Etiket arşivi: siyaset

Sanat neden hala siyasetin kenar süsüdür?


A. Halûk Ünal

Anadolu toprağında demokratik aydın hareketi İttihatçılar tarafından soykırımlarla yok edildikten sonra iki tür aydın profiliyle tanıştık.

Birincisi, yok edilmiş halkların iyi eğitimli çocukları içinden gelen aydınlardı. Çok küçük bir azınlık olsalar da, bu halkların eğitim konusunda köklü bir gelenekleri vardı. 

Diğer bilgi ise kan ve acının içinden edinilmişti; eğitimli “azınlık” eğitimsiz egemen için vazgeçilmez olabilirdi. Çaresizlikten türeyen bir uzlaşma ve savunma biçimi…

İkinci tür ise, İttihatçıların iktidara yakın okur yazar kesiminin yarı münevver çocuklarıydı. 

Büyük süratle, aydın hareketinin boşalttığı bütün alanları, bu devlet devşirmesi yarı – aydın tabaka doldurdu.

Bu tabaka yarım kalmış Kemalist aydınlanmanın, yani Türk devleti ve ulusunun yaratılması çabasının, baş rolüne soyundu. 

Görevleri tamamiyle siyasiydi ve bu günden geriye baktığımızda kısmen başarılı olduklarını teslim etmek gerekir.

Kürt halkı dışındaki bütün halkları havuç ve sopayla “ne mutlu türküm diyene” ulusu haline getirmeyi başardılar.

Başarısızlıkları ise ulus inşası sürecinde Kürt halkının asimilasyonu kabul etmemesiyle başladı.

Gelinen noktada Kürt halkı anadolu’nun bütün kadim halklarına yeniden varolma ve birarada yaşama umudunu aşılamayı başarıyor.

Dahası KÖH’ün “Demokratik Modernite” perspektifi yeni bir aydınlanma sürecine de kapı aralamış durumda.

Sanat kim içindir?

Sol hareketin de ittihatçıların “yarı-aydın” karakterini aşaşamış olması tesadüf değil.

Böylesi bir milli yarı-aydın hareketi elbette onun içinden çıkan sol, muhalif kesimlerin de yüz yılın başında yitirilmiş aydınlanma sürecini tamamlamasına izin vermeyecekti.

Çünkü bu tür nitelikler, toplumsal olarak kuşaklar arasında aktarılan geleneklerle doğru orantılıdır.

68 Hareketi Dünya’da aydınlanma sürecinin yeni bir evresi olsa da Türkiye’de kültürel açıdan bunu söylemek çok zor.

Bunun tipik göstergelerinden biri de şu ünlü “sanat sanat için mi, toplum için mi” tartışmasında saklıdır.

İkinci, üçüncü elden, kötü, hatta hileli (kendi siyasi hattını doğrulatmak için yapılan bilinçli yanlış çeviriler) çevirilerden öğrendiğimiz “solculuk”, tarihi de son derece kaba ve indirgemeci okumamıza neden oldu.

Hala internete ara başlıktaki soruyu aratın, çıkan bütün yorumlar, tartışmalar bu tartışmanın nasıl yanlış bir tarih okuması üzerine yapıldığını kanıtlar.

“Sanat için sanat” mottosu (Thopile Goutier) tarım toplumlarından kapitalizme geçiş sürecinin önemli bir dönemecini işaret eder.

Sanatçının kilisenin ve senyörlerin kanadı altından çıkışını müjdeleyen, devlet ve tanrının hizmetindeki sanatın bağımsızlığı için attıkları bir slogandır.

İyi bir amatör tarih okuyucusunun bile, asgari bilimsel bir kuşku taşıdığı koşulda, bu sloganın atıldığı 17. Yüzyılda, tarihin henüz “toplum için sanat” diye bir kategoriyle tanışmadığını anlayacaktır.

Bütün varoluşunu, feodal iktidarların himayesine borçlu olan sanatçı, zaten yeteneklerini ekmeğini verenin hizmetine sunmuştur.

Bu, sanatçının yarattığı eserlerin kalitesini düşürmez, konusunu belirler.

Sanatı sanat yapansa konusu değil, yapısıdır. Bu nedenle feodalizmin hüküm sürdüğü yüzyıllar, sayısız büyük sanat eserine de sahne olabilmiştir. 

