Etiket arşivi: sanat

Sanat neden hala siyasetin kenar süsüdür?


A. Halûk Ünal

Anadolu toprağında demokratik aydın hareketi İttihatçılar tarafından soykırımlarla yok edildikten sonra iki tür aydın profiliyle tanıştık.

Birincisi, yok edilmiş halkların iyi eğitimli çocukları içinden gelen aydınlardı. Çok küçük bir azınlık olsalar da, bu halkların eğitim konusunda köklü bir gelenekleri vardı. 

Diğer bilgi ise kan ve acının içinden edinilmişti; eğitimli “azınlık” eğitimsiz egemen için vazgeçilmez olabilirdi. Çaresizlikten türeyen bir uzlaşma ve savunma biçimi…

İkinci tür ise, İttihatçıların iktidara yakın okur yazar kesiminin yarı münevver çocuklarıydı. 

Büyük süratle, aydın hareketinin boşalttığı bütün alanları, bu devlet devşirmesi yarı – aydın tabaka doldurdu.

Bu tabaka yarım kalmış Kemalist aydınlanmanın, yani Türk devleti ve ulusunun yaratılması çabasının, baş rolüne soyundu. 

Görevleri tamamiyle siyasiydi ve bu günden geriye baktığımızda kısmen başarılı olduklarını teslim etmek gerekir.

Kürt halkı dışındaki bütün halkları havuç ve sopayla “ne mutlu türküm diyene” ulusu haline getirmeyi başardılar.

Başarısızlıkları ise ulus inşası sürecinde Kürt halkının asimilasyonu kabul etmemesiyle başladı.

Gelinen noktada Kürt halkı anadolu’nun bütün kadim halklarına yeniden varolma ve birarada yaşama umudunu aşılamayı başarıyor.

Dahası KÖH’ün “Demokratik Modernite” perspektifi yeni bir aydınlanma sürecine de kapı aralamış durumda.

Sanat kim içindir?

Sol hareketin de ittihatçıların “yarı-aydın” karakterini aşaşamış olması tesadüf değil.

Böylesi bir milli yarı-aydın hareketi elbette onun içinden çıkan sol, muhalif kesimlerin de yüz yılın başında yitirilmiş aydınlanma sürecini tamamlamasına izin vermeyecekti.

Çünkü bu tür nitelikler, toplumsal olarak kuşaklar arasında aktarılan geleneklerle doğru orantılıdır.

68 Hareketi Dünya’da aydınlanma sürecinin yeni bir evresi olsa da Türkiye’de kültürel açıdan bunu söylemek çok zor.

Bunun tipik göstergelerinden biri de şu ünlü “sanat sanat için mi, toplum için mi” tartışmasında saklıdır.

İkinci, üçüncü elden, kötü, hatta hileli (kendi siyasi hattını doğrulatmak için yapılan bilinçli yanlış çeviriler) çevirilerden öğrendiğimiz “solculuk”, tarihi de son derece kaba ve indirgemeci okumamıza neden oldu.

Hala internete ara başlıktaki soruyu aratın, çıkan bütün yorumlar, tartışmalar bu tartışmanın nasıl yanlış bir tarih okuması üzerine yapıldığını kanıtlar.

“Sanat için sanat” mottosu (Thopile Goutier) tarım toplumlarından kapitalizme geçiş sürecinin önemli bir dönemecini işaret eder.

Sanatçının kilisenin ve senyörlerin kanadı altından çıkışını müjdeleyen, devlet ve tanrının hizmetindeki sanatın bağımsızlığı için attıkları bir slogandır.

İyi bir amatör tarih okuyucusunun bile, asgari bilimsel bir kuşku taşıdığı koşulda, bu sloganın atıldığı 17. Yüzyılda, tarihin henüz “toplum için sanat” diye bir kategoriyle tanışmadığını anlayacaktır.

Bütün varoluşunu, feodal iktidarların himayesine borçlu olan sanatçı, zaten yeteneklerini ekmeğini verenin hizmetine sunmuştur.

