Etiket arşivi: sol

Ağustos Seçimi ve Solun İletişimi (*)


A. Haluk Ünal

Solun tarihen iç gerilimlerinin en önemlisi, kendimize atfettiğimiz yüksek haklılık ve doğruluk ile, siyasi yelpazenin kitlesel olarak en küçüklerinden biri olma gerçeğimiz arasında vücut buldu hep.

Üstelik, merkeziyetçi, tekçi, erkek ve otoriter geleneğimiz bizi Kemalizmle, milliyetçilikle akraba kıldığı halde kitleselleşme, Cumhuriyet tarihi boyunca en temel sorunumuz olmayı sürdürdü.

Bu gerilimin çözülme ihtimali ile iki kez karşılaştık. İlki 68 isyanı ve 73 parlemento seçimlerinde Ecevit’in aldığı yaklaşık % 33’oy; ikincisi de yine birbirinden ayrı düşünülemeyecek Gezi İsyanı ve 2014 Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Demirtaş’ın aldığı yaklaşık % 10 oy.

Çok farklı iki dönem ve birbirinden çok farklı siyasal çizgilerden bahsettiğimin farkındayım, ancak bu yazının amacı bakımından da önemli bir örnek olduğunu düşünüyorum.

68 hareketi zamana karşı dayanıklılığını, her konuda olduğu gibi, iletişim alanında da kendi dilini, söylemini, imge ve simgelerini, kendi hikayelerini ve kahramanlarını, kitleler tarafından, pratik eylemin içinde yaratmayı başarabilmesiyle kazandı.

Üstelik, bir soyutlamanın, iletişim kavramıyla ele alınan bir tasarımın ürünü de değildi.

Ancak hareket, yarattığı kitlesel birikimi kendi yarattığı kitlesel bir potaya taşıyamadığı için, “Demokratik Sol” konseptini ortaya atarak, kendisiyle akraba söylem ve imgelere sahip olduğunu ima eden CHP’ye teslim etmek durumunda kaldı.

Nasıl ki, Ecevit’in yükselişindeki 68 rüzgarının etkisini görmezden gelemezsek; Demirtaş’ın başarısındaki gezi rüzgarı etsini de görmezden gelemeyiz.

Üstelik bu kez akrabalık imasından öte, Gezi isyanının taleplerini program olarak kabul eden bir parti söz konusu.

 

Probagandadan İletişime

Türkiye Solunun tarihini iletişim anlayışı açısından dönemlere ayırabilir miyiz?

Bu konuda yapılmış bilimsel bir araştırmanın bilgilerine sahip olmadığım gibi, böyle bir araştırma var mı ondan da emin değilim.Bu nedenle gözlemsel, iğretileme bir dönemselleştirme yapmaya çalışacağım.

Bence Türkiye’de solun, Cumhuriyetin kuruluşundan 1990 lara kadar olan dönemini probaganda kavramı çerçevesinde ele almak ve incelemek gerekir.

Kavram latince; konuştuğumuz anlamıyla ilk kullanımı da 30 yıl savaşları öncesinde Papa tarafından kurulan ve misyonerliğin merkezi kurulu olan “İnancı Yayma Meclisi’ne (Congregatio de Propaganda Fide)” dayanıyor.

Daha sonra Amerikalılar anlamını değiştirmeden kavrama sahip çıkıyor ve birinci Dünya savaşında kendi savaş politikaları ve bu doğrultudaki çalışmalarında kullanıyor.

Bu güne kadar ulaşan kullanımı ise, kavramı ABD den alıp, kendi hükümetinde bir Bakanlığa adını verecek kadar işlevselleştiren Hitler ve onun Probaganda bakanı Göbels’e ait.

Aynı kavramın solun literatürüne tartışılmaz bir biçimde girmesi, 1917 Rus devriminden sonra. Ruslarla birlikte bir de kardeş ediniyor kavramımız; ajitasyon.

