Archives For sosyal medya


 

T24

Dr. M. Asım Karaömerlioğlu

Boğaziçi Üniversitesi

 

Şu anda Twitter denilen bir bela var, yalanın daniskası burada. Sosyal medya denilen şey aslında şu anda toplumların baş belasıdır.”[1] R. Tayyip Erdogan.

“Türkiye Twitter kullanımının yaygınlaşma oranı açısından dünyada birinci sırada.” [2] The Financial Times.

“AK Parti seçimlere 6 bin kişilik Twitter ordusu ile girecek.” [3] Zaman.

******** 

Avrupa’da 16. yüzyıl başlarında Protestanlığın yayılmasında ve başarısında Gutenberg’in yeni icadı matbaanın sağladığı iletişim imkanlarının çok belirleyici bir rolü vardı.[4] 1968 hareketlerinin tüm dünyada eşzamanlı yükselişi de, başarısı da, kısmen yeni medya araçları sayesinde herkesin kendisini uluslararası bir gündemin parçası görebilmesiyle mümkün olmuştu.[5] Çağımızdaki sosyal hareketlerin örgütlenmesinde de yeni medya teknolojilerinin, özellikle sosyal medyanın, benzer etkisi olduğu muhakkak.

Gezi Direnişi’ni sosyal medyanın etkisini dışlayarak açıklamaya kalkmak, SETA’nın Gezi Raporu’nda olduğu gibi[6], Afrika tarımını anlatırken Nil nehrinden bahsetmemek gibi birşey. Nitekim direnişin ilk günlerinde Başbakan Erdoğan’ın sarfettiği yukarıdaki sözler konunun önemini farklı bir biçimde teyit etmekte. Hiç kuşkusuz sosyal medyanın Gezi Direnişi’nin gelişiminde son derece merkezi, kritik ve önemli bir yeri var. Eğer Gezi Türkiye’de “zamanın ruhunun” değişimine bir katkıda bulunmuşsa, sosyal medya kesinlikle bu yeni ruhun en önemli bileşenlerinden biridir. Burada sadece anaakım medyanın mesleki etik ilkelerini ayaklar altına alıp iktidarı kızdırmamak adına başını kuma gömüp Gezi sürecinde adeta ülkede hiçbir olay olmuyormuşcasına bir tavır takınması ve olayları her düzeyde sansürlemesi, çarpıtması değil kastettiğim. Ne de bu sansürden dolayı neredeyse yegâne özgür iletişim kanalının sosyal medya olması. Bunlar zaten aşikâr, herkesin bildiği mevzular. Daha ilginç olan sosyal medyanın spesifik özelliklerinin, Arap Baharı ve başka sosyal hareketlerde de daha küçük çapta gözlendiği üzere,[7] Gezi Direnişi’nin gelişimini ve biçimlenişini de doğrudan doğruya etkileyerek belirlemesi.

Herşeyden önce sosyal medya bazı açılardan adeta Darwin’in “doğal seçilim” dediği yöntemle çalışıyor. Şöyle ki: Daha çok “beğen,” daha çok “retweet” alma isteğinde somutlaşan “beğenilme arzusu” insan doğasının temellerinde var. O nedenle sadece bilgi paylaşımı açısından değil, özel resimlerini bile koyarken hemen herkes belli ölçüde bir titizlik gösteriyor. Dolayısıyla herkes Twitter ve Facebook gibi mecralara koydukları iletileri çoğu zaman önce kendileri süzgeçten geçirip bir ön elemeye tabi tutuyor. Bu ön eleme sonrasında “arkadaşlarına” ya da “izleyicilerine” ulaşan her türlü ileti, her türlü bilgi onlar tarafından da ayrıca bir süzgeçten geçiriliyor; bazıları paylaşılıyor, bazıları eleniyor. Çok sayıda kullanıcının beğenip onayladığı iletilerin bundan sonra da yeniden paylaşılma, bir başka deyişle “ayakta kalma” ihtimali de haliyle çok daha yüksek oluyor. Sonuçta sosyal medyanın bu interaktif doğası böylesi bir silsile içinde sürekli bir “ayıklanma” sürecini mümkün kılıyor. Bu süreç yukarıdaki ayıklanarak paylaşılma sarmalı içerisinde giderek daha çok kişiye ulaştığında adeta bir virüs gibi yayılmaya, bir başka deyişle, bazı bilim insanlarının “meme” dediği tarzda başarılı biçimde yaygınlaşmaya başlıyor. Böylesi etkili ve hızlı bir elemeden geçerek yayılan herşey kartopu etkisiyle geometrik olarak inanılmaz sayıda insana ulaşabiliyor.“Doğal seçilim” bir anlamda en iyi bilgilerin, en iyi mizahın, en iyi resimlerin, en iyi şarkıların öne çıkmasını sağlıyor. Herşeyin sahtesi ve sahicisi de bu yöntem sayesinde daha kolay ve hızlı ayırd edilebiliyor. Hal böyle olunca da sonuç itibarıyle “vasat” olanın elendiği, “iyi” olanların daha çok yaygınlaşabildiği bir süreç böylece işlemeye başlayıp kısa sürede inanılmaz sayıda insana mal olabiliyor. Bu nedenledir ki siyasal uyanış ve farkındalık geleneksel medya mecralarına göre çok daha etkin, hızlı ve nitelikli biçimlerde tezahür edebiliyor. Bu durum özellikle siyasal ve toplumsal altüst oluşların yaşandığı, insanların algılarının açıldığı, meraklarının arttığı, paylaşım hissinin yoğunlaştığı dönemlerde özellikle yoğunlaşarak ve katmerlenerek ortaya çıkıyor. Geçmişte görmediğimiz biçim, nitelik ve hızda bir siyasallaşma süreci de böylece mümkün oluyor ki Türkiye’de yaşanan Gezi Direnişi ve sonrası süreç sosyal medyanın bu özelliğine son derece iyi bir örnek olarak dünya mücadeleler tarihinde hiç şüphesiz yerini almıştır dersek pek de abartmış olmayız herhalde.

Sosyal medyanın Gezi Direnişi’ndeki en önemli etkilerinden biri de bilim insanlarının “peer pressure” dedikleri, Türkçe’ye “arkadaş çevresi etkisi” diye çevirebileceğimiz olguyla doğrudan ilintili (bunu iş dünyasının çok daha önceden keşfettiğini belirtmeden geçmeyelim). Bilindiği gibi sosyal statü insanların akran ve arkadaş çevrelerinde kazanılan birşey. Örneğin ailenizdeki konumunuz size asla bir sosyal statü veremez. Aile gibi yakın çevrenin sevgisini, saygısını kazanmak çoğu insan için zaten çantada keklik gibi birşey, oysa gerçek sosyal statü arkadaş çevrenizin, akranlarınızın size verdiği bir paye. Bu nedenle hepimiz sosyal çevremizde kendi konumumuzu sürekli gözetmek durumda kalırız. Öte yandan, arkadaş çevresi etkisinin çocukların, gençlerin alışkanlıklarında, zihniyet dünyasının gelişiminde, hayata ve dünyaya dair bilgilerinin edinilmesinde ve eylemlerinin meşrulaştırılmasındaki merkezi önemi evrimsel psikoloji disiplininin uzun yıllardır vurguladığı bir vaka. Facebook ve Twitter’da direnişteki arkadaşlarınızı görmek hem sizi cesaretlendirir, hem oraya gitmeyi meşrulaştırır, hem de gitmemenin ve onları “yalnız” bırakmanın yaratacağı imaj kaybı sosyal çevrenizde pekala karizmanızın çizilmesine neden olabilir. Bu anlamda, sosyal medyadakikişiselleşmiş ilişkilerin gücü formel ilişkilere nazaran çok daha etkileyicidir.[8] Gezi Direnişi sırasında yapılan saha çalışmalarının da bize gösterdiği gibi, özellikle gençlerin geniş kitlesel katılımının altında bu “arkadaş çevresi etkisinin” izleri kuşkuya yer bırakmayacak kadar aşikârdır. Kaldı ki Gezi’ye katılan insanların olayla ilgili ilk haberdar olmaları doğrudan sosyal medya bağlantıları üzerinden gerçekleşmiştir. KONDA araştırma şirketinin yaptığı araştırmada bu oran yüzde 69 olarak ölçülmüştür.[9] Dolayısıyla arkadaş çevresi etkisinin son derece kuvvetli hissedilebildiği sosyal medya Gezi Direnişi’nin başarısında son derece kritik bir işlev görmüş, o mecralarda paylaşılanların, “görülenlerin” çok belirleyici bir katkısı olmuştur. Hayatında ilk defa böylesi bir olaya katılan kişiye neden katıldığı sorulduğunda “kuaförüm Aysel’i Facebook resimlerinde orada gördükten sonra katılmaya karar verdim” cevabı bu açıdan manidardır.