Bu, sanatçının yarattığı eserlerin kalitesini düşürmez, konusunu belirler.

Sanatı sanat yapansa konusu değil, yapısıdır. Bu nedenle feodalizmin hüküm sürdüğü yüzyıllar, sayısız büyük sanat eserine de sahne olabilmiştir. 

Kapitalizm ve sanat

Kapitalist devrimin şafağı üst yapıda dinin yerine devleti ve parayı geçirirken, sanatçıların himayedarı senyörlerin ve “mesen”lerin yerine de kültür bakanlıklarını geçirdi. 

Dün devletin ve dinin aracıyken, artık ulus inşasının aracıydık.

Ama bu süreç, eş zamanlı olarak bir özerkleşme alanı da yarattı. Sanatı ve sanatçıyı sanatı için destekleyen, iyi sanattan para da kazanmak isteyen girişimciler ortaya çıktı. 

Kapitalist devrim küresel pazarı radikal biçimde, tüketim merkezli yeniden düzenlerken, sermaye sanatın da kitlesel bir tüketim aracı olabileceğini aynı hızla öğrendi.

Böylece sanatçı kendisini daha özgür, hala güncel üç seçenekle yüzleşirken buldu; devlete mi, sermayeye mi, sefalete mi teslim olacaksın?

Oysa daha dün, ne kilise ne kral “sanat sanat içindir” diye sanatın bağımsızlığını savunanlar; artık devlet mi sermaye mi sefalet mi üçlemine hapsoluvermişti.

90’lar, bu kabusun ülkemize de çöküşüne tanık olduğumuz yıllar.

Kültür endüstrisi süratle kurulurken, butik sermaye de bütün sol muhalif yetenekleri emdi. 

İletişim, reklam, medya sektörlerinin arka bahçeleri, iyi maaş, konfor, itibar ve muhalifliği birleştirme çabası içinde telef olmuş binlerce yeteneğin mezarlarıyla dolu.

Tek tek kimseyi suçladığım sanılmasın. Ama hafızayı tazelemek, bazı dersler çıkartmak şart.

O günler Özalizmin tavan yaptığı günlerdi. Butik sermayeyle işbirliğine girenlerin, masumiyetlerinin bittiği yer, işbirliğinin kendisi değil, bunun ideolojisini ürettikleri kertedir.

Hani bir zamanların komünist dendiğinde listenin başına yazdığımız “abi”nin Metriste tek tip giymenin gerekleri üzerine de teorik metin yazması gibi.

Bu dostlarımız, “para kazanamayanın yeteneklerinin de olmadığını” söyleyebilecek kadar, gözlerini karartmışlardı.

Oysa butik sermaye de somut bir hedef kitlenin, bir tür orta sınıfın tüketebileceği tarzı arıyor, buluyor ve sipariş ediyordu.

Kültür endüstrisinin ister konfeksiyon ister butik bütün pazarlarında siparişi tüketici verir.

İster “festival filmi” çekin, ister banka yayınevi romanı yazın, sonuçta alan belliydi. Hala da öyle. 

Konfeksiyon veya butik, bunun dışında hangi eser kitleye ulaşır ve sevilebilir, kim biliyor ki?

Yine not düşeyim, ne bu kulvarda üretilmiş bütün eserleri inkar ettiğimi, ne de istisnaları reddettiğimi sanmayın.

Örneğin, Doğan Kitaptan da yayınlansa İsmail Güzelsoy veya Yavuz Ekinci romanı bence iyi sanattır. (İstisnalarım bu iki isimle sınırlı değil elbette; isimlerini saymadıklarım hoşgörsün.) Ama onlar da bütün yazarlık deneyimlerini butik sermayenin kılavuzluğunda yaşamaya mahkumlar. Bu kılavuzluk bir eğitim sürecidir ve tek tek insanlar olarak ne kadar bağışıklığımızı koruyabiliriz, kimbilir?

