Etiket arşivi: rojava

Kültür devrimi demokratik modernitenin öteki adıdır.


  • MİNA ROJ – İSTANBUL / ANF Pazar, 6 Oca 2019, 00:33

Rojava’da kadın savaşçıların DAİŞ’e karşı verdikleri mücadele dünya genelinde büyük yankı yarattı. Savaşın ortasındaki kadınların gerçekliğini, Jiyan’ın Hikayesi filmi ile beyaz perdeye taşıyan yönetmen Ahmet Haluk Ünal, Kürdistan’da çocuk olmayı anlatan ‘Küçük Kara Balıklar’ın yönetmenlerinden biri. Bir yaşam inşası için mücadele ağında yer alan kadınların hiçbiri savaşı, savaşmayı kutsamıyor ve bu filmde de bu açık bir şekilde gösteriliyor. Ünal, DAİŞ’e karşı Kobanê, Cizîr ve Efrîn’de mücadele veren Kuzey Suriyeli kadın savaşçılarla konuştu, yaşamlarını ve yarattıkları değişimi görüntüledi. Ünal, “Hikayesini anlattığım Rojavalı kadınlar ‘şu ana kadar bizi anlatan en iyi film’ diyorlar ki, başka ödüle de ihtiyacım yok” dedi. Jiyan’ın Hikayesi filminin yönetmeni Ahmet Haluk Ünal, sorularımızı yanıtladı.

Bu filmi yapmanızdaki en büyük etken neydi?

İki sebebi var bu filme karar vermemin; 2014 ortalarında elime Rojava Anayasasının geçmesi ve ‘kadın devrimi’ iddiasını çokça duymaya başlamam. Anayasaya hayran kalmıştım. Anayasanın ruhu için dişi terimini kullanabilirdim. Eğer ‘kadın devrimi’ bu anayasada vücut bulan bakış açısıyla gelişiyorsa Rojava’da çok tarihi bir olay gerçekleşiyor demekti. Marx’ın ikiyüz yıl önce çok sınırlı bir kısmını keşfettiği teorik kıtanın bütün karanlık bölgeleri aydınlanmaya başlıyor olabilirdi. Yani bilgi sevgisi ve merak duygusu götürdü beni oraya.

Filminizin mutfağında sıcak savaş var. Sizi bu gerçeklikler zorladı mı, biraz anlatır mısınız?

Elbette çok zorlandığım zamanlar oldu. 60 yaşındaydım, 110 kiloydum ve by pass olalı 4 yıl olmuştu. Ekipman çantam da 25 kiloydu. Her kantona gidip gelmek için yasadışı tehlikeli sınır geçişleri yapmak gerekiyordu. YPJ’nin kontrolündeki yaşam ve çekim sürecinde ise zorlandığım hiçbir şey olmadı. Bütün o yokluk ve yoksulluk içinde ellerinden gelen azami lojistiği sundular.

Filmin karakterleri dünyanın ilk kadın ordusundan oluşuyor. Böyle bir orduyu filminize konu edinirken izlenimleriniz ne oldu, çekinceleriniz oldu mu? 

Önce çekince kısmına yanıt vereyim. Hayır, hiçbir çekincem olmadı. Tersine kendileriyle en baştan bir pazarlık yaptım. Hep olumsuzluğun avukatlığını yapacağım, bu meslek etiğim açısından zorunlu, dedim. Yaptım da. Solcularda, solcu yöneticilerde hiç alışmadığım bir özgüven, esneklikle tanıştım.

Daha önce herhangi bir yerde gösterimi yapıldı mı?

Geçtiğimiz Mart’ta ilk gösterimi Rojava’da yapmayı planlıyordum ama Efrîn işgali başlayınca oradaki yakın arkadaşlarımla irtibatım koptu. O irtibat olmadan da gitmek imkansızdı. Film, Ekim’de Berlin’de bir kez, Selanik’te 6 kez gösterildi, Selanikli bir kooperatif alt yazı çeviri ve stüdyo masraflarını karşıladı. Atina’da başarılı Yunan solunun katıldığı bir gala yapıldı. Lavrion Kampı’nda iki gösterim yapıldı. Yunanlı dağıtımcı 10 Ocak’tan itibaren Yunanistan’da dolaşıma sokacağını söylüyor. Avusturya ve Portekiz kamusal TV’leri ile Alman Phoneix kanalı filmi satın aldılar. Avrupa’da başka da gösterimi olamayabilir.

Neden olamayabilir?

Bunun iki nedeni var, ilk olarak Avrupa’da gösterim demek gösterilen her ülkenin dilinde bir DCP kopyanın hazırlanması anlamına geliyor. Çeviri maliyetinden stüdyo maliyetine, toplamda benim karşılayamayacağım bir miktar bu. İkincisi ise Avrupa’da da Türkiye gibi ticari olmayan filmleri dağıtacak dağıtım ağları yok. Bazı ülkelerde çok zayıf da olsa var. Filmi dağıtabilmek için alternatif tanıtım ve dağıtım kanallarına ihtiyaç var. Örneğin İngiltere’de TUC (sendikalar birliği) 6 milyon üyeleri var ve iki ay önce genel kurullarında Öcalan’a Özgürlük Kampanyası kararı aldılar. Filmi bu sendika üzerinden tanıtabildiğimiz zaman İngiltere’de İngiliz işçi sınıfına geniş biçimde ulaşabilirsiniz ama bunun için işi yalnızca bu olan bir ekibe ihtiyaç var. Örneğin İtalya’da 17 belediye Öcalan’a fahri hemşerilik verdi. Burada da bir tanıtım ve dağıtım mecrası var. Çünkü filmi esas olarak Avrupalılar izlemeli. Biz nasılsa er ya da geç görürüz.

Erkek egemen bir dünyada, savaşın korkunç yüzüne karşı bir var oluş mücadelesi ve kadınlar var filminizde. Jiyan’ın anlattıklarından da Ortadoğu’daki kadınların yaşamlarını görüyoruz. Böylesi eril bir düzenden özgür yaşama doğru mücadele ağını ören kadınların size göre en büyük başkaldırı nedeni nedir?

Kadını sosyal bir devrimin merkezine koyan fikriyatın Ortadoğu’dan çıkması tesadüf olmayabilir, çünkü burada iktidarın erkek yapısı çok çıplak ve çok acımasız. Avrupa toplumlarında ya da Batı Anadolu’da olduğu gibi erkek iktidarının üzerinde biçimsel eşitliklerden oluşan bir tül yok. Binlerce yıllık erkek iktidarına ilk büyük fikri darbe de bir Kürt erkeğine ait; Abdullah Öcalan… İçinizdeki erkeği öldürün, mottosu kadın devriminin fitilini ateşliyor.

Bu film sizin yaşamınızı nasıl şekillendirdi ya da böyle bir duygu yaşadınız mı? 

