Archives For özgürlük


Haluk Ünal

2014 Yerel Yönetim seçimlerini arkamızda bıraktık. Henüz ciddi değerlendirmelerini yapamadan Cumhurbaşkanlığı seçim rüzgarına yakalanacağız gibi görünüyor.

HDP-BDP den kapsamlı değerlendirmelerin gecikmeyeceğine inandığım için bir süre bekledim. Görünüş ve duyumlar, gereği gibi acil ve derinlemesine değerlendirmeler beklemek gerçekçi olmayacak. Bu durumda yurttaş sorumluluğu gereği kişisel değerlendirmemi yapmak, kişisel kürsümden paylaşmak gerekli hale geliyor.

Bu türden değerlendirmenin sayısı ne kadar çok olursa, HDP/BDP yönetimlerinin elinde o oranda veri olacağını düşünerek, bunu bir görev kabul etmek bile mümkün.

***

Değerlendirmeye ilk olarak bazı kısa hatırlatmalarla başlamakta yarar olabilir. 2014 yerel seçimlerinde oy kullanacak toplam seçmen sayısı 52.710.730 yurttaştan oluşuyordu. Geçerli oyların sayısı ise 44.875.292. Bu durumda 7.836.000 bin oy açıkta kalıyor. Bu oylardan yaklaşık 1.800 milyon geçersiz; geri kalanı ise oy vermemiş. Bu durumda toplam seçmenin %43.32’si AKP; %25.59’u CHP; %17.63’ü MHP; %6.61’i BDP/HDP; %2.77’si SP; %1.58’i BBP; %2.50 si de Diğer partilere oy vermiş. ***

Şu ana kadar yapılan değerlendirmelere göre bu seçimin kaybedeni yok? Herkes başarılı ve zaferle çıkmış durumda. Bu durum geleneksel hasletlerimizden biri. Yenilgiyi kabul etmek, nedenlerini tartışmak ve geleceğe dönük gerçekçi çıkarımlar yapmak, genlerimizde yok.

Kazanan kim, tartışmasından önce, toplumsal sınıflar ve tabakaların karşılıklı ilişkiler ve çatışmalar alanı anlamına gelen siyaset sahnesine ilişkin bazı gözlemler yapmak, daha işe yarar kanısındayım.

Türkiye toplumu Cumhuriyet denilen deli gömleğinin içinden çıkan bedenin, eline yüzüne bakılır halde olmadığı malum.

Şedit, tacizkar, tecavüzkar bir babanın talihsiz çocukları gibi bu toplum. Bütün travmaları, çarpıklıkları, deformasyonlarıyla bir ucubeye benziyoruz. Bu nedenle de ne kendimizi, ne ötekini sevebiliyor, ne de aynaya tarafsız bir gözle bakabiliyoruz.

***

Farklı kesimler, farklı değerlendirmeler yaptılar. hepimiz bunları okuduk dinledik. Laik/Seküler kesimlerin değerlendirmelerinde temel parametre AKP nin aldığı oylardı.

Gerek miktar, gerek oran gerekse nedenler üzerine her türden tuhaf, seçkinci tartışma yapıldı. İş, (43 mü 45 mi) AKP’ye oy verenlerin neo faşizmin kitlesel temeli olarak ilan edilmesine kadar vardı.

Laisist, modernist şaşkınlığın, düş kırıklığının, karamsarlık ve kötümserliğin, şimdilik vardığı en aşırı noktaydı bu. Bu kesimlerin sigortası da kalan %55 olarak ilan edildi.

Neyse ki, “bu cahil sürü” hala azınlıktaydı; ve genişleme sınırlarına da gelip dayanmıştı.

Örneğin, Ahmet İnsel’in tespit ettiği “muhafazakar otoriter kabarma” yüzde kaçı ima ediyor? Ve hangi kriterleri esas alarak tanımlıyor?

Oysa bu açıdan bakıldığında ben ve benim gibiler için çok daha “karanlık bir tablo” sözkonusu. Eğer temel ölçütü modern yaşam tarzı değil de evrensel demokrasinin ulaştığı en ileri nokta olarak kabul etmeye kalkarsak; merkeziyetçi, muhafazakar, otoriter, eril militarist, milliyetçi partilere verilen oyların oranının %90 larda dolaştığını görebiliriz.