Bu saydıklarım gibi binlercesini tanıyorum. Ama benim gibi onlar da sermayenin kuşatması altında alternatif çalışmalar peşindeler. 

Devrimci organizasyonların “kültürel mücadele” diye bir gündemi olmadığı sürece, bu yalnızlığımız sürecek.

Sanat Toplum için midir?

Sol politika tam da burada sahne alıyor. 20.yy ın başında bütünr bunlar olup biterken, 1917 devriminden başlayarak aydınlanma tam da Kant’ın tanımladığı gibi sürebilirdi.

Tarihte ilk kez halk kendi öz yönetim organlarını kurmuş, kendi kaderine karar verme gücünü eline geçirmişken, onların yönettiği ve/veya denetlediği idari, siyasi yapılar da sanatçıya gerçek bir bağımsızlık ve kitleyle ön koşulsuz buluşma imkanı sunabilirdi.

1917 kısmen kısa bir süre de olsa böyle bir ana tanık oldu. Yani sanatçıya özgürlük ilk kez göz kırptı. Ama kısa, çok kısa bir süre için.

Sonra o uğursuz tartışma ve mottoyla tanıştı sol.

“Sanat toplum içindir!” 

Bu yine üzerinde hiç düşünülmemiş, tam bir oksimorondur.

Üzerinde iyi sanat diye mutabakat sağlanmış hangi eser, halk düşmanıdır?

Kaç eser sayabilirsiniz ki, kötülüğü kutsasın?

Hangi iyi sanat eseri yerleşik yargıları, boş inançları kırmaz, ezber bozmaz?

Peki bu sloganı ortaya atanlar, Jdanov, Stalin ve bütün izleyicileri iyi sanatın bu niteliğini bilmiyorlar mıydı?

Yoksa bu da sanatçının üzerinde partinin ve devletin egemenliğini kurmanın başka dilden bir aracı olarak mı düşünülmüştü?

Böylece sefaleti seçen sanatçıya elini uzatacak son “güç” odağı da şartını ortaya koymuş oldu; ya partiye, devlete hizmet edersin ya da hapse gidersin.

Elbette muhalefetteki sol partiler, birer küçük devlet olarak hapis uygulaması yapmıyordu. 

Onların yöntemi partinin sanat kurumlarına katılmanızı talep etmekti. Bu durumda sanatınızı partinin sanat kolu olarak probagandanın hizmetine sunmanız yeterli oluyordu. 

Emin olun bunun arkasında hiç bir kötü niyet yoktu. Basit bir nedeni vardı. “Bu işlerden anlamıyorlardı.” 

Şimdi siz hasmane bir yorum yapabilir, bu insanların günahını almaya kalkabilir, “bilmemek ayıp değil, öğrenmemek ayıp diyebilirsiniz.”

Bu durumda da küçük bir engel karşımıza çıkıyordu. 

Söz konusu merkezler “doğrunun tekliğine sahip” olduklarını öğrenmişler ve bu çok hoşlarına gitmişti. O nedenle “bu işleri bilmiyoruz” aslında “her şeyi biliriz ama bak, bir sanatçının karşısında da çok mütevaziyiz” demenin başka bir biçimiydi.

Sanat yapıdır, konu değil

Ne yazık ki, yarı münevver geleneğimizin bize aktaramadığı çok temel bir bilgi de bu. Ya da, sosyalist geleneğe bulaşmış pozitivizm virüsünün yarattığı ağır tahribatın sonucu, diyebiliriz.

Düşünün son 50 yıldır tıpkı ulus inşasının görevlisi “sanatçı” lar gibi sol da sanatın konu seçimiyle ilgili olduğunu sanıyor.

Bu nedenle sözleri probagandif, keskin ama melodik bakımdan çok kötü eserler türkü diye dilimizden düşmüyor. Ordu marşlarına “devrimci söz” yazıp; uygun adım yürümeyi devrimcilik sanıyoruz.