Kapitalizm ve sanat

Kapitalist devrimin şafağı üst yapıda dinin yerine devleti ve parayı geçirirken, sanatçıların himayedarı senyörlerin ve “mesen”lerin yerine de kültür bakanlıklarını geçirdi. 

Dün devletin ve dinin aracıyken, artık ulus inşasının aracıydık.

Ama bu süreç, eş zamanlı olarak bir özerkleşme alanı da yarattı. Sanatı ve sanatçıyı sanatı için destekleyen, iyi sanattan para da kazanmak isteyen girişimciler ortaya çıktı. 

Kapitalist devrim küresel pazarı radikal biçimde, tüketim merkezli yeniden düzenlerken, sermaye sanatın da kitlesel bir tüketim aracı olabileceğini aynı hızla öğrendi.

Böylece sanatçı kendisini daha özgür, hala güncel üç seçenekle yüzleşirken buldu; devlete mi, sermayeye mi, sefalete mi teslim olacaksın?

Oysa daha dün, ne kilise ne kral “sanat sanat içindir” diye sanatın bağımsızlığını savunanlar; artık devlet mi sermaye mi sefalet mi üçlemine hapsoluvermişti.

90’lar, bu kabusun ülkemize de çöküşüne tanık olduğumuz yıllar.

Kültür endüstrisi süratle kurulurken, butik sermaye de bütün sol muhalif yetenekleri emdi. 

İletişim, reklam, medya sektörlerinin arka bahçeleri, iyi maaş, konfor, itibar ve muhalifliği birleştirme çabası içinde telef olmuş binlerce yeteneğin mezarlarıyla dolu.

Tek tek kimseyi suçladığım sanılmasın. Ama hafızayı tazelemek, bazı dersler çıkartmak şart.

O günler Özalizmin tavan yaptığı günlerdi. Butik sermayeyle işbirliğine girenlerin, masumiyetlerinin bittiği yer, işbirliğinin kendisi değil, bunun ideolojisini ürettikleri kertedir.

Hani bir zamanların komünist dendiğinde listenin başına yazdığımız “abi”nin Metriste tek tip giymenin gerekleri üzerine de teorik metin yazması gibi.

Bu dostlarımız, “para kazanamayanın yeteneklerinin de olmadığını” söyleyebilecek kadar, gözlerini karartmışlardı.

Oysa butik sermaye de somut bir hedef kitlenin, bir tür orta sınıfın tüketebileceği tarzı arıyor, buluyor ve sipariş ediyordu.

Kültür endüstrisinin ister konfeksiyon ister butik bütün pazarlarında siparişi tüketici verir.

İster “festival filmi” çekin, ister banka yayınevi romanı yazın, sonuçta alan belliydi. Hala da öyle. 

Konfeksiyon veya butik, bunun dışında hangi eser kitleye ulaşır ve sevilebilir, kim biliyor ki?

Yine not düşeyim, ne bu kulvarda üretilmiş bütün eserleri inkar ettiğimi, ne de istisnaları reddettiğimi sanmayın.

Örneğin, Doğan Kitaptan da yayınlansa İsmail Güzelsoy veya Yavuz Ekinci romanı bence iyi sanattır. (İstisnalarım bu iki isimle sınırlı değil elbette; isimlerini saymadıklarım hoşgörsün.) Ama onlar da bütün yazarlık deneyimlerini butik sermayenin kılavuzluğunda yaşamaya mahkumlar. Bu kılavuzluk bir eğitim sürecidir ve tek tek insanlar olarak ne kadar bağışıklığımızı koruyabiliriz, kimbilir?

Bu saydıklarım gibi binlercesini tanıyorum. Ama benim gibi onlar da sermayenin kuşatması altında alternatif çalışmalar peşindeler. 

Devrimci organizasyonların “kültürel mücadele” diye bir gündemi olmadığı sürece, bu yalnızlığımız sürecek.

Sanat Toplum için midir?

Sol politika tam da burada sahne alıyor. 20.yy ın başında bütünr bunlar olup biterken, 1917 devriminden başlayarak aydınlanma tam da Kant’ın tanımladığı gibi sürebilirdi.

