Archives For rojava


Suruç katliamından sonra ansızın bir düğmeye basılmış gibi savaş patladı. 23 gündür ülke yangın yerine dönmüş durumda.

Batı’da son seçimlerde -benim gibi- HDP’ye oy vermiş, ya da sempati duymuş olanların, partiyle organik ilişkisi olmayan kesimlerinde yaygın bir korku, kaygı ve tedirginlik hakim.

Belli ki seçim döneminde Kürd coğrafyamızda yaşananlar yine Batı’ya yansımamış.

Bizim iyimserliğimiz, bu devletin bu zaferi bize “yedireceği” kanati üzerinde yükseliyormuş belki de?

Bu da iyimserliğin hızlı bir hayal kırıklığına dönüşmesine neden olmuş.

Hayal kırıklığı yaşayanların, şimdilik yüksek sesle olmasa da sıklıkla PKK ye bir kızgınlık ve tepki geliştirdiklerini açıkça görmek mümkün.

Continue Reading...

Suruç katliamını izleyen günlerde hükümete bakılırsa “bütün terör örgütlerine topyekün bir savaş” açmış olduğunu iddia ediyor.

Erdoğan kliğinin İD le asli olarak hiç bir sorunu olmadığını geçtiğimiz iki yıl içinde gördük.

Yeni iktidar bloku, 2012 den bu yana kendi tabanını konsolide etmek ve demokrasi güçlerini sindirmek için seçtiği gerilim siyasetinin 7 Haziran’da kendi sonunu hazırlayacak bir süreci yarattığını açıkça gördü.

HDP, %13 oy almakla kalmadı %20 lere tırmanabilecek bir sempatiyi de yaratmayı başardı.

Erdoğan kliği için çok daha büyük kabus, Kürt toplumunun tarihte ilk kez tek bir partide, HDP çatısı altında konsolide olmasıydı.

Edoğan kliği için mayıstan itibaren hedef, çözüm sürecini çöpe atıp, KÖH ile topyekün savaşa girişmek, burdan kendi iktidarlarını devşirmek oldu.

Seçim sürecinde çözüm sürecini bitirdiklerini Erdoğan’nın ağzından Bilal’in anlayacağı açıklıkta duyduk.

Buna parelel olarak gladyo HDP seçim bürolarına ülkücüleri sürmeye başladı. HDP’ye toplam 200 saldırı yapıldı. Bütün bunlar HDP ve PKK’yi kışkırtmaya yetmeyince, Mersin ve Diyarbakır bombalamaları geldi.

Özellikle Diyarbakır ve sonrasında Kürt Özgürlük Hareketi’nin disiplini, sağduyusu karşısında ellerinde kalan tek yola başvurdular.

90 lı yılların inkar ve imha politikalarına dönmek. Kandil’i, Medya savunma alanlarını uçaklarla, toplarla ateşe boğmak. Şehirlerde HDP üyelerine dönük kitlesel tutuklamalarla bir insan avı başlatmak.

Amaç çok açık; Kürt silahlı güçlerinin yeniden silahlı mücadeleyi başlatmasını; kentlerde de Kürt toplumunun hareketlenmesini, sokağa inmesini sağlamak.

Erdoğan kliği bu toplumun hafızasına da hakaret edebileceğine inanıyor belli ki. Yüzlerce kez denenmiş, PKK’nin bu güne oranla askeri olarak çok daha zayıf olduğu dönemlerde bile hiç bir işe yaramamış bombardımanlarla probaganda yapıyor.

Erdoğan kliğinin çok iyi bildiği ve test ettiği bir gerçeği Türklerin bir kısmına anlatmak gerekiyor. Özellikle de bazı demokrat yazarlara.

Bu liberal, demokrat yazarlardan 2010 daki fay kırılmasında kırığın AKP tarafında kalanların elitizme açtıkları haklı savaştan yeterince nasiblerini almadıklarını düşünüyorum.

Dahası Kürt Özgürlük Hareketi ile ilgili gerçekten büyük bir bilgisizlik içinde olduklarını görüyorum. Yani bu konuda da ciddi bir tembellikle malüller benim gözümde.

Hepinizin hali vakti yerinde kalkın gidin, gezin, görün, bizzat konuşun, tartışın.

Ayrıca bilgisizliğiniz öyle derin ki, Öcalan’ın Türkiyelileşmek politikasını Ortadoğululuktan çıkış diye okumuşsunuz. Bu okumanın altında “beyaz Türk”lüğünüz yatıyor arkadaşlar. Meğerse Türkiye’nin bir Batı ülkesi olduğunu sananlardanmışsınız.

Hiç değilse Öcalan’ı okuyun. Entellektüel ahlak -düşmanın bile olsa- eleştirilenin kendi önermelerini esas almayı şart koşar.

Öcalan, Bağımsız Birleşik Kürdistan hedefinden, bunu başaramayacağı için değil, savunmalarında açıkça belirttiği gibi reel sosyalizmle, merkeziyetçilikle, modernizm ve ulusçulukla çok radikal bir biçimde yüzleştiği için vazgeçtiğini anlatıyor.

Çünkü okumuş olsanız, hala sadık olduğunuza inanmak istediğim entellektüel ahlakınız gereği, orjinal iddialar üzerinden süreci okumaya çalışır, mesnetsiz kanaatleriniz üzerinden yorum yapmazsınız diye düşünüyorum.