Devrimci tiyatro, devrimci roman, politik sinema, yapısal olarak dünyanın ulaştığı hikaye anlatma estetiğinden çok geri, ama probaganda görevini başarıyla yapan eserlere verilen isim olabiliyor.

68 Avrupasını bile doğru okusak, 68 devriminin rock müziğini nerelere taşıdığını, rock müziğin neden müzikteki devrimlerden biri olduğunu, biliyor olurduk.

Brecht’i, Benjamin’i orjinallerinden ve zamanında okumuş olsak, Brecht tiyatrosunu devrimci yapanın metinlerin konuları olmadığını; tiyatro üretiminin bütün sürecinde devrim yaptığını biliyor olurduk. 

Sol “kadro”ların, militanların kahir ekseriyeti hala bilmiyor ve örgütleri, partileri içinde bu bilgileri iyi devrimci olmanın bir gereği olarak gören bir yöneticiden, bunları aktaran yayınlardan mahrumlar. 

Bu durumda sanatın siyasetin kenar suyu olmaktan kurtulması imkansız. Kendi payıma tanıdığım binlerce yüzünü sola dönmüş, muhalif genc sanatçının da sermayeyle uzlaşmaktan başka şansı yok. Çünkü sanat amatör olarak yapılacak bir faliyet değildir. Asgari insani giderlerinizi eserlerinizin geliriyle karşılayamıyorsanız, başka bir iş yaparak sanat yapmaya çalışıyorsanız, bu amatörce bir hobidir ancak.

6 milyon oy alan muhalif bir partinin ülke çapında kar amacı gütmeyen bir dağıtım ve tanıtım organizasyonu kurup, genç pırıltılı sanatçıları sermayenin etkisinden kurtarmayı gündemine bile almıyor oluşu, bir vakıadır. (Aynı partinin kuruluşunda iletişim işlerinden sorumlu bürosuna “probaganda ve basın bürosu” adını vermesi de, bir başkan yardımcısını bu titr ile görevlendirmesi de bu vakıadan bağımsız değildir.)

Ama artık biliyoruz, yeni nesil bir çok yayıncı sayesinde çok önemli ve zengin bir hazineye 90 lardan itibaren ulaşmaya başladık.

Bahanemiz kalmadı. 

Kültürel mücadele konusunda, sanat konusunda “biz bu işlerden anlamıyoruz” diyen “yöneticilere” siyasal hayatımızda yer yok. Ya öğrenecekler, ya da yerlerini, bilenlere terkedecekler. 

Mücadelenin siyasi, askeri, kültürel bütünlüğü “kadro” eğitiminin, parti okullarının “müfredatlarının” temeli olacak.

Yoksa hiç bir zaman toplumsal bir devrimimiz olmayacak.

İlk ben söylemiyorum, Marks, Engels, Mao, Troçki, Gramchi, Öcalan benden önce söylemişlerdi.

Sanat sanat içindir!

Sanat tarihine giriş türünden bir çalışmayı bile okumuş olsanız, görürsünüz ki, tarihen üzerinde “bu sanattır” diye uzlaşılmış her eser yapı bozucu, put kırıcı niteliktedir.

Bu nedenle önce de söylediğim gibi sanat zaten insan içindir. İnsanın insanileşme sürecinin en önemli “eğitmenlerinden”dir.

Dahası eğer kapitalizm bütün üretim tarzları gibi kendi değerler sistemini bir üst yapı olarak kurabildiyse, buna karşı mücadelenin temeli de bir değerler mücadelesidir.

Değerler mücadelesi kültürel alanda gerçekleşir ve lokomotifi sanat, öncü savaşçısı da bağımsız sanatçılardır.

Çünkü iyi sanat, bu toplumun bağrında ortaya çıkmış, gelecek toplumun öncülü olan olgulardandır.

Kapitalizmin ötesinde bir toplumun hayalini kuran bizlerin öğrenmesi gereken en temel şey, kapitalizmin bağrında ortaya çıkan hangi olgu oluşum ve ilişkiler gelecek toplumun öncülleridir, ayırt etmektir.

