Archives For patriyarka


Hülya Osmanağaoğlu

Sınıf mücadelesi hiçbir şekilde erkek egemenliğini bir bütün olarak ele alan politikalar üretemez mi? Kuşkusuz üretir, ancak sınıf mücadelesinin patriyarkayı “da” gerileten politikaları tarihin hiçbir döneminde sosyalist erkekler ya da sınıf mücadelesinin önderleri teorik tezlerle ikna edildiği için ortaya çıkmadı. Tam tersine erkeklerden, sermayeden, devletten bağımsız bir feminist hareketin siyasal özne olarak mücadele vermesi ile sınıf mücadelesi kadın emekçilerin taleplerini de gündemine almak zorunda kaldı

İstanbul’daki 8 Mart feminist gece yürüyüşüne on binlerce kadının katılması kadın hareketinin yanı sıra sosyalist hareketten erkeklerin de feminist siyaset üzerine tartışmaya başlamasına neden oldu. Her ne kadar ilk başta mevzu esas olarak dövizlerde yazan çarpıcı sloganlar çerçevesinde dönse de feminist mücadelenin neden yükseldiği ve neyi öne çıkarması gerektiği üzerine kadınlar arasında daha anlamlı bir tartışmaya evrildiği söylenebilir.

Dört bir koldan feminist mücadelenin ne yapması gerektiği üzerine fikirler havada uçuşurken feminist mücadelenin ne olduğunu konuşmaya öncelik verme ihtiyacı ortaya çıktı kanımca. Özge Yurttaş “Sınıf mücadelesi; kadın sorunu bunun neresinde?”[i] başlıklı yazısında feminist mücadelenin ne olduğu tartışmasına çok açıklayıcı bir giriş yapıyor. Özge’nin bıraktığı yerden devam ederken belki de ne olmadığını da açıkça belirtmek gerekiyor. Feminizm sadece AKP karşıtı mücadele değildir. Sadece neoliberalizm karşıtı mücadele değildir. Sadece sekülarizm mücadelesi değildir. Feminizmi kadınların ezilmişliğinin bir görüngüsünden yola çıkarak çekiştirmek, meşrulaştırmak da feminizm değildir. Çünkü patriyarka sadece neoliberalizmle artan karşılıksız emek, yeni muhafazakarlık, dine dayalı baskı ile gelen makbul kadınlık ya da AKP iktidarı döneminde artan kadın cinayetleri- erkek şiddeti değildir. Dahası patriyarka kapitalizmin bir sonucu da değildir. Bu nedenle patriyarkada yaşanan dönüşümler de tek başına kapitalizmin ya da daha kabalaştırılmış biçimiyle neoliberal muhafazakarlığın sonucu olarak açıklanamaz. Nasıl ki kapitalizmde yaşanan dönüşümleri sınıf mücadelesini hesaba katmadan sermayenin iç çelişkileri ile açıklamak mümkün değilse patriyarkada yaşanan dönüşümleri de feminist mücadeleden ayırarak tartışmak mümkün değil.

Patriyarkayı kurucu bir toplumsal egemenlik ilişkisi olarak görmeden, patriyarkada ve patriyarka- kapitalizm ilişkisinde yaşanan değişimleri ve dönüşümleri feminist mücadeleyi göz önünde bulundurmadan yapılan her tahlil feminist mücadeleyi kimlik politikasına indirgeme ve başka mücadelelere eklemleyerek ortadan kaldırma riski ile karşı karşıya kalır. Bugün feminist gece yürüyüşüne yönelik döviz eleştirilerinin temelinde de bu yatıyor. Patriyarkayı kendi iç dinamikleri olan bir sistem olarak görmemek, sadece kapitalizm tarafından belirlenen bir sistem olarak tarif etmek ve bağımsız feminist hareketin siyasal özne olarak varoluşunu görmezden gelmek, yok saymak söz konusu. Niyetten bağımsız olarak çoğu zaman hareketin içinden konuşan kimi kadın arkadaşların sosyalist sola ve/veya sınıf hareketine yaptıkları çağrılar da bu kulvarı güçlendiriyor. Feminist politikayı sosyalizmle meşrulaştırmak için yapılan neoliberalizm- kadın emeği ilişkisini görme çağrıları ya da sekülarizm mücadelesini feminist mücadele ile tamamlama girişimleri de aslında patriyarkanın bugün üzerimize nasıl geldiğinin resmini bir bütün olarak görememekle malul. Neticede feminist mücadeleyi de emek mücadelesi ve sekülarizm mücadelesi, ez cümle AKP’ye karşı mücadele ile sınırlama riski maalesef büyüyor.