Tarihte ilk kez halk kendi öz yönetim organlarını kurmuş, kendi kaderine karar verme gücünü eline geçirmişken, onların yönettiği ve/veya denetlediği idari, siyasi yapılar da sanatçıya gerçek bir bağımsızlık ve kitleyle ön koşulsuz buluşma imkanı sunabilirdi.

1917 kısmen kısa bir süre de olsa böyle bir ana tanık oldu. Yani sanatçıya özgürlük ilk kez göz kırptı. Ama kısa, çok kısa bir süre için.

Sonra o uğursuz tartışma ve mottoyla tanıştı sol.

“Sanat toplum içindir!” 

Bu yine üzerinde hiç düşünülmemiş, tam bir oksimorondur.

Üzerinde iyi sanat diye mutabakat sağlanmış hangi eser, halk düşmanıdır?

Kaç eser sayabilirsiniz ki, kötülüğü kutsasın?

Hangi iyi sanat eseri yerleşik yargıları, boş inançları kırmaz, ezber bozmaz?

Peki bu sloganı ortaya atanlar, Jdanov, Stalin ve bütün izleyicileri iyi sanatın bu niteliğini bilmiyorlar mıydı?

Yoksa bu da sanatçının üzerinde partinin ve devletin egemenliğini kurmanın başka dilden bir aracı olarak mı düşünülmüştü?

Böylece sefaleti seçen sanatçıya elini uzatacak son “güç” odağı da şartını ortaya koymuş oldu; ya partiye, devlete hizmet edersin ya da hapse gidersin.

Elbette muhalefetteki sol partiler, birer küçük devlet olarak hapis uygulaması yapmıyordu. 

Onların yöntemi partinin sanat kurumlarına katılmanızı talep etmekti. Bu durumda sanatınızı partinin sanat kolu olarak probagandanın hizmetine sunmanız yeterli oluyordu. 

Emin olun bunun arkasında hiç bir kötü niyet yoktu. Basit bir nedeni vardı. “Bu işlerden anlamıyorlardı.” 

Şimdi siz hasmane bir yorum yapabilir, bu insanların günahını almaya kalkabilir, “bilmemek ayıp değil, öğrenmemek ayıp diyebilirsiniz.”

Bu durumda da küçük bir engel karşımıza çıkıyordu. 

Söz konusu merkezler “doğrunun tekliğine sahip” olduklarını öğrenmişler ve bu çok hoşlarına gitmişti. O nedenle “bu işleri bilmiyoruz” aslında “her şeyi biliriz ama bak, bir sanatçının karşısında da çok mütevaziyiz” demenin başka bir biçimiydi.

Sanat yapıdır, konu değil

Ne yazık ki, yarı münevver geleneğimizin bize aktaramadığı çok temel bir bilgi de bu. Ya da, sosyalist geleneğe bulaşmış pozitivizm virüsünün yarattığı ağır tahribatın sonucu, diyebiliriz.

Düşünün son 50 yıldır tıpkı ulus inşasının görevlisi “sanatçı” lar gibi sol da sanatın konu seçimiyle ilgili olduğunu sanıyor.

Bu nedenle sözleri probagandif, keskin ama melodik bakımdan çok kötü eserler türkü diye dilimizden düşmüyor. Ordu marşlarına “devrimci söz” yazıp; uygun adım yürümeyi devrimcilik sanıyoruz.

Devrimci tiyatro, devrimci roman, politik sinema, yapısal olarak dünyanın ulaştığı hikaye anlatma estetiğinden çok geri, ama probaganda görevini başarıyla yapan eserlere verilen isim olabiliyor.

68 Avrupasını bile doğru okusak, 68 devriminin rock müziğini nerelere taşıdığını, rock müziğin neden müzikteki devrimlerden biri olduğunu, biliyor olurduk.

Brecht’i, Benjamin’i orjinallerinden ve zamanında okumuş olsak, Brecht tiyatrosunu devrimci yapanın metinlerin konuları olmadığını; tiyatro üretiminin bütün sürecinde devrim yaptığını biliyor olurduk. 

Sol “kadro”ların, militanların kahir ekseriyeti hala bilmiyor ve örgütleri, partileri içinde bu bilgileri iyi devrimci olmanın bir gereği olarak gören bir yöneticiden, bunları aktaran yayınlardan mahrumlar. 