Kophenag kirterlerini bile temel alsak, %90 otoriter, muhafazakar bir ortak payda iddiası yalanlanamaz. Söz konusu %90 ı bölen ikinci ölçüt ise laik-seküler/dindar ayrımıdır.

Parti programlarında merkeziyetçi, muhafazakar, otoriter, eril, militarist, milliyetçi geleneksel TC zihniyetine alternatif bir zihniyet geliştiren, bu zihniyeti bir anayasa teklifi olarak somutlamış, parti içi yaşamında, politik pratiğinde hakim kılmaya çalışan partiler hangileri?

***

Bu durumda siyasi mücadele stratejileri açısından da iki farklı aks mevcut demektir. Birisi, Laiklerin devlette yeniden egemen olması, ne pahasına olursa olsun, AKP yönetici kliğinin tasfiyesini esas alan strateji.

Diğeri ise, ben ve benim gibilerin, geliştirmesi gereken strateji. Bu gün toplumda varolan bütün kesimlerin devletle somut bir çelişkisi veya çatışması var. Bunların tamamı da anayasal sorunlar. Ancak toplumsal kesimlerin hiç birisi ötekilere dönük, ortak mücadelenin faydalarını anlatma çabası içinde değil.

Kürtler Türkler’e, Aleviler sünnilere, Hıristiyanlar müslümanlara, Laikler mütedeyyinlere devleti birlikte değiştirmenin önemini, yeni bir anayasanın zorunluluğunu anlatması tek geçerli yol.

Demokrasi mücadelesinin merkezi meselesi de bu.

Bir başka deyişle demokrasinin genişlemesi herkesin “Türkiyelileşmesinden” geçiyor. Merkeziyetçi zihniyetle, adem-i merkeziyetçi (özyönetimci) zihniyetin mücadelesi, gelecek 50 yılı belirleyecek.

İnsanlık, geldiği noktada kazanımlarını koruyabilmek için, bu onbin yıllık modası geçmiş sosyal teknolojiyi çöpe atmak, gelişmişlik seviyesine uygun özyönetimci sosyal teknolojiyi benimsemek zorunda.

Refah da özgürlük de aynı kapıdan geçiyor.


Haluk Ünal

Adem-i Merkeziyetçilik, 100 yıldır bu topraklarda kullanılmayan, unutulmuş, unutturulmuş bir kavram.

Şimdilerde öztürkçecilerin uydurduğu “yerinden yönetim, özyönetim” gibi kavramlarla karşılamaya çalışılsa da bu “buluşlar” kavramın ne ruhunu ne de anlamını yeterince özetliyemiyor.

Adem eski dilde yokluk, hiçlik anlamına geliyor. Yani merkezsizlik, merkeziyetçiliğin olmadığı bir yönetim tarzı olarak tercüme edebiliriz.

Kavramın bu topraklarda ilk kez Hürriyet ve İtilaf Partisi tarafından gündeme getirildiğini sadece yakın tarihe meraklı olanlar ve tarihçiler, yani bir avuç insan biliyor.

Söz konusu kavram, onları savunan partinin lideri Prens Sabahattinle birlikte, İttihatçılar tarafından lanetlenip, resmi tarihin gölgesine gömüldüğünden beri de anılmıyor.

Bu tesadüfi değil elbette. Öncelikle insanlığın en temel hastalıklarından biriyle malül…

Güç ve iktidar ilişkileri içinde yaşadığımız bütün tarih, bize korkularımızla ve düşmanlarla yaşamayı öğretti.

Bu da fikriyatın ve felsefenin ölümü anlamını taşıyor.

Hangimiz için söyleyenden çok, söylenen önemli oldu?

Kaçımız “düşmanın” düşünce yapısı içinde kayda değer bir önermeyi, ihanetle suçlanma korkusuna rağmen, ele almaya cesaret edebildik.

Bu hastalık sadece egemen düşünceye ikna olmuşlarda değil, muhalif olduğunu iddia edenlerde de sıkça görüldü. Hatta egemen düşünce hakim ilişkilerin korunup geliştirilmesi gibi bir zorunlulukla karşı karşıya olduğu için, farklı fikirlere çok daha esnek ve faydacı yaklaşabildiğine sıkça tanık oluyoruz.