Yine yeniden daima feminizm sekülerdir, ama…

AKP’ye karşı mücadelenin son yıllardaki en öne çıkan başlıkları erkek şiddeti ve özel alanın/ailenin dini normlara göre yeniden dizaynı. Erkek şiddeti artarken “kadına şiddet töremizde yoktur” diyen kamu spotları, “boşanmanın her türüne karşı değiliz şiddet varsa boşanılabilir” diyen Sümeyyeler ve KADEM’ler söz konusu. Kuşkusuz feminist mücadelenin artan etkisi AKP iktidarına ve KADEM’e bunları söyletiyor. Ancak kadın cinayetlerinin siyasal olarak tek başına AKP’ye, kuramsal olarak da neoliberal dini baskıya dayalı bir otoriterleşmeye/faşizme bağlamak, patriyarkayı sadece kapitalizm, hatta mevcut sermaye birikim rejimi ya da devlet biçimi ile “belirlenen” bir egemenlik ilişkisi olarak görmek anlamına gelir. Oysa erkek şiddeti üzerinden baktığımızda boşanmaların artması ya da meşrulaşması, erkek şiddetinin kader kabul edilmemesi bizzat feminist mücadelenin kazanımları. Boşanmanın kadınların zihninde meşrulaşması keza doğrudan feminizmin kazanımı. Patriyarka ise feminist mücadelenin etkisiyle ortaya çıkan bu kadın direnişine şiddetin dozunu artırarak yanıt veriyor. Yani kadınların, yarı rıza yarı zor ile hapsedildiği ailelerden çıkışlarını, kadın katliamıyla engellemeye çalışıyor. AKP ise söz konusu erkek şiddetini ve patriyarkayı ideolojik düzlemde dini referanslarla, toplumsal düzlemde ise yine çoğu dini referanslı yargı kararlarındaki erkeklik indirimleriyle meşrulaştırıyor. Elbette ki feminist mücadele bugün soyut bir erkek egemenliğiyle değil doğrudan AKP iktidarında cisimleşen erkek egemenliğiyle ve dine dayalı baskıyla mücadele ediyor ama patriyarkayı AKP’nin dini baskısına indirgemek feminist mücadeleyi temellerinden koparıp başka mücadelelere eklemlemek anlamına gelir. Yani patriyarkanın siyasal erkinin bugün AKP’de cisimleşmesi feminist mücadeleyi tek başına bir sekülarizm mücadelesine ya da anti faşist mücadeleye eşitlemeyi/indirgemeyi/eklemlemeyi gerektirmez.  Tersine feminist mücadelenin neden seküler olduğunu somut deneyimle görmeyi ve AKP’nin kadın düşmanı politikalarına karşı tüm kadınlara ulaşabilecek bir feminist siyaseti örgütleme ihtiyacına yanıt üretmeyi gerektirir.

“Dolapta zıkkımın kökü var”ın ekonomi politiği!

Feminist gece yürüyüşü, gelinen noktada, feminist hareket ve LBTİ+ hareketin ötesinde sosyalist soldan kendine feminist diyen ve demeyen kadın yol arkadaşlarımızın, keza ilk kez örgütlendiği 2003’ten beri hep katılan ancak son iki yıldır doğrudan parti açıklamasıyla yaygın çağrı yapan Kürt kadın hareketinin de katıldığı bir siyasi yelpazeye sahip. Bu siyasi yelpaze ve on binlerce kadının katılımı derhal sosyalist solun ilgisini çektiği içindir ki bu mücadeleyi sınıf mücadelesine nasıl eklemleyeceğimiz sorgulanıyor. Katılan kadınların kaçının emekçi olduğu, kadın emeğine ilişkin taleplerin dövizlerin kaçta kaçını oluşturduğu, neoliberalizme karşı mücadelenin ne kadar öne çıkarıldığı ama daha önemlisi bu kadınları sınıf mücadelesine katmak için ne yapmayı düşündüğümüz sorgulanmaya/öğretilmeye başlandı. Aslında bu sorunun çok kısa bir cevabı var: Feminist gece yürüyüşüne katılan kadınları sınıf mücadelesine kazandırmak, sınıf mücadelesi ile feminist mücadeleye katılan kadınlar arasında köprüler kurmak, kadınlara esas düşmanlarının evdeki ve sokaktaki erkekten çok kapitalizm olduğunu göstermek gibi bir niyetimiz de görevimiz de yok. Bizim yegâne amacımız daha çok kadına feminist mücadelenin sesini sözünü yaygınlaştırmak. Daha çok kadınla patriyarkaya karşı feminist mücadeleyi örgütlemek. Buyursun sosyalist sol, kadınlar ve erkekler olarak emekçi kadınları sosyalist mücadeleye örgütlesin. Biz 8 Mart’a gelen kadınlara 1 Mayıslara gitmeyin ya da sendikal örgütlenme gerçekleştirmeyin filan demiyoruz, hatta tam tersine sınıf hareketine kadınları da içerecek politikalar geliştirmeleri için baskı yapıyoruz. Ama en önemlisi sosyalist hareket hiç aklından çıkarmasın ki feminist hareket sosyalist solu kadın emekçilere bağlayan “volan kayışı” değildir ve olmayacak da.