Yukarıda bahsettiğim bir tür “doğal seçilimin” internetin akılalmaz hızı ve “arkadaş çevresi etkisiyle” birleşmesidir ki günümüzde toplumsal protestoların örgütlenmesi açısından insanlık tarihinde ilk kez görülebilen imkânların harekete geçmesi gündeme gelebiliyor. Hızlı, “kendiliğinden” ve çağımızın kitlesel protestolarının örgütlenebilmesinin de önü böylece açılabiliyor. Kaldı ki geçtiğimiz yüzyılda gördüğümüz toplumsal hareketler büyük ölçüde siyasal partilerin, sendikaların, öğrencilerin, etnik ve dini grupların az çok merkeziörgütlenmeleriyle yapılmıştı. Geçmişteki böylesi eylemler için ihtiyaç duyulan para, personel, zaman, lojistik gibi birçok unsura gerek kalmadan bugün hızlı, etkin ve “ucuz” bir şekilde örgütlenebilmenin altyapısı sosyal medya sayesinde mümkün.[10] 2011’de gerçekleşen “İnternetime Dokunma” eylemiyle Gezi Direnişi’ndeki örgütlenmelerin bu çerçevede “ucuz,” kolay, etkin ve hızlı olabilmesi siyasal iktidarların bu hız ve etkinlik karşısında önlem alma kapasitesini de ayrıca düşürmekte. Geçmişte tecrübe edilen uzun hazırlık dönemleri gerektiren hareketlerle kıyaslandığında alışık olmadıkları ölçüde hızlı gerçekleşen eylemliliğe aynı hızda karşılık vermek çok daha zor ve karmaşık olabiliyor.

Sosyal medya öncesi gerçekleştirilen yukarıda değindiğim “merkezi” toplumsal hareketlerin ekseriyeti, kendiliğinden kitlesel hareketlerin oluştuğu durumlarda bile, uzun dönemli stratejik hedefleri gözeten etkin liderliklerin ciddi etkiye sahip olduğu toplumsal eylemlerdi. Metaforlarla konuşmak gerekirse, bir “bulaşıcı salgından” çok, “askeri kampanyaları” andırıyorlardı.[11] Kitleler içinde aktif çekirdek kadrolar birbirleriyle kişisel, ideolojik ve hiyerarşik olarak çok güçlü bağlarla bağlanmış insanlardan oluşmaktaydı. Böylesi güçlü bağlarla oluşmuş hareketlerin genellikle geleceğe yönelik tahayyülleri, alternatif düzen önerileri de mevcuttu. Oysa son yıllarda gözlemlediğimiz hareketlerin çoğu böyle merkezi yapılar yerine ağ örgülerinin (networks) içinde “zayıf bağlarla” birbirine bağlanan insanlardan oluşan hareketler. Sosyolog Mark Granovetter’in isim babalığını yaptığı bu “zayıf bağ” kavramı sosyal medyadaki “arkadaşlık” ilişkilerinin hem niteliğini tasvir etmek, hem de işlevini anlamak için bize yardımcı olabilir.

Granovetter’e göre, “zayıf bağlar” insanların iş ve eş bulma gibi hayatlarının stratejik meselelerinde son derece önemli işlevler görebiliyorlar.[12] Yeni düşüncelerin, yeni bilgilerin kazanılması, önemli fırsatlardan haberdar olunması genellikle “zayıf bağlarla” bağlı olduğumuz insanlar aracılığıyla gerçekleşiyor. Yakın çevremizin bu açılardan bize sağladığı fırsatlar kısıtlı, çünkü herşeyden önce yakın çevremizin sayısal büyüklüğü zaten kısıtlı. Üstelik onların bize verebileceklerini “tüketmemiz” çok uzun bir zaman da almıyor. Onların bildiklerini kendimiz de zaten biliyoruz. Oysa geniş bir ağ örgüsü içinde “zayıf bağlarla” bağlı olduğumuz arkadaşlarımızdan “yeni” bilgiler, fırsatlar edinme ihtimalimiz çok daha büyük. İşte sosyal medyanın, özellikle de Facebook ve Twitter’ın, “zayıf bağlarla” oluşmuş arkadaş çevrelerinin oluşturulmasında hatırı sayılır bir yeri var. Kimilerinin küçümsediği sosyal medya “arkadaşlıklarının” böylesi bir açıdan bakıldığında insanlara getirisi zaman zaman zannedildiğinden çok büyük olabiliyor. Keza, belirli tarzda toplumsal hareketlerin örgütlenmesinde de, örneğin Gezi Direnişi’nde şahit olduğumuz gibi, bu “zayıf bağlar” önemli bir katalizör işlevi görüp, biraraya gelmeleri akla hayale gelmesi çok zor birbirinden oldukça farklı kesimleri kolayca yanyana getirebiliyor.  

Ancak sosyal medya gibi “zayıf bağlarla” oluşturalan toplumsal hareketlerden alternatif düzen önerileri beklemek pek mümkün değil. Daha çok ortak bir tepkiyi kanalize etme, belirli politikalara karşı direniş için kurgulanabilen hareketler bunlar. Tam da Gezi Direnişi’nde gördüğümüz türden. Ortak akıl ve belirli bir gelecek vizyonu yerine, daha çok tepkisel duyguların anlık dışavurumunu karakterize eden eylemler için biçilmiş kaftan. Uzun yıllarda örülmüş, politik programları olan, merkezi liderliğe sahip hareketlerden farklı olarak herkesin birbirinin eşiti olduğu ve bu nedenle de ortak kararlar alabilmenin neredeyse imkânsız olduğu pragmatist yönü ağır basan hareketler bunlar. Clay Shirky’nin “örgüt olmadan örgütlenme” biçimini andırıyor.[13] Gezi’de gördüğümüz gibi, iş ortak karar almaya geldiğinde bocalayan, “bu daha başlangıç” gibi kulağa hoş gelen ama stratejik derinlikten yoksun, somut gelecek perspektifi içermeyen, planlı bir mücadele vizyonu sergilemekte güçlük çeken hareketler. Ancak böylesi hareketlerin farklı kesimleri bir araya getirmesi anlamında bireyler ve gruplar arasındaki empati ve karşılıklı akışkanlık hissini pekiştiren yönlerini asla küçümsememek lazım. Örneğin Türkiye gibi kuruluşundan beri bu ölçüde kutuplaşmaya sahne olmamış bir ülkede farklı muhalif gruplar arasında empatinin geliştirilmesi başlı başına önemli, canalıcı bir kazanım. “Mustafa Kemal’in askerleriyiz” diyen bıçkın bir Türk milliyetçisiyle, bir Kürt gencini el ele tutuşturan ve aynı fotograf karesine bir de MHP’linin girdiği bir büyük resmin ortaya çıkması biraz da ancak sosyal medya üzerinden örgütlenmiş bir hareketin başarabileceği birşey.

Böylesine bir empati patlaması son yılların belki de en büyük kazanımıdır, kimbilir?

Sosyal medyanın bir önemli özelliği de iktidarların sansür uygulamalarının son derece zor oluşu. Sadece belirli, spesifik siyasal hedefler üzerine yoğunlaşan web sitelerini ya da sosyal forumları kapatmak, sansürlemek çok zor birşey değil. Ancak Twitter ve Facebook gibi geniş kitlelerin her türlü günlük faaliyetleri için “çok amaçlı” kullandıkları bu tür “büyük” kanalların kapatılması toplumun hemen her kesiminin tepkisini çekebilir. Hiç kuşkusuz böylesi bir sansürü hayata geçirmenin çok büyük bir siyasal bedeli de sözkonusu olabilir ayrıca. “Toplumların baş belası” nitelemesinde bulunan iktidar partisi genel başkanı Erdoğan’ın çok kısa bir süre sonra binlerce kişilik Twitter ordusu kurmasını da bu bağlamda okumak gerek. Üstelik bu tür sosyal medya kanallarını kullanmanın insanlarda sigara ve uyuşturucu gibi derin psikolojik bağımlılık yaratan faaliyetler olduğu gerçeği de hesaba katılmalı. Bu anlamda sosyal medyaya savaş açmanın Türkiye’de yargının bir zamanlar Youtube’u kapatması marifetiyle aynı düzlemde olamayacağının altını çizmekte fayda var. Bağımlılık yapan şeylerden yoksunluk duygusu ile uğraşmanın ne kadar zor ve karmaşık bir olgu olduğu psikiyatri biliminin bize çok net gösterdiği bir gerçek.

Gezi Direnişi’ni mümkün kılan en kritik unsurlardan biri olan sosyal medya kullanımı elbette ki son yıllardaki teknolojik gelişmelerle doğrudan alakalı. Özellikle akıllı telefonların kullanımının artmasının oynadığı rol bu açıdan herkesin malumu. Bugün Türkiye nüfusunun hemen hemen yarısı internet kullanıyor ve bunların üçte birinin, yaklaşık 12 milyon kişinin, Twitter hesabı var ki bu rakam Gezi olayları başlamadan önce 2 milyon civarındaydı.[14] Bu büyüklük The Financial Times gazetesine göre dünyadaki toplam Twitter kullanıcılarının yüzde 6’sını oluşturuyor. Türkiye nüfusunun dünya nüfusunun yüzde 1’i olduğu düşünüldüğünde hatırı sayılır bir yaygın kitlesellikten söz etmek mümkün. Bu durum Facebook için daha da çarpıcı. Aşağı yukarı 31 milyon kişinin Facebook kullandığı düşünülüyor, bir başka deyişle nüfusun yüzde kırkına tekabül ediyor bu sayı ve de Türkiye bu açıdan Avrupa birincisi, dünya altıncısı. Bu kullanıcıların yüzde 62’sinin 18-34 yaş aralığında[15] olması gerçeği ise bizi bir başka kritik meseleye getiriyor: Tüm dünyada olduğu gibi[16], bu genç nüfusun Türkiye’de de varolan siyaset mekanizmalarında temsili çok zayıf. Bu açıdan Gezi Direnişi bir anlamda sosyal medya sayesinde gençlerin siyasete farklı bir tarz ve tempoda girişi olarak da tarihe geçebilir. Gezi’de gençlerin oynadığı merkezi rol dikkate alındığında sosyal medya olgusunun önümüzdeki süreçte de yoğun ve kapsamlı bir şekilde her yönden tartışılacağını düşünmek mümkün.

