan da yayınlansa İsmail Güzelsoy veya Yavuz Ekinci romanı bence iyi sanattır. (İstisnalarım bu iki isimle sınırlı değil elbette; isimlerini saymadıklarım hoşgörsün.) Ama onlar da bütün yazarlık deneyimlerini butik sermayenin kılavuzluğunda yaşamaya mahkumlar. Bu kılavuzluk bir eğitim sürecidir ve tek tek insanlar olarak ne kadar bağışıklığımızı koruyabiliriz, kimbilir?

Bu saydıklarım gibi binlercesini tanıyorum. Ama benim gibi onlar da sermayenin kuşatması altında alternatif çalışmalar peşindeler. 

Devrimci organizasyonların “kültürel mücadele” diye bir gündemi olmadığı sürece, bu yalnızlığımız sürecek.

Sanat Toplum için midir?

Sol politika tam da burada sahne alıyor. 20.yy ın başında bütünr bunlar olup biterken, 1917 devriminden başlayarak aydınlanma tam da Kant’ın tanımladığı gibi sürebilirdi.

Tarihte ilk kez halk kendi öz yönetim organlarını kurmuş, kendi kaderine karar verme gücünü eline geçirmişken, onların yönettiği ve/veya denetlediği idari, siyasi yapılar da sanatçıya gerçek bir bağımsızlık ve kitleyle ön koşulsuz buluşma imkanı sunabilirdi.

1917 kısmen kısa bir süre de olsa böyle bir ana tanık oldu. Yani sanatçıya özgürlük ilk kez göz kırptı. Ama kısa, çok kısa bir süre için.

Sonra o uğursuz tartışma ve mottoyla tanıştı sol.

“Sanat toplum içindir!” 

Bu yine üzerinde hiç düşünülmemiş, tam bir oksimorondur.

Üzerinde iyi sanat diye mutabakat sağlanmış hangi eser, halk düşmanıdır?

Kaç eser sayabilirsiniz ki, kötülüğü kutsasın?

Hangi iyi sanat eseri yerleşik yargıları, boş inançları kırmaz, ezber bozmaz?

Peki bu sloganı ortaya atanlar, Jdanov, Stalin ve bütün izleyicileri iyi sanatın bu niteliğini bilmiyorlar mıydı?

Yoksa bu da sanatçının üzerinde partinin ve devletin egemenliğini kurmanın başka dilden bir aracı olarak mı düşünülmüştü?

Böylece sefaleti seçen sanatçıya elini uzatacak son “güç” odağı da şartını ortaya koymuş oldu; ya partiye, devlete hizmet edersin ya da hapse gidersin.

Elbette muhalefetteki sol partiler, birer küçük devlet olarak hapis uygulaması yapmıyordu. 

Onların yöntemi partinin sanat kurumlarına katılmanızı talep etmekti. Bu durumda sanatınızı partinin sanat kolu olarak probagandanın hizmetine sunmanız yeterli oluyordu. 

Emin olun bunun arkasında hiç bir kötü niyet yoktu. Basit bir nedeni vardı. “Bu işlerden anlamıyorlardı.” 

Şimdi siz hasmane bir yorum yapabilir, bu insanların günahını almaya kalkabilir, “bilmemek ayıp değil, öğrenmemek ayıp diyebilirsiniz.”

Bu durumda da küçük bir engel karşımıza çıkıyordu. 

Söz konusu merkezler “doğrunun tekliğine sahip” olduklarını öğrenmişler ve bu çok hoşlarına gitmişti. O nedenle “bu işleri bilmiyoruz” aslında “her şeyi biliriz ama bak, bir sanatçının karşısında da çok mütevaziyiz” demenin başka bir biçimiydi.

Sanat yapıdır, konu değil

Ne yazık ki, yarı münevver geleneğimizin bize aktaramadığı çok temel bir bilgi de bu. Ya da, sosyalist geleneğe bulaşmış pozitivizm virüsünün yarattığı ağır tahribatın sonucu, diyebiliriz.

Düşünün son 50 yıldır tıpkı ulus inşasının görevlisi “sanatçı” lar gibi sol da sanatın konu seçimiyle ilgili olduğunu sanıyor.

Bu nedenle sözleri probagandif, keskin ama melodik bakımdan çok kötü eserler türkü diye dilimizden düşmüyor. Ordu marşlarına “devrimci söz” yazıp; uygun adım yürümeyi devrimcilik sanıyoruz.

Devrimci tiyatro, devrimci roman, politik sinema, yapısal olarak dünyanın ulaştığı hikaye anlatma estetiğinden çok geri, ama probaganda görevini başarıyla yapan eserlere verilen isim olabiliyor.

68 Avrupasını bile doğru okusak, 68 devriminin rock müziğini nerelere taşıdığını, rock müziğin neden müzikteki devrimlerden biri olduğunu, biliyor olurduk.