Bu anlamıyla toplumsal cinsiyeti gören sosyalizm çağrıları[ii] da özünde maalesef feminizmi ehlileştirme çabasından ibaret kalıyor. Sosyalist sol toplumsal cinsiyeti görerek politika yaptığında feminizmden “kadının yoksa parası amıdır kumbarası” dövizinden kurtulunacağını varsaymak da boş hayal. Sosyalist solda sıklıkla Komünist Manifesto’daki evlilik ve fuhuşun aynı madalyonun iki yüzü olduğuna yönelik tespitler, Marx’ın ve Engels’in kadın mevzusu üzerine gerekli kuramsal açılımı yaptıkları ve feminizme gerek olmadığı şeklinde değerlendirilir. Yanı sıra Can Yücel’in ünlü “göte göt denir” lafını hiç rahatsızlık duymadan on yıllardır tekrarlayıp, vajina-am kelimeleri karşısında Akit’le aynı ruh haline girmek, aslında sosyalist solun feminizm karşısındaki siyasi psikolojisini gözler önüne seriyor. Oysa tam da bu dövizi tamamlayan bir başka döviz/slogan yıllardır feminist eylemler başta olmak üzere kadın eylemlerinde var olur: “Dolapta zıkkımın kökü sokakta isyan var!”

“Dolapta zıkkımın kökü var” hemen her kadının defalarca, ama içinden ama dışından söylediği bir cümle. Bütün gün çocukla, temizlikle, yaşlı bakımıyla uğraşıp sofraya gelen yemeği beğenmeyen, eve gelip daha kapıda “yemekte ne var” diye soran erkeklere verilen cevaptır “zıkkımın kökü var”. Uzun saatler boyunca evde parça başı işlerle uğraşan ya da bir şirkette telefonla müşteri hizmeti veren, öğlen yemeği yemeye bile fırsat bulamayan, eve gelince ilk iş çocuğun kirlilerini çıkaran, sonra da yemek hazırlamakla uğraşan kadına, sofradaki yemeklere bakıp “dolapta başka ne var” diye soran erkeğe verilen cevaptır “zıkkımın kökü var”. Yemekten sonra adam televizyonun karşısında futbol tartışmalarını izlerken, bulaşıkları halledip, çocukları yatırıp, ertesi günün ütüsünü yapıp, sevdiği dizinin sonunu bile seyredemeden uyuklamaya başladığında bütün erkek bencilliğiyle tepesine çöken adama içinden attığı çığlığın ifadesidir “diktatör değil vibratör istiyoruz” dövizi. Çoğu zaman açlık ve sefaletle boğuşmamak için katlanılan bu evlilikler hakkında kadınların ne düşündüğü feminist gece yürüyüşünde taşınan “kadının yoksa parası amıdır kumbarası” dövizinde veciz şekilde ifadesini bulur. Bu üç döviz feminist mücadelenin heteroseksüel çekirdek aileye ilişkin en net kuramsal ifadeleridir sanıldığının aksine.