Belki bir on yıl emek verip kurduğum atölyemin bütün plan, program ve çalışmalarını bir kenara bırakıp, Aralık 2014’te Rojava’ya geçtim. 7 ay her üç kantonda yalnızca YPJ taburlarında yaşadım. Benim yaşamımda bir dönüm noktası oldu. Fikren, ruhen ve mesleki olarak. Kadınlar bir çok ezberimi bozdu. 1,5 yıldan bu yana da ülkemden uzakta yaşamak zorunda kaldım. Ülkede kurduğum bütün ‘düzen’ alt üst oldu. Eskisinden daha büyük zorluklarla yaşıyorum artık ama hepsine değdi. Bu konuda hiç mütevazi olmayacağım. Dünya tarihinin ilk kadın devriminin, ilk profesyonel filmini yapmak kolayca bulunabilir bir hal değil açık ki. Üstelik hikayesini anlattığım Rojavalı kadınlar ‘şu ana kadar bizi anlatan en iyi film’ diyorlar ki, başka ödüle de ihtiyacım yok. Ağırlığı Yunanlı olmak üzere Avrupalı solcular da izledikleri ‘Kürdistani en iyi film’ olduğunu söylediler, film sonrası söyleşilerde. Bir yönetmen olarak öğrendiklerim ise bir kitap olabilir. Yani nereden baksanız değdi. Yunanistan’da iki büyük gazete ve iki önemli radyoda da onur verici iltifatlar işittik. Lavrion’da yapılan gösterilerde Rojavalı aileler, Bakur’dan gelmiş onlarca genç vardı. Orada da film çok iltifat gördü.

Siz 7 ay boyunca orada kayıtta kaldınız. Dünyanın bir çok noktasında Rojava’da savaşan kadınlara karşı bir sempati oluştu. Sizce bu sempatinin altında yatan neden neydi?

Bu sempati başlangıçta benim de çok mutlu olduğum bir gözlemdi ama bir buçuk yıldır Avrupalılarla ilişkilerim gösterdi ki, bu ‘romantik’ ve biraz da magazinel bir sempati. Kobanê direnişinde dünya basını savaşçı kadınları kapağa, manşete taşıyınca herkes dönüp bakmaya başlamış.

Ortadoğu’da ve dünyada silahlı kadın savaşçı figürü gereksiz biçimde abartılmış. Sol çevreler magazinden daha öteye geçen araştırmalar yapmışlar ama küçük bir azınlık dışında sol kitle de “seküler ama militarist kadınlar” kanaati edinmiş. Film sonrası söyleşilerin de en çok tartışılan konusu bu oldu. Neyse ki benimle konuşan Rojavalı kadınların hiçbiri savaşı ve savaşçılığı kutsamıyor, militarizmle aralarına mesafe koyuyordu. Filmde de belli ki bunu iyi aktarmışım. Yoksa aynı romantizme ben de kapılabilirdim. Filmi izleyenler bu düşüncelerinin değiştiğini, orada olup bitenin militarizmle ilgisinin olmadığını anladıklarını söylüyorlardı.

Bir halkın zor süreçlerinde filmlerin, şarkıların, resimlerin yani sanatın bir misyonu var mı? Gerçeğin propagandası elbette olmaz ama kastettiğim duygudaşlık adına bir görev alabilir mi sanat ve sizce siz bunu başardınız mı? 

Dahası var diyebilirim. Amacınız toplumsal bir devrimse siyasi, askeri ve ekonomik başarıların tamamını kalıcı kılacak cephe, kültür cephesidir. Kültür devrimi demokratik modernitenin öteki adıdır. Kültür devrimi değerler devrimidir. Ahlaki politik toplum kültür devrimiyle inşa edilebilir. Anadolu ve Mezopotamya devrimcileri, özgürlük hareketi siyasi, askeri alanlarda bir çok başarıya imza attı, atıyor. Kültürel mücadelede son 50 yıldır örgütlü olarak yokuz. Kültürel mücadele bir cephe düzeyinde kurulamıyor. Bu alanda eski zihniyeti aşamıyoruz.

Bu konudaki daha ayrıntılı düşüncelerimi merak edenler unalhaluk.com adresindeki bloguma bir göz atabilir. En son “sanat neden hala siyasetin kenar süsüdür” başlıklı bir yazıda tartıştım bu konuyu.

Bir röportajınızda ‘sınırları keyifle ihlal ettim’ demişsiniz. Sınırları ihlal etmenin verdiği duygu ile sınırları aşan kadınlarla bir araya geldiğiniz an film başlamış oldu mu? Benim gözümde böyle bir sahne belirdi. 

Bu çok güzel bir sahne. Hayatımda hiç böyle kadınlarla tanışmamıştım. Yüzüklerin Efendisi’nde bir At Beyi’nin Elflerle karşılaşması gibiydi. O sahneyi belki bir gün kurmaca bir filmde anlatırım. Tabi filmde şişko, yaşlı ve sigara bağımlısı bir yönetmenin, tellerin arkasında sürünürken Elflerle karşılaşma sahnesi olarak yazılır bu.

Biraz da son günlerin gündemine dönmek istiyorum. Biliyorsunuz ABD çekilme kararı aldı. Siz oradayken savaşçı kadınların duygusal olarak başka güçlere ihtiyacı var mıydı sizce?  

Ben kendi payıma müthiş bir diplomasi yeteneğine sahip olduklarını düşünüyorum. Bunun sırrı da öz güçlerine güvenerek siyaset yapmaları. Hazreti Yusuf sabrına sahipler, çok uzun vadeli düşünüyorlar. Aynı zamanda çok gerçekçiler. Onları pragmatizmden uzak tutansa ilkelerine çok sadık oluşları.

Siz nasıl değerlendiriyorsunuz son günlerde Rojava ile ilgili gelişmeleri, özellikle Türkiye’nin tutumunu?

Özgürlük Hareketi’nin Ortadoğu’da oyun kuruculardan olduğunu bütün dünya biliyor, artık. Sürekli büyük güçlere sırt dayayarak var olan Saray ittifakı, ilkesiz ve ahlaksız. Sahadaki hemen bütün güçlerin öz gücü var. En küçüğü Katar, gerisini siz anlayın. Tek öz gücü olmayıp, taşıma suyla değirmen döndürmeye çalışan Türk devleti. Her zaman ava giden avlanır. Rojavalıların üslubunda avcılık yok. Ava gitmedikleri için avlanamazlar ama bir avcı olan Türk devleti, her zaman avlanmaya müsaittir.

Nerden çıktı bu PKK şimdi?


Haluk Ünal

Suruç katliamından sonra ansızın bir düğmeye basılmış gibi savaş patladı. 23 gündür ülke yangın yerine dönmüş durumda.

Batı’da son seçimlerde -benim gibi- HDP’ye oy vermiş, ya da sempati duymuş olanların, partiyle organik ilişkisi olmayan kesimlerinde yaygın bir korku, kaygı ve tedirginlik hakim.