Rojava’ya gidip inceleseniz, T.C. probagandalarından sandığınızdan fazla etkilenmiş Kürt algınızdan uzaklaşır; PKK’nin ortaya koyduğu hipotezin, nasıl bir teze dönüştürülmeye çalışıldığını görürdünüz. Başarır veya başaramaz, katılırsınız veya katılmazsınız, ama tartışmayı sürdüreceğiniz zemin bu perspektifin ve Rojava uygulamasının ta kendisidir.

Şunu artık anlayın, asıl kontrol edilemez güç yeni iktidar bloğudur.

PKK ise kontrol edilebilir bir güçtür.

Çünkü Rojava Anayasasında vücut bulan Öcalan perspektifini doğrulamanın peşindeler. Yani kendilerini bağladıkları ve bir anayasa düzeyinde somutladıkları toplum tahayyülleri var.

Dünya’nın tek kadın ve ekoloji merkezli, en demokratik, çoğulcu, adem-i merkeziyetçi anayasasını yazmış bir siyasi akıldan söz ediyoruz.

Eğitim sistemleri üç resmi dil, Arapça, Kürtçe, Süryanice, iki seçmeli dil, İngilizce, Fransızca üzerine kurulu.

Belediye başkanları seçimle işbaşına geliyor.

Parlementoları da bütün partilerin özgürce katıldığı seçimlerle oluşuyor.

Yönetim mahalle komünlerinden (meclisler) başlayarak merkeze doğru gelişiyor.

Mahalle komünlerinin kararlarına anayasaya aykırı olmadıkça hiç bir merci karışamıyor.

Cezire Kantonu’nda belediye başkanları ve valiler seçimle işbaşına gelebiliyorken; (bizdeki görev tanımlarına yakın görevleri var) Afrin’de valilikler yok. İki dereceli seçim yapılıyor.

“Yani somut koşulların somut tahlili” KÖH için hala temel bir ilke.

İdari yapılanma da %50 kadın kotasına uygun.

Emniyet eş müdürleri, trafik eş müdürleri, gümrük eş müdürleri…

Siz bu mantığı bütün yönetim kademelerine zihninizde uyarlayabilirsiniz.

Toplumun kaderini de (PYD değil), parlementoların (çoğunlukla değil) mutabakatla aldıkları kararlar belirliyor.

Bizdeki gibi para merkezli değil, insan ve ekoloji merkezli dayanışmacı, eşitlikçi bir ekonomi inşa etmenin çabası içindeler.

Bu çizgileri 1995 lerden bu yana Öcalan’ın geliştirdiği felsefi özeleştiri ve alternatif Radikal Demokrasi ve Demokratik Konfederalizm perspektifinden mülhem.

Türkiye’de de HDP çizgisini doğrulamak doğrultusunda kendilerini açıktan bağladılar. Yani, iyi ya da kötü bulun, eleştirinizi yöneltebileceğiniz somut ilkeler sundular.

Oysa bu gün Erdoğan kliğinin iktidar ve güç talebi dışında hiç bir ilkesi olmadığını açıkça görüyoruz.

Yani PKK  iki kırmızı çizgiyi benimsediğini ilan etti.

Birisi Rojava siyaseti diğeri HDP siyaseti.

Eleştiri bu çizgilere uyup uymadığı üzerinden yapılırsa kendinizi İktidar bloğundan ayırabilirsiniz.

Siz hala 20 yıl öncesinin PKK siyle tartışıyorsunuz. Böylece istemeseniz de Yeni İktidar Bloğunun değirmenine su taşıyorsunuz.

Elbette sizin siyasal körlüğünüzden daha önemlisi şu ki, eğer PKK söz konusu kırmızı çizgileri aşmak zorunda kalacağı türden bir savaşa zorlanırsa ne olur?

Benim baktığım ve okuduğum yerden, iki polisin kabul edilemez karanlık infazı PKK’nin Erdoğan’ın açtığı savaşa yanıt vermesi anlamını taşımıyor.

Ben böyle bir provakasyona gelmemiş olacaklarını umarak diyebilirim ki, PKK’nin ve YPG nin İD canilerini ağır malubiyetlere uğratan askeri yeteneklerinin geldiği noktada Erdoğanın savaşına PKK’nin topyekün askeri yanıtını bilmek istemezsiniz, emin olun.

Irak Şam İslam Devleti

Yeni İktidar Bloku/Erdoğan kliği tam da istediği yönde bir savaş siyaseti geliştirirken belli ki, beklemedikleri gelişmeler oldu.

İD ile hükümet arasındaki ittifakın gereği olan İncirlik üssünün koalisyon güçlerine kapatılması, TSK nın ve güvenlik güçlerinin İD güçlerine dokunmama politikası sürdürülebilir olmaktan çıktı.

Buna neden olan baskı ve sıkışmışlığın tamamını görmemiz, bilmemiz mümkün değil. Ama sonuçlara baktığımızda Erdoğan kliğinin katiyen istemediği bir noktaya hızla savrulduğunu görebiliyoruz.

Her ne kadar hala İD gösterip KÖH’ni vuruyor olsalar da İD’in sınır geçişlerini engelliyor ve Türkiye içindeki örgütlülüklerine şefkatli operasyonlar yapıyorlar.