Bu durumda sanatın siyasetin kenar suyu olmaktan kurtulması imkansız. Kendi payıma tanıdığım binlerce yüzünü sola dönmüş, muhalif genc sanatçının da sermayeyle uzlaşmaktan başka şansı yok. Çünkü sanat amatör olarak yapılacak bir faliyet değildir. Asgari insani giderlerinizi eserlerinizin geliriyle karşılayamıyorsanız, başka bir iş yaparak sanat yapmaya çalışıyorsanız, bu amatörce bir hobidir ancak.

6 milyon oy alan muhalif bir partinin ülke çapında kar amacı gütmeyen bir dağıtım ve tanıtım organizasyonu kurup, genç pırıltılı sanatçıları sermayenin etkisinden kurtarmayı gündemine bile almıyor oluşu, bir vakıadır. (Aynı partinin kuruluşunda iletişim işlerinden sorumlu bürosuna “probaganda ve basın bürosu” adını vermesi de, bir başkan yardımcısını bu titr ile görevlendirmesi de bu vakıadan bağımsız değildir.)

Ama artık biliyoruz, yeni nesil bir çok yayıncı sayesinde çok önemli ve zengin bir hazineye 90 lardan itibaren ulaşmaya başladık.

Bahanemiz kalmadı. 

Kültürel mücadele konusunda, sanat konusunda “biz bu işlerden anlamıyoruz” diyen “yöneticilere” siyasal hayatımızda yer yok. Ya öğrenecekler, ya da yerlerini, bilenlere terkedecekler. 

Mücadelenin siyasi, askeri, kültürel bütünlüğü “kadro” eğitiminin, parti okullarının “müfredatlarının” temeli olacak.

Yoksa hiç bir zaman toplumsal bir devrimimiz olmayacak.

İlk ben söylemiyorum, Marks, Engels, Mao, Troçki, Gramchi, Öcalan benden önce söylemişlerdi.

Sanat sanat içindir!

Sanat tarihine giriş türünden bir çalışmayı bile okumuş olsanız, görürsünüz ki, tarihen üzerinde “bu sanattır” diye uzlaşılmış her eser yapı bozucu, put kırıcı niteliktedir.

Bu nedenle önce de söylediğim gibi sanat zaten insan içindir. İnsanın insanileşme sürecinin en önemli “eğitmenlerinden”dir.

Dahası eğer kapitalizm bütün üretim tarzları gibi kendi değerler sistemini bir üst yapı olarak kurabildiyse, buna karşı mücadelenin temeli de bir değerler mücadelesidir.

Değerler mücadelesi kültürel alanda gerçekleşir ve lokomotifi sanat, öncü savaşçısı da bağımsız sanatçılardır.

Çünkü iyi sanat, bu toplumun bağrında ortaya çıkmış, gelecek toplumun öncülü olan olgulardandır.

Kapitalizmin ötesinde bir toplumun hayalini kuran bizlerin öğrenmesi gereken en temel şey, kapitalizmin bağrında ortaya çıkan hangi olgu oluşum ve ilişkiler gelecek toplumun öncülleridir, ayırt etmektir.

İster cümleyi komünist manifestonun külliyatından, ister demokratik modernite paradigmasının külliyatından devralın, ikisi de size bir ve aynı şeyi söyleyecektir. İyi sanatı ve sanatçıyı toplum mühendisliğiyle yaratamazsınız?

“Üretici güçlerin gelişme seviyesi” tarihin motorudur ve onun üzerinde verili ilişkilerle çelişen, çatışan sayısız olgu geleceği işaret eder.

İyi sanat ve onu üreten sanatçı da bu işaretlerdendir.

Sol siyasetin görevi, iyi sanatı ve sanatçıyı devlet, sermaye ve sefalet üçleminden kurtaracak, gerçekten bağımsızlaştıracak mekanizmaları yaratmaktır. 

Bunu yapıyorsanız gerçekten demokratik moderniteyi, sosyalizmi bu günden yarına kurmaya başladınız demektir.

Çünkü devrimin belirleyici kertesi kültürel alandır.

Bu güne kadar solun yanlış siyaseti, muhalif, iyi sanatçıyı kültür endüstrisinin butik sermayesine teslim etti.