Belli ki seçim döneminde Kürd coğrafyamızda yaşananlar yine Batı’ya yansımamış.

Bizim iyimserliğimiz, bu devletin bu zaferi bize “yedireceği” kanati üzerinde yükseliyormuş belki de?

Bu da iyimserliğin hızlı bir hayal kırıklığına dönüşmesine neden olmuş.

Hayal kırıklığı yaşayanların, şimdilik yüksek sesle olmasa da sıklıkla PKK ye ve HDP’ye bir kızgınlık ve tepki geliştirdiklerini açıkça görmek mümkün.

Bu devlet bize en çok ne yaptı biliyor musunuz?

Biz Türklerin muhakeme gücünü ve yeteneğini yok etti.

Bu nedenle de kafalarımız sürekli karışık, zihinlerimiz bulanık ve daimi tedirginiz.

Daha önce de yazdım, şu an en yoksul Türk’ün bile sahip olduğu tüketim araçları ve imkanları, Türkiye’deki Kürdlerin büyük bir kısmı ile Rojava halkı için büyük bir lüks.

Hepimizin kaybedecek çok şeyi var.

Büyük çoğunluğumuz düşündüğü gibi yaşayamıyor artık.

Malesef, iş, ev, AVM üçgeninde, popüler kültür ve piyasa kuşatması ortasında, boğazına kadar “sisteme” gömülmüş; yaşadığı gibi düşünüyor.

Muhakeme gücümüzle birlikte sosyal zekamız da epeyce dumura uğramış durumda.

Empati kurma yeteneğimiz çok zayıf, kör inançlarımız da yüksek.

***

Blogumu düzenli okumayanlar için tekrar etmekte yarar olabilir.

HDP, benim için iki nedenle çok değerli.

Birincisi, Kürt Özgürlük Hareketi’nin Türkiye’de kendi dışındaki bütün kesimlerle ortak siyasi mücadele etme ve stratejik olarak silahlı mücadelenin yerine siyasi mücadeleyi hakim kılma projesi olduğu için.

İkincisi, ekoloji ve kadın merkezli, adem-i merkeziyetçi Rojava Anayasası’nı ve bu anayasaya bağlı pratiği temel referans aldığı için.

Tabloya uzaktan baktığımızda KÖH, bize verdiği sözleri tutmuyor gibi görünüyor bir kısmımıza.

Muhakeme yeteneğinde zayıflama, hafıza ile de çok ilgili sanırım.

Bu nedenle biraz geriye gidip, seçim dönemini ve seçim sonrası Yalçın Akdoğan’ın açıklamalarını hatırlamakta büyük yarar olabilir.

Seçim dönemi HDP yönetimi Yeni Yaşam ve Büyük İnsanlık dizgesine “seni başkan yaptırmayacağız” mottosunu ekledikleri andan başlayarak Suruç katliamına kadar uzanan 200 saldırı ile yüzyüze kalmadı mı?

Bırakın 200 sistematik organize saldırıyı, başlı başına Diyarbakır saldırısı bile büyük bir katliam ve savaş kışkırtması değil miydi?

Peki 29 Temmuz’da Akdoğan “Seni başkan yaptırmayacağız” hedefinin ilanı asıl tahrikti, süreci bu bitirdi; demedi mi?

Buna bir bilgiyi daha eklemek şart.

Erdoğan, Kürt sorununu savaşla çözmekte ciddi bir ısrar içinde olan, (Doğan Güreş) sayısız darbe teşebbüsü içine girmiş, “Şangay Beşlisine” katılma hedefiyle hareket eden kliği tasfiye ettikten sonra, yeniden aynı ekiple tokalaşıp, ittifak kurmadı mı?

AB reformlarına en yüksek hızı verdiği, MGK genel sekreterliği örgütünü lav edip, sivil bir kişiyi atadığı dönemde bile en kritik reformu yapmamış olduğunu da unutmamak gerek.

Sayıştay’ın zamanında şeklen konulmuş denetim hakkını bile iptal ederek; Bankası, OYAK’ı ile, kurulduğu günden itibaren kapısından tek bir sivil müfettişin girmeye cesaret edemediği TSK’nın, son denetim kapısını kapattığını da hatırlamak şart?

Şu anda asıl koalisyonun TSK ile AKP arasında gerçekleştiği çok açık değil mi? Tek farkla, şimdilik iki kanat da “Doğu Bloku” heveslerini terketmiş, Nato hizasında sıralanmış görünüyor.

Bir soru daha soralım, seçim öncesi başlayan saldırıların PKK yi kriminalize etmek, HDP’yi itibarsızlaştırmak, hatta mümkünse HDP’yi bile kriminalize etmek amacı taşıdığına ilişkin kuşkusu olan var mı?

Bu tartışmanın bütün tarafları kendimize solcu diyoruz.

Peki solun HDP öncesinde benzer bir kazanımı, zaferi var mı?

Peki HDP’nin büyük kesimi ve kurucu unsurlarından KÖH olmasaydı böyle bir zafer imkanı görünüyor muydu?

HDP, geçtiğimiz seçimde Türkiye’deki Kürt seçmenin % 80-85 oranında temsil edildiği bir partiye nasıl dönüştü.

Bu kitle nasıl ortaya çıktı ve bu birliği HDP sayesinde mi elde etti, peki?

Biz “Türklerin” bu sürece getirisi azami %2.

KÖH’ün başarısı bununla sınırlı değil.

Rojava’yı hala Batı solunun iyi okuyamadığını, doğru algılayamadığını düşünüyorum.

KÖH olmasayadı IŞİD, Suriye başta olmak üzre Ortadoğu’da yüzbinlerce Kürt, Arap, Türkmen, Süryani ve Ezidi’yi katledebilirdi.

Bütün Dünya’nın bildiği apaçık bir gerçek olarak, bunun gerçekleşememiş olması, KÖH savaşçılarının insanüstü fedakarlıkları, askeri yetenekleri ve ilkesel bakışları sayesindedir.

Böylece KÖH – örneğin Barzani güçleri gibi- yalnızca kendi grup çıkarını kollayan, ‘bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın’ diyen, bir siyaset yerine, “başkaları” için de kendisini feda edebilen bir ahlakı barındırdığını kanıtladı.

Dahası bu gün basit bir basın taraması bile Ortadoğu’da koalisyon güçlerinin gerek IŞİD, gerek yeni Ortadoğu için KÖH’den daha ciddi ve kayda değer bir müttefik bulamadığını görür.

Özellikle de Rojava Anayasası’nın Ortadoğu için tartışılmaz demokratik, seküler bir alternatif olduğu gerçeğini görmemiz şartıyla.

KÖH’ün solculuğundan nefret etseler de reel politik, bu ittifakı onlar için zorunlu hale getiriyor.

Sona gelirken bir hatırlatma daha yapmak gerekiyor inancındayım.