Probaganda faliyeti istisnasız, partilerin içindeki özel organlarca; parti devletlerinde ise bu organların devletleşmiş biçimlerince yürütüldü. Probagandanın içeriği, malzemesi bu organlarca tasarlandı ve üretildi.

Sonuç olarak 90lara kadar, kendisine sosyalist diyen ülkelerin etkisi altındaki bizler de bu kavram çiftini aynı yöntemlerle ve sadakatle kullandık. Hem de ne yazık ki, ilk verilen ve sonra hiç değişmiyen anlamıyla: inanç yaymak…

90lı yıllarda, küresel sermayenin, bütün kapalı toplumları “açık topluma” dönüştürme ve küresel pazarın parçası haline getirme politikasının sonuçlarıyla tanıştık.

Eh ortada bir pazar ve de müşteri varsa, bir de pazarlayan olmalıydı. Halkla ilişkiler ve Reklam, tanıtım kavramlarının hayatımıza yaygın ve güncel anlamıyla bu dönemde girdi.

Amerikalılar, Hitler ve Stalin ve soğuk savaş döneminde bütün olumsuzlukları görülmüş ve eskimiş, yıpranmış probaganda terimini bırakıp, onun daha şık ve sivil olan “Halkla İlişkiler”i devreye çoktan sokmuştu. Dahası en genel adıyla hizmet sektörünün lokomotifi olan bir meslek alanını ve sektörü de beraberinde yaratmışlardı.

İşin özü değişmese de yöntem ve araçlar incelmiş, çeşitlenmiş, ve zenginleşmiş; veri araştırma şirketleriyle tahkim edilmişti.

Devletler ve siyasi partiler de artık veri araştırma, Halkla ilişkiler ve reklam şirketlerinden oluşan bir sacayağı ile toplumla ilişki kurmaya başladı. Adına da “siyasal iletişim” denilmeye başlandı.

Elbette bir çok konuda olduğu gibi Türkiye’de bunun da öncülüğü Özal’a ait. 80 ve 90 lar bütün partilerin Amerikan tarzı halkla ilişkileri öğrendiği yıllar oldu.

Solun iletişim tarihi de bu dönemin kültüründen payını alacaktı.

Devrimin Aşkla iletişimi

1995 yılında ÖDP’nin kuruluşu bir çok konuda olduğu gibi bu alanda da yeni bir döneme geçilmesi anlamına geldi.

Bizler de yeni iletişim modelini çok başarılı bir biçimde kullanmış, karşılığını da bir bakıma almıştık.

Ancak probaganda döneminden kalma zihniyetimiz değişmediği için, Aşkın ve Devrimin Partisi gibi romantik bir sloganla

hala toplumun en geniş kesimlerine değil, solun kitlesine ve askeri darbe sonrasında sol örgütlerden uzaklaşmış kesimin geleneği elden bırakmadan yenilenme talebine hitap ediyorduk.

Teslim etmeliyim ki, bir ilkti ve Türkiye solunun tarihindeki en viral, en zekice tasarlanmış ve başarılı kampanyaydı.

Bizim sermaye partilerinden farkımız, onlar gibi büyük bütçelerimizin olmayışı; katkı veren reklam ajansının gönüllü olması, ve en önemlisi de nabza göre şerbet dağıtmıyor olmamızdı.

Hırant’ın Arkadaşları

Solun iletişim serüvenindeki ikinci önemli dönüm noktası bence, kendilerini Hırant’ın arkadaşları başlığı altında kimliklendiren önemli bir kısmı iletişimci olan sivil insiyatifin çalışmasıdır.

Prekarya, yeni zanaatkarlar veya altın yakalılar, hangi adı severseniz farketmez; ağırlıkla kültür endüstrisinde konumlanan, marifetlerini kiralayarak varolan, gezi isyanına tamamiyle damgasını vuracak olan sosyolojiye ait bağımsız bireylerin öncülük yaptığı ve hala tüketilmemiş bir süreçten söz ediyorum.

