Archives For sol


Bu tarihçenin şu an için son ve en büyük dönüm noktası, bir çok açıdan olduğu gibi solu iletişim zihniyeti açısından da yeni bir evreye geçirmiş olan Gezi isyanı elbette.
Tamamiyle sosyal medya üzerinden örgütlenen, çağın en gelişmiş dijital araçları üzerinden iletişim kuran ve omurgasını altın yakalıların oluşturduğu bu hareket, gerek örgütlenme, gerekse iletişim açısından yalnıca yerel değil aynı zamanda birbirinden çok farklı coğrafyalarda, birbirinden bağımsız, birbirini taklit edebilen, doğrulayan ve zenginleştiren, küresel bir model.

Continue Reading...

Dünyalılaştıramadıklarımızdan mısınız?

Haluk Ünal

 

Serinin üçüncü ve son yazısında, Kürt Siyasi Hareketi (KSH) hakkında yazmayı sürdüreceğim.

Bunun temel nedeni, bu ülkede programı, yönelimi belli olan ve bu ülkenin kaderinde özne olabilecek donanım ve yaklaşımlara sahip iki hareketin varolduğunu düşünmem. Bunlardan birisi AKP diğeri PKK orijinli Kürt Siyasi Hareketi.

Kendi konumum da açık. Birisi ile aynı, diğeri ile karşı saflardayım.

Henüz misakı milli sınırları içinde, bu netlikte, vizyonu ve eylemi tutarlı başka siyasi hareket yok ne yazık ki.

Öte yandan, bütün anlatıların bir kahramanı; her kahramanın da bir yolculuğu söz konusudur. Hikaye bu yolculuğun kendisidir. Ben de kendi yolculuğumun ilkeleri ve vizyonu ile en çok örtüşen özne üzerine düşünmeyi elbette tercih ediyorum.

Benim gibi Batı’da yaşayan Türk kökenli bir özgürlükçü için, baktığı yerin açmazlarının da farkında olarak, sürecin resmini çekmekten, anlayabildiği kadar analiz etmeye çalışmaktan daha ileri bir katkı şimdilik mümkün de doğru da değil. Bunun faydası da elbette sınırlı olacaktır. Ama dostlara mukayese yapmak için şimdilik sunmamız mümkün olan da gerekli olan da bu.

Ötesi, bir süre daha KSH’nin kollektif aklına kalıyor. Gerçekten birlikte mücadelenin zemini doğdukça bizlerin de katkı imkanları çok daha zengin ve derinlemesine olabilecek.

Kendi payıma anlamaya çalıştığım, benzerlerime de önerdiğim en önemli nokta, bizim baktığımız yerden KSH’nin yolculuğunda 2013 Newrozundan bu yana görünen değişim.

Söz konusu olan, siyasal bir hareketin, kuruluşundan başlayan, doğal, doğrusal gelişim ve değişiminden çok farklı bir durum.

Okuduklarımı, bölge seyahatlerimdeki gözlemlerimi ve duyumlarımı birleştirdiğimde, bana öyle geliyor ki bu, bir paradigma değişimi. Ne zaman başladı; nasıl gelişti, nasıl kuvveden fiile çıktı; benim uzaklığımdakilerin görmesi çok zor. Anlatılması ise bir ihtiyaç.

Klasik Ulusçuluk Demokratik Ulusçuluk

Ulusal hareketlerin doğrusal gelişimi için yakın ve uzak tarihte örnek çok. En yakın örnekse parçası da olduğumuz T.C.’nin yolculuğu.

T.C. nin yolculuğu klasik ulusal hareketlerin tümünde yaşanan açmazlarla bu güne ulaştı. Pozitivist, merkeziyetçi, tekçi, eril uluşçuluk vizyonuna sahip, “homojen” bir ulusun belirli bir coğrafyada kurduğu hegemonyaya dayalı bütün hareketler, devletleştikçe, sadece hakimiyet alanlarındaki halkların hapisanesini ve mezarlığını örmekle kalmadı; kendi hapishanelerini ve mezarlıklarını da örmüş oldular.