Muhalefet ise egemenlere göre hep daha doktriner, daha tutucu bir noktaya kolayca sürüklenebiliyor.

1908 sonrası oluşan meclisi mebusan’ın bu toprakların tarihinde gördüğü en çoğulcu dönem olduğunu ve bu gün, yeni sandığımız bir çok tartışmanın o günlerde başladığını söyleyip, bu faslı geçelim.

Gerçeklerin gün ışığına çıkartılması, toplum tarafından öğrenilmesi ayrı bir çabanın ve sürecin sonucunda olacak.

Oysa bizim adem-i merkeziyetçilik kavramını tartışmak için beklememiz gerekmiyor.

Ne tarihçi, ne de siyaset bilimciyim. Ama örgülü yaşam pratiği açısından 16 yaşından başlayarak, zengin bir deney ve gözlem sürecinden geliyorum.

Düşmanlarımız kadar otoriter ve merkeziyetçi olmuş, çok naif  bir noktadan başlasak da düşmanlarımızın araç, gereç, yol ve yöntemlerini kullanmakta sakınca görmemiş bir okulun öğrencileriyiz.

Üzülerek kabul etmeliyiz ki, amacına uygun araçlar seçmeyenin, nasıl düşmanına benzeyebileceğini ağır bedellerle öğrenmiş bir okulun öğrencileriyiz aynı zamanda.

Bütün bu sürecin sonucunda, örgütlü mücadele ve yaşam fikrimde zerre değişiklik olmadı. Ancak nasıl bir örgütlülük sorusuna verdiğim yanıt temelden değişti.

Merkeziyetçiliğin insanlığın başına gelmiş en büyük belalardan biri olduğu konusunda küçük bir kuşku bile taşımıyorum.

Gelişmiş toplumların pratiği de bu düşüncemi her geçen gün doğrulayan yeni bir örnek sunmaya devam ediyor. İnsanlık, aslında kapitalizm bile, bence bu beladan kurtulmak için çabalıyor.

20.yy’ın başından itibaren özyönetim doğrultusunda muazzam deneyler yaşandı aslında.

1848 Paris komününden başlayarak, 1905, 1917, 1920-21 sovyet ve konsey pratikleri de otoriter ve modernist bir sosyalizm pratiği tarafından yozlaştırıldı, onunla birlikte de gömüldüler.

Bu yöndeki çabalar bu topraklarda da 70 lerde yeniden boy vermeye başladı. Fatsa’da yaşanan belediyecilik deneyimi, Tariş direnişi en bilinenleri. 90 larda ise bu zihniyetin ilk kez ciddiyetle kağıda dökülmüş hali 1995 yılında kurduğumuz ÖDP nin tüzüğüdür. Bu tüzük, alternatif bir yönetim tarzı fikriyat ve aklının ortaya çıkışına kanıt olsa da, mezhepçilik karşısında dayanıklı olamadı.

Geçtiğimiz yıllarda bu teze Kürt siyasi hareketinin sahip çıkmaya başladığını gördük. Önümüzdeki seçim süreci için seçtikleri temel slogan iki temel kavrama yaslanıyor: (özgür)kimlik ve özyönetim…

Batı’da ise bu açıdan en önemli ve tarihi gelişme, Gezi direnişi ve Gezi komünüdür.

Geleneksel sol ve Kemalistler, Taksim Dayanışması, sürecin direksiyonuna oturmakla, gezi parkındaki gençlerin öz örgütlenmesine, kendi sözcülerini, temsilcilerini yaratmasına olumsuz etkide bulunsa da direniş, Türkiye tarihinin bir dönüm noktası olma özelliğini korudu.

Korumakla kalmadı, bütün merkeziyetçi organizasyon formlarının atılacağı çöp sepetini de işaret etmiş oldu.

Sonuç olarak adem-i merkeziyetçilik (özyönetim) kavramı bundan böyle siyasal hayatımızın merkezine yerleşmiş bulunuyor.