Ama İD, PKK ye benzemez, bu kadarı bile ona savaş açmak anlamına gelir. Hele yarın İncirlikten kalkan koalisyon uçaklarının YPG ye vereceği destek Türkiyeyi geri dönülemez biçimde İD’in öncelikli hedefi haline getirecek.

Bu nedenle (IŞ)İD gerçeğine biraz daha derinlemesine bakmakta yarar var.

Çünkü İD, küresel olarak, bütün Hıristiyan, İslam, Yahudi, kadın, lgbti, demokrat, solcu düşmanlıkarını emebilecek bir psikolojik üstünlüğe sahip. Ve bunu da kanıtladı!

İD, tıpkı geleneksel faşist hareketler gibi, yoksulların, ezilmişlerin, dışlanmışların çaresizliğini büyük bir nefrete dönüştürüyor.

Irkçılığın bütün duygusal zeminini, ötekine duyulan nefreti de ayrıca emip, kendi ideolojik ikliminin parçası haline getirebiliyor.

Bununla da kalmıyor, Türkiye’de çok daha korkunç bir dinamiği tetikliyor. Son on yılda mütedeyinlerle laisistler arasında yumuşayan, geçirgenleşmeye başlayan ilişkileri, görece barışçı iklimi dinamitliyor.

İslamcı faşizme karşıtlık yerine Müslüman düşmanlığını geliştiriyor.

İD’in, geleneksel faşist hareketlerden temel bir de farkı var; milliyetçi değil ümmetçi. Zaten Arap aleminde yüzyıllardır birikmiş hıristiyan düşmanlığı, Batı düşmanlığı şimdi yeni bir nitelik kazanıyor.

Bu düşmanlığın altında milyonlarca yoksul, mülksüz, feodal, eril, tekçi kültürün göbeğinde yaşayan ezilmiş, horlanmış, dışlanmış sünni Arab’ın öfkesi olduğunu bilmek, İD’in sosyolojik tabanınını analiz etmek bakımından çok önemli.

Öte yandan İD’in askeri ve teknolojik kapasitesine ilişkin öngörüde bulunurken ABD özel kuvvetlerince eğitilmiş El Kaide militanlarının, Saddamın 10 yıllık İran savaşı deneyimine sahip subaylarının, Rus ordusunun kabusu Çeçen direnişçilerin biriktirdiği tüm deneyim ve teknolojiyi birlikte düşünmek gerektiği kanısındayım.

Böylesi bir güç Türkiye, Katar ve Suudi Arabistanın da etkin desteğiyle bir kaç ay içinde Büyük Britanya kadar bir coğrafyayı denetlemekle kalmadı; Musul’da Esad ordusunun silahlarını tanklarını ve petrolünü ve bankalarda birikmiş büyük bir parayı ele geçirdi ve kontrol etmeye başladılar.

Hızla ellerindeki petrolü müttefik komşularına sattı ve vahşet devletlerini sürdürülebilir hale getirdiler.

Bütün faşist hareketler gibi yarattıkları “vahşet iletişimi” bütün rakip orduların askerlerinin yüreğine büyük korku salabildi.

Üstelik bütün bu silahların yanına bir de canlı bombaları eklediler.

İnsanlığın geliştirdiği en büyük ve başa çıkması en zor silahın, kendisini bir dava, bir inanç uğruna feda etmeyi göze almış insan olduğunu biliyoruz.

Radikal İslamcı savaşçılar bu silahı kitleselleştirmeyi başardı ve son 15 yıl içinde Ortadoğu da hemen her gün kullandı.

11 Eylül bunun yüksek teknoloji ile birleştirilmiş zirve noktasıydı.

Yani, şimdilik sürdürülebilir görünen, İslamcı faşist bir devletle yüzyüzeyiz.

Hedefleri küresel İslam Devleti, ideolojileri islamın selefi yorumu, paramiliter askeri güçleri, bölgesel bir devletleri, küresel bir iletişim ağları ve milyonlarca sünniden oluşan sosyal bir tabanları var.

İD’in Türkiye dışındaki eylem çizgisine baktığımızda, Yeni İktidar Bloku’nun saf değiştirme halini “ihanet” olarak algılayacaklarını ve Türkiye’yi en ağır biçimde cezalandırmak isteyeceklerini tahmin etmek zor değil.

İD yönetimi Erdoğan kliğinin şu ana kadar kendilerine verdiği desteği hem açıktan ifade ediyor, hem de bu nedenle Türkiyeyi doğrudan hedef almıyordu.

Ancak artık Erdoğan kliğinin İD ile yaptıkları işbirliğinin ulusulararası alanda ortaya dökülmesi ve buna bağlı büyük baskılar karşısında saf tutmak zorunda kalması sonucu, Türkiye de İD’in düşman listesine girmiş bulunuyor.

Bu yeni savaşta kıymeti son derece sınırlı savaş uçakları, top ve tank ateşiyle ilan ettiğimiz bu savaşta Erdoğan kliği her ne kadar İD gösterip KÖH’ni vuruyor olsa da İD, bütün Türkiye sathında, özellikle de Batı’nın bütün büyük illerinde, sivil hedeflere yönelik intihar saldırılarıyla yanıt verecek; büyük ihtimalle.

Sonuç olarak, Türkiye’nin geleceğini tartışıyorsanız, yukarıda özetlemeye çalıştığım iki çok özel güçle topyekün bir savaşa sokuluyor muyuz, önce buna karar verin.