Bu yazıdan genelde internetin, özelde sosyal medyanın sütten çıkmış ak kaşık gibi tertemiz bir mecra olduğu sonucunu çıkarmamak lazım. Birçok açıdan sosyal medyanın olumsuz yönleri de mevcut. Örneğin zaman zaman toplumlarda kutuplaşmaları artırıcı bir rolü olabiliyor. Sadece size benzeyen insanları görmek siyasal kutuplaşmaları derinleştirebilir. Ya da zaman zaman yalan haberlerin kolaylıkla üretilebilmesi gibi. Ancak bu yazıda daha çok “örgütlenme” sorunsalından konuya bakıldığı için bu meseleleri ele almak başka çalışmaların konusu.           

 


[4] Clay Shirky, Here Comes Everybody: The Power of Organizing Without Organizations, Londra, 2008, s. 153.

[5] Carole Fink, Philipp Gassert ve Detlef Junker, 1968 – The World Transformed, Londra, 1999, s. 2.

[7] Tahrir dönemi Mısır’ı ile kıyaslandığında Gezi’deki twit sayısı 15 katı buluyor neredeyse, bakınız http://www.insanhaber.com/insan-ozel/gezi-direnisinde-sosyal-devrim-h18942.html

[8] W. L. Bennett ve A. Segerberg, “Digital Media and The Personalization of Collective Action: Social Technology and the Organization of Protests against the Global Economic Crisis, Information, Communication and Society, 14 (6), p. 771-777.

[9] Bakınız KONDA, Gezi Parkı Araştırması, 2013. http://www.konda.com.tr/.

[10] Deborah Gams, “Occupying Social Media,” Socialism and Democracy, c. 26, no.2, 2012, s.57.

[11] Malcom Gladwell, “Small Change: Why the revolution will not be tweeted,”

New Yorker, 4 Ekim 2010.

[12] Mark S. Granovetter, “The Strength of Weak Ties,”The American Journal of Sociology, c. 78, No. 6, Mayıs 1973, s.1360-1380.

[13] Clay Shirky, Here Comes Everybody: The Power of Organizing Without Organizations, Londra, 2008.

[16] Avrupa’da gençlerin siyasete katılmasının bu bağlamda bir tartışması için bakınız LSE,Youth Participation in Democratic Life, 2013.http://ec.europa.eu/youth/documents/lse_study_on_youth_participation_-_2013.pdf

 


Söyleşi: Serkan Ayazoğlu – www.arkitera.com

Türkiye’nin sayılı tarihçilerinden Harvard Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Cemal Kafadar ile Gezi olaylarından sıcak gündeme kadar pek çok konuyu konuştuk. 
Cemal Kafadar ile 6 haziran günü buluşmuş, o günlerde Türkiye’yi ve dünyayı sarsan Gezi olaylarını sıcağı sıcağına konuşmuştuk. Ancak olayların tüm hızıyla devam etmesi ve birbiri ardına sıcak haberlerin akması sohbetimizin röportaja dönüşmesi konusunda bizi biraz beklemeye itti. Aradan yaklaşık dört ay geçmesinin ardından “Artık vaktidir” diyip Kafadar ile tekrardan buluştuk. Kafadar’ın Gezi olayları ile ilgili fikirleri değişmemiş. Üstelik olayların ardından geçen sürede Kafadar, süreci günbegün takip ederek defterinde notlar da biriktirmiş. Gezi’de şehrin giryan olduğu ranta dayalı kalkınma girdabına ve dayatmacılığa isyan edilerek devletlülere karşı şehirlülerin “Kent hakkı”nı savunduğunu söyleyen Kafadar’ın tartışılan 3. Köprü için de ilginç bir isim önerisi var: “Üzerinden geçse de geçmese de tüm kamunun ortak varlığı olan yeşilden vergi kesen bu köprü için ‘Deli Dumrul’ adını tercih ediyorum” Söz Kafadar’da.

manset_cemalkafadar.jpg

Serkan Ayazoğlu: Olayların başladığı günden bu yana Türkiye’de ve dünyada çok sayıda “Gezi” tanımı yapıldı. Siz Gezi’yi nasıl tanımlıyorsunuz? Sizde bıraktığı izlenim nedir?

Cemal Kafadar: İstanbul’un tarihinde çok uzun zamandır görmediğimiz, Osmanlı tarihçilerinin vaka diyeceği türden bir şey oldu: Vaka-i Geziyye, yani Gezi Vakası. Vaka-i Vakvakiye ya da Patrona Vakası gibi arkasından tartışmaların ve değerlendirmelerin bitme tükenme emareleri göstermeden sürdüğü, öneminden kimselerin kuşku duymadığı ama anlamlandırmakta güçlük çektiği bir durum. Herkesin tam olarak anlamlandıramasa dahi kendi durduğu yeri belirlemek için bir mihenk taşı olarak gördüğü, ardından olumlu veya olumsuz nice artçı olayın sökün edeceği beklentisi veya endişesi taşıyan çeşitli kesimlerin ilgi odağı ve analiz nesnesi olarak sıcak tuttuğu, beklenmedik ittifaklara ve ayrışmalara yol açtığı için yerleşik siyaset ortamını sarsan, yeni terimlerin ve sloganların dilden dile yayılmasına sebep olan, kısacası, herkesin ama herkesin olağandışı bir şeylerin yaşandığında hemfikir olduğu bir vaka.

Başından beri İstanbul’da gerçekleşen projeler ve kamuoyunun önemine değiniyordunuz. Olayları nasıl yorumluyorsunuz?

Hepimiz için dolu, yoğun günlerdi. Ne zamandır biriken ama nasıl bir araya geleceğini hiçbirimizin bilmediği, bir araya gelip gelemeyeceğini dahi bilmediğimiz itirazlar, muhalefetler, şikâyetler birikmişti. Tarihte birçok önemli olayın böyle nasıl olup da tam o noktada olduğunu açıklamak çok zordur. Kolaymış gibi görünür. Olan biteni böyle arka arkaya dizersek açıkladık zannederiz. İlk defa 31 mayısta bu birikim bir vücut buldu. Vücut bulması kadar mana bulması da çok önemli. Çünkü ikisi bir arada olunca sosyal hareket ortaya çıkıyor. Büyük sosyal hareketler genellikle böyle şeylerdir. Bu bir partinin, bir sendikanın hareketi olmadığı için tanımlamakta herkes zorluk çekiyor. Kendine has sloganlar ve yaklaşımlar üretti. Oradaki tek tek bedenleri aşan bir kimlik kazandı. Mana kelimesinin bir tarafı da maneviyat. Ağaçlara tek tek isimler verildi, şu noktaya bu noktaya nişan kondu. Bu çok önemli. Artık Gezi Parkı bir maneviyat kazandı. Burada vücut kelimesinin vecd ve vicdan ile akraba olduğunu da hatırlamakta yarar var. Hatta aynı kökten bir kelime uydurarak Gezi’de yeni bir şey “teveccud” etti diyebiliriz.

bremen dineşçileri

Sloganlarıyla da kendisine ait bir dil ürettiği konuşuluyor. Size en yaratıcı gelen slogan hangisiydi?

 Bence en yaratıcı sloganlardan biri olan “Nerdesin aşkım / Burdayım aşkım” zaten “mevcut” demenin bir başka yolu değil mi? Bu sloganı siyasi yapan şey nedir? Vicdanının sesine kulak verdiği için orada bulunan, aşka vecde gelmiş, böyle manevi değerlerin ağır lokma halinde paketlenip insanların boğazına tıkıldığını çok iyi bildiği için mizaha yaslanan, birilerinin yoklamada ” varım, burdaa” diye neşeyle haykırması. Bedenleri üzerinden zulme maruz kalanların, yani kadınların ve geylerin, öne çıkması ve hem nefret/cinsiyet söylemlerine hem de vandalizme engel olmaya çalışması hiç şaşırtıcı değil, ya da sayıca küçük olsa da dikkate değer yepyeni toplulukların mesela Antikapitalist Müslümanların ve yaptıklarının cimnastik olmadığının farkında yoga ve meditasyon ehlinin.

Bu çeşitlilik alışılmış bir durum muydu?