Sosyalist solun çok sevdiği, kadınların esnek güvencesiz çalışmaya mahkûm edilmesine dayalı yeni sermaye birikim süreçleri gibi -havalı- laflarla tarif edilen neoliberalizm de işte bu anlatılan ailelere dayanarak kendini yeniden üretiyor. Tam da bu yüzden steril steril “ev içindeki karşılıksız kadın emeği aslında sermaye birikimine kaynak sağlıyor” türünde analizler yaparak “toplumsal cinsiyeti gören” bir sınıf mücadelesi inşa etme çabaları kadınlar açısından hükümsüz kalıyor. Patriyarka kapitalizm ilişkisi ya da aslında bir bütün olarak patriyarka analizi, neolibaralizmle kadın emeğinin esnekleştirilmesi arasındaki ilişkiye indirgenemez. Erkek egemenliğine karşı mücadeleye kuşkusuz, neoliberalizmin yeni muhafazakarlıkla kendini örgütleyen/meşrulaştıran, güvencesiz niteliksiz esnek çalışmayı kadınlara dayatan, heteroseksist aile politikalarına karşı mücadele de içkindir. Ancak erkek egemenliğine karşı mücadele aynı zamanda kadınların güvencesiz, esnek, niteliksiz işlerde çalışmasını koşullayan aile içindeki karşılıksız emeklerine el koyan erkeklere karşı mücadeleyi de gerektirir. Patriyarkanın, evdeki erkeklerin kadınların emeğine karşılıksız el koymasını sürekli kılacak biçimde kendini yeniden üretmesini sağlayan ise kadınların emeklerinin yanı sıra bedenlerinin ve cinselliklerinin de yine bizzat evdeki erkekler tarafından denetlenmesidir. Kadınların erkeklerin denetimi dışına çıkmak istemeleri, sıcak aile yuvası yalanına dayalı rızanın ortadan kalkması üzerine ise patriyarkanın zoru devreye girer; bu zor erkek şiddeti, yani dayak, taciz, tecavüz ve kadın cinayeti olarak kendini gösterir. Bu nedenle [niyeyse erkek egemenliğini değil] toplumsal cinsiyeti gören sınıf politikası, sermayenin kadın emeğini daha yoğun sömürmenin ötesinde, evdeki erkek baskısını/denetimini/şiddetini topyekûn erkek egemenliğini gör(e)mediği için, özel alandaki bu egemenlik ilişkisinin kamusal alandaki tezahürlerini de doğru analiz edemez. Bu nedenle otobüste şort giydiği için tekmelenen kadın söz konusu olduğunda tekmeleyenin “erkek” olduğuna ilişkin feministlerin yaptığı vurguya “dinci tekmeyi görmeyen liberal feministler” diye saldırılır. Keza kadın cinayetlerinin artışını doğrudan AKP’nin dinci-gericiliğine bağlayıp “nerde bu feministler” çağrıları yapan sosyalist erkekler trans cinayetleri karşısında “delikanlılığa” yediremeyip ölüm sessizliğine aynı nedenle bürünürler.

Peki sınıf mücadelesi hiçbir şekilde erkek egemenliğini bir bütün olarak ele alan politikalar üretemez mi? Kuşkusuz üretir, ancak sınıf mücadelesinin patriyarkayı “da” gerileten politikaları tarihin hiçbir döneminde sosyalist erkekler ya da sınıf mücadelesinin önderleri teorik tezlerle ikna edildiği için ortaya çıkmadı. Tam tersine erkeklerden, sermayeden, devletten bağımsız bir feminist hareketin siyasal özne olarak mücadele vermesi ile sınıf mücadelesi kadın emekçilerin taleplerini de gündemine almak zorunda kaldı. Avrupa’da ve Amerika’da sosyalist hareketin kadınların oy hakkını gündemine alması birinci dalga feminist hareketten bağımsız düşünülemez. Keza ikinci paylaşım savaşı sonrasında, kapitalist Avrupa’da kadınların sanayideki bazı işkollarında çalışmasının yeniden yasaklanması girişimlerinin başarısız olması da, erkek sendikalara rağmen kadınların oy potansiyelini göz önünde bulundurmak durumunda kalan siyasi partilerin “zorunlu” tercihiydi.[iii] 19. yy boyunca kadınların sendikalara üye olmasını engelleyen erkek sendikacılara fikirlerini değiştirten, sermayenin sınıfı bölerek işçi erkekleri daha fazla sömürdükleri fikrine teorik olarak ikna olmaları değil, kadınların bağımsız sendikalar kurarak örgütlenmeleri ve greve gitmeleriydi.[iv] Keza 1960’ların sonundan başlayarak 1970’ler boyunca süren eşit işe eşit ücret mücadeleleri, kadınlara yasaklı iş kollarında kadınların da çalışmaya başlaması, cinsiyetçi iş bölümüne karşı yükselen eylemler, sosyal devlet politikalarıyla açılan kreşler, ikinci paylaşım savaşı sonrasında güçlenen sınıf mücadelesinin gündemine kendiliğinden gelmemişti. İkinci dalga feminist hareketin ev içindeki emekle, beden ve cinsellik üzerine kuramsal tezlerine sosyalist hareket ya da sendikal hareket teorik olarak ikna filan da olmuyordu. Ancak bağımsız feminist mücadelenin gücü sosyalist hareketi ve sendikal hareketi patriyarkaya karşı mücadelenin kimi taleplerini sahiplenmeye mecbur bırakmıştı. Keza 1979’da İngiltere’de sendikaların kürtajın yasaklanması girişimine karşı örgütlenen yürüyüşe katılmaları da aynı şekilde feminist hareketin gücünden bağımsız ele alınamaz.[v] Hemen bu topraklardaki feminist mücadelenin tarihine dönüp bakarsak, 1990 yılında feminist hareket kadının çalışmasını koca iznine bağlayan Medeni Yasa’nın 159. maddesinin değişmesi için kampanya örgütlerken[vi] sosyalist sol feministleri bölücülükle, burjuva olmakla suçlamaya devam ediyordu.