Ve elbette bu savaşı isteyip istemediğinize de…

 

 

 

 


Haluk Ünal

Heval Rengin, ertesi sabah, savunma bakanlığı binasının bahçesinde, savunma bakanı heval İsmetle birlikte, her zamanki gülümseyen sükunetiyle bizi bekliyordu.

Bina, mimari açıdan da gördüğü yıkım bakımından da başbakanlık binasına çok benziyor.

Geniş bahçeyi yer yer belimize kadar yükselen otlar bürümüş. Bir çok pencerede pervaz kalmamış. Bir kısmı naylonla kaplı.

Heval İsmet, 60’ına merdiven dayamış bir delikanlı. YPG üniforması ve omuzunda Kürt Özgürlük Hareketinin sembolü kefiyesiyle oturuyor. Yalnızca dinliyor. Toplantı boyunca da nerdeyse hiç konuşmadı.

Bizim toplantılarda çok sık tanık olduğumuz “ben de varım, çok önemliyim” konuşmaları burada ayıp sayılıyor.

Zaten geçen aylar boyunca boş ve çok konuşan kimseyle tanışmadım henüz.

Toplantıdaki konukların -ben hariç- tamamı kadın. Maga, Arjantin, Buenos Aires’te yaşayan, aktif politik bir grubun aktivisti. Alba, Barcelona’da yaşayan bir Katalan sinemacı; siz İspanya’nın Kürdü olarak tercüme edebilirsiniz. Maryam, İran’da doğmuş, politik göçmen bir ailenin Pariste büyümüş kızı, fotoğraf sanatçısı. Bir diğeri ise şu an adını anımsamadığım bir İsveçli. Hepsi de YPJ ile ilgileniyor.

Heval Dorpeç ise (anlamı; kuşatma altında ) İngilizce – Kürtçe – Türkçe tercümanlık yapıyor. İsveçte yaşayan Bakurlu (Kürtler Türkiye sınırları içinde kalmış topraklarını böyle adlandırıyor) bir Fizyolog. Hiperatif, mizah duygusu güçlü, bir genç adam. Çevirisi ve enerjisi ile toplantının keyfini ve tadını çoğaltıyor.

Heval Rengin, kadınlara öncelik vereceğini söyleyerek benden özür diliyor; sonra da tek tek hepsini dikkatle dinleyip, küçük not defterine arap alfabesiyle, işlek ve çok güzel bir yazıyla notlar alıyor. Soruları yanıtlıyor. (Bizdeki Türkçe gibi, Güneyin dayatılmış dili de arapçadır.) Verdiği yanıtların bir kısmı savaşta yaşananlardan örnekler. Giderek toplantı teknik bir buluşma olmaktan çıkıp, bir aydınlanma sohbetine dönüşüyor.

Heval İsmet ve adını anımsamadığım İsveçli hariç herkes tütünle barışık. Ancak herkes içtiği sigarayı yere atıyor. Aramızda yalnız Rengin içtiği sigaraların izmaritlerini bir kenarda biriktiriyor. Farkettiğimde kızardığımı hissediyorum.

Evet bahçe bitap, bina harap ama nihayetinde kullanılan bir bahçe ve yaşayan bir mekan, üstelik savunma bakanlığı.

Biçim, algılarımızı nasıl yönetiyor; değerlilik hakkındaki bilgi ve kanaatlerimizin kaynağında neler var?

Ben, bu iç tartışmanın dehlizlerinde kaybolmuşken büyük bir patlamayla oturduğumuz yerde sarsıldık. Herkes bahçe kapısından dışarıya koşturdu. Bahçede yalnızca Heval İsmetle ben kaldık.

15 dakika sonra herkes döndü, yeniden oturduk. Binanın az ilerisinde çetelerin gömdüğü bir mayının patlamış olduğunu öğrendik. Şans eseri kimseye birşey olmamıştı. Bu vesileyle İŞİD’in çekildiği her kasaba, köy ve şehri devasa birer tuzağa dönüştürerek bıraktığını da öğrenmiş olduk.

Kararan ve soğuyan havayla birlikte Heval Rengin, gerekli notları aldığını ertesi gün gerekli bütün ayarlamaları yapacağını söyleyerek ayağa kalktı. Hepimizle tek tek el sıkıştı. Önünde biriktirdiği üç izmariti alıp binaya yöneldi.

Ben de önceden gözüme kestirdiğim bir su şişesini kaptım ve yerdeki izmaritleri topamaya başladım. Bunu gören bütün konuklar, benimkine benzer bir mahcubiyetle mıntıka temizliğine başladı. Hatta bahçenin tamamını temizleme duygusuna yükselenler bile oldu. Zorlukla durdurduk.


Haluk Ünal

Çekim yoğunluğu, fiziki şartlar derken, amaçladığım oranda yazamadım. Dört gün önce Cezire çekimleri bitti. Afrin ve Kobane çekimleri planlaması için kısa bir mola verdim.

Anlatacak şey elbette çok, burada anlatabilecek olan da var, olmayan da, haliyle…gerilayenjin79

Şu ana kadar tanık olduklarım içinde bence en önemlisi, Kürt Özgürlük Hareketi ile ilgili çok cahil olduğumuz gerçeği.

Benim gibi 16 yaşından beri siyasetle bu kadar içli dışlı, üstelik “Kürt Sorunu” karşısında Kemalist zihniyetten uzak, şövenizmle mesafeli, hala yakından izlemeye çalışan birinin bile bu şaşkınlığı yaşaması.