Bu evrede Liberal model de geçerli değildi artık. Ortada ne bir parti, ne bir merkez ne de bir ajans söz konusuydu. Hareketin fikri takibini sağlayan, koordinasyonunu yapan ve görünür olmamak için azami özeni gösteren öncüleri vardı.

Hırant Dink’in ölümüne neden olan siyasal suikastin suçlularını açığa çıkartmayı ve bu yönde toplumdaki duyarlılığı mobilize etmeyi hedeflemiş bireylerin iletişimi, aynı zamanda örgütlenmenin de kendisi haline geldi.

Kampanyanın dili ve uslubu da onu vareden nebula gibiydi, esnek, hareketli ve bulaşıcı…

Gezi ve Sosyal Medya devrimi

Bu tarihçenin şu an için son ve en büyük dönüm noktası, bir çok açıdan olduğu gibi solu iletişim zihniyeti açısından da yeni bir evreye geçirmiş olan Gezi isyanı elbette.

Tamamiyle sosyal medya üzerinden örgütlenen, çağın en gelişmiş dijital araçları üzerinden iletişim kuran ve omurgasını altın yakalıların oluşturduğu bu hareket, gerek örgütlenme, gerekse iletişim açısından yalnıca yerel değil aynı zamanda birbirinden çok farklı coğrafyalarda, birbirinden bağımsız, birbirini taklit edebilen, doğrulayan ve zenginleştiren, küresel bir model.

Farkındayım, bu uzun yazı hala başlığına sadakat göstermemiş gibi görünüyor. Ağustos seçimleri ve Selahattin Demirtaş’ın kampanyasını ve diğer adaylarla kıyasını henüz ele almadım. Tersine böyle bir değerlendirmede kullanacağım bilgi ve ölçütleri ortaya koymayı tercih ettim.

Böylece hem kendi ölçütlerimi ve bilgimi eleştiriye açmış olduğuma, hem de Demirtaş kampanyasının bütün aktivistlerine bir tartışma vesilesi yaratabileceğime inanıyorum.

Elbette başlığa ilişkin hiç bir şey söylemeden bitirmek olmaz. Demirtaş kampanyası, omurgasını varolduğu kadarıyla HDP örgütlenmesinin oluşturduğu bir çalışmaydı.

Hizmet alınan bir veri araştırma şirketi ya da bir ajans yoktu.

Kampanya stratejisi ve İletişim tasarımında, toplanmasına vesile olup, içinde yer aldığım bir gönüllü profesyonel iletişimciler grubu, KONDA’nın yayınlamış olduğu ilgili rapor ve verilerin yol göstericiliği ve yanımızda da köprü olarak HDP’nin “Basın, Yayın, Probaganda Bürosu”ndan sorumlu Başkan yardımcısı aracılığıyla Merkez Yürütme Kurulu vardı.

Zaten gerek partinin programı ve gerek Gezi isyanındaki temsili, gerekse yerel seçimlerde tanınmaya başlayan yaklaşımı önemli alametler olarak belirmişlerdi.

Aynı kollektif aklın, parti içinde ve çekim alanında bir çok aday adayı bulunmasına rağmen, Demirtaş’ta karar kılması ise, Gezi ruhunu ve işaret ettiği modeli benimsemekteki niyetin başarılı bir ifadesiydi bence.

Ancak yukarıda altını çizmiş olmamdan da anlaşılacağı gibi, ne yazık ki henüz, HDP nin kollektif aklı, 21. yüzyılda örgütlenme, iletişim ve örgütlenme ilişkisi üzerine düşünmeye yeterli zamanı ayıramamış. Konuyla ilintili büroyu soğuk savaş döneminden kalma terimlerle adlandırmaları, yani görev tanımı yapmaları bunun en görünür kanıtı.

Diğer adaylar mı; biri geleneksel CHP probaganda kültürüyle liberal model arasında sıkışıp kaldı. reklamcıların elinde perişan oldu.

Diğeri ise bizzat kendisinin yürüttüğü probaganda bakanlığını ne zaman açıklayacak merakla bekliyoruz.