Kapitalist uygarlığın çöküşe geçtiği, yeni alternatif bir uygarlığın doğum sancıları çektiği bir çağda, devrimciliğin temel ölçüsü, geleceğe ait olan her olgu ve oluşumu ayırt edebilmek, birliğini ve dayanışmasını sağlamaktır.

İnsani olan her şey bizimdir!

Yaşasın bağımsız sanat!

İki tarz-ı siyaset:AKP-HDP


Haluk Ünal 

 

Türkiye tarihinde toplumun neredeyse tamamına yakın bir kesimininin, böylesine politikayla yakından ilgilendiği bir dönem yok bence. Anadolu halkları, yüz yıllık bir gündemi nerdeyse 10 yılda tüketmek ister gibi.

Bu, son derece hayırlı, umut verici bulduğum bir genel hal.

Peki bu yoğun tartışma atmosferinde gündemi belirleyen güçler kimler?

KONDA Barometre verilerine baktığımızda ülkenin eğitim seviyesi en düşük, gelir seviyesi en düşük kabalabalıklarını barındıran iki kesimi: AKP ye oy verenlerle BDP ye oy veren kitleler.

Bu kesimlerin oy toplamına bakarsak ülkenin yüzde ellisini oluşturuyorlar.

Bunun dışında kalan partilerin süreçte esamesi okunmuyor.

Önyargısız, olabildiğince pozisyonlarınızın dışına çıkıp, kuşbakışı bakmaya çalışın; sizce söz konusu yüzde elli ne istiyor? İsteklerinin benzer, ortak noktaları var mı?

Güvenilir kuruluşların veri araştırmalarını yanlış okumuyorsam, bence her iki kesim de 70 yıldır bu ülkedeki pozisyonlarını değiştirmek, ülkenin fırsatlarından farklı biçimde pay almak; küresel dünyanın nimetlerinden, refahtan daha fazla yararlanmak, birinci ligdeki bir ülkede yaşamak ve ülkenin kaderinde söz sahibi olmak istiyorlar. umutları, enerjileri yüksek, birbirlerine çok kenetlenmiş duruyorlar.

Burada tekrar hatırlatmakta yarar görüyorum. Oy verdikleri partiler hakkındaki kanaat ve yargılarınızı bir an için kenara koyun. Hatta velev ki kandırıldıklarını kabul edin. Söz ettiğim taleplerin çözümünü bu partilerde bulduklarını inkar edebilir misiniz?

Dahası, her iki kesimin temsilcileri de bu hedeflere nasıl varılacağı noktasında kendi yol ve yöntemlerinin en doğrusu olduğundan çok emin görünüyorlar. Kitlelerinde de bu yönde ciddi bir güven yaratmış durumdalar.

Her iki kesim de 80 sonrası harekete geçmiş, 90 larda yükselmiş, 2000 binlerde ülkenin kaderinin belirlendiği masada ciddi bir söz hakkı elde etmiş durumdalar.

Onların dışında kalan güçler ise, adım adım masadaki etkinliklerini, söz ağırlıklarını eskiye nazaran büyük ölçüde yitirmiş durumda.

Bir başka açıdan da bakmaya çalışalım.

“Yükselen” iki kesimle “irtifa kaybeden” kesimlerin taleplerinde benzer, hatta ortak noktalar var mı?

Sosyolojik açıdan bu kesimleri çok daha içerden gözleyebildiğim için daha güvenle söyleyebilirim ki evet, var.

İlk bakışta AKP ve BDP li kitlelerin üst belirleyeni (Dindarlık ve Kürtlük) ile diğerlerinin üst belirleyenlerinin (Türklük ve Laiklik) çok farklı olduğunu görsek de, hemen altında duran belirleyici talebin çok benzer olduğunu görmemek için kör olmak gerekir.

Ülkenin eğitim seviyesi ve gelir seviyesi en yüksek kesimlerinden oluşan, ağırlığını Batı’daki orta sınıfların oluşturduğu CHP ve MHP ye oy veren kitleler (bkz. KONDA ve muhtelif seçim sonucu anketleri) umutsuz, derin kaygılarla muzdarip.

Her iki partinin de onlara inanları, arkalarından sürükledikleri kitleleri ve ülkeyi felakete götürdüğünü düşünüyorlar.

Oysa benim baktığım yerden tam böyle görünmüyor. Talepler çok benziyor.