Örneğin bu gün Irak Kürdistan bölgesi yönetimini ve baskın eğilimini de bu yönelimin bir örneği olarak okumak yanlış olmaz kanısındayım.

PKK ise, ilk alametleri 1995 lerde Abdullah Öcalan’ın Mahir Sayın’la yaptığı ve adını “Erkeği Öldürmek” koyduğu nehir söyleşi ve benzeri literatürde ortaya çıkan bir paradigma değişiminin yeni bir evresine ulaşmış görünüyor. Kendisine sunulan sınırlı olanaklarla da klasik ulusçuluk ile demokratik ulusçuluk arasındaki farkı anlatmayı da sürdürüyor.

Benim anladığımın özcesi diyor ki, “ya T.C. nin, Barzani’nin yolundan gidip bu Dünya’ya yeni bir halklar hapisanesi ve mezarlığı ekleyeceğiz; ya da yeni bir sıçrayışla Anadolu ve mezopotamya haklarına refah, barış ve özgürlük temelli yeni bir gelecek vizyonu sunacağız.

Türk solu gibi, hamuru Stalinizmle mayalanmış bir hareket için bu, aynı zamanda köklü bir zihniyet değişimini ima ediyor.

Türkiyelileşmek mi Dünyalılaşmak mı?

Söz konusu zihniyet değişiminin yaşayan ilk labaratuarı, Batı Kürdistan, Rojava. Geçtim Esad’ı, Erdoğan’ı, Barzaniye bile hendek kazdırtan hakikat.

Önümüzdeki 5 yıl belli ki, BDP nin yönetiminde olacağı yerel yönetimlerin tamamı Rojava deneyiminin bu ülkedeki izdüşümü olmaya çalışacaklar.

Adem-i merkeziyetçiliği temel alan bu bakış açısı son derece pratik, yaşayan ve her yurttaşın anlayacağı kadar somut olduğu gibi, soyutlama katına çıktığımızda; Marksist hipotezin yenilgisini tartışmak için çok yeni bir teorik alan da açıyor önümüze.

Geleneksel solun hapsolduğu skolastik, doktriner, bu nedenle gündelik hayatı kuşatamayan; “önce ekmek sonra ahlak” diyen yurttaşa ulaşması imkansız söyleminin yerine; mikro kosmostan başlayan (özel olan politiktir) aile, mahalle, semt, şehir düzeyinde politikanın önemini farketmiş bir bakış açısı bu.

Pratik; gündelik, kuşatıcı ve bir okadar da da radikal.

Üstelik, milyonlarca yurttaşın yaşadığı, düşündüğü düzleme dair söz üretmeksizin varolamayacak bir zihniyet.

Böyle bir zihniyetin yön verdiği hiç bir siyasi hareket, millileşemez. Geçen yazıda değindiğim “Türkiyelileşmek” bence eski paradigmanın içinden bakarak kurulmaya çalışılmış olumlu bir cümle denemesi gibi duruyor daha çok.

Oysa böyle bir zihniyetin kaçınılmaz hedefi Dünyalılaşmaktır.

Dünyalılaşmak nedir, sanat kültürümüzden biliyoruz. Anlatımız, Newyork’tan bakıldığında da, Tokyo’dan bakıldığında da anlaşılabilir, bilinebilir, aşina imgelere yaslanmak zorundadır. Aksi halde ne yaparsanız yapın yerel kalmaya mahkumsunuz demektir.

Geçen yazıda verdiğim sıcak örneği yinelemekte yarar olabilir. Gülten Kışanak’ın yeraltı zenginliklerinden pay talebi üzerine oluşan gündem ve benzeri taleplerle örülü bir program, mikro ekonomi, gündelik hayat, refah, iktisadi ve siyasi demokrasi bakımından, dün partisine saldıran Fethiye’liyi düşünmeye mecbur etmeyecek mi?

Böylesi bir program, bütün Anadolu ve Mesopotamya halklarına elle tutulur, gözle görülür, refah ve demokrasi umudu dile getirmiş olmayacak mı?

Bu düzlemdeki bütün pratik siyasal ve iktisadi taleplerin viral etkisini tahmin bile edemiyorum.