2015 seçimleri de kapıda…

—————

(*) Yazı, 78 liler Federasyonu Yayın organı “Tükenmez” dergisinin Güz 2014 sayısı için hazırlanmıştır.

Ahali sandıkları doldurdu; vatandaş iktidar olamadı – 3


Dünyalılaştıramadıklarımızdan mısınız?

Haluk Ünal

 

Serinin üçüncü ve son yazısında, Kürt Siyasi Hareketi (KSH) hakkında yazmayı sürdüreceğim.

Bunun temel nedeni, bu ülkede programı, yönelimi belli olan ve bu ülkenin kaderinde özne olabilecek donanım ve yaklaşımlara sahip iki hareketin varolduğunu düşünmem. Bunlardan birisi AKP diğeri PKK orijinli Kürt Siyasi Hareketi.

Kendi konumum da açık. Birisi ile aynı, diğeri ile karşı saflardayım.

Henüz misakı milli sınırları içinde, bu netlikte, vizyonu ve eylemi tutarlı başka siyasi hareket yok ne yazık ki.

Öte yandan, bütün anlatıların bir kahramanı; her kahramanın da bir yolculuğu söz konusudur. Hikaye bu yolculuğun kendisidir. Ben de kendi yolculuğumun ilkeleri ve vizyonu ile en çok örtüşen özne üzerine düşünmeyi elbette tercih ediyorum.

Benim gibi Batı’da yaşayan Türk kökenli bir özgürlükçü için, baktığı yerin açmazlarının da farkında olarak, sürecin resmini çekmekten, anlayabildiği kadar analiz etmeye çalışmaktan daha ileri bir katkı şimdilik mümkün de doğru da değil. Bunun faydası da elbette sınırlı olacaktır. Ama dostlara mukayese yapmak için şimdilik sunmamız mümkün olan da gerekli olan da bu.

Ötesi, bir süre daha KSH’nin kollektif aklına kalıyor. Gerçekten birlikte mücadelenin zemini doğdukça bizlerin de katkı imkanları çok daha zengin ve derinlemesine olabilecek.

Kendi payıma anlamaya çalıştığım, benzerlerime de önerdiğim en önemli nokta, bizim baktığımız yerden KSH’nin yolculuğunda 2013 Newrozundan bu yana görünen değişim.

Söz konusu olan, siyasal bir hareketin, kuruluşundan başlayan, doğal, doğrusal gelişim ve değişiminden çok farklı bir durum.

Okuduklarımı, bölge seyahatlerimdeki gözlemlerimi ve duyumlarımı birleştirdiğimde, bana öyle geliyor ki bu, bir paradigma değişimi. Ne zaman başladı; nasıl gelişti, nasıl kuvveden fiile çıktı; benim uzaklığımdakilerin görmesi çok zor. Anlatılması ise bir ihtiyaç.

Klasik Ulusçuluk Demokratik Ulusçuluk

Ulusal hareketlerin doğrusal gelişimi için yakın ve uzak tarihte örnek çok. En yakın örnekse parçası da olduğumuz T.C.’nin yolculuğu.

T.C. nin yolculuğu klasik ulusal hareketlerin tümünde yaşanan açmazlarla bu güne ulaştı. Pozitivist, merkeziyetçi, tekçi, eril uluşçuluk vizyonuna sahip, “homojen” bir ulusun belirli bir coğrafyada kurduğu hegemonyaya dayalı bütün hareketler, devletleştikçe, sadece hakimiyet alanlarındaki halkların hapisanesini ve mezarlığını örmekle kalmadı; kendi hapishanelerini ve mezarlıklarını da örmüş oldular.

Örneğin bu gün Irak Kürdistan bölgesi yönetimini ve baskın eğilimini de bu yönelimin bir örneği olarak okumak yanlış olmaz kanısındayım.