Brecht’i, Benjamin’i orjinallerinden ve zamanında okumuş olsak, Brecht tiyatrosunu devrimci yapanın metinlerin konuları olmadığını; tiyatro üretiminin bütün sürecinde devrim yaptığını biliyor olurduk. 

Sol “kadro”ların, militanların kahir ekseriyeti hala bilmiyor ve örgütleri, partileri içinde bu bilgileri iyi devrimci olmanın bir gereği olarak gören bir yöneticiden, bunları aktaran yayınlardan mahrumlar. 

Bu durumda sanatın siyasetin kenar suyu olmaktan kurtulması imkansız. Kendi payıma tanıdığım binlerce yüzünü sola dönmüş, muhalif genc sanatçının da sermayeyle uzlaşmaktan başka şansı yok. Çünkü sanat amatör olarak yapılacak bir faliyet değildir. Asgari insani giderlerinizi eserlerinizin geliriyle karşılayamıyorsanız, başka bir iş yaparak sanat yapmaya çalışıyorsanız, bu amatörce bir hobidir ancak.

6 milyon oy alan muhalif bir partinin ülke çapında kar amacı gütmeyen bir dağıtım ve tanıtım organizasyonu kurup, genç pırıltılı sanatçıları sermayenin etkisinden kurtarmayı gündemine bile almıyor oluşu, bir vakıadır. (Aynı partinin kuruluşunda iletişim işlerinden sorumlu bürosuna “probaganda ve basın bürosu” adını vermesi de, bir başkan yardımcısını bu titr ile görevlendirmesi de bu vakıadan bağımsız değildir.)

Ama artık biliyoruz, yeni nesil bir çok yayıncı sayesinde çok önemli ve zengin bir hazineye 90 lardan itibaren ulaşmaya başladık.

Bahanemiz kalmadı. 

Kültürel mücadele konusunda, sanat konusunda “biz bu işlerden anlamıyoruz” diyen “yöneticilere” siyasal hayatımızda yer yok. Ya öğrenecekler, ya da yerlerini, bilenlere terkedecekler. 

Mücadelenin siyasi, askeri, kültürel bütünlüğü “kadro” eğitiminin, parti okullarının “müfredatlarının” temeli olacak.

Yoksa hiç bir zaman toplumsal bir devrimimiz olmayacak.

İlk ben söylemiyorum, Marks, Engels, Mao, Troçki, Gramchi, Öcalan benden önce söylemişlerdi.

Sanat sanat içindir!

Sanat tarihine giriş türünden bir çalışmayı bile okumuş olsanız, görürsünüz ki, tarihen üzerinde “bu sanattır” diye uzlaşılmış her eser yapı bozucu, put kırıcı niteliktedir.

Bu nedenle önce de söylediğim gibi sanat zaten insan içindir. İnsanın insanileşme sürecinin en önemli “eğitmenlerinden”dir.

Dahası eğer kapitalizm bütün üretim tarzları gibi kendi değerler sistemini bir üst yapı olarak kurabildiyse, buna karşı mücadelenin temeli de bir değerler mücadelesidir.

Değerler mücadelesi kültürel alanda gerçekleşir ve lokomotifi sanat, öncü savaşçısı da bağımsız sanatçılardır.

Çünkü iyi sanat, bu toplumun bağrında ortaya çıkmış, gelecek toplumun öncülü olan olgulardandır.

Kapitalizmin ötesinde bir toplumun hayalini kuran bizlerin öğrenmesi gereken en temel şey, kapitalizmin bağrında ortaya çıkan hangi olgu oluşum ve ilişkiler gelecek toplumun öncülleridir, ayırt etmektir.

İster cümleyi komünist manifestonun külliyatından, ister demokratik modernite paradigmasının külliyatından devralın, ikisi de size bir ve aynı şeyi söyleyecektir. İyi sanatı ve sanatçıyı toplum mühendisliğiyle yaratamazsınız?

“Üretici güçlerin gelişme seviyesi” tarihin motorudur ve onun üzerinde verili ilişkilerle çelişen, çatışan sayısız olgu geleceği işaret eder.

İyi sanat ve onu üreten sanatçı da bu işaretlerdendir.

Sol siyasetin görevi, iyi sanatı ve sanatçıyı devlet, sermaye ve sefalet üçleminden kurtaracak, gerçekten bağımsızlaştıracak mekanizmaları yaratmaktır. 

Bunu yapıyorsanız gerçekten demokratik moderniteyi, sosyalizmi bu günden yarına kurmaya başladınız demektir.

Çünkü devrimin belirleyici kertesi kültürel alandır.

Bu güne kadar solun yanlış siyaseti, muhalif, iyi sanatçıyı kültür endüstrisinin butik sermayesine teslim etti.

Kapitalist uygarlığın çöküşe geçtiği, yeni alternatif bir uygarlığın doğum sancıları çektiği bir çağda, devrimciliğin temel ölçüsü, geleceğe ait olan her olgu ve oluşumu ayırt edebilmek, birliğini ve dayanışmasını sağlamaktır.

İnsani olan her şey bizimdir!

Yaşasın bağımsız sanat!