10 Maddelik, Dolmabahçe metnini yeniden okuyun.

Bu metinin geleneksel anlamıyla “Kürdistani” haklarla ne ilgisi var?

Öcalan ve KÖH, bütün Türkiye’nin demokrasi programını müzakere masasına sürmüş durumda.

Ve Türkler kurtulmaksızın Kürdün de kurtuluşu yok noktasında ısrar ediyorlar.

KÖH, eleştiriden elbette muaf değil.

Elbette tanrısal bir kusursuzlukları olamaz, hepsi fani ve insan nihayetinde.

Ama karşımızdaki amansız itibarsızlaştırma kampanyasının farkında olmak şartıyla.

Söyleyebileceğim kendi payıma bir çok şey var.

Ama bu süreçte KÖH’e akıl verebilecek empatiye ve bilgiye sahip olmadığım gibi, bir Türk olarak öncelikle adımı taşıyan devlete ve hükümete itiraz etmek, baskı yapmak öncelikli geliyor bana.

Bu hükümet üzüm yemek isteseydi, çoktan Kürtlerin kollektif haklarını anayasal düzeyde geliştirirdi.

Üzüm yemek isteseydi, Suruç ve ardından yaşanan bir iki karanlık saldırı karşısında – velev ki PKK yapmış olsun- soğukkanlı davranır, bir anda Kandil’e 30 uçak 400 sortiyle topyekün savaş ilan etmek yerine, PKK’yi ve şiddetini açığa düşürebilecek adımlar atabilirdi.

Bence itiraz ve kaygılarımızı dile getirirken HDP’nin itibarsızlaştırılması noktasında çok dikkatli olmak zorundayız.

Emin olun ki, HDP projesi yenilirse KÖH’ün kaybedecekleri ile dışındaki “biz”lerin kaybedeceği arasında – aleyhimize- kıyaslanmaz bir fark olacaktır.

Ben kendi payıma şu ara HDP yöneticilerinin yerinde olmak istemezdim.

Basiretlerini, sabırlarını, sinirlerinin dayanıklılığını hayranlıkla izliyorum ve kutluyorum.

Ve kendi payıma, amasız, fakatsız yanlarında, arkalarında, durmanın ve hak ettikleri itibarlarına uygun bir ilişki içinde olmanın tek yol olduğuna inanıyorum.

Savaşın Cepheleri (Savaşa Girdik mi) – 2


Suruç katliamını izleyen günlerde hükümete bakılırsa “bütün terör örgütlerine topyekün bir savaş” açmış olduğunu iddia ediyor.

Erdoğan kliğinin İD le asli olarak hiç bir sorunu olmadığını geçtiğimiz iki yıl içinde gördük.

Yeni iktidar bloku, 2012 den bu yana kendi tabanını konsolide etmek ve demokrasi güçlerini sindirmek için seçtiği gerilim siyasetinin 7 Haziran’da kendi sonunu hazırlayacak bir süreci yarattığını açıkça gördü.

HDP, %13 oy almakla kalmadı %20 lere tırmanabilecek bir sempatiyi de yaratmayı başardı.

Erdoğan kliği için çok daha büyük kabus, Kürt toplumunun tarihte ilk kez tek bir partide, HDP çatısı altında konsolide olmasıydı.

Edoğan kliği için mayıstan itibaren hedef, çözüm sürecini çöpe atıp, KÖH ile topyekün savaşa girişmek, burdan kendi iktidarlarını devşirmek oldu.

Seçim sürecinde çözüm sürecini bitirdiklerini Erdoğan’nın ağzından Bilal’in anlayacağı açıklıkta duyduk.

Buna parelel olarak gladyo HDP seçim bürolarına ülkücüleri sürmeye başladı. HDP’ye toplam 200 saldırı yapıldı. Bütün bunlar HDP ve PKK’yi kışkırtmaya yetmeyince, Mersin ve Diyarbakır bombalamaları geldi.

Özellikle Diyarbakır ve sonrasında Kürt Özgürlük Hareketi’nin disiplini, sağduyusu karşısında ellerinde kalan tek yola başvurdular.

90 lı yılların inkar ve imha politikalarına dönmek. Kandil’i, Medya savunma alanlarını uçaklarla, toplarla ateşe boğmak. Şehirlerde HDP üyelerine dönük kitlesel tutuklamalarla bir insan avı başlatmak.

Amaç çok açık; Kürt silahlı güçlerinin yeniden silahlı mücadeleyi başlatmasını; kentlerde de Kürt toplumunun hareketlenmesini, sokağa inmesini sağlamak.

Erdoğan kliği bu toplumun hafızasına da hakaret edebileceğine inanıyor belli ki. Yüzlerce kez denenmiş, PKK’nin bu güne oranla askeri olarak çok daha zayıf olduğu dönemlerde bile hiç bir işe yaramamış bombardımanlarla probaganda yapıyor.

Erdoğan kliğinin çok iyi bildiği ve test ettiği bir gerçeği Türklerin bir kısmına anlatmak gerekiyor. Özellikle de bazı demokrat yazarlara.

Bu liberal, demokrat yazarlardan 2010 daki fay kırılmasında kırığın AKP tarafında kalanların elitizme açtıkları haklı savaştan yeterince nasiblerini almadıklarını düşünüyorum.

Dahası Kürt Özgürlük Hareketi ile ilgili gerçekten büyük bir bilgisizlik içinde olduklarını görüyorum. Yani bu konuda da ciddi bir tembellikle malüller benim gözümde.

Hepinizin hali vakti yerinde kalkın gidin, gezin, görün, bizzat konuşun, tartışın.

Ayrıca bilgisizliğiniz öyle derin ki, Öcalan’ın Türkiyelileşmek politikasını Ortadoğululuktan çıkış diye okumuşsunuz. Bu okumanın altında “beyaz Türk”lüğünüz yatıyor arkadaşlar. Meğerse Türkiye’nin bir Batı ülkesi olduğunu sananlardanmışsınız.

Hiç değilse Öcalan’ı okuyun. Entellektüel ahlak -düşmanın bile olsa- eleştirilenin kendi önermelerini esas almayı şart koşar.

Öcalan, Bağımsız Birleşik Kürdistan hedefinden, bunu başaramayacağı için değil, savunmalarında açıkça belirttiği gibi reel sosyalizmle, merkeziyetçilikle, modernizm ve ulusçulukla çok radikal bir biçimde yüzleştiği için vazgeçtiğini anlatıyor.

Çünkü okumuş olsanız, hala sadık olduğunuza inanmak istediğim entellektüel ahlakınız gereği, orjinal iddialar üzerinden süreci okumaya çalışır, mesnetsiz kanaatleriniz üzerinden yorum yapmazsınız diye düşünüyorum.