İster cümleyi komünist manifestonun külliyatından, ister demokratik modernite paradigmasının külliyatından devralın, ikisi de size bir ve aynı şeyi söyleyecektir. İyi sanatı ve sanatçıyı toplum mühendisliğiyle yaratamazsınız?

“Üretici güçlerin gelişme seviyesi” tarihin motorudur ve onun üzerinde verili ilişkilerle çelişen, çatışan sayısız olgu geleceği işaret eder.

İyi sanat ve onu üreten sanatçı da bu işaretlerdendir.

Sol siyasetin görevi, iyi sanatı ve sanatçıyı devlet, sermaye ve sefalet üçleminden kurtaracak, gerçekten bağımsızlaştıracak mekanizmaları yaratmaktır. 

Bunu yapıyorsanız gerçekten demokratik moderniteyi, sosyalizmi bu günden yarına kurmaya başladınız demektir.

Çünkü devrimin belirleyici kertesi kültürel alandır.

Bu güne kadar solun yanlış siyaseti, muhalif, iyi sanatçıyı kültür endüstrisinin butik sermayesine teslim etti.

Kapitalist uygarlığın çöküşe geçtiği, yeni alternatif bir uygarlığın doğum sancıları çektiği bir çağda, devrimciliğin temel ölçüsü, geleceğe ait olan her olgu ve oluşumu ayırt edebilmek, birliğini ve dayanışmasını sağlamaktır.

İnsani olan her şey bizimdir!

Yaşasın bağımsız sanat!

Sara Jessica Parker “Demirtaş”ı seviyo


A. Halûk Ünal

Sosyal medya alemi şöyle bir dalgalandı. Kolay mı, S.J. Parker elinde Selo’nun öykü kitabıyla geziyo, kameralardan kaçmadan birlikte fotoğraf veriyor.

Bu arada biz de kitabın ingilizceye çevrildiğini, kendisine Jessica’nın farkedeceği bir iletişim kanalı oluşturduğunu anlıyoruz.

Önce, belki tanımayan vardır, S.J. Parker (1965 – Ohio) kimdir hatırlayalım.

1998 de HBO kanalında yayınlanmaya başlayıp; 2004 yılına kadar 6 sezon süren ve kendi dalında neredeyse ödüllerin tümünü toparlayan “Sex and the City”, bütün dünyada çok büyük sükse yapan, çok geniş izleyici ve fan topluluğunu yaratan, komedi dizilerinden biri.

Harika tasarlanmış dört arketip kadın karakterin dostluk ve cinsel hayatlarının komedisi olan dizi, özellikle de kadın izleyici tarafından çok sevildi.

Parker, bu dizide canlandırdığı New Yorklu “özgür” bekar kadın “Carrie Bradshow” karakteriyle sanırım bütün Dünya’daki özgürlükçü kadınlara dokunmayı başaran bir karakter olmayı başarmıştı.

Ülkemizde de özellikle orta sınıf kadınlarca çok yaygın izlenen bir dizi olduğunu biliyorum. Dizinin yerli fanlarına beni de dahil edebilirsiniz.

Bu yazıda elbette önemli olan dizi değil; S.J. Parker ile Demirtaş’ın ve “Seher”in ilişkisi.

Eğer Parker, kameralara elinde Demirtaş’ın ilk öykü kitabı “Seher”in ingilizce çevirisiyle yakalanmasaydı, Türkiye solunun gündemine de girmeyecekti.

Ama yakalandı bir kere. 

Kimi çok kıskanacak, kimi çok sevinecek, kimileri çok öfkelenecek, kimileri için bir tribün geyiğine dönüşecek. 

Ben bu buluşmanın sebebleri üzerine akıl yürütmeyi tercih ediyorum.

Çünkü o fotoğraf, kaliteli sanatın önemini, işlevini tartışmanın iyi bir vesilesi, bence.

Gerçek sanatın gerek şartı

Böyle buluşmaların gerçekleşmesinin bazı gerek ve yeter şartları var.