Karşımızda iki ana akım ve iki alternatif gelecek tahayyülü söz konusu.

AKP’nin programı neoliberal sistemle, küresel sermaye ile son derece uyumlu, gösterdiği uyumu yerel/bölgesel koşullarına, doğru veya yanlış uyarlamaya çalışan, kapitalist sistemden “kedi budu” isteyen bir yaklaşıma sahip.

Küresel sermayenin ve yerel pazarın ihtiyacı kadar reform, açılım. Zaten Rusya, Mısır örneklerinden de biliyoruz ki, AB ve ABD resmi politikalarının tam da bu nedenle ne Putinle ne de Sisi ile bir sorunu var.

HDP ise, ilk bakışta Batı’yı kapsayan bir ülke tahayyülü sunuyor gibi görünmese de, aslında istemese bile (ki bence çok istiyor) kaçınılmaz biçimde hem ülkenin Batısına hem de bütün Ortadoğu’ya çok ciddi bir gelecek tahayyülünün temellerini atmaya başladı.

Bu kaçınılmazdı çünkü. Kimlik mücadelesiyle biraraya gelen milyonlar, maddenin tabiatı gereği, kısa vadeli iktisadi, sosyal, kültürel beklentilerini de yandaşı oldukları partinin önüne koyarlar.

Eğer söz konusu parti, bu talepleri tatmin edecek; inandırıcı bir siyaset üretemezse de emin olun, bir yere kadar sabrederler. Önce ekmek, sonra ahlak! Bu yasa hiç değişmedi. Tarih bunun sayısız örneğiyle dolu.

Peki BDP nin gelecek tahayyülü gerçekten bir alternatif eksen yaratabilir mi?

Bence evet. AKP de dahil bütün partilerin merkeziyetçi, eril, küreselci, sermaye eksenli politikaları karşısında; adem-i merkeziyetzi, özyönetimci, mikro ekonomik ve siyasi bir perspektifi esas alan bir yaşam tahayyülü, çağın bu ülkeyi zorladığı bir evredir.

Hatta bu bence kaçınılmaz olandır.

Elbette bunun alternatifi bu ülkenin de büyük bir yıkım ve savaşa sürüklenmesidir. Yani barbarlıktır.

Ama BDP ama başkası, zamanı gelmiş fikirler, zamanı gelmiş yaşam modelleri bir anlamda kaçınılmazdır.

Bu eşiği barış içinde geçebilirsek Anadolu, yeni bir evreye geçer. Bütün paradigma değişir, bütün gündemlerimiz yeniden oluşur.

Bunun süratli olmasının tek yolu da bu zihniyetin Batı’da gerekli karşılığı bulması.

Yerel seçimlerden sonra yeniden ortalığı tozun dumanın kaplamaya başlamasının çok önemli sebeblerinden birisi de bence BDP’nin yerel yönetimlerde süratle atmaya başladığı örnek adımlar.

Kendi payıma en ufak kuşkum yok; bu adımlar sistematikleştikçe, örnek uygulamalar olarak Batı’da yankı buldukça MHP tabanında bile karşılık bulacak.

Kİm istemez yaşadığı şehrin geleceğinde söz sahibi olmayı.

Kim istemez, yerel yönetimlerin mikro ekonomik modeller geliştirmesini?

Kim istemez refahı artıcı kentsel politikalar geliştirmesini?

Kİm istemez 5 yıllık plan çalışmalarının şu an Diyarbakır’daki gibi ele alınmasını?

Siz naifliğime verin, bence bunların Batı’da hızla yaygınlaşma ve sempatiye dönüşme eğilimini devlet bizden çok daha iyi görüyor. Ve en kortuğu ve ummadığı şey, 30 yıldır inanılmaz bir psikolojik harp ve ideolojik bombardımanla ördüğü duvarın yıkılması.

Hepiniz gidin BDP ye oy atın diyecek bir naiflik içinde değilim elbette. Ama bu zihniyetin önce CHP tarafından kavranması şart.

Barış içinde yaşamanın tek yolu barış ihraç etmek.

Tarihte barış ihraç edemeyen bütün ülkeler savaş ithal etmiştir. Ama komşularla ama birbirleriyle…

(İlk olarak Jiyan.org sitesinde yayınlanmıştır)