Bu tartışmanın başında ben de uzun uzun yazılar yazmak yerine, karşılaştırmalı bir tablo hazırlamayı tercih ettim. Henüz ham ve iğretilemelerden oluşan bu tabloyu demlemek yerine, hızla dolaşıma sokup, çok daha geniş bir alanda geliştirilmesini sağlamak daha doğru göründü.

Paylaşıyorum:

Merkeziyetçi örgütlenme

 

Ademi merkeziyetçi örgütlenme

 

Ruhunu newton fiziği, uslubunu da fordizmden alır. Ruhunu kuantum fiziğinden ve çokluk yaklaşımından, uslubunu da esnek kalite çemberlerinden alır.
Doğru ve tanrı tektir Doğru ve tanrı göreli ve çoktur.
Tümden gelimci bir yöntemle düşünür. Tüme varım ve tümden gelim birbirini tamamlar.
Belirli bir hedefe oluşmak için bir araya gelmiş bir ekibin fikirlerini deklare etmesi (manifestolar) ve yandaşlarını çoğaltması esasına göre oluşur. Belirli bir ihtiyacı ortak tanımlayan bireylerin ihtiyacın nasıl karşılanacağına ilişkin fikirlerini tartışmaya açması ve türdeşlerini katılmaya çağırmasıyla oluşur.
Organizasyon kurucular tarafından kapalı biçimde modellenmiş ve tasarlanmıştır. Organizasyon esnek, katılıma ve değişime açık bir zeminde oluşturulmuştur. (Şebeke)
Tek bir merkez, bilgiyi toparlar, yorumlar ve dağıtır. Tek merkezliliğin gerçekliğe uymadığı bilgisinden hareketle (her katılımcının bir merkez olduğunu kabul eden) çok merkezli bir oluşumdur.
Bütün parça ilişkisinde parça bütüne feda edilebilir. Bütün, onu oluşturan parçaların tamamıdır ve parça bütüne, bütün parçaya feda edilemez. Uzlaşması aranır. Sophi’nin seçimi durumlarında (özel olan politik olduğu için) parça için, bütün feda edilebilir.
Kararlar merkezde alınır. Azınlık çoğunluğa uymak zorundadır. Uymamak disiplin suçudur. Kararlar mutabakatla alınır. Karar öncesi eğilim yoklamaları asıl yöntemdir. Mutabakat sağlanamadığında azınlık kendi önermesini kanıtlayabilmek için çoğunluktan farklı önerisini uygulamaya sokar. Bu, disiplin suçu değil, zenginlik sayılır.
Organizasyonun kaderini merkezdekilerin vasıfları belirler. Bünye kendisini merkeze rağmen yenileyemez. Merkez de genellikle yarattığı bünyeye rağmen davranamaz. (Kusursuz muhafazakarlık) Organizasyonun kaderini herkes belirler, bünye kendini yenilemeye müsaittir.
İşbölümleri önce sadakat sonra yetenek ve işe uygunluk kriterleriyle;atamalarla belirlenir. İşbölümleri gönüllülük esasına göre belirlenir. İşe uygunluk ve yetenek temel kriterdir.
Organizasyonun temposunu, çalışma hızını merkezin öngörüleri, planları, ihtiyaçları belirler. Organizasyonun temposunu, hızını, her kesin azami katılım sağlaması, gönüllü katılım koşulları belirler.
Merkezin başarısı bilgiyi toplayıp yorumlamakla eşdeğerdir. Merkezin başarısı bilgiyi toplayıp, ihtiyaca göre tasnif etmek ve herkesin kullanabileceği, tartışmaya katılabileceği bilgileri hızla yaygınlaştırmakla eşdeğerdir. (Moderasyon) Aksi halde “uzmanlar” hegemonyası ortaya çıkar.
Merkez ve uzmanlıklar önemlidir Çalışma grupları önemlidir.
Uzmanlıklar merkez için vardır. Çalışma grupları olarak organize olmuş uzmanlık alanları, herkesin bilgisini yalın bişekilde eşitlemek ve her konuda kararlara katılımını sağlamak için vardır. Bir başka deyişle bilginin iktidarını ahaliye paylaştırmak için vardır. (Mimar da, şehirplancısı da  webci de metin yazarı da birincil olarak buna hizmet eder)
Katılımcı sayısı arttıkça merkezin iç işleri büyür. Ağırlaşır. Merkez parası varsa profesyonelleşme eğilimi içine girer. (eskiden banka soyardık) Para bulamazsa özensizleşmeye başlar. (İktidar güçlendikçe para da özensizliği engellemez zaten.) Organizasyon büyüdükçe, uzman sayısı, gönüllü sayısı artar, “merkez” sayısı artar.
Merkez kadiri mutlaktır. Merkez tanımı temelden değişmiştir. Hem hiyerarşik anlamını yitirir, hem de yönetici anlamı değişir. Şebeke tek merkezden oluşan bir perspektifle kurulmadığı ve bunu şart koşmadığı için, on kişilik bir grup da eklemlenebilir, bin kişilik bir grup da eklemlenebilir.