Sezgilerimde çok haklıymışım. Burada gelişen “devrim” bir çok açıdan tartışılabilir. Henüz proje safhasındaki bir çok önemli ve yeni iddianın kanıtlanması talep edilebilir.

Tek bir konuda ise tartışmasız bir gerçekle karşı karşıyayız.

Kadınlar gerçekten bir devrim yapmışlar ve bu, gelişerek yayılarak sürüyor.

Devrim, sanacağınız gibi burada başlamamış.

gerilayenjin112

Kadın Devrimi, Kürdistan İşçi Partisi (PKK) kamplarında başlamış. 1990 ların başında parti içindeki erkek egemenliğine karşı kadınlar gizli gizli örgütlenmeye başlamışlar. 1995 de Abdullah Öcalan’ın Mahir Sayınla birlikte gerçekleştirdiği bir dizi seminer ve tartışmasının kayıt ve redaksiyonuyla ortaya çıkan, “Erkeği Öldürmek” adlı kitabı, bu süreçte kadınların önünü açmış, parti içi kadın örgütlenmesine ciddi bir hız kazandırmış.

Böylece salt kadınlardan oluşan “özgün taburlar” ve nihayet HPG ye paralel YJASTAR kadın ordusunun oluşmasına kadar varmış.

Eğer PKK’yi salt bir askeri örgütlenme, gerillayı da bildiğimiz askeri bir örgüt sanırsanız yanılırsınız. Dolayısıyla, kazanım salt askeri değil, sosyal, siyasi boyutları olan, çok yönlü, katmanlı bir süreci geliştirmiş.

O yılları yaşayan erkek gerillalardan birisi, kadınlara yaptıkları manevi eziyeti, gündelik yaşamda çıkarttıkları fiziksel zorlukları anlattı, bana da saygıyla susup, dinlemek düştü elbette.

En önemlisi de eğer kadın örgütlenmesi olmasaydı, kendisi de dahil, erkek askerlerin bu gün vahşi birer savaşçıya dönüşeceğini itiraf etmesiydi!

gerilayenjin83

Hemen arkasından da bu gün PKK’nin bir kadın partisi oluşuyla öğündü. Haftalardır sürdürdüğüm çekimler sürecinde YPJ saflarında, ortak taburlarda, PYD temsilcileri ve “devlet kademelerindeki” temaslarda, yeterli gözlem biriktirdiğim ve yeterli şaşkınlığı atlatmış olduğum için, anlamakta zorlanmadım.

PKK’nin bir kadın partisine dönüşmesi yalnızca kadınlarla ilgili açılımda saklı değil elbette. Ama bence bu, Öcalan’ın geleneksel Marksizme yönelttiği eleştiri ve burdan hareketle teklif ettiği politikaların da temelini oluşturuyor.

Çünkü 5 bin yıldır erkek merkezli olan her şey, dişi bir perspektiften yeniden ele alınmış oluyor.

Öcalan’ın dile getirdiği bir çok fikir, açıkça bütün çalışmalarına koyduğu dipnot zenginliğinin de gösterdiği gibi, farklı kişilerce ifade edilmiş. Ama bu fikirlerden manzum bir hipotez oluşturmak ve bunu önce PKK saflarında sonra onun beslediği bütün oluşumlarda denemek, asıl zor olan iş.

Marksist hareketin Leninist, Stalinist yorumlarının parti içinde çok güçlü olduğu, Kürt milliyetçiliğinin kitlesel çimento oluşturduğu bir ortamda, üstelik İmralı’da tecrit edilmişken, bu çapta bir paradigma değişikliğini ortaya atmak, büyük cesaret isteyen bir çaba.

Kendi bilgim ve görgüm içinde bunu yapabilen tek bir lider tanımadım.

Beşinci Element

Yeni hipotez dişi demiştim. Çünkü kadın’ın yanına, çoğulculuk, ekoloji ve adem-i merkeziyetçilik eklenmiş.

Hepsi de dişi, doğurgan ve yeni bir hipotezin ana sütunlarını oluşturuyor. Luc Besson’un “Beşinci Element” filmindeki gibi 4 element tamam, buna bir “yeni insan” ruhu, melez bir yeni toplumsal kültür gerekiyor.

Marksizmin, erkek, tekçi, merkeziyetçi, militarist yorumu karşısında varın siz hesap edin durumu.

( Bu arada Qamışlo silah seslerinden yıkılıyor. Tel Hemis şehri, bu gün İŞİD’den temizlendi; zaferi kutluyorlar. İŞİD’i Allahları bile terk etmiş durumda.)

Diyebilirsiniz ki, kadınlar neden askerliğe bu kadar meyletmiş durumda, bu bir çelişki değil mi?

DIGITAL CAMERA

Bir bakıma doğru bir soru bence de kadın ruhu, şiddetle kolay kolay uzlaşmıyor. Ancak Kürt coğrafyasını dörde bölen, Türkiye, İran, Irak ve Suriye sınırlarına hapseden Skyes Picot anlaşması, ve her dört devletin de yürüttüğü inkar ve imha politikalarına karşı PKK isyan etmeyi seçmiş. Bu isyanı hücrelerinde duyan herkes için de gerillaya katılmak tek seçenek haline gelmiş.