Önce nitelikli, evrensel standartlarda bir eserin yaratılmış olması şart.

Bu, “Seher”in dünyanın en iyi öykü kitabı olması anlamına gelmiyor. Sadece “yerli ve milli” olanı aşabilecek, evrensel edebiyat beğeni standartlarını yakalamış olması gerekiyor. 

Şöyle de söyleyebiliriz, “iç pazar” için üretilmiş olmamaması gerekiyor. 

Ya da daha farklı bir deyimle “türkün türke, kürdün kürde probagandası” olup, “iman gücüyle” kitleye ulaşma hesabının dışında üretilmiş olması şart. 

Bu durumda eseri farklı dillere çevirmekte fayda görecek, itibarına ortak olmak isteyecek kişiler ortaya çıkıyor. 

Esere gönül veriyorlar ve eserin kendi ana dillerindeki topluma da ulaşması için bir çaba içine giriyorlar.

Bu kişi bazen bir profesyonel çevirmen, bazen o çevirmeni tanıyan edebiyat sever, bazen bir yayıncı olabiliyor.

Peki eserin kaliteli olması yeterli mi? Hayır!

Her yıl Dünya’da binlerce kaliteli eser üretiliyor. 

Bu noktada da bir diğer şart devreye giriyor; söz konusu eser size o ana kadar hiç bilmediğiniz, tanımadığınız bir “dünya”nın kapılarını aralıyorsa, yani doğru zamanda doğru yerdeyse, bir fark yaratma şansına sahip demektir.

Dikkat edelim sanat elitlerinin entellektüel arenaları olan festival ve ödül sistemlerinden söz etmiyorum.

Direk, doğrudan bir halktan ötekine kurulan kültürel köprülerden söz ediyorum.

Bu ödül sistemleri henüz Demirtaş’ı görmedi, ama yarın göreceği de tutabilir. Hiç bir mahsuru yok. Fala inanma, falsız da kalma misali bence bu ödül sistemleri. Ama bu tür ödüller de kitabın taşıdığı “mesele”yi yeni kitlelere ulaştırır mı ulaştırır. Yani nihilizan bir festival karşıtlığının da anlamı yok.

Ama önemli olan iyi nitelikli eserlerin kitlelere ulaşması. Selonun kitabını Jessica’nın elinde görmemiz. 

Nitelikli sanat yaratıcısı, paşalar gibi göğsünü madalyalarla doldurup, kitlelerce tüketilemiyorsa, çok ciddi bir sorunumuz var demektir. Ki bu gün için hal böyle.

Kitabı Parker’in eline ister solcu bir arkadaşı tutuşturmuş olsun, ister gerçekten elinden bırakamamış olsun, bu iletişim, “politik” sanatın, nitelikli sanatın muhtaç olduğu tek yol.

Bir arkadaşla sohbet ederken bir itirazını paylaşmıştı “yahu zapatista, zapatista diyorsun, binlerce kilometre uzakta… önce gel bir Zap’ı gör, anla.”

Bu sitem iki çarpıcı gerçeği gösteriyor bence.

Birincisi, Anadolu solcusunun kendi toprağına, kendi karındaşına yabancılığı. “Batıcı” ezberlerimizin yarattığı kısmi körlük. Bir tür oryantalizm.

Ama öte yandan bu sitemin sahibinin “yerli ve milli” bakış açısı bir başka sorun. 

Zapatista’nın neden bu kadar evrensel bir sembole dönüşmüş olmasının altında yatan farkları göremeyişi.

Sadece sub comandante Marcos’un yarattığı mizah dolu politik metinlerin bile kendi başına nasıl bir iletişim kanalı oluşturduğunu çözümleyememiş olması.

Oysa kesinlikle haklı, Rojava kadın devrimi ile Zapatistalar kıyaslandığında, en azından bana göre de arada çok önemli farklar var.

İlle de bir mukayese gerekecekse Rojava kadın devrimi bir çok açıdan çok daha evrensel, tarihi ve önemli.