Rojava’ya gidip inceleseniz, T.C. probagandalarından sandığınızdan fazla etkilenmiş Kürt algınızdan uzaklaşır; PKK’nin ortaya koyduğu hipotezin, nasıl bir teze dönüştürülmeye çalışıldığını görürdünüz. Başarır veya başaramaz, katılırsınız veya katılmazsınız, ama tartışmayı sürdüreceğiniz zemin bu perspektifin ve Rojava uygulamasının ta kendisidir.

Şunu artık anlayın, asıl kontrol edilemez güç yeni iktidar bloğudur.

PKK ise kontrol edilebilir bir güçtür.

Çünkü Rojava Anayasasında vücut bulan Öcalan perspektifini doğrulamanın peşindeler. Yani kendilerini bağladıkları ve bir anayasa düzeyinde somutladıkları toplum tahayyülleri var.

Dünya’nın tek kadın ve ekoloji merkezli, en demokratik, çoğulcu, adem-i merkeziyetçi anayasasını yazmış bir siyasi akıldan söz ediyoruz.

Eğitim sistemleri üç resmi dil, Arapça, Kürtçe, Süryanice, iki seçmeli dil, İngilizce, Fransızca üzerine kurulu.

Belediye başkanları seçimle işbaşına geliyor.

Parlementoları da bütün partilerin özgürce katıldığı seçimlerle oluşuyor.

Yönetim mahalle komünlerinden (meclisler) başlayarak merkeze doğru gelişiyor.

Mahalle komünlerinin kararlarına anayasaya aykırı olmadıkça hiç bir merci karışamıyor.

Cezire Kantonu’nda belediye başkanları ve valiler seçimle işbaşına gelebiliyorken; (bizdeki görev tanımlarına yakın görevleri var) Afrin’de valilikler yok. İki dereceli seçim yapılıyor.

“Yani somut koşulların somut tahlili” KÖH için hala temel bir ilke.

İdari yapılanma da %50 kadın kotasına uygun.

Emniyet eş müdürleri, trafik eş müdürleri, gümrük eş müdürleri…

Siz bu mantığı bütün yönetim kademelerine zihninizde uyarlayabilirsiniz.

Toplumun kaderini de (PYD değil), parlementoların (çoğunlukla değil) mutabakatla aldıkları kararlar belirliyor.

Bizdeki gibi para merkezli değil, insan ve ekoloji merkezli dayanışmacı, eşitlikçi bir ekonomi inşa etmenin çabası içindeler.

Bu çizgileri 1995 lerden bu yana Öcalan’ın geliştirdiği felsefi özeleştiri ve alternatif Radikal Demokrasi ve Demokratik Konfederalizm perspektifinden mülhem.

Türkiye’de de HDP çizgisini doğrulamak doğrultusunda kendilerini açıktan bağladılar. Yani, iyi ya da kötü bulun, eleştirinizi yöneltebileceğiniz somut ilkeler sundular.

Oysa bu gün Erdoğan kliğinin iktidar ve güç talebi dışında hiç bir ilkesi olmadığını açıkça görüyoruz.

Yani PKK  iki kırmızı çizgiyi benimsediğini ilan etti.

Birisi Rojava siyaseti diğeri HDP siyaseti.

Eleştiri bu çizgilere uyup uymadığı üzerinden yapılırsa kendinizi İktidar bloğundan ayırabilirsiniz.

Siz hala 20 yıl öncesinin PKK siyle tartışıyorsunuz. Böylece istemeseniz de Yeni İktidar Bloğunun değirmenine su taşıyorsunuz.

Elbette sizin siyasal körlüğünüzden daha önemlisi şu ki, eğer PKK söz konusu kırmızı çizgileri aşmak zorunda kalacağı türden bir savaşa zorlanırsa ne olur?

Benim baktığım ve okuduğum yerden, iki polisin kabul edilemez karanlık infazı PKK’nin Erdoğan’ın açtığı savaşa yanıt vermesi anlamını taşımıyor.

Ben böyle bir provakasyona gelmemiş olacaklarını umarak diyebilirim ki, PKK’nin ve YPG nin İD canilerini ağır malubiyetlere uğratan askeri yeteneklerinin geldiği noktada Erdoğanın savaşına PKK’nin topyekün askeri yanıtını bilmek istemezsiniz, emin olun.

Irak Şam İslam Devleti

Yeni İktidar Bloku/Erdoğan kliği tam da istediği yönde bir savaş siyaseti geliştirirken belli ki, beklemedikleri gelişmeler oldu.

İD ile hükümet arasındaki ittifakın gereği olan İncirlik üssünün koalisyon güçlerine kapatılması, TSK nın ve güvenlik güçlerinin İD güçlerine dokunmama politikası sürdürülebilir olmaktan çıktı.

Buna neden olan baskı ve sıkışmışlığın tamamını görmemiz, bilmemiz mümkün değil. Ama sonuçlara baktığımızda Erdoğan kliğinin katiyen istemediği bir noktaya hızla savrulduğunu görebiliyoruz.

Her ne kadar hala İD gösterip KÖH’ni vuruyor olsalar da İD’in sınır geçişlerini engelliyor ve Türkiye içindeki örgütlülüklerine şefkatli operasyonlar yapıyorlar.

Ama İD, PKK ye benzemez, bu kadarı bile ona savaş açmak anlamına gelir. Hele yarın İncirlikten kalkan koalisyon uçaklarının YPG ye vereceği destek Türkiyeyi geri dönülemez biçimde İD’in öncelikli hedefi haline getirecek.

Bu nedenle (IŞ)İD gerçeğine biraz daha derinlemesine bakmakta yarar var.

Çünkü İD, küresel olarak, bütün Hıristiyan, İslam, Yahudi, kadın, lgbti, demokrat, solcu düşmanlıkarını emebilecek bir psikolojik üstünlüğe sahip. Ve bunu da kanıtladı!

İD, tıpkı geleneksel faşist hareketler gibi, yoksulların, ezilmişlerin, dışlanmışların çaresizliğini büyük bir nefrete dönüştürüyor.

Irkçılığın bütün duygusal zeminini, ötekine duyulan nefreti de ayrıca emip, kendi ideolojik ikliminin parçası haline getirebiliyor.

Bununla da kalmıyor, Türkiye’de çok daha korkunç bir dinamiği tetikliyor. Son on yılda mütedeyinlerle laisistler arasında yumuşayan, geçirgenleşmeye başlayan ilişkileri, görece barışçı iklimi dinamitliyor.

İslamcı faşizme karşıtlık yerine Müslüman düşmanlığını geliştiriyor.

İD’in, geleneksel faşist hareketlerden temel bir de farkı var; milliyetçi değil ümmetçi. Zaten Arap aleminde yüzyıllardır birikmiş hıristiyan düşmanlığı, Batı düşmanlığı şimdi yeni bir nitelik kazanıyor.

Bu düşmanlığın altında milyonlarca yoksul, mülksüz, feodal, eril, tekçi kültürün göbeğinde yaşayan ezilmiş, horlanmış, dışlanmış sünni Arab’ın öfkesi olduğunu bilmek, İD’in sosyolojik tabanınını analiz etmek bakımından çok önemli.