BDP mi HDP mi?

KSH içinde bu zihniyeti hakim kılmaya çalışanların, bir süre iki ateş arasında kalması çok mümkün.

Bir tarafta “ulusal davamızı terk mi ediyorlar” kaygısı, diğer yanda “bunlar toprağın üstüyle yetinmeyecek altındakileri de istiyor” korkusu…

Kaçınılmaz olan bu duyguların aşılmasının anahtarı – bu noktada rahatlıkla biz diyebilirim- bizlerde.

Böyle bir sözün kurguya, doğru araçlarla, çağa uygun iletişime ihtiyacı olduğu çok açık.

Gezi isyanını boşuna mana manyağı yapmadık. Bu tarzda düşünenler olarak, kurmak istediğimiz söz, muhafazakar babalar gibi yönetmediğimiz, denetlemediğimiz, atamadığımız genç bireysel insiyatiflerce mükemmelen yapılıverdi.

30 gün içinde ortaya çıkan edebiyatın “yüz yıllık yalnızlığımızı” bitiriverdiğini birlikte gördük.

Bu kitlenin son seçimlerde otomatik olarak gelip, HDP/BDP ye oyvereceğini sanmamız ise, geleneksel sol alışkanlık ve zihniyetimize dair bir yanılgı.

Niye gereken sözü kuramadık, niye doğru bir iletişim geliştiremedik sorularının yanıtları üzerinde daha çok çalışmamız zaten gerekecek. Ama en azından şu basit çıkarımı yapmalıyız; son seçimlerde iletişimimizi tasarlayanlar, kuranlar, yönetenler, Gezi’nin söz kurucularından değilmiş.

Buraya kadar yazdıklarımın kendi düşünme sürecimdeki bir sonucu da, şu sıralar HDP/BDP içinde yaşanan birleşme süreci tartışmalarındaki argümanların çoğunun eski paradigmaya ait oluşu saptaması.

Sürecin aktif özneleri hoşgörsünler ama birleşme sürecini HDP bileşenleri ve BDP olarak algılamak bence yapabileceğimiz en büyük hata olur.

Doğru soru sanıyorum, bu yazının yazarı gibi yüzbinlerce, yüzünü yeni paradigmaya çevirmiş olanlarla, bu paradigmayı tanımlayanlar arasında birleşmenin nasıl başarılacağı? Ve karşı olanların nasıl ikna edileceği, olsa gerek…

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 


Haluk Ünal

 

Geçtiğimiz hafta, HDP’nin seçim çalışmalarına sistematik bir linç kampanyası başlatıldı. Bu gün HDP eşbaşkanlarının basın toplantısında aktardığı bilgilere göre şu ana kadar saldırılar 22 yerde gerçekleşmiş.

Toplumsal kutuplaşmanın tavan yaptığı, üç farklı egemen fraksiyonun devlet içinde görünür güvenlik araçlarını ve bürokrasiyi(asker, polis, mit) paylaştığı, herkesin kılıcını kınından sıyırdığı bir dönemden geçiyoruz.

Egemen sınıf bloku dağılıp, fraksiyonlar arası savaş tavan yaptığından beri, deneyimli olan herkes, BDP/HDP yi bu kirli savaşın içine çekmek için atılacak pusuları bekler vaziyetteydi zaten. Bu cenahta kimse şaşırmadı. Kaçınılmaz melanet, başladı.

Bundan sonrasında olacakları elbette tek başına BDP/HDP  belirleyemez ama, bu kumpası doğru anlamak ve ülke çapında dil ve tutum birliği içinde olmak çok önemli.

Bu gün Ertuğrul Kürkçü’nün konuşması da yeterli farkındalık ve tecrübenin HDP nin ortak aklında mevcut olduğunu gösteriyordu.