Makbul kadınlığa da makbul feminizme de hayır

İstanbul’daki feminist gece yürüyüşleri on altı yıldır örgütleniyor. Bundan sadece on iki on üç sene önce yaklaşık beş yüz kadın yine İstiklal Cadde’sinde yürürken en coşkuyla attığımız slogan ve dikkat çeken dövizimiz “ar değiliz zar değiliz mal değiliz feministiz biz feministiz”di. Ama o zamanlar sadece yüzlerle ifade edilen sayıda kadın yürüdüğümüz için sosyalist soldan erkekler bize akıl verme ihtiyacı duymuyorlardı. Oysa biz dün de feminist politika yaparken emek, beden, cinsellik, şiddet [o dönemde daha sınırlı olsa da] heteroseksizm, arasındaki diyalektik ilişkiyi açığa çıkaran bir patriyarka analizine dayalı feminist siyaseti örgütlemeye çalışıyorduk. Dünden bugüne gücümüz arttıkça kuşkusuz cesaretimiz de artıyor ve daha doğrudan, çarpıcı ifadelerle feminist isyanı örgütlemeye çalışıyoruz. Ancak belli ki AKP’nin şiddet ve baskı rejimine karşı feminist mücadelenin etki ve meşruiyet alanının genişlemesi feminist siyaseti makbul sınırlar içine çekme çabalarını da güçlendirdi. Feminist siyaseti sekülarizm için ve neoliberalizme karşı mücadeleyle tanımlama-sınırlama girişimleri aslında maalesef sadece feminist hareketi sosyalist soldan erkekler için makbul hale getirmek anlamına geliyor. Kuşkusuz feminist siyasetin önceliği bugün AKP’de cisimleşen patriyarkal politikalara karşı mücadele, ancak patriyarkanın ömrü AKP ile ya da neoliberalizmle sınırlı olmadığı gibi kendini yeniden ürettiği yegâne yer de kamusal alan değil. Bizzat özel alanda örgütlenen erkek egemenliği patriyarkanın can damarını oluşturuyorsa feminist mücadele neoliberalizm, sekülarizm-dincilik, barış, erkek şiddeti gibi birbirleriyle bağları silikleşmiş ve patriyarkanın aile, cinsellik, heteroseksizm ve kadın bedenine dayalı tahakküm politikalarını görmeyen bir siyasetle sınırlandırılamaz. Bir bütün olarak patriyarkaya karşı mücadele edebilecek yegâne siyasi hareket de bu nedenle “tam” bağımsız feminist hareket olabilir; erkeklerden, sermayeden, devletten ve sosyalist solun makbul feminizm dayatmalarından bağımsız. Şu anda bu bağımsızlığı önemli ölçüde koruyabildiği için de on binlerce kadın kendi sözüne ve sesine sahip çıkarak feminist gece yürüyüşlerine katılıyor.

Dipnotlar:

[i] http://sendika62.org/2018/03/sinif-mucadelesi-kadin-sorunu-bunun-neresinde-ozge-yurttas-483348/

[ii] Ebru Pektaş http://ilerihaber.org/yazar/kapitalizm-elestirisinde-kadinin-adi-var-mi-83425.html

[iii] Sylvia Walby, Patriyarka Kuramı, Dipnot Yay. Çev. Hülya Osmanağaoğlu, sf.253

[iv] Başak Tuğsavul https://catlakzemin.com/fabrikalardan-evlere-kadin-grevi/

[v] Anne  Munro, Kadınlar İş ve Sendikalar, Kadınlar ve Sendikalar içinde, Hava-İş Yay., Derleyen Eylem Ateş,          Çev. Hülya Osmanağaoğlu, sf.29-30

[vi] 159’a Hayır, Feminizm Kitabı, Dipnot Yay. Haz. Hülya Osmanağaoğlu, sf.360-361