Öte yandan İD’in askeri ve teknolojik kapasitesine ilişkin öngörüde bulunurken ABD özel kuvvetlerince eğitilmiş El Kaide militanlarının, Saddamın 10 yıllık İran savaşı deneyimine sahip subaylarının, Rus ordusunun kabusu Çeçen direnişçilerin biriktirdiği tüm deneyim ve teknolojiyi birlikte düşünmek gerektiği kanısındayım.

Böylesi bir güç Türkiye, Katar ve Suudi Arabistanın da etkin desteğiyle bir kaç ay içinde Büyük Britanya kadar bir coğrafyayı denetlemekle kalmadı; Musul’da Esad ordusunun silahlarını tanklarını ve petrolünü ve bankalarda birikmiş büyük bir parayı ele geçirdi ve kontrol etmeye başladılar.

Hızla ellerindeki petrolü müttefik komşularına sattı ve vahşet devletlerini sürdürülebilir hale getirdiler.

Bütün faşist hareketler gibi yarattıkları “vahşet iletişimi” bütün rakip orduların askerlerinin yüreğine büyük korku salabildi.

Üstelik bütün bu silahların yanına bir de canlı bombaları eklediler.

İnsanlığın geliştirdiği en büyük ve başa çıkması en zor silahın, kendisini bir dava, bir inanç uğruna feda etmeyi göze almış insan olduğunu biliyoruz.

Radikal İslamcı savaşçılar bu silahı kitleselleştirmeyi başardı ve son 15 yıl içinde Ortadoğu da hemen her gün kullandı.

11 Eylül bunun yüksek teknoloji ile birleştirilmiş zirve noktasıydı.

Yani, şimdilik sürdürülebilir görünen, İslamcı faşist bir devletle yüzyüzeyiz.

Hedefleri küresel İslam Devleti, ideolojileri islamın selefi yorumu, paramiliter askeri güçleri, bölgesel bir devletleri, küresel bir iletişim ağları ve milyonlarca sünniden oluşan sosyal bir tabanları var.

İD’in Türkiye dışındaki eylem çizgisine baktığımızda, Yeni İktidar Bloku’nun saf değiştirme halini “ihanet” olarak algılayacaklarını ve Türkiye’yi en ağır biçimde cezalandırmak isteyeceklerini tahmin etmek zor değil.

İD yönetimi Erdoğan kliğinin şu ana kadar kendilerine verdiği desteği hem açıktan ifade ediyor, hem de bu nedenle Türkiyeyi doğrudan hedef almıyordu.

Ancak artık Erdoğan kliğinin İD ile yaptıkları işbirliğinin ulusulararası alanda ortaya dökülmesi ve buna bağlı büyük baskılar karşısında saf tutmak zorunda kalması sonucu, Türkiye de İD’in düşman listesine girmiş bulunuyor.

Bu yeni savaşta kıymeti son derece sınırlı savaş uçakları, top ve tank ateşiyle ilan ettiğimiz bu savaşta Erdoğan kliği her ne kadar İD gösterip KÖH’ni vuruyor olsa da İD, bütün Türkiye sathında, özellikle de Batı’nın bütün büyük illerinde, sivil hedeflere yönelik intihar saldırılarıyla yanıt verecek; büyük ihtimalle.

Sonuç olarak, Türkiye’nin geleceğini tartışıyorsanız, yukarıda özetlemeye çalıştığım iki çok özel güçle topyekün bir savaşa sokuluyor muyuz, önce buna karar verin.

Ve elbette bu savaşı isteyip istemediğinize de…

 

 

 

 

Rojava Günlüğü – 10


Haluk Ünal

Heval Rengin, ertesi sabah, savunma bakanlığı binasının bahçesinde, savunma bakanı heval İsmetle birlikte, her zamanki gülümseyen sükunetiyle bizi bekliyordu.

Bina, mimari açıdan da gördüğü yıkım bakımından da başbakanlık binasına çok benziyor.

Geniş bahçeyi yer yer belimize kadar yükselen otlar bürümüş. Bir çok pencerede pervaz kalmamış. Bir kısmı naylonla kaplı.

Heval İsmet, 60’ına merdiven dayamış bir delikanlı. YPG üniforması ve omuzunda Kürt Özgürlük Hareketinin sembolü kefiyesiyle oturuyor. Yalnızca dinliyor. Toplantı boyunca da nerdeyse hiç konuşmadı.

Bizim toplantılarda çok sık tanık olduğumuz “ben de varım, çok önemliyim” konuşmaları burada ayıp sayılıyor.

Zaten geçen aylar boyunca boş ve çok konuşan kimseyle tanışmadım henüz.

Toplantıdaki konukların -ben hariç- tamamı kadın. Maga, Arjantin, Buenos Aires’te yaşayan, aktif politik bir grubun aktivisti. Alba, Barcelona’da yaşayan bir Katalan sinemacı; siz İspanya’nın Kürdü olarak tercüme edebilirsiniz. Maryam, İran’da doğmuş, politik göçmen bir ailenin Pariste büyümüş kızı, fotoğraf sanatçısı. Bir diğeri ise şu an adını anımsamadığım bir İsveçli. Hepsi de YPJ ile ilgileniyor.

Heval Dorpeç ise (anlamı; kuşatma altında ) İngilizce – Kürtçe – Türkçe tercümanlık yapıyor. İsveçte yaşayan Bakurlu (Kürtler Türkiye sınırları içinde kalmış topraklarını böyle adlandırıyor) bir Fizyolog. Hiperatif, mizah duygusu güçlü, bir genç adam. Çevirisi ve enerjisi ile toplantının keyfini ve tadını çoğaltıyor.

Heval Rengin, kadınlara öncelik vereceğini söyleyerek benden özür diliyor; sonra da tek tek hepsini dikkatle dinleyip, küçük not defterine arap alfabesiyle, işlek ve çok güzel bir yazıyla notlar alıyor. Soruları yanıtlıyor. (Bizdeki Türkçe gibi, Güneyin dayatılmış dili de arapçadır.) Verdiği yanıtların bir kısmı savaşta yaşananlardan örnekler. Giderek toplantı teknik bir buluşma olmaktan çıkıp, bir aydınlanma sohbetine dönüşüyor.

Heval İsmet ve adını anımsamadığım İsveçli hariç herkes tütünle barışık. Ancak herkes içtiği sigarayı yere atıyor. Aramızda yalnız Rengin içtiği sigaraların izmaritlerini bir kenarda biriktiriyor. Farkettiğimde kızardığımı hissediyorum.

Evet bahçe bitap, bina harap ama nihayetinde kullanılan bir bahçe ve yaşayan bir mekan, üstelik savunma bakanlığı.

Biçim, algılarımızı nasıl yönetiyor; değerlilik hakkındaki bilgi ve kanaatlerimizin kaynağında neler var?