Ama bütün Dünya’da bilinir hale gelmesi Batı basınınca Kobane direnişindeki savaşçı kadınların evrensel seküler bir imgeye dönüştürülmesiyle mümkün oldu.

Peki bu konuda “bizlerce” üretilmiş kaç sanat eseri biliyorsunuz?

Batı basını bir bilinirlik sundu sunmasına ama beraberinde batı toplumunda, solunda, YPJ hakkında ciddi bir militarizm ve erkekleşme kuşkusunu da yarattı.

İletişim, böylesine tehlikeli, çok dikkatli kullanılması gereken bir “silah.”

Sanat ve Mücadele

Sanat, yerine hiç bir şeyi ikame edemeyeceğiniz bir güç. 

Ama ne yazık ki, Türkiye solu, sanata ve sanatçıya (entellektüele) her zaman “onlar da olsun iyi olur” bir kenarda, şu vitrinde dursunlar” kabilinden yaklaştı.

Ya da sanatı istismar etti. Küçümsedi.

Sanatı “görevlendirmek,” sanat aracılığıyla “kadro devşirmek,” halka “çözüm sunmak”, “ideal devrimciyi” tasvir etmek, sanat zannedildi.

Sol örgütlerin çevresi “imanı güçlü”, sanatı zayıf insanlarla doldu.

Sanatı (zanaati ve yeteneği) güçlü “imanı zayıf”, çok soru soran, eleştiren, kolay “kontrol edilemeyenler”, doğası gereği “uygun adım yürüyemeyenler” ya dışlandı ya uzaklaştı.

Sanat kültürünün en temel bilgisinden yoksun örgüt bürokratları(aparatçik) , bu alanı kapitalist kültür endüstrisine terkettiler.

Oysa iyi sanat, ezber bozar, radikal sorular sorar, güçlü tartışmalar açar. Çözümü söylemek hiç bir gerçek sanatçı için asli görev değildir. Çözümü aktivistler, örgütçüler, uzmanlar söyler.

Sanat hiç bir komitacının temel saymadığı “değerler mücadelesini” üstlenir. 

Bunu sanattan daha iyi, kalıcı ve derinlemesine yapacak bir ahlak kitabı da yoktur, olamaz.

Örgütlerin görevi gerçek sanatı kayıtsız şartsız kitleyle buluşturmakta köprü olmaktır. Sanatçının üretim ve dağıtım koşulları nedeniyle kültür endüstrisine teslim olmamasına yardımcı olmaktır. 

Aslında bütün bunları 1975 yılından bu yana tartışıyorum. (Jiyan’ın Hikayesi de 2018 de aynı sorunlardan derin yaralar alıyor.) Ama insan kendi öyküsünü böyle tartışamıyor. 

Demirtaş “Seher”i yazdığında bu tartışmaya yeniden zemin sunmuş oldu. S.J. Parker kitapla basına yakalanınca bu tartışma fırsatını kaçırmak olmazdı.

İyi ki, Selo yalnızca güçlü politik bir figür olarak kalmadı, sanatsal yaratıcılığını da ortaya koydu. 

Onu rehin alanlar eminim saçını başını yoluyordur. Ufacık hücresinde yaratıcılığıyla, sağlam omurgasıyla duvarların arasında zaptedilemez birine dönüştüğü için öfkeleri sınırsızdır.

Keşke solun sanat alanındaki kaba ve indirgemeci yaklaşımlarından bezmiş olanlar da bu vesileyi benim gibi seslerini yükseltmek için kullansalar.

İyi ki, S. J. Parker “Seher”i seviyor.

Aslında “gücü elinde bulunduranlar” tanımasına yardımcı olsa, sanat/kültür cephesinin askeri, siyasi cepheler kadar belirleyici olduğunu anlasalar, Jiyan’ı da  Delila’yı da, Arin’i de, adaşı Sara’yı da çok sevecek, batılı toplumlar, tecrübeyle sabit!