 

Merkez hareketin temsilcisi olduğu için hizmetliler de merkezin hizmetlisi olur. “Merkez”ler organizasyonun hizmetlisidir. Görevleri toplulukça tanımlanmıştır. Başarılı olmayanı topluluk seçtiği gibi geri çağırır. Yerine yenisini seçer.
Disipliner düşünür. Disiplinlerüstü düşünür.
Monolitik düşünür. Analitik düşünür.
Temsili demokrasi ve seçim sistemi kullanılır. Doğrudan demokrasi ve seçim sistemi kullanılır.
Seçimlerde her düzeyde yöneticinizi seçersiniz. Seçimlerde her düzeyde sözcünüzü seçersiniz.
Uzmanlar her düzeyde yöneticiler tarafından atamayla belirlenir. Uzmanlar her düzeyde seçimle belirlenir.

 

 

 

 

 

 


Added by Ahmet Buğdaycı on October 22, 2013.

Gezi hareketi sadece AKP’ye tepki veren, İslamofobi ve Kürdofobiyle dolu öfkeli dile teslim olarak ulusalcılıkla sol akımlar arasında sıkıştı. Bir kez daha demokratik muhalefet kendine çıkış yolu bulamıyor. Türk siyasetinin en büyük sorununun temsil edilemeyen muhalefet olduğu gerçeği seçimler yaklaştıkça da daha çok hissediliyor.

Eğer ulusalcı değilseniz, kerhen CHP’ye oy vermek istemiyorsanız, Kürt değilseniz, ortada oy verecek bir muhalefet partisi yok. 2007 seçimlerinde oy verecek parti bulamadıkları için sandığa gitmeyenlerin oranı yüzde 16 iken, bu oran 2011 seçimlerinde yüzde 13’tü. Son kamuoyu araştırmalarına göre sistemi protesto ederek sandığa gitmeyeceklerini söyleyen seçmenlerin oranı yüzde 16. Diğer yandan CHP’nin yarısını teşkil eden sosyal demokratlar, Türk milliyetçisi bir “politbüro”nun egemenliği altındaki partiye sadece “laiklik” tedirginliği ile oy veriyorlar.

Yine araştırmalara göre AKP’nin seçmenlerinin yüzde 13’ü de, CHP’ye asla oy vermeyecek liberal/sosyal demokratlardan oluşuyor. Ama CHP’nin sadece yüzde 50’sini, seçmenlerin yüzde 10’unu teşkil eden ulusalcı kanat tüm muhalefetin önünü kapatıyor. (CHP tabanının tamanının ulusalcı seçmenlerden oluştuğunu, bu yüzden CHP’nin çaresizce bu tabana teslim olduğu şeklindeki kamuoyu kanısının doğru olmadığını not düşelim). Bu anlayışla yönetilen CHP’nin seçimlerde aldığı oy ise yüzde 20-25’i aşamıyor. Böylece siyaset sahnesi dar bir alana çekilmiş muhalefet partisi ile kedinin fareyle oynadığı gibi oynayan AKP’ye bırakılıyor. Dolayısıyla mevcut muhalefet paradigması, Türkiye için aşılması gereken en önemli konudur.