Ben, bu iç tartışmanın dehlizlerinde kaybolmuşken büyük bir patlamayla oturduğumuz yerde sarsıldık. Herkes bahçe kapısından dışarıya koşturdu. Bahçede yalnızca Heval İsmetle ben kaldık.

15 dakika sonra herkes döndü, yeniden oturduk. Binanın az ilerisinde çetelerin gömdüğü bir mayının patlamış olduğunu öğrendik. Şans eseri kimseye birşey olmamıştı. Bu vesileyle İŞİD’in çekildiği her kasaba, köy ve şehri devasa birer tuzağa dönüştürerek bıraktığını da öğrenmiş olduk.

Kararan ve soğuyan havayla birlikte Heval Rengin, gerekli notları aldığını ertesi gün gerekli bütün ayarlamaları yapacağını söyleyerek ayağa kalktı. Hepimizle tek tek el sıkıştı. Önünde biriktirdiği üç izmariti alıp binaya yöneldi.

Ben de önceden gözüme kestirdiğim bir su şişesini kaptım ve yerdeki izmaritleri topamaya başladım. Bunu gören bütün konuklar, benimkine benzer bir mahcubiyetle mıntıka temizliğine başladı. Hatta bahçenin tamamını temizleme duygusuna yükselenler bile oldu. Zorlukla durdurduk.

Rojava Günlüğü – 5


Haluk Ünal

Çekim yoğunluğu, fiziki şartlar derken, amaçladığım oranda yazamadım. Dört gün önce Cezire çekimleri bitti. Afrin ve Kobane çekimleri planlaması için kısa bir mola verdim.

Anlatacak şey elbette çok, burada anlatabilecek olan da var, olmayan da, haliyle…gerilayenjin79

Şu ana kadar tanık olduklarım içinde bence en önemlisi, Kürt Özgürlük Hareketi ile ilgili çok cahil olduğumuz gerçeği.

Benim gibi 16 yaşından beri siyasetle bu kadar içli dışlı, üstelik “Kürt Sorunu” karşısında Kemalist zihniyetten uzak, şövenizmle mesafeli, hala yakından izlemeye çalışan birinin bile bu şaşkınlığı yaşaması.

Sezgilerimde çok haklıymışım. Burada gelişen “devrim” bir çok açıdan tartışılabilir. Henüz proje safhasındaki bir çok önemli ve yeni iddianın kanıtlanması talep edilebilir.

Tek bir konuda ise tartışmasız bir gerçekle karşı karşıyayız.

Kadınlar gerçekten bir devrim yapmışlar ve bu, gelişerek yayılarak sürüyor.

Devrim, sanacağınız gibi burada başlamamış.

gerilayenjin112

Kadın Devrimi, Kürdistan İşçi Partisi (PKK) kamplarında başlamış. 1990 ların başında parti içindeki erkek egemenliğine karşı kadınlar gizli gizli örgütlenmeye başlamışlar. 1995 de Abdullah Öcalan’ın Mahir Sayınla birlikte gerçekleştirdiği bir dizi seminer ve tartışmasının kayıt ve redaksiyonuyla ortaya çıkan, “Erkeği Öldürmek” adlı kitabı, bu süreçte kadınların önünü açmış, parti içi kadın örgütlenmesine ciddi bir hız kazandırmış.

Böylece salt kadınlardan oluşan “özgün taburlar” ve nihayet HPG ye paralel YJASTAR kadın ordusunun oluşmasına kadar varmış.

Eğer PKK’yi salt bir askeri örgütlenme, gerillayı da bildiğimiz askeri bir örgüt sanırsanız yanılırsınız. Dolayısıyla, kazanım salt askeri değil, sosyal, siyasi boyutları olan, çok yönlü, katmanlı bir süreci geliştirmiş.

O yılları yaşayan erkek gerillalardan birisi, kadınlara yaptıkları manevi eziyeti, gündelik yaşamda çıkarttıkları fiziksel zorlukları anlattı, bana da saygıyla susup, dinlemek düştü elbette.

En önemlisi de eğer kadın örgütlenmesi olmasaydı, kendisi de dahil, erkek askerlerin bu gün vahşi birer savaşçıya dönüşeceğini itiraf etmesiydi!

gerilayenjin83

Hemen arkasından da bu gün PKK’nin bir kadın partisi oluşuyla öğündü. Haftalardır sürdürdüğüm çekimler sürecinde YPJ saflarında, ortak taburlarda, PYD temsilcileri ve “devlet kademelerindeki” temaslarda, yeterli gözlem biriktirdiğim ve yeterli şaşkınlığı atlatmış olduğum için, anlamakta zorlanmadım.

PKK’nin bir kadın partisine dönüşmesi yalnızca kadınlarla ilgili açılımda saklı değil elbette. Ama bence bu, Öcalan’ın geleneksel Marksizme yönelttiği eleştiri ve burdan hareketle teklif ettiği politikaların da temelini oluşturuyor.

Çünkü 5 bin yıldır erkek merkezli olan her şey, dişi bir perspektiften yeniden ele alınmış oluyor.

Öcalan’ın dile getirdiği bir çok fikir, açıkça bütün çalışmalarına koyduğu dipnot zenginliğinin de gösterdiği gibi, farklı kişilerce ifade edilmiş. Ama bu fikirlerden manzum bir hipotez oluşturmak ve bunu önce PKK saflarında sonra onun beslediği bütün oluşumlarda denemek, asıl zor olan iş.

Marksist hareketin Leninist, Stalinist yorumlarının parti içinde çok güçlü olduğu, Kürt milliyetçiliğinin kitlesel çimento oluşturduğu bir ortamda, üstelik İmralı’da tecrit edilmişken, bu çapta bir paradigma değişikliğini ortaya atmak, büyük cesaret isteyen bir çaba.

Kendi bilgim ve görgüm içinde bunu yapabilen tek bir lider tanımadım.

Beşinci Element

Yeni hipotez dişi demiştim. Çünkü kadın’ın yanına, çoğulculuk, ekoloji ve adem-i merkeziyetçilik eklenmiş.

Hepsi de dişi, doğurgan ve yeni bir hipotezin ana sütunlarını oluşturuyor. Luc Besson’un “Beşinci Element” filmindeki gibi 4 element tamam, buna bir “yeni insan” ruhu, melez bir yeni toplumsal kültür gerekiyor.

Marksizmin, erkek, tekçi, merkeziyetçi, militarist yorumu karşısında varın siz hesap edin durumu.

( Bu arada Qamışlo silah seslerinden yıkılıyor. Tel Hemis şehri, bu gün İŞİD’den temizlendi; zaferi kutluyorlar. İŞİD’i Allahları bile terk etmiş durumda.)

Diyebilirsiniz ki, kadınlar neden askerliğe bu kadar meyletmiş durumda, bu bir çelişki değil mi?