Kürkçü’nün konuşmasının sonunda işaret ettiği Ümit Özdalga’nın açıklaması, bize yönelik saldırıların da anahtar cümlesi. Diyebiliriz ki devlet aklı en veciz ifadesini malum kişide bulmuş: “HDP/BDP %10 barajını aşmak üzere, bunu durdurmalıyız!” (Olup bitenler, Ümit Kıvanç’ın Riya Tabirleri adlı blogunda yine çok veciz ifade ettiği üzre %10 barajına ek olarak Linç barajı diye de okunabilir)

BDP/HDP çizgisinin %10 barajını aşması, geri kalan kafadengi sermaye ve devlet partilerinin %90 ına karşı nicel bir önem arzetmemesi gerekir.

Mesele %10 barajı da değil bence. Mesele BDP/HDP çizgisinin potansiyel anlamıyla, vaadettiği siyasal pozisyonla ilgilidir.

Muradımı daha iyi anlatmak için, bir geri dönüş yapıp, 1992 yılında 3. İzmir İktisat Kongresi’nden bir anımı paylaşmak istiyorum.

DİSK Sinema Emekçileri Sendikası delegesi ve bir sosyalist olarak bu kongre, hayatımda ilk kez Türkiye’nin ve Dünya burjuvazisinin en önemli temsilcileriyle fiziksel olarak bir araya gelmem, aynı havayı solumam ve Türkiye’nin geleceğini “tartışmam” anlamına geliyordu.

3 gün süren kongre atölyeler temelinde organize olmuştu. Bana da sinema/kültür insanı kategorisinden Kültür temalı atölyede yer vermişlerdi.

Geçmiş gün bir çok ayrıntıyı unutsam da Atölyenin moderatörlüğünü Üzeyir Garih’in yaptığını Ali Koçman’ın da hemen yanında oturduğunu iyi hatırlıyorum. Her iki isim de TÜSİAD’ın ve Türkiye burjuvazisinin önemli figürleriydi.

O yıllarda henüz geleneksel yanlarının tümüyle yüzleşememiş bir solcu olarak, her iki ismin yaptığı sunumların entellektüel kalitesi ve karşılıklı tartışmalardaki performansları beni hem şaşırtmış, hem de çok düşündürmüştü.

Amacım bütün kongre sefahatını anlatmak değil elbette. Ama ikinci gün, birbirimiz hakkında belirli kanaatler edindikten sonra bir kahve molasında Ali Koçman yanıma geldi ve selam sabahın ardından doğrudan lafa girdi…

Mealen söylediği şuydu “Delikanlı 1960 lı yıllarda Türkiye’de sol çok örgütlüydü. Özellikle de kültürel, entellektüel ve teknolojik açıdan bizi sollamışlardı. Biz ise dağınık ve geriydik. Az kaldı iktidarı alıyordunuz. 1971 sonrası süratlen toparlandık örgütlendik ve bu kez biz sizi açık ara solladık. Ne zaman bu açığı kapatırsınız, yeniden bizi sollarsınız, yeniden iktidar alternatifi olabilirsiniz.”

Ümit Özdalga’nın açıklamasıyla bu anektodu hatırladım. BDP/HDP zemininde, Koçman’ın işaret ettiği bir çok alamet belirmiş durumda. Hareketin ortak aklı da bu alametlerin görünür olmasının sebebi. Ve her geçen gün bu alametlerin harekete sinmesi, hakim olması için ciddi bir çaba var.

BDP/HDP zemini Koçman’ın işaret ettiği bütün kriterleri barındırmakla birlikte, bir kısmını henüz kuvveden fiile çıkartabilmiş değil. Ama 1. TİP ten sonra ilk kez bu kadar niteliğin, imkanın, gücün ve aklın biraraya geldiğini görüyoruz. (Belki de asıl emanet DEVGENC’e değil hep beraber 1.TİP e iade edildiğinde çevrim tamamlanmış olacak.)

Eh şakası yok, bu hareketin bileşenleri, günahıyla sevabıyla, bizler için kurulan cehennemlerden geçip geldik. Ve farkındayız… Çok pusudan geçtik, kolay kolay düşmeyiz. (Düşersek de hiç bahane uydurmadan “o, biz değilmişiz” demekten başka çare kalmaz.)

İşte Ümit Özdalga’nın da gördüğü ve sahiplerini uyarmak istediği tehlike bu olsa gerek!