Yani kadınlar için silahla buluşmak bir zorunluluk olmuş. Ancak, bunun getireceği tehlikelere ilk parmak basan yine Öcalan. Savaş’ın erkeği vahşileştireceğini, buna karşı önlem alınması gerektiğini kuvvetle vurgulayan da o.

gerilayenjin56

Erkek egemenliğinin asıl panzehrinin “içimizdeki erkeği öldürmek” olacağını saptayan Sayınla birlikte yine Öcalan. (Mahir Sayın, THKP-C üyesi, Kemalizm ve Kürt Sorunu konularında demokrat bir perspektife sahip nerdeyse tek Türk siyasi çizgisi Kurtuluş Sosyalist Dergi/1974 hareketinin de birinci kalemi. Yeni Öncü/1987 dergisinde Türkiye Solu içinde ilk kez sosyalist demokrasi ve feminizm tartışmasını başlatan arkadaşımız.)

Bu sayede kadınlar hem doğayla hem erkekle mücadele etme imkanı bulmakla kalmamış; erkeğin kas gücüyle askerliği elde tutmasının, ona tarihi iktidarı açısından nasıl bir ayrıcalık sağladığını da görmüşler. Ve önce erkek = asker denklemini yıkmışlar. Böylece başka türlü bir askerliğin de mümkün olabileceğini kanıtlamışlar.

gerilayenjin38

Bu konuda kompleksi kalmamış her YPG’li savaşçı, kadınların bu alanda da erkeklerden çok başarılı olduğunu itiraf ediyor, büyük rahatlıkla. Kompleksi atamamış olanlar – her düzeyde- ise, bunu bana illaki bir laf dokundurarak gösteriyordu zaten. “İhtiyar şişko kalkıp gelmiş, yalnız kadınları çekiyor” iç seslerini duyuruyorlardı. Elbette bütün gün taburlara hakim olan yaygın şakalaşma tonunu kaybetmeden.

Reber Apo

Boşuna değil, burada da yer gök Öcalan posterleriyle dolu. Abartısız bütün çocuklar ve gençler de “Apoçi”

PYD, PKK ile kardeş partiler. Her ikisi de Öcalan felsefesini temel alıyor. Aradaki fark burada İŞİD saldırıları dışında engelsiz bir biçimde proje uygulamaya konulmuş durumda. Ha keza Kandil de bir yaşam alanı ve burda da PKK, engelsiz biçimde, kapitalizm ve onun beşiği şehirden uzak, doğayla baş başa komünal bir yaşamı organize etmiş.

gerilayenjin54 gerilla_yasam6

PKK’nin doğduğu topraklarda ise T.C. ve İran’ın kıyıcılığına rağmen geliştirilmeye çalışılıyor proje.

2011 de “Arap Baharı” başlar başlamaz PYD, Rojava’nın her noktasında örgütlenmeye ve öz savunmasını oluşturmaya başlamış.

Olacakları önceden gördükleri, o kadar net anlaşılabiliyor ki. Bu nedenle de İŞİD belasına fenersiz yakalanmayan tek güç Kürt Özgürlük Hareketi.

Bu gün binlerce Ezidi, Arap, Süryani, Aşuri, Türkmen bir soykırıma uğramadıysa bu, HPG, YJASTAR (PKK askeri güçleri) ile YPJ ve YPG (PYD askeri güçleri) sayesinde.

Ancak önemli bir fark var. PYD nin askeri kananadı hızla, Rojava topraklarındaki bütün kimliklerin ortak askeri gücüne dönüşüyor. Bununla da övünüyorlar.

Kürt ve Arap toplumlarında hala çok güçlü bir biçimde yaşayan erkek egemenliğinin beli öyle bir kırılmış ki, en büyük aşiretlerin genç kızları için tek alternatif YPJ saflarına katılmak olmuş. Röportaj yaptığım onlarca genç kadın 12 yaşında evlendirilmek zorunda kalışlarını ağlayarak anlattı.

Aslında başka bir açıdan da ilginç bir durumla karşı karşıyayız.

Eğer Öcalan, tanıtılmaya çalışıldığı gibi, ulus devlet peşinde, iktidar düşkünü biri olsa, ikinci bir Barzani olmasının önünde emin olun en küçük bir engel yokmuş.

phoca_thumb_l_reberapo42

Rojava, Kuzey Irak Kürt Yönetimi gibi, süratle ABD başta olmak üzere uluslararası toplumdan siyasi kabul görürmüş.

Türk devletinin yönetimi de, “terörist başıyla” başlattığı müzakereyi, Güney sınırındaki bu yeni devletin başkanıyla sürdürmek komedisini yaşarmış.

Oysa Öcalan, ulus devlet belasıyla yüzleştiğinden bu yana, “Kürtçe konuşmuyor”. Yeni melez bir dil/söylem geliştiriyor. Yani tarihin son devletsiz ulusu Kürtler, Kürt olmayan evrensel bir projenin öncülüğünü yapıyor. Yani hala romantik ve idealistler.

Gelişen yeni söylem ise Rojava’da her geçen gün genişleyen bir “tarihsel blokun”  ve “radikal demokrasi”nin çimentosu durumunda. (Bu ara herkese Laclau/Muffe, Hegemonya ve Sosyalist Starteji okumayı öneririm. Kitap 1992 tarihli!)

gerilayenjin73

İki yıl öncesine kadar boğazına kadar Esadla işbirliğine batmak zorunda kalmış, her koşulda gemisini yürütmüş Süryani zenginleri bile Öcalan felsefesi “burnumuzu boktan, elimizi kandan” kurtaracak tek çıkış, diye itirafta bulunabiliyor.