PKK ise, ilk alametleri 1995 lerde Abdullah Öcalan’ın Mahir Sayın’la yaptığı ve adını “Erkeği Öldürmek” koyduğu nehir söyleşi ve benzeri literatürde ortaya çıkan bir paradigma değişiminin yeni bir evresine ulaşmış görünüyor. Kendisine sunulan sınırlı olanaklarla da klasik ulusçuluk ile demokratik ulusçuluk arasındaki farkı anlatmayı da sürdürüyor.

Benim anladığımın özcesi diyor ki, “ya T.C. nin, Barzani’nin yolundan gidip bu Dünya’ya yeni bir halklar hapisanesi ve mezarlığı ekleyeceğiz; ya da yeni bir sıçrayışla Anadolu ve mezopotamya haklarına refah, barış ve özgürlük temelli yeni bir gelecek vizyonu sunacağız.

Türk solu gibi, hamuru Stalinizmle mayalanmış bir hareket için bu, aynı zamanda köklü bir zihniyet değişimini ima ediyor.

Türkiyelileşmek mi Dünyalılaşmak mı?

Söz konusu zihniyet değişiminin yaşayan ilk labaratuarı, Batı Kürdistan, Rojava. Geçtim Esad’ı, Erdoğan’ı, Barzaniye bile hendek kazdırtan hakikat.

Önümüzdeki 5 yıl belli ki, BDP nin yönetiminde olacağı yerel yönetimlerin tamamı Rojava deneyiminin bu ülkedeki izdüşümü olmaya çalışacaklar.

Adem-i merkeziyetçiliği temel alan bu bakış açısı son derece pratik, yaşayan ve her yurttaşın anlayacağı kadar somut olduğu gibi, soyutlama katına çıktığımızda; Marksist hipotezin yenilgisini tartışmak için çok yeni bir teorik alan da açıyor önümüze.

Geleneksel solun hapsolduğu skolastik, doktriner, bu nedenle gündelik hayatı kuşatamayan; “önce ekmek sonra ahlak” diyen yurttaşa ulaşması imkansız söyleminin yerine; mikro kosmostan başlayan (özel olan politiktir) aile, mahalle, semt, şehir düzeyinde politikanın önemini farketmiş bir bakış açısı bu.

Pratik; gündelik, kuşatıcı ve bir okadar da da radikal.

Üstelik, milyonlarca yurttaşın yaşadığı, düşündüğü düzleme dair söz üretmeksizin varolamayacak bir zihniyet.

Böyle bir zihniyetin yön verdiği hiç bir siyasi hareket, millileşemez. Geçen yazıda değindiğim “Türkiyelileşmek” bence eski paradigmanın içinden bakarak kurulmaya çalışılmış olumlu bir cümle denemesi gibi duruyor daha çok.

Oysa böyle bir zihniyetin kaçınılmaz hedefi Dünyalılaşmaktır.

Dünyalılaşmak nedir, sanat kültürümüzden biliyoruz. Anlatımız, Newyork’tan bakıldığında da, Tokyo’dan bakıldığında da anlaşılabilir, bilinebilir, aşina imgelere yaslanmak zorundadır. Aksi halde ne yaparsanız yapın yerel kalmaya mahkumsunuz demektir.

Geçen yazıda verdiğim sıcak örneği yinelemekte yarar olabilir. Gülten Kışanak’ın yeraltı zenginliklerinden pay talebi üzerine oluşan gündem ve benzeri taleplerle örülü bir program, mikro ekonomi, gündelik hayat, refah, iktisadi ve siyasi demokrasi bakımından, dün partisine saldıran Fethiye’liyi düşünmeye mecbur etmeyecek mi?

Böylesi bir program, bütün Anadolu ve Mesopotamya halklarına elle tutulur, gözle görülür, refah ve demokrasi umudu dile getirmiş olmayacak mı?

Bu düzlemdeki bütün pratik siyasal ve iktisadi taleplerin viral etkisini tahmin bile edemiyorum.

BDP mi HDP mi?

KSH içinde bu zihniyeti hakim kılmaya çalışanların, bir süre iki ateş arasında kalması çok mümkün.