Sanırım Türkiye’de ilk defa büyük kitlesel bir harekette böyle bir şey oluyor. Klasik sosyolojik kalıpların dışına çıkamayanların, Gezi’ye ister olumlu ister olumsuz baksınlar, vakanın kitlesini tanımlarken bu birincil özelliğini göremediğini düşünüyorum. Kimileri için onları adı ile anmak bile zor, ya bayan oluveriyorlar ya marjinal. Bir de her gün kullandıkları ibadethaneleri bile hem var hem yok mesabesinde olan Aleviler. Daha geçtiğimiz günlerde birisi Gezi’yi oluşturan unsurları kendine göre ta’dad etmiş, en görünür olan kadınlar ve geyler adları ile yok tabii, aleviler var ama şöyle: “Alevilikten nasibi olmayan ve o adı kullanan dinsizler”.

Yani…

Yani kendine Alevi diyeceksen gidip icazet alacaksın. Bu sertlikle değilse dahi Neşet Ertaş’ı anma programlarının bile çoğunun incitici olduğunu söylemeliyim, bozlak ve tezene gibi her duyanın kolayca anlaması mümkün olmayan sözler otantiklik adına gırla gidiyor ama Aleviliğin a’sı yok. O zaman birileri “buradayım” demek isteyecektir.

“Arsa ve yapı rantı siyasette vazgeçilmez konumda”

Daha geniş ölçekte kent meselelerine geçelim. Kültür ve tabiat varlıklarını korumada Türkiye’de durum nedir?

Türkiye çok uzun bir süredir hiç sorgulamadığı bir gelişme girdabına kendini kaptırmış durumda. Bunu hem kültür varlıklarına hem de tabiat varlıklarına karşı hoyrat bir şekilde uyguluyor. Bunun rahatsızlığını hissetmeyen benim kuşağımdan, yeni kuşaktan kimse tanımıyorum. Son 50-60 yıla ait bir durum bu ama birebir parti meselesi değil. Beton ve asfalt sadece şu bu siyasetle ilgili bir şey değil. Teknik imkânların çoğalması, ucuzlaması, kullanılabilir olması, giderek arsa ve yapı rantının hem ekonomide hem siyasette “vazgeçilemez” bir konuma oturması, bildiğimiz sevdiğimiz içinde kendimizi bir yere ait hissettiğimiz ortamların hızla dönüşmesine yol açtı.

cemalkafadar.jpg

Bu durum sadece İstanbul ile mi sınırlı?

Son iki üç yılda Bursa, Konya tanınmaz hale geldi. Kendinizi şehrin içinde kalmış -ama berbat restorasyonlarla, bir sürü özensizlikle bol bol tabela ve afiş kirliliğiyle malul- tarihi merkeze atana kadar, şehir girişleri ürküntü, kasvet veren tuhaf yerler oldu. Bu soyut bir mimari mesele değil. Bir yerin yerlisi olmak demek oraya yer olarak bakmak demektir. Yer olarak bakmak demek orada kendine ait hatıralar ile gelecek tasavvurunun kavuştuğu bir yaşam alanı bulmak demektir. “No place” diye nitelenen herhangi bir yere dönüşüyor heryer. İstanbul, Bursa gibi dünya tarihinin çok önemli estetik, kültürel değerlerinin beşiği olan şehirlerin herhangi bir yere benziyor olması insanların canına tak etti. Taksim çok önemli bir yer. Bazı noktalar hariç güzel bir yer olduğunu söylemek zor ama milyonlarca insan için güzel anılarla dolu bir yer. Osmanlı-Türk çağdaşlaşma tarihinde birkaç kuşağın ortak hafızalarının oluştuğu yerler arasında özel bir yer. Kendini İstanbul’un yerlisi addeden nice insan için Taksim İstanbul’u bir yer yapan yer. Orada radikal değişiklikler düşünülüyor. Bunlar yüksek makamların iki dudağının arasından bize tebliğ ediliyor. En iyimser ifadeyle bir müjde olarak sunuluyor. Bize müjde mi bakalım? Çoğu zaman bana kendi arkadaşlarım bile “Bu memlekette kamuoyu mu var heh heh, sen de” diyorlardı. İşte gördüler kamuoyunu. Sinmiş kendi köşesine çekilmiş olabilir ama bir takım durumlar onu harekete geçirdiğinde, “Bir derdim var” diye ortaya çıktığında ne kadar güçlü olduğunu gördük.

“CHP’li belediyeler gökdelen dikmekte önde gidiyor”
Fotoğraf: Can Erok

Betül Tanbay, “Akbilli vatandaşım ve itiraz ediyorum” demişti. Sizin de kendi semtinizde benzer itirazlarınız var mı?

Ben de kendi semtimde yani İstinye’de yapılan birçok şeyden mutsuzum. Hatırlatayım, Sarıyer Belediyesi CHP’nin, gökdelen dikmekte önde giden ilçelerin çoğu CHP’nin. Ama biz İstinyeliler bir araya gelemedik. İstinye’de belki istiap haddini doldurmadık. Gümüşsuyu’nda oturan, Taksim’i günbegün yaşayan Betül Tanbay, İstanbul’un her tarafından oraya akan Taksimli olmayan İstanbullular “Yettiyse yetti gari” dediler. Şu anda İstanbul’da 20-25 tane çılgın proje var. İnsanlar belki üçünün beşinin farkında, ama o bile “bu kadarı da fazla” dedirtiyor. Bu konuda sesini çıkarmaya çalışanlarımız nicedir poyraza karşı konuşuyormuş hissinde, eleştirilerin ardında ya karşıt aranıyor ya da entel dantel laf ebeliği, “kellim kellim la yenfa” yani. Taksim bunların hepsinin aktığı yer oldu. Betül Tanbay ile birlikte birçok insan, sanırım, Çamlıca Camii’nden de, Haliç Metro Köprüsü’nden de, kuzey ormanlarının erimesinden de rahatsız. Belki Şanghay hariç son birkaç yıl içinde bu kadar muazzam bir transformasyon yaşayan başka bir büyük tarihi şehir dünyada yok. Şanghay da İstanbul kadar derin tarihi olan bir şehir değil. Dubai’den filan hiç bahsetmeyelim.

“Korumaya çalıştığımız şey göz zevkimiz değil kamu malıdır. Bunun bir vebali var”

Peki eksik olan nedir?

Kalkınmanın ranta değil, güce değil doğrudan yasam kalitesini yükseltmeye endeksli hem bir politikası hem de bir poetikasi olması gerekir. İstanbul, Bursa gibi şehirlerin tılsımını silip süpüren bu hızlı gelişme furyasının önümüze çıkardığı gerçekler, bu konuları hiç düşünmediklerini, takmadıklarını sanan kitleleri bile geriyor, eziyor. Tanpınar’ın dediği gibi,  “Her mimarlık eseri bulunduğu şehrin hayatını bir ev tanrısı gibi farkına vardırmadan idare eder.” Güzel-çirkin konusunu aşan bir durum bu. Eleştirenlerin “Bak ben bunu beğendim, bunu beğenmedim” muhabbeti yaptığını sananlar yanılıyor. İstanbul’un silueti yüzyıllardır bütün dünyaya mâl olmuş, ben beğensem ne çıkar beğenmesem ne çıkar? Korumaya çalıştığımız şey göz zevkimiz değil kamu malıdır. Bunun bir vebali var. Kamu yararı, kamu değerlerinin korunması, kamunun “Biz yapmışsak doğrudur” tepeden inmeciliğine maruz kalmaması, karar süreçlerinde kamuoyunun ciddiye alınması gibi çok daha önemli meseleler var.

Burada kamuoyunu biraz daha açabilir misiniz? Daha öncesinden alışık olduğumuz, belli teorisyenler, sosyologlar tarafından dile getirilen bir kamuoyundan mı söz ediyoruz?

Sadece Habermas’ın idealleştirmesi olan bir rasyonel iletişim alanı değil söz konusu olan, kamuoyu araştırmalarının tespit ettiğini iddia ettiği şey hiç değil. Bourdieu, çoktan göstermişti böyle bir kamuoyunun olmadığını. Kamunun efkarı dedi ve kodudur, aldı ve verdidir, güft u gü’dur, kiyl u kaaldir, ah u zar’dır, allem ve kallemdir, hesap ve kitaptır, aşna ve fişnadir, alkış ve kargıştır, icabında bir kaş göz hareketidir, ve tabi kamusal alanda iletişim mekanizmaları üzerinden dolaşıma giren bir sürü fikirdir. Benim kamuoyu dediğim şey -eski deyimle “efkar-ı umumiye”. Burada hem fikir kelimesini çoğulu olarak “efkar”ı düşünüyorum hem “efkarlı” olma halini. Kamuoyu medya denilen şeyin tahakküm hamlesine teslim olmadığını gösterdi Gezi’de. Konuyu “algı yönetme” ya da “psikolojik harekât” gibi yerlere çekmek isteyenler de var muhakkak ama “karakamu”nun efkarı onları da aşar. Bu vakada kamu, şehrin ranta dayalı kalkınma girdabına ve dayatmacılığa isyan ederek, devletlülere karşı şehirlülerin “kent hakkı”nı savundu. Bu konularda toplumun her kesiminde rahatsızlık vardı ama kamuoyu araştırmalarının radarının altında seyreden rahatsızlıklar ifade edildi. “Buramıza geldi” deme raddelerinde ne çok insan varmış.

“Sanayi Devrimi Elektronik Devrim’in yanında hafif kalıyor”

Bilgisayar başında oturan, sokak bilmez, apolitik diye aşağılanan gençlere biraz haksızlık yapıldığını düşünüyor musunuz?