Bana kalırsa bu itiraf, şu anda Birleşmiş Milletler koridorlarında da yankılanıyor. Resmen duymamıza da çok kalmadı.

Fransa Cumhurbaşkanının PYD’yi ağırlaması, Alman Parlamentosunun PKK’yi terör örgütü listesinde tutup tutmayacaklarını tartışma gündemine alması tesadüf değil

.kadin-gerilla-2014  (11)

Sözün özü, Öcalan felsefesi ve onun izinde oluşan devasa bir örgütler yumağı, Ortadoğu’da sekülerizmin, iktisadi ve siyasi demokrasinin, eşitliğin sigortası konumuna gelmiş durumda.

Ne yalan söyleyeyim, dokunan da yanıyor…


Dünyalılaştıramadıklarımızdan mısınız?

Haluk Ünal

 

Serinin üçüncü ve son yazısında, Kürt Siyasi Hareketi (KSH) hakkında yazmayı sürdüreceğim.

Bunun temel nedeni, bu ülkede programı, yönelimi belli olan ve bu ülkenin kaderinde özne olabilecek donanım ve yaklaşımlara sahip iki hareketin varolduğunu düşünmem. Bunlardan birisi AKP diğeri PKK orijinli Kürt Siyasi Hareketi.

Kendi konumum da açık. Birisi ile aynı, diğeri ile karşı saflardayım.

Henüz misakı milli sınırları içinde, bu netlikte, vizyonu ve eylemi tutarlı başka siyasi hareket yok ne yazık ki.

Öte yandan, bütün anlatıların bir kahramanı; her kahramanın da bir yolculuğu söz konusudur. Hikaye bu yolculuğun kendisidir. Ben de kendi yolculuğumun ilkeleri ve vizyonu ile en çok örtüşen özne üzerine düşünmeyi elbette tercih ediyorum.

Benim gibi Batı’da yaşayan Türk kökenli bir özgürlükçü için, baktığı yerin açmazlarının da farkında olarak, sürecin resmini çekmekten, anlayabildiği kadar analiz etmeye çalışmaktan daha ileri bir katkı şimdilik mümkün de doğru da değil. Bunun faydası da elbette sınırlı olacaktır. Ama dostlara mukayese yapmak için şimdilik sunmamız mümkün olan da gerekli olan da bu.

Ötesi, bir süre daha KSH’nin kollektif aklına kalıyor. Gerçekten birlikte mücadelenin zemini doğdukça bizlerin de katkı imkanları çok daha zengin ve derinlemesine olabilecek.

Kendi payıma anlamaya çalıştığım, benzerlerime de önerdiğim en önemli nokta, bizim baktığımız yerden KSH’nin yolculuğunda 2013 Newrozundan bu yana görünen değişim.

Söz konusu olan, siyasal bir hareketin, kuruluşundan başlayan, doğal, doğrusal gelişim ve değişiminden çok farklı bir durum.

Okuduklarımı, bölge seyahatlerimdeki gözlemlerimi ve duyumlarımı birleştirdiğimde, bana öyle geliyor ki bu, bir paradigma değişimi. Ne zaman başladı; nasıl gelişti, nasıl kuvveden fiile çıktı; benim uzaklığımdakilerin görmesi çok zor. Anlatılması ise bir ihtiyaç.

Klasik Ulusçuluk Demokratik Ulusçuluk

Ulusal hareketlerin doğrusal gelişimi için yakın ve uzak tarihte örnek çok. En yakın örnekse parçası da olduğumuz T.C.’nin yolculuğu.

T.C. nin yolculuğu klasik ulusal hareketlerin tümünde yaşanan açmazlarla bu güne ulaştı. Pozitivist, merkeziyetçi, tekçi, eril uluşçuluk vizyonuna sahip, “homojen” bir ulusun belirli bir coğrafyada kurduğu hegemonyaya dayalı bütün hareketler, devletleştikçe, sadece hakimiyet alanlarındaki halkların hapisanesini ve mezarlığını örmekle kalmadı; kendi hapishanelerini ve mezarlıklarını da örmüş oldular.

Örneğin bu gün Irak Kürdistan bölgesi yönetimini ve baskın eğilimini de bu yönelimin bir örneği olarak okumak yanlış olmaz kanısındayım.

PKK ise, ilk alametleri 1995 lerde Abdullah Öcalan’ın Mahir Sayın’la yaptığı ve adını “Erkeği Öldürmek” koyduğu nehir söyleşi ve benzeri literatürde ortaya çıkan bir paradigma değişiminin yeni bir evresine ulaşmış görünüyor. Kendisine sunulan sınırlı olanaklarla da klasik ulusçuluk ile demokratik ulusçuluk arasındaki farkı anlatmayı da sürdürüyor.

Benim anladığımın özcesi diyor ki, “ya T.C. nin, Barzani’nin yolundan gidip bu Dünya’ya yeni bir halklar hapisanesi ve mezarlığı ekleyeceğiz; ya da yeni bir sıçrayışla Anadolu ve mezopotamya haklarına refah, barış ve özgürlük temelli yeni bir gelecek vizyonu sunacağız.

Türk solu gibi, hamuru Stalinizmle mayalanmış bir hareket için bu, aynı zamanda köklü bir zihniyet değişimini ima ediyor.