Bir tarafta “ulusal davamızı terk mi ediyorlar” kaygısı, diğer yanda “bunlar toprağın üstüyle yetinmeyecek altındakileri de istiyor” korkusu…

Kaçınılmaz olan bu duyguların aşılmasının anahtarı – bu noktada rahatlıkla biz diyebilirim- bizlerde.

Böyle bir sözün kurguya, doğru araçlarla, çağa uygun iletişime ihtiyacı olduğu çok açık.

Gezi isyanını boşuna mana manyağı yapmadık. Bu tarzda düşünenler olarak, kurmak istediğimiz söz, muhafazakar babalar gibi yönetmediğimiz, denetlemediğimiz, atamadığımız genç bireysel insiyatiflerce mükemmelen yapılıverdi.

30 gün içinde ortaya çıkan edebiyatın “yüz yıllık yalnızlığımızı” bitiriverdiğini birlikte gördük.

Bu kitlenin son seçimlerde otomatik olarak gelip, HDP/BDP ye oyvereceğini sanmamız ise, geleneksel sol alışkanlık ve zihniyetimize dair bir yanılgı.

Niye gereken sözü kuramadık, niye doğru bir iletişim geliştiremedik sorularının yanıtları üzerinde daha çok çalışmamız zaten gerekecek. Ama en azından şu basit çıkarımı yapmalıyız; son seçimlerde iletişimimizi tasarlayanlar, kuranlar, yönetenler, Gezi’nin söz kurucularından değilmiş.

Buraya kadar yazdıklarımın kendi düşünme sürecimdeki bir sonucu da, şu sıralar HDP/BDP içinde yaşanan birleşme süreci tartışmalarındaki argümanların çoğunun eski paradigmaya ait oluşu saptaması.

Sürecin aktif özneleri hoşgörsünler ama birleşme sürecini HDP bileşenleri ve BDP olarak algılamak bence yapabileceğimiz en büyük hata olur.

Doğru soru sanıyorum, bu yazının yazarı gibi yüzbinlerce, yüzünü yeni paradigmaya çevirmiş olanlarla, bu paradigmayı tanımlayanlar arasında birleşmenin nasıl başarılacağı? Ve karşı olanların nasıl ikna edileceği, olsa gerek…

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Ümit Özdalga’nin Gördüğü Tehlike!


Haluk Ünal

 

Geçtiğimiz hafta, HDP’nin seçim çalışmalarına sistematik bir linç kampanyası başlatıldı. Bu gün HDP eşbaşkanlarının basın toplantısında aktardığı bilgilere göre şu ana kadar saldırılar 22 yerde gerçekleşmiş.

Toplumsal kutuplaşmanın tavan yaptığı, üç farklı egemen fraksiyonun devlet içinde görünür güvenlik araçlarını ve bürokrasiyi(asker, polis, mit) paylaştığı, herkesin kılıcını kınından sıyırdığı bir dönemden geçiyoruz.

Egemen sınıf bloku dağılıp, fraksiyonlar arası savaş tavan yaptığından beri, deneyimli olan herkes, BDP/HDP yi bu kirli savaşın içine çekmek için atılacak pusuları bekler vaziyetteydi zaten. Bu cenahta kimse şaşırmadı. Kaçınılmaz melanet, başladı.

Bundan sonrasında olacakları elbette tek başına BDP/HDP  belirleyemez ama, bu kumpası doğru anlamak ve ülke çapında dil ve tutum birliği içinde olmak çok önemli.

Bu gün Ertuğrul Kürkçü’nün konuşması da yeterli farkındalık ve tecrübenin HDP nin ortak aklında mevcut olduğunu gösteriyordu.

Kürkçü’nün konuşmasının sonunda işaret ettiği Ümit Özdalga’nın açıklaması, bize yönelik saldırıların da anahtar cümlesi. Diyebiliriz ki devlet aklı en veciz ifadesini malum kişide bulmuş: “HDP/BDP %10 barajını aşmak üzere, bunu durdurmalıyız!” (Olup bitenler, Ümit Kıvanç’ın Riya Tabirleri adlı blogunda yine çok veciz ifade ettiği üzre %10 barajına ek olarak Linç barajı diye de okunabilir)

BDP/HDP çizgisinin %10 barajını aşması, geri kalan kafadengi sermaye ve devlet partilerinin %90 ına karşı nicel bir önem arzetmemesi gerekir.