Ben de aynı şeyleri söylüyordum ve hakikaten şimdi bütün bu fikirlerimi gözden geçirmek zorunda hissediyorum kendimi. Apolitik demekle acelecilik etmişiz. Politikliklerinin, siyasiliklerinin biçimi değişik, yeni yeni tanımaya başlıyoruz. Kendileri de yeni yeni keşfediyor daha doğrusu. İstanbul Film Festivali’nde Asiler, Azizler Âşıklar diye bir seçki yapmıştım. 50’lerden 60’lardan çok sevdiğim bir takım filmler vardı. Bir de en sonda da V for Vendetta’yı koymuştum. Katalog yazısında da doğrusu biraz giydirmiştim. Diğerlerinde çok bariz bir sosyal dert var, oysa V for Vendetta’da insanların politikasının ne olduğu, neye itiraz ettiği bile belli değil. Çok soyut bir otoriter devlet var. 60’larla karşılaştırıldığı zaman hakikaten öyle bir hava var filmde ve bu eleştiri hâlâ bir ölçüde geçerli ama filmin politik yanını biraz hafife almışım. Şunu düşünmeliymişim galiba, politika da -sanayi devrimi döneminde olduğu gibi- bildiğimiz yapıların çok ötesinden bir yerlerden değişmek zorunda. 19-20. yüzyılların büyük çaplı siyasi hareketlerinden farklı bir şey doğuyor artık. Doğmak zorunda olduğu için doğuyor. Çok değişik bir dünyada yaşıyoruz. Sosyal medyanın rolü yanında elektronik bir devrim yaşıyoruz. İleride sanırım çok daha iyi anlaşılacak. Şu anda bana görünen, sanayi devrimi aslında bu elektronik devrimin yanında hafif kalıyor. En azından devletin bireyin ve sivil toplumun yasam alanlarına nüfuzu, denetlemesi ve manipüle etmesi açısından. Burada net olmayan çok şey var hâlâ.

Mesela…

Gezi’yi kendi istedikleri yerlere çekmek isteyen ve hararetli savunucu tavrı takınan, neoliberalizmin, Türkiye’ye ayar vermek isteyen bir takım uluslararası temsilcilerinin konumu mesela. Bu genç siyaset, kapitalizm ve neoliberalizm gibi “demode” konular üzerine de düşünecektir herhalde.

“Necip Fazıl kültü Gezi’den çıkan manayı anlamaya yetmiyor”

Politikacılar bahsettiğiniz bu değişime nasıl ayak uyduracak?

Türkiye son olarak 2002–2003 sularında olumlu bir şekilde bunu yaşadı. Türkiye’nin siyaset dünyası hem yapılarıyla hem de önde giden insanlarıyla halkın gerisinde kalmıştı. AKP onu temsil ettiği için, öyle bir dalga yakaladığı için yükseldi ve devam etti. Bu olaylarda da geride kalma durumu oldu. Hâlâ o eski iktidar-muhalefet anlayışlarıyla düşünen yapılar hantal kaldı. Maalesef 60’ların sağcılığının lezzetini yeniden keşfedenler oldu. Ve maalesef Necip Fazıl kültü bunu aşmaya yardım etmiyor. Bu çok cevval mizah da onun göstergesi. Bu yeni kuşak, ister seküler olsun ister İslami denilen kesimden olsun, dünyayı çok daha iyi tanıyan kişilerden oluşuyor. Özgürlüğün kokusunu almış, batı demokrasisini idealize etmeden, kusurlarııyla tanıyan ama tanıyan bir kuşak.

“Yüzde 50 oy aldım istediğimi yaparım” söylemi ile yüzde 50’nin meşruiyetini sorgulamak benzer demokrasi eksikliğinden kaynaklanmıyor mu?

Aynı mı bilmem ama demokrasi eksikliği. Boyun eğmemek, sesini çıkarmak, sert muhalefet başka bir şey, meşruiyet sorgulamak başka. Meşruiyeti sorguladığınız anda tam olarak neyin meşruiyetini sorguluyoruz. Sonuç olarak “Türkiye’de demokratik mekanizmaların dışında başka bir şey mi arıyoruz” sorusu geliyor akla. Bence bu düşünülmemeli dahi. Benim gördüğüm Gezi hareketini başlatan ve hâlâ başını çeken kesim bunun dışında bir kesimdir. Bunu bir iyi Gezici / kötü Gezici şemasına indirgemek kolaycılık olur. Bir hareket başladı ve nice unsur bunun yanında, içinde yer almak istedi. Sosyal hareketler böyle şeylerdir. Benim tarihten anladığım kadarıyla kitlesel bir hareketlenme olduğunda zamanla yeni ittifaklar yeni arayışlar ortaya çıkar, bunlarla birlikte siyaset ortamı evrilir. Umarım demokratik mekanizmalar çerçevesinde evrilir, umarım şiddete yer vermeden evrilir. Ama şiddet demişken, devlet güçlerinin kullandığı şiddet konusuna da bir yer açmak lazım. Bir kere ölenler oldu, en azından onların anısına saygıdan dolayı bu konu es geçilemez. Gezi’de günlerini ve gecelerini geçirenler arasında nice tanıdığım var, bırakın şiddete eğilimli olmayı tasvip dahi etmeyen insanlardan bahsediyorum. Ama bunlar arasında daha Gezi’nin ilk günlerinde defalarca gaz yemeyen, polis şiddetinden dolayı travma yasamayan yok. Ayrıca, bu konu Gezi ile sınırlı değil ki. Mesela, Gezi’den az önce Emek Sineması protestoları sırasında orada bulunanların, hiçbir şiddet ve vandalizm emaresi görülmemesine rağmen, maruz kaldıkları muamelenin açıklaması nedir? Oradaki insanların belki hepsi sonradan Gezi’deydi, biber gazı ve tazyikli su kullanımında ölçüsüzlüğü çoktan tanımışlardı ve kendilerini nasıl koruyacaklarına dair bazı tedbirleri vardı. Avrupa’da, Amerika’da polis böyle şeyler yapmıyor mu, diyenlere de şaşıyorum doğrusu. Yapıyor elbette, alasını yapıyor ve oralarda da her seferinde bilinçli kamuoyu itiraz ediyor, muhalefet ediyor. Londra’da polis zulüm yaptı diye İstanbul’dakine göz mü yumacağız?

gazlıpolis

“Türk modernizminin ortak kaygısı: Uluslararası kamuoyuna mahçup olmamak”

Topçu Kışlası ile birlikte birçok tarihi yapı da yeniden inşası ve restorasyonu sebebiyle hem Türkiye’de hem dünyada eleştiriliyor. Yeniden inşa konusunda sizin düşünceleriniz nelerdir?

Bir kere yok olmuş tarihî yapıların “yeniden yapılması” fikri genellikle restorasyonculuk değil Sovyetik ile Kitsch arası bir yaklaşım. Mostar Köprüsü gibi özel durumlar var tabii, ama onun çok değerli bir siyasi mesajı vardı, yıkımın hemen ardından yani etrafındaki doku değişmeden müdahale edildi, ve bir bilim kurulu taşların ayni madenden olup olmadığı dahil her detayı kılı kırk yararak denetledi. Topçu Kışlası’nı canlandırıyorsak bir sürü başka yapıyı neden canlandırmıyoruz. Fatih Camii’nden başlayalım. Fatih Camii şu anda 18. yüzyıldaki bir depremden sonraki haliyle karşımızda. Planı dahil ciddi bir değişiklik görmüş. Bunu Fatih Sultan Mehmet’in ilk yaptığı 1460’lardaki haline çevirelim o zaman. Hem Topçu Kışlası, yapı olarak çok değerli bulunmuş, son dönem Osmanlı mimarisinin en saygın yapıları arasında da değil. Bu tür yanlış restorasyonun en son büyük örneği surlarda yaşandı ve Allah’tan tamamlanmadan bu yanlıştan dönüldü. Dünya bununla haklı olarak dalga geçti. Ama daha önemlisi, dünyadan önce Türkiye’nin iyi yetişmiş restoratörleri, mimarları, mimarlık tarihçileri -ki bunlardan çok var- surların berbat restorasyonlarını eleştirdiler. Kaale alınmadılar, çünkü “dünyanın” söylediği daha önemseniyor bizde. Tanzimat’tan beri uluslararası kamuoyuna mahcup olmamak, olur gibi olduğunda karşı taarruzla püskürtmek, sanırım Türk modernizminde her iktidarın ortak kaygısı. Topçu Kışlası’nın mantığını Emek Sineması’nda uygularsak neden Emek Sineması korunmadı. Bir binayı yerinden alıp dört kat yukarı taşımak korumak sayılıyorsa Topçu Kışlasını da alalım AKM’nin üzerine koyalım. Taş yerinde ağırdır. Konumuza uyarlarsak, tarihî yapılar bağlamında güzeldir, yani dokuyla fazla oynamayacaksın. Hasankeyf’i düşünmemek mümkün mü bu noktada?

“Topçu Kışlası kısmen ideolojik sonrası inat öfke ve kibir”

Türkiye’de kültürel miras ile ilgili politikaları yakından takip ediyorsunuz. Bunları düşününce Topçu Kışlası üzerinden tarihi yaşatma hevesindeki ısrar samimiyetini yitiriyor mu?