DIGITAL CAMERA

Bir bakıma doğru bir soru bence de kadın ruhu, şiddetle kolay kolay uzlaşmıyor. Ancak Kürt coğrafyasını dörde bölen, Türkiye, İran, Irak ve Suriye sınırlarına hapseden Skyes Picot anlaşması, ve her dört devletin de yürüttüğü inkar ve imha politikalarına karşı PKK isyan etmeyi seçmiş. Bu isyanı hücrelerinde duyan herkes için de gerillaya katılmak tek seçenek haline gelmiş.

Yani kadınlar için silahla buluşmak bir zorunluluk olmuş. Ancak, bunun getireceği tehlikelere ilk parmak basan yine Öcalan. Savaş’ın erkeği vahşileştireceğini, buna karşı önlem alınması gerektiğini kuvvetle vurgulayan da o.

gerilayenjin56

Erkek egemenliğinin asıl panzehrinin “içimizdeki erkeği öldürmek” olacağını saptayan Sayınla birlikte yine Öcalan. (Mahir Sayın, THKP-C üyesi, Kemalizm ve Kürt Sorunu konularında demokrat bir perspektife sahip nerdeyse tek Türk siyasi çizgisi Kurtuluş Sosyalist Dergi/1974 hareketinin de birinci kalemi. Yeni Öncü/1987 dergisinde Türkiye Solu içinde ilk kez sosyalist demokrasi ve feminizm tartışmasını başlatan arkadaşımız.)

Bu sayede kadınlar hem doğayla hem erkekle mücadele etme imkanı bulmakla kalmamış; erkeğin kas gücüyle askerliği elde tutmasının, ona tarihi iktidarı açısından nasıl bir ayrıcalık sağladığını da görmüşler. Ve önce erkek = asker denklemini yıkmışlar. Böylece başka türlü bir askerliğin de mümkün olabileceğini kanıtlamışlar.

gerilayenjin38

Bu konuda kompleksi kalmamış her YPG’li savaşçı, kadınların bu alanda da erkeklerden çok başarılı olduğunu itiraf ediyor, büyük rahatlıkla. Kompleksi atamamış olanlar – her düzeyde- ise, bunu bana illaki bir laf dokundurarak gösteriyordu zaten. “İhtiyar şişko kalkıp gelmiş, yalnız kadınları çekiyor” iç seslerini duyuruyorlardı. Elbette bütün gün taburlara hakim olan yaygın şakalaşma tonunu kaybetmeden.

Reber Apo

Boşuna değil, burada da yer gök Öcalan posterleriyle dolu. Abartısız bütün çocuklar ve gençler de “Apoçi”

PYD, PKK ile kardeş partiler. Her ikisi de Öcalan felsefesini temel alıyor. Aradaki fark burada İŞİD saldırıları dışında engelsiz bir biçimde proje uygulamaya konulmuş durumda. Ha keza Kandil de bir yaşam alanı ve burda da PKK, engelsiz biçimde, kapitalizm ve onun beşiği şehirden uzak, doğayla baş başa komünal bir yaşamı organize etmiş.

gerilayenjin54 gerilla_yasam6

PKK’nin doğduğu topraklarda ise T.C. ve İran’ın kıyıcılığına rağmen geliştirilmeye çalışılıyor proje.

2011 de “Arap Baharı” başlar başlamaz PYD, Rojava’nın her noktasında örgütlenmeye ve öz savunmasını oluşturmaya başlamış.

Olacakları önceden gördükleri, o kadar net anlaşılabiliyor ki. Bu nedenle de İŞİD belasına fenersiz yakalanmayan tek güç Kürt Özgürlük Hareketi.

Bu gün binlerce Ezidi, Arap, Süryani, Aşuri, Türkmen bir soykırıma uğramadıysa bu, HPG, YJASTAR (PKK askeri güçleri) ile YPJ ve YPG (PYD askeri güçleri) sayesinde.

Ancak önemli bir fark var. PYD nin askeri kananadı hızla, Rojava topraklarındaki bütün kimliklerin ortak askeri gücüne dönüşüyor. Bununla da övünüyorlar.

Kürt ve Arap toplumlarında hala çok güçlü bir biçimde yaşayan erkek egemenliğinin beli öyle bir kırılmış ki, en büyük aşiretlerin genç kızları için tek alternatif YPJ saflarına katılmak olmuş. Röportaj yaptığım onlarca genç kadın 12 yaşında evlendirilmek zorunda kalışlarını ağlayarak anlattı.

Aslında başka bir açıdan da ilginç bir durumla karşı karşıyayız.

Eğer Öcalan, tanıtılmaya çalışıldığı gibi, ulus devlet peşinde, iktidar düşkünü biri olsa, ikinci bir Barzani olmasının önünde emin olun en küçük bir engel yokmuş.

phoca_thumb_l_reberapo42

Rojava, Kuzey Irak Kürt Yönetimi gibi, süratle ABD başta olmak üzere uluslararası toplumdan siyasi kabul görürmüş.

Türk devletinin yönetimi de, “terörist başıyla” başlattığı müzakereyi, Güney sınırındaki bu yeni devletin başkanıyla sürdürmek komedisini yaşarmış.

Oysa Öcalan, ulus devlet belasıyla yüzleştiğinden bu yana, “Kürtçe konuşmuyor”. Yeni melez bir dil/söylem geliştiriyor. Yani tarihin son devletsiz ulusu Kürtler, Kürt olmayan evrensel bir projenin öncülüğünü yapıyor. Yani hala romantik ve idealistler.

Gelişen yeni söylem ise Rojava’da her geçen gün genişleyen bir “tarihsel blokun”  ve “radikal demokrasi”nin çimentosu durumunda. (Bu ara herkese Laclau/Muffe, Hegemonya ve Sosyalist Starteji okumayı öneririm. Kitap 1992 tarihli!)

gerilayenjin73

İki yıl öncesine kadar boğazına kadar Esadla işbirliğine batmak zorunda kalmış, her koşulda gemisini yürütmüş Süryani zenginleri bile Öcalan felsefesi “burnumuzu boktan, elimizi kandan” kurtaracak tek çıkış, diye itirafta bulunabiliyor.

Bana kalırsa bu itiraf, şu anda Birleşmiş Milletler koridorlarında da yankılanıyor. Resmen duymamıza da çok kalmadı.

Fransa Cumhurbaşkanının PYD’yi ağırlaması, Alman Parlamentosunun PKK’yi terör örgütü listesinde tutup tutmayacaklarını tartışma gündemine alması tesadüf değil

.kadin-gerilla-2014  (11)

Sözün özü, Öcalan felsefesi ve onun izinde oluşan devasa bir örgütler yumağı, Ortadoğu’da sekülerizmin, iktisadi ve siyasi demokrasinin, eşitliğin sigortası konumuna gelmiş durumda.

Ne yalan söyleyeyim, dokunan da yanıyor…