Mesele %10 barajı da değil bence. Mesele BDP/HDP çizgisinin potansiyel anlamıyla, vaadettiği siyasal pozisyonla ilgilidir.

Muradımı daha iyi anlatmak için, bir geri dönüş yapıp, 1992 yılında 3. İzmir İktisat Kongresi’nden bir anımı paylaşmak istiyorum.

DİSK Sinema Emekçileri Sendikası delegesi ve bir sosyalist olarak bu kongre, hayatımda ilk kez Türkiye’nin ve Dünya burjuvazisinin en önemli temsilcileriyle fiziksel olarak bir araya gelmem, aynı havayı solumam ve Türkiye’nin geleceğini “tartışmam” anlamına geliyordu.

3 gün süren kongre atölyeler temelinde organize olmuştu. Bana da sinema/kültür insanı kategorisinden Kültür temalı atölyede yer vermişlerdi.

Geçmiş gün bir çok ayrıntıyı unutsam da Atölyenin moderatörlüğünü Üzeyir Garih’in yaptığını Ali Koçman’ın da hemen yanında oturduğunu iyi hatırlıyorum. Her iki isim de TÜSİAD’ın ve Türkiye burjuvazisinin önemli figürleriydi.

O yıllarda henüz geleneksel yanlarının tümüyle yüzleşememiş bir solcu olarak, her iki ismin yaptığı sunumların entellektüel kalitesi ve karşılıklı tartışmalardaki performansları beni hem şaşırtmış, hem de çok düşündürmüştü.

Amacım bütün kongre sefahatını anlatmak değil elbette. Ama ikinci gün, birbirimiz hakkında belirli kanaatler edindikten sonra bir kahve molasında Ali Koçman yanıma geldi ve selam sabahın ardından doğrudan lafa girdi…

Mealen söylediği şuydu “Delikanlı 1960 lı yıllarda Türkiye’de sol çok örgütlüydü. Özellikle de kültürel, entellektüel ve teknolojik açıdan bizi sollamışlardı. Biz ise dağınık ve geriydik. Az kaldı iktidarı alıyordunuz. 1971 sonrası süratlen toparlandık örgütlendik ve bu kez biz sizi açık ara solladık. Ne zaman bu açığı kapatırsınız, yeniden bizi sollarsınız, yeniden iktidar alternatifi olabilirsiniz.”

Ümit Özdalga’nın açıklamasıyla bu anektodu hatırladım. BDP/HDP zemininde, Koçman’ın işaret ettiği bir çok alamet belirmiş durumda. Hareketin ortak aklı da bu alametlerin görünür olmasının sebebi. Ve her geçen gün bu alametlerin harekete sinmesi, hakim olması için ciddi bir çaba var.

BDP/HDP zemini Koçman’ın işaret ettiği bütün kriterleri barındırmakla birlikte, bir kısmını henüz kuvveden fiile çıkartabilmiş değil. Ama 1. TİP ten sonra ilk kez bu kadar niteliğin, imkanın, gücün ve aklın biraraya geldiğini görüyoruz. (Belki de asıl emanet DEVGENC’e değil hep beraber 1.TİP e iade edildiğinde çevrim tamamlanmış olacak.)

Eh şakası yok, bu hareketin bileşenleri, günahıyla sevabıyla, bizler için kurulan cehennemlerden geçip geldik. Ve farkındayız… Çok pusudan geçtik, kolay kolay düşmeyiz. (Düşersek de hiç bahane uydurmadan “o, biz değilmişiz” demekten başka çare kalmaz.)

İşte Ümit Özdalga’nın da gördüğü ve sahiplerini uyarmak istediği tehlike bu olsa gerek!