Çok iç çekerek evet. Haliç havzasında oluşan klasik Osmanlı estetiğinin yeri öyle bambaşka bir şey ki onu korumayı düşünmeden, öne almadan Topçu Kışlası’nın üzerinde durmak kısmen ideolojik, ondan sonrası inat, öfke ve kibir. Çanak çömlek söylemi, Türkiye’nin donanımlı birikimli insanlarını ısrarla kaale almamak, uzmanları, kurulları, tecrübeyi hiçe sayarak seçici partici davranmak, bilimin mimarinin iyisini, kötüsünü adeta “Resmi Gazete” ile tebliğ etmek… İlle mimarlık değil ki tarih konusunda da tavır bu:”biz biliriz”. Muktedirlerin egosu ile birikimi arasındaki makas açılmaya görsün maazallah.

3. Boğaz Köprüsü’ne Yavuz Sultan Selim isminin verilmesi de tartışıldı. Sizin düşünceniz nedir?

Yavuz Sultan Selim özellikle kötü seçilmiş bir isim. Bir sürü başka isim verilebilirdi. 2. Boğaz Köprüsü için nasıl oldu da Fatih ismini seçtin diyemez kimse, demedi de. Yenisi için, padişah ismi aranıyorsa Kanuni Süleyman çok daha uygun olurdu. Adıyla bilinen külliye bir yana, erken modern dönemin en muazzam kamu yatırımlarından biri olan İstanbul su yollarını Sinan’a ısmarlayan o. Tabii Sinan adı verilebilir ama o herhalde kudret timsali değil. Yavuz Sultan Selim’in İstanbul ile özel bir alakası yok. Hem bırakın nüfusun önemli bir kesimini rencide etmesini -ki bırakamazsınız bana kalırsa, bırakmamalısınız- Yavuz tekinsiz çağrışımları olan bir kelime. Yavuz Sultan Selim hariç, yavuz kelimesi 15-16 yüzyıldaki sözlüklere, atasözü derlemelerine bakarsanız, uğursuz-kötü anlamındadır, hala bu anlamı baskındır, en iyimser yorumla “celalli” anlamındadır, köprüye, yola verilecek tekin bir isim değildir. Değiştirilmesi çok hoş olur.

“3. Köprü’ye “Deli Dumrul Köprüsü” demeyi tercih ediyorum”

Peki sizin bir isim öneriniz var mı?

İlle bir sultan ismi verilecekse, bir de hep atlanan, unutulan bir Sultan Bayezıd var, II. Bayezıd, yani Fatih’in oğlu ve Yavuz’un babası. Halkın “veli” diye adlandırdığı bir sultan. İstanbul’un fethi ile Kanuni’nin ölümü arasındaki 113 yıl bir zirve olarak görülecekse eğer, o dönemin üç değil dört padişahı var ama siyasetçiler sadece üçünü zikrediyor. Çünkü “veli” olmak isletme okullarında liderlik vasıfları arasında sayılmıyor. Köprüye dönersek, Hacı Bektaş Velayetnamesi’ne göre Hacı Bektaş erenlerin türbesinin kurşun ile kaplanmasını isteyen ve sağlayan, yani dergahın Osmanlı devleti tarafından tanındığının, himaye edildiğinin işaretini veren sultanin ismi çok daha uygun olmaz mıydı? Leonardo’nun Haliç’e ve Boğaz’a bir köprü yapmak için yazdığı sultan? İstanbul’a fetihten sonra ilk büyük suyolları yatırımını yapan sultan. Oğlu Selim, başka endişelerin yanı sıra babasını “Kızılbaş tehlikesi” karşısında fazla yumuşak bulduğu için bir darbeyle devirmiştir, bugün hangisini örnek alsak daha doğru olur? Ama doğrusu ben, üzerinden geçse de geçmese de tüm kamunun ortak varlığı olan yeşilden vergi kesen bu köprü için “Deli Dumrul” adını tercih ediyorum.

ucuncukopr.jpg


Zülfü Dicleli
25 Temmuz 2013
Zaman geçtikçe Gezi’nin alışılmış kitle eylemlerinden farklı yeni bir olgu olduğu iyice belirginleşiyor, onun merkezsiz, örgütsüz ve lidersiz bir hareket olduğu anlaşılıyor. Gezi’nin alışılmış muhalefet hareketlerinden son derece farklı olduğu da görülüyor.Gezi elbette muhaliftir, ama onu bilinen iktidar-muhalefet ikileminin ötesinde bir olgu olarak ele almak gerekiyor. Çünkü Gezi alışılmış muhalefetten farklı olarak, sadece karşı olmakla, kendi değerlerine ters zihniyet ve uygulamalara karşı çıkmakla yetinmiyor, aynı zamanda kendi değerlerini yaşama geçiriyor.

Gezi parkında birkaç hafta süren deneyimde tanık olduğumuz sadece direniş, mücadele, protesto değil, sayısız yaratıcı yapıştı aynı zamanda. Gezi insanları yaşamın çok farklı yanlarında kendilerinin daha iyi bir dünya tahayyüllerine uygun birçok eser ortaya koydular. Daha iyi yaşamlar için bir tür laboratuvar oldu Gezi. İzleyen ve yaygınlaşan yerel forumlar da şimdi katılımcı demokrasi için yeni bir laboratuvar işlevi görüyor. Gezi insanları çepeçevre oturup yüz yüze tartışıp birbirlerine danışarak çevrelerine etkide bulunacak projeler geliştiriyorlar. Gezi artık sürekli bir yapışın, bir yapanlar hareketinin adıdır. Daha iyi bir yaşam ve canlı bir demokrasi yapmanın adıdır.

Öte yandan Gezi sadece merkezsiz, örgütsüz ve lidersiz bir hareket değil aynı zamanda sınıfsız ve kimliksiz bir hareket, sınıf ve kimlik üstü bir harekettir. Elbette gezide yeni orta sınıfların katkı ve katılım taleplerini, plazalarda beyinleri limon gibi sıkılmak istenen beyaz yakalıların tepkilerini ve anlam arayışlarını, AVM kapitalizminin azdırdığı tüketimciliğe ve Beş Yıldızlı Otel Müslümanlığına karşı isyanları görmek mümkün. Ama Gezi alışılmış sınıf hareketlerinin çok ötesine geçip, aynı değerleri paylaşan tüm sınıflardan insanları kendine çekti ve çekiyor.

Aynı şekilde Gezi herkesi şaşırtıcı bir biçimde çok farklı kimliklerden insanların buluşma, karşılaşma ve ortak eylem alanı oldu. Geziye katılmak için kendi kimliğini kapıda bırakmak, belli bir kimliği benimsemek gerekmiyordu, insanlar kendi kimliklerini koruyarak yeni bir varoluşa erişebiliyorlardı Gezi’de. Kendini bir dünya vatandaşı gibi hisseden ulusalcılar, dindarlarda birlikte yeryüzü sofralarında bağdaş kuran ateistler, birbirlerini gaz saldırısına karşı koruyan şortlu kızlarla başörtülü kızlar Gezi’de hiç de kuraldışı değildi.

Gezinin muazzam potansiyelinin iki kaynağı var: Birincisi özgürlük, katılım, insan ve doğa değerlerini başa alan bu insanların eylem-öğrenme kararlılığıysa, ikincisi onların birbirleriyle ve makinelerle iletişime girmesini mümkün kılan dijital sosyal ağlarla bağlantılı olmasıdır. Bu onlara bir yandan dağıtık zekânın kolektif aklından yararlanma imkânı sağlarken, diğer yandan eşitler olarak, önkoşulsuz ya da çok az önkoşulla içerik yaratma ve geliştirme imkânı veriyor.

Sosyal medyada önceden belirlenmiş iş akışları, roller ve sorumluluklar yoktur, sosyal medya hiyerarşi tarafından tanımlanmış ve onun tarafından görece sınırlanmış bir etkileşime izin vermez, eşitler arası bir işbirliğinin mekânıdır. Bu yanıyla işbirliğine dayalı yeni bir üretim ilişkisinin temelini hazırlamaktadır.

Gezinin büyüsünün kaynağında bu var.

Küresel bir ağ olarak, diğer ülkelerdeki düğüm noktalarıyla birlikte Gezi, pekâlâ, sınıflara ve kimliklere bölünmüş bir insanlıktan farklı sosyal kesimlerden ve kimliklerden, değişik yaşam tarzlarından insanların bir arada yaşadığı bir dünyaya geçişin bir müjdecisi olarak da okunabilir.

Artık önce bir teorinin kurgulandığı (ya da programın yazıldığı, stratejinin belirlendiği, kararların alındığı) sonra bunun sahada, eylemde uygulamaya geçirildiği bir yapış tarzından teori (program ya da strateji) geliştirmekle uygulamanın iç içe geçtiği, Büyük Verinin ve dijital iletişimin sağladığı olanaklarla eylem-araştırmanın önünün açıldığı bir döneme girmiş bulunuyoruz. Onun için kimse artık eyleme geçmek için önce bütünsel bir daha iyi dünya tahayyülü (ya da ütopya) ortaya konmasını beklemiyor. Herkesin kendisini ilgilendiren alanda kendi daha iyi dünya tahayyülü doğrultusunda yapmaya, hayatı değiştirmeye ve yaparak öğrenmeye (eylem-öğrenme) giriştiği bir dönem bu. Yeni yapılan mikro dünyaların zaman içinde daha büyük ekosistemler içinde, sosyal ağlarda karşılıklı etkileşime geçerek birbirlerinden öğrenerek kendilerini iyileştireceği ve geliştireceği yepyeni bir dönem.