Türkiyelileşmek mi Dünyalılaşmak mı?

Söz konusu zihniyet değişiminin yaşayan ilk labaratuarı, Batı Kürdistan, Rojava. Geçtim Esad’ı, Erdoğan’ı, Barzaniye bile hendek kazdırtan hakikat.

Önümüzdeki 5 yıl belli ki, BDP nin yönetiminde olacağı yerel yönetimlerin tamamı Rojava deneyiminin bu ülkedeki izdüşümü olmaya çalışacaklar.

Adem-i merkeziyetçiliği temel alan bu bakış açısı son derece pratik, yaşayan ve her yurttaşın anlayacağı kadar somut olduğu gibi, soyutlama katına çıktığımızda; Marksist hipotezin yenilgisini tartışmak için çok yeni bir teorik alan da açıyor önümüze.

Geleneksel solun hapsolduğu skolastik, doktriner, bu nedenle gündelik hayatı kuşatamayan; “önce ekmek sonra ahlak” diyen yurttaşa ulaşması imkansız söyleminin yerine; mikro kosmostan başlayan (özel olan politiktir) aile, mahalle, semt, şehir düzeyinde politikanın önemini farketmiş bir bakış açısı bu.

Pratik; gündelik, kuşatıcı ve bir okadar da da radikal.

Üstelik, milyonlarca yurttaşın yaşadığı, düşündüğü düzleme dair söz üretmeksizin varolamayacak bir zihniyet.

Böyle bir zihniyetin yön verdiği hiç bir siyasi hareket, millileşemez. Geçen yazıda değindiğim “Türkiyelileşmek” bence eski paradigmanın içinden bakarak kurulmaya çalışılmış olumlu bir cümle denemesi gibi duruyor daha çok.

Oysa böyle bir zihniyetin kaçınılmaz hedefi Dünyalılaşmaktır.

Dünyalılaşmak nedir, sanat kültürümüzden biliyoruz. Anlatımız, Newyork’tan bakıldığında da, Tokyo’dan bakıldığında da anlaşılabilir, bilinebilir, aşina imgelere yaslanmak zorundadır. Aksi halde ne yaparsanız yapın yerel kalmaya mahkumsunuz demektir.

Geçen yazıda verdiğim sıcak örneği yinelemekte yarar olabilir. Gülten Kışanak’ın yeraltı zenginliklerinden pay talebi üzerine oluşan gündem ve benzeri taleplerle örülü bir program, mikro ekonomi, gündelik hayat, refah, iktisadi ve siyasi demokrasi bakımından, dün partisine saldıran Fethiye’liyi düşünmeye mecbur etmeyecek mi?

Böylesi bir program, bütün Anadolu ve Mesopotamya halklarına elle tutulur, gözle görülür, refah ve demokrasi umudu dile getirmiş olmayacak mı?

Bu düzlemdeki bütün pratik siyasal ve iktisadi taleplerin viral etkisini tahmin bile edemiyorum.

BDP mi HDP mi?

KSH içinde bu zihniyeti hakim kılmaya çalışanların, bir süre iki ateş arasında kalması çok mümkün.

Bir tarafta “ulusal davamızı terk mi ediyorlar” kaygısı, diğer yanda “bunlar toprağın üstüyle yetinmeyecek altındakileri de istiyor” korkusu…

Kaçınılmaz olan bu duyguların aşılmasının anahtarı – bu noktada rahatlıkla biz diyebilirim- bizlerde.

Böyle bir sözün kurguya, doğru araçlarla, çağa uygun iletişime ihtiyacı olduğu çok açık.

Gezi isyanını boşuna mana manyağı yapmadık. Bu tarzda düşünenler olarak, kurmak istediğimiz söz, muhafazakar babalar gibi yönetmediğimiz, denetlemediğimiz, atamadığımız genç bireysel insiyatiflerce mükemmelen yapılıverdi.

30 gün içinde ortaya çıkan edebiyatın “yüz yıllık yalnızlığımızı” bitiriverdiğini birlikte gördük.

Bu kitlenin son seçimlerde otomatik olarak gelip, HDP/BDP ye oyvereceğini sanmamız ise, geleneksel sol alışkanlık ve zihniyetimize dair bir yanılgı.

Niye gereken sözü kuramadık, niye doğru bir iletişim geliştiremedik sorularının yanıtları üzerinde daha çok çalışmamız zaten gerekecek. Ama en azından şu basit çıkarımı yapmalıyız; son seçimlerde iletişimimizi tasarlayanlar, kuranlar, yönetenler, Gezi’nin söz kurucularından değilmiş.

Buraya kadar yazdıklarımın kendi düşünme sürecimdeki bir sonucu da, şu sıralar HDP/BDP içinde yaşanan birleşme süreci tartışmalarındaki argümanların çoğunun eski paradigmaya ait oluşu saptaması.

Sürecin aktif özneleri hoşgörsünler ama birleşme sürecini HDP bileşenleri ve BDP olarak algılamak bence yapabileceğimiz en büyük hata olur.

Doğru soru sanıyorum, bu yazının yazarı gibi yüzbinlerce, yüzünü yeni paradigmaya çevirmiş olanlarla, bu paradigmayı tanımlayanlar arasında birleşmenin nasıl başarılacağı? Ve karşı olanların nasıl ikna edileceği, olsa gerek…