Gezi aynı zamanda Türkiye tarihinde çok önemli bir dönüm noktası oluşturdu. Kemalist ve sol muhalefet potansiyellerinin iyiden iyiye tükendiği bir ortamda birden boy atıveren Gezi, muhafazakâr iktidarın modern kültüre ve modern yaşam kültürüne yönelik bastırma ve tasfiye girişimlerine, yeni bir “muhafazakâr” hegemonya inşa etme çabalarına dur dedi. Sınır tanımayanlar her şeyi sınırlamaya çalışanlara sınırlarını işaret etti.

 

Bu topraklarda İttihat ve Terakki’den bu yana başka bir alternatifinin yeşermesine izin verilmeyen ve şimdi AKP tarafından sadece farklı bir kozmetikle neredeyse aynen savunulan “tek tipleştirici, dayanışmacı, tarihçi, korporatist ve devlet kontrolünde, hakların değil vazifelerin vurgulandığı” toplum tasavvuru karşısında Gezi, “farklılıkların tehdit olarak görülmediği, geçmişle gelecek arasında organik bir belirleyicilik ilişkisinin varsayılmadığı, bireyin ön plana çıktığı, hak ve özgürlüklerin vurgulandığı” yeni bir toplum tasavvurunun uygulamalı bir sunumunu yaptı.

Gene de geziyi geleneksel muhalefet-iktidar ilişkisi içinde muhalefet saflarında olmasıyla bakıp anlamak mümkün değildir. Gezi’nin yeni siyaset tarzı karşısında geleneksel muhalefet ile iktidar aynı eski hegemonyacı siyaset tarzının temsilcileridir. Ha Atatürklü Türk bayraklarını ya da sol grupların flamalarını sallayanlar, ha Atatürksüz Türk bayraklarını sallayanlar, ha biber gazı sıkılmasını emredenler ha Molotof kokteyli atılmasını örgütleyenler…

Gezi bunların dışında ve ötesinde, kendini sadece yaparak ifade eden üçüncü bir odaktır artık. Ve giderek her ikisini de etkileyecek ve her ikisinin de dönüşümüne katkıda bulunacaktır.

Türkiye’nin çıkış yolu, gerek iktidar gerek muhalefet, her ikisinin de Gezi’ye açılmasındadır. Gezi’den beslenmek herkese iyi gelecektir.

Gezi ve Sonrası

19/07/2013

A. Haluk Ünal

Romantizm manik depresif bir ruh halidir. Yüksek tutkuyla beslenir. Aşkta şahane, siyasette yıkıcı sonuçlar yaratır.

Gezi Direnişi de bütün benzerleri gibi kendi romantizmini yarattı. Manik başladı. Kahkaha dolu bir şenlik, tutkulu bir isyan, alaycı eleştiri duvarlarımızdan, twitlerimizden taştı.

Yalnızca yeryüzüne fışkırdığı, vücud bulduğu Gezi Parkı ile, üç beş ağaçla sınırlı kalmadı. Tüm yerküre muhaliflerinin toprağını suladı. Çoğaldı, çoğalttı.

Sonra geldiği gibi ait olduğu sosyo kültürel dip akıntılarına karışıp kayboldu.

Kalıcı ve gerçek sonuçları zamanla vücud bulacak. Hepimiz görecek ve algılayacağız.

Fiilen, spontan biçimde başlayan direnişin sokak hali bitti.

Sokak halinden park forumlarına yayılıp, mahalle forumları halini aldı.

Devlet de boş durmadı, çok iyi bildiği yol ve yöntemlerle sürece şiddeti ve kanı sokmayı başardı. Bıçkın neşemizin, şenlikli isyanın yerini derin bir keder, acı ve gözyaşı kapladı.

Bir süreden beri, hepimizin fb duvarları cenaze evi gibi. Twitler, şenlik, şaka, kahkaha yerine cenaze ve hastahane haberleri taşıyor.

Gezi direnişinin spontan bir biçimde başladığı, kitlesel profilinin %90’ının bağımsız bireylerden oluştuğu, bunun büyük çoğunluğunu gençlerin ve kadınların oluşturduğu artık herkesin bildiği gerçekler.

Hareketin hakikatini güçlü bir biçimde yansıtan, genel kabul gören ve AKP kitlesinde de derin bir etki yaratan ortak itiraz noktamız, “demokrasi yalnız sandık değildir. İki seçim arasında aldığın kararları da bize danışmadan, bize rağmen alamazsın. Örneğin Taksim Yayalaştırma projesi gibi bir kararı ancak bizimle birlikte, bizim onayımızla biçimlendirebilirsin.” diye özetlenebilir.

Peki burdaki “biz” kimiz? İktidara oy verenlerin dışında kalanlar mı? Hayır! O an iktidarda olanların dışındaki herkes. Yani sana oy vermiş olmamız bile, dört yıl bize danışmadan iş yapmanın garantisi olamaz. O çağlar geride kaldı.

Mesaj böyle alındığı içindir ki, İstanbul Belediye Başkanı, “Bundan sonra otobüs duraklarını bile halka sormadan değiştirmeyeceğiz” mealinde bir açıklama yapmak zorunda kaldı.

Topçu Kışlası projesinin artık yapılamaz bir noktaya gelmesi, hükümetin yarım ağızla da olsa özür dileme eğilimi göstermesi, geri adım atması, hükümete oy verenlerin yukarıdaki gibi tercüme edilen yaklaşımımıza kredi açması, bence dar anlamıyla siyasal kazanımın zirvesiydi. Hala da öyle.

Geniş anlamda da Gezi Parkı pratiğinin yarattığı zihniyet devrimleri ve gezi demokrasisi diyebileceğimiz dayanışma ve ortak yaşama biçiminin ortaya çıkardığı resimdir.

Gezi direnişi öylesine dişiydi ki, polis marifetiyle şiddetle sürüldüğünde, onlarca parkta forumlara dönüştü.

Ancak kitlenin büyük çoğunluğunun deneysizliği, bir azınlığın da “ muhafazakar sol” zihniyette oluşu, forumların, iletişim teknolojilerinin sunduğu olağanüstü yerel demokrasi imkanlarına rağmen, mahalle meclislerine doğru genişlemesini engelledi. Forumların büyük çoğunluğu parklara hapsoldu, işlevini serbest kürsü etkileşimi ile sınırladı.

Böyle giderse forumların büyük çoğunluğu “burdan bir iş çıkmaz” duygusunu büyüterek sönümlenecek. En sabırlı olanlar yağmurlarla birlikte evlerine dönecekler.

Bu süreçten bir parti çıkartmak, belediye başkanı adayı çıkartmak vb. büyük hedeflerin peşinde değilim. Olsa mutlu olurum. Ama olsun diyerek olmayacağını da bilirim. Ama hala elde tutulabilecek, forumlarda kazanılabilecek ek bazı şeyler olduğuna inanıyorum.

Bence gündeme almamız gereken ilk acil hedef, Gezi pratiğinden nasıl bir demokrasi önerisidir, başlıklı forumlar arası ortak bir metin üretmek olmalı. Ben bu metne TAKSİM SÖZLEŞMESİ adını öneriyorum.

En başta devletinki olmak üzre, her türden eril şiddetin, ayrımcı ve ırkçı söylemin dışlandığı, çoğulcu, özgürlükçü; azınlık çoğunluk arasındaki ilişkiyi uzlaşma yöntemiyle çözen; hiç bir partinin yandaşını düşman olarak görmeyen; ortak hayatımızı ilgilendiren tüm kararların geniş katılımlı tartışmalardan süzülüp alınmasını temel alan; bir sözleşme olmalı bu.

Böylece 72 benzemezin ortak itiraz kalkışmasından, hepimizin fiilen yarattığı gezi parkı demokrasisinin tanımına ulaşmış, tanımlı bir “taraf” haline gelmiş oluruz.

İkinci acil hedef, park forumlarını iletişim teknolojilerinin sınırsız imkanlarından yararlanarak, yatay, mahalle iletişim ağlarına(network), dijital meclislere doğru genişletmek olmalı.

Üçüncü önemli hedefimiz mahalle meclislerinin küçük ama anlamlı ortak hedefler belirleyip yapabilirliklerini test etmeye başlamaları olmalı. Kendi semtimden örnek verirsem, Cihangir parkının çok daha yaşayan, güzel bir buluşma alanı haline getirilmesi Cihangir facebook sayfasındaki 2600 kişiyle gerçekleştireceğimiz ilk ortak çalışmalardan birisi olabilir. Küçük, güzel ve anlamlı bir ortak çalışma. Birini başarırsak, ikinci yerel hedef için de özgüvenimiz artar.

Ve nihayet “Taksim Sözleşmesi”ni İstanbul Belediye Başkan adaylarından nasıl bir yönetim ne tür bir vizyon bekliyoruz metniyle taçlandırmalıyız. Böyle bir metni  semtlerde imzaya açmalı, anlamlı sayılara ulaştıkça da ilan etmeliyiz.

 

 


Ahmet Buğdaycı / ahmetbug@gmail.com

 

Gezi, aslında mevcut Türkiye’nin kurumlarının, kamuoyu aktörlerinin ne kadar eskidiğini, toplumun dinamizminin, değişiminin ne denli gerisinde kaldıklarını da gözler önüne seriyor. Medya, aydınlar, akademisyenler, sanatçılar, korkularla dolu, biz/öteki ayrımına dayalı eski Türkiye’nin analiziyle meşguller. Pozisyon almak refleksiyle davranıp, gerçeklerin üstünü örtüyorlar. Ama Gezi, toplumun yeraltında uyuyan magmasını bir volkan gibi patlatarak, eski Türkiye’nin kamuoyunu işgal etmiş aktörlerinin peçesini kaldırıyor. İster laik, ister muhafazakar, bu aktörlerin ne kadar arkaik, ne kadar kof, ne kadar gülünç olduklarını teşhir ediyor. Türkiye paslanmaya yüz tutan derisini değiştirmenin işaretlerini verirken, Gezi gençleri, tüm dünyadaki benzer hareketlerde olduğu gibi, “yeni siyasal ve kamuoyu aktörleri” olarak ortaya çıkıyor, değişimin bayrağını ele geçirerek, durağanlaşmış tüm aktörlerin, aydınların korunaklı postlarını silkeliyor.

MEDYANIN TEMEL AÇMAZI
Medyanın büyük çoğunluğu, Gezi’de sınıfta kaldı, hem de sıfır not alarak. Muhafazakar medya, geçmişin travmalarıyla, hareketi hemen darbeleri çağıran 27 Mayıs, 27 Şubat gösterilerine bağlayarak, “Erdoğan’ı yedirmeyiz” vecizesiyle “saf tuttu”. Diğer taraftan Gezi’yi AKP’den kurtulma fırsatı olarak gören, geçmişin despotik Türkiye’sini yücelten islamofobik ulusalcı, laik yazarlar da haykırıyorlardı: “Gezi ileri, Erdoğan devrilmeli!” Ya da daha ılımlılar için, Gezi “laik rejimi koruyan” gençlerdi. Demokrat gazeteci postlarını tutanlar ise, olayı sadece CHP’nin ulusalcı laik tabanına indirgeyerek, analizlerini on yıl öncesinin donmuş şablonları ekseninden sürdürdü.

TMSF’nin eline geçen Akşam-Show Grubu ve Habertürk’ün başına Erdoğan’ın bir arkadaşının geçip, ana akım medyanın dizaynının tamamlanmasıyla, utanç verici bir şekilde, gerçekleri gizleyen, çarpıtan dezonformatif çoğunluktan ise hiç bahsetmiyorum bile.

TOPLUMU STATİK SANMAK
Bu şablon değerlendirmeler, en nihayetinde, demokrasi taleplerini mahkum etmeye ve yeni, farklı sesleri boğmaya hizmet ediyor. Hareketin Türkiye için bir kırılma noktası olduğunu, olayın Gezi’den daha çok değişimin yönü olduğunu görmemek ise onları tarihsel düşünce çöplüğüne fırlatıyor.

Tarafgirliğin ötesinde tüm kesimlerin kaçırdığı nokta, toplumun değişen, dönüşen bir organizma olduğu gerçeği. Oysa tüm yorum, analiz şablonları, 27 Mayıs’tan bu güne son 50 yılda toplumu yaşama biçimleri, ideolojileri aynı, monoblok kitlelerle açıklamaya çalışıp, değişimi, dönüşümü yok sayan mutlakıyetçi bir algıya dayanıyor. Bırakın 50 yılı, son üç yıldaki hızlı bir devinim bile birtakım demokrat kalemlerin Gezi’yi CHP’nin ulusalcı profili şablonuyla açıklamasını anlamsız kılıyor. Bugüne kadar siyasette hep atıl duran bir kitle Gezi ile siyaset alanına girdi. Gerçekten de 2002’de kayıtlı seçmenin yüzde 21’i, 2007’de yüzde 16’sı, 2011’de yüzde 13’ü sandığa gitmedi. Bu kitlenin varlığı hiç bir zaman gündeme gelmedi. Posta212 ve Dunyalılar için yaptığım haber analizde, partilerden, kimliklerden uzak bu kitlenin, toplam seçmenin yüzde 15’ini temsil ettiğini gösteriyorum.

SiYASETTEKI VAKUM
Ancak, kamuoyu aktörleri, monoblok kitleler içindeki değişkenlikleri, akışkanlıkları görmeyerek, AKP ve CHP içindeki huzursuz ve siyaseten boşluktaki kitlenin Gezi ruhuna ekmek gibi su gibi ihtiyaç duyduğunu göremiyorlar. Örneğin AKP’nin yüzde 30’luk merkez sağ seküler kesimi gelişmelerden çok huzursuz. Yine bu partinin yüzde 13’ünü temsil eden demokrat/liberal kitle, Erdoğan tarafından dışlandı. CHP tabanın yarısını oluşturan, ama sesi ulusalcılar tarafından bastırılan, demokrasi özlemini duyan kitle aslında siyaseten boşlukta salınıyor. Kısacası, Gezi, vakumun çeperlerinin genişlediği bir konjonktüre denk geldi. O yüzden, Gezi’nin, akacak kanal arayan bu kitleleri kendine çeken bir mıknatıs işlevi gördüğünü de algılayamadılar kamuoyu kanaat önderleri. İşte bu temele dayanarak yaptığım analizde olası bir Gezi partisinin bir anda kitlesel bir oluşum haline geleceğini öngörüyorum.

GLOBAL MUTSUZLUĞUN PATLAMASI
Hareketin, ekonomik gelişmeyi sadece finans dünyasının soğuk rakamlarıyla ölçen merkezi iktidarlara duyulan global öfkenin parçası olduğunu da kaçırdılar aktörler. Refahın kendi günlük hayatına yansımadığını, metropoller içinde yaşama alanlarının kıstırıldığını, tüm oyunun en tepedeki bir avuç ahbap çavuş etrafında döndüğünü fark eden bu yeni kuşakların global mutsuzluğunu göremediler. Brezilya’da, Mısır’da, Yunanistan’da, Bulgaristan’da, dünyanın her yerinde, yavaş yavaş global finans dünyasının modern kölelerine dönüştüğünü anlayıp, kendilerini yabancılaştıran bu düzene karşı, karar verme sürecine katılan bireyler olabilmenin tüm dünyada yükselen bir dalga olduğunu da fark edemediler. Gezi’nin, global mutsuzluğun öncü, yaratıcı direnişi haline dönüştüğü bu kafalara çok uzaktı.

Hareketin asıl öneminin siyasal olmaktan çok zihinsel bir devrim olduğu ise bu, biz/ötekicilere çok uzaktı. Bakın, şimdi Türkiye’nin en “Avrupai” semti, Nişantaşı’nda apolitik insanlar, Kürtlerle birlikte yürüyor, “Diren Lice” diyor. Müslüman gruplarla dayanışarak, yüreklerini sıcak bir duyguyla dolduruyorlar. Yeni siyasal aktörler, kendileri gibi düşünmeyen, yaşamayan insanları “ötekileştirme” zihniyetine, kendilerini de dönüştürerek hayır diyorlar. Hareket içindeki çok sesliliği özenle koruyorlar, “çokluktan birlik çıkar” diyorlar.

Türkiye’de ilk defa siyasetin eril dilinin zehrini fark edip cinsiyetçilikten uzak, paylaşımcı, empatiyi öne çıkaran “dişil bir dil” geliştiriyorlar. Ataerkil zihniyetin homofobikliğini aşıyor, ırkçılığa dur diyor, yani demokrasinin özüne yöneliyorlar, evriliyorlar. Diğer yandan tüketim dünyasının gösterişçi, hedonist, ezilen ötekilere gözünü kapayan yaşam tarzının ne denli sahte, iğreti olduğunu, mutsuzluk ürettiğini anlıyorlar. Paylaşmanın, dayanışmanın, üretmenin, düşünmenin tüketim toplumunda yok edilmeye çalışılan bireyliklerine ne kadar iyi geldiğini görüyorlar. Herkes kendine bir rol buluyor bu yeni zihin dünyasında. Meydanlardaki gösterilere katılmayanlar, bilgisayarları başında, yazıyor, kaydediyor, çevrelerinde yeni oluşumlar kuruyor; kendi mecralarını daha etkin kullanmanın yollarını buluyor, mesajlarını global köye ileterek, hareketin tüm dünyaya yayılmasını sağlıyorlar.

Yeni bir zihin dünyası açılıyor önümüzde. Kendisini çevreci, sol bir etiketle sınırlamayıp, kitleye oynayan bir partisi olsa iktidara yürüyecek bir siyaset seçeneği beliriyor sisler arasından. Laiki, muhafazakarı, sanatçısı, aydını, akademisyeni, harekete eski dünyalarından bakan tüm kamuoyu aktörleri, işgal ettikleri postlarda teşhir olurken…

www.dunyalilar.org