“Herkese, tüm kimliklere demokrasi” diyen Gezi, sistemi protesto amacıyla sandığa gitmeyenleri, oy verecek parti bulamadıkları için bağımsızlara oy verenleri, CHP’nin değişim isteyen sessiz sosyal demokratlarını, hatta AKP koalisyonu içinde ikinci sınıf bir konuma itilen liberalleri heyecanlandırdı. Ama Gezi de, AKP-Erdoğan karşıtlığı cephesinde buldu kendini, burdan çıkamadı, asıl mesajın yeni bir muhalefet, siyaset zihniyeti, alanı ve formatı yaratmak olduğunu kaçırdı. AKP ve ulusalcıların otoriterlikte bir madalyonun iki yüzü olduğu es geçilince, Gezi’nin demokratik muhalefeti arada sıkışmaya başladı. Sadece iktidara tepki vererek, kendi demokrasi taleplerine tam ters noktada duran ırkçı milliyetçiliğe, darbeci anlayışa destek oldukları, öfke bulutunun içinde kayboldu.

Böylece, mevcut meşru ama sivil alanda temsil edilmeyen demokrasi talepleri ve bunların arkasındaki muhalif kitleler de boşlukta kalmaya mahkum oluyor bir kez daha.
Türkiye’ye yeni bir muhalefet lazım. Bunun kendi yolunu bulabilmesi içinse yeni bir kavrayışa, algıya, zihin dünyasına ihtiyaç açık ve net. Evet, ortada somut bir “ihtiyaç” var. Ama bu ihtiyaç nasıl somutlaşacak? Algı tıkanıklıklarını aşıp, ayağa dolanan eski düğümleri tek tek çözüp, köklerden ağaca varmak tek çözüm. TC’nin, geçmişin yükünü atıp, onunla yüzleşip, eski değil, mevcut değil, yeni Türkiye’nin öncüsü olabilecek bir adımı atmak… Bu ancak Kemalist ve Marksist-Stalinist zihniyeti geçmişte bırakarak, yeni, üretici, proaktif, küresel yeni sınıflarla uyumlu bir demokrasi anlayışıyla olabilir. Aslında Gezi’nin dünyada bile yankı uyandıran, kitleleri büyüleyen sırrı da bu alanın ilk defa bu denli açık ve yaratıcı bir şekilde görünür olmasıydı. Bulgaristan’dan Yunanistan’a, ABD’den İtalya’ya, Hong Kong’dan İngiltere’ye, kentler içinde sıkışmış global mutsuzlar benzer duyguları yaşıyorlar sistemlere karşı. Gezi kitlesinin aynı zamanda global olduğunu, taleplerinin yerel sınırlar dışına taştığını anlamadan, donmuş muhalefet biçiminin mazoşist, tepkisel, içe kapanmış dünyasına teslim olunur ancak.. O yüzden yeni muhaliflik, küresel bu dalganın demokrasi talebiyle uyumlu, her türlü otoriter kökü, eğilimi temizleyerek, taze bir sesle, eskinin zihinsel, dilsel diktatöryasına karşı çıkarak mümkün olabilir.

Gezi ruhu çoğulcu, eşitlikçi ve adil bir demokrasiye yönelirken eskinin nefretle, fobilerle, önyargılarla, aşağılamalarla dolu “sinik” dilinden ayrışarak, uzlaşmacı, önyargısız, eşitlikçi bir dili kurmak zorunda. Ama en zoru da bu dili kurmak. Bir dilin oluşumunu ise ihtiyaçlar belirler. Mevcut yapılar, mevcut muhalefet yeni Türkiye’yi dünyayı kapsamıyor, o yüzden ihtiyaç somut olarak var ve artık kabına sığmıyor. Cepheleşmeyen, kapsayıcı, eşitlikçi, çoğulcu, tolereranslı, somut önerilerle dolu, proaktif bir dil…. Yeni bir demokratik zihinle, yeni bir vizyonla…
Talepleri temsil edilmeyen kitlelerin de ekmek kadar su kadar ihtiyaç duyduğu, mevcut kalıplar arasından yolunu bulup yeni bir geleceğe açılabileceği yeni Türkiye ancak böyle hayal edilebilir.

 

 


Added by Posta212 on October 15, 2013.

Saved under KÖŞE YAZILARI

Gezi, demokrasiye susamış Türkiye için yeni bir ses, yeni bir soluktu. Gezi ruhu hızla yurtdışına taştı, hatta tüm dünyada yankı buldu. Sokak hareketi bitti, Gezi ruhu da bir yaz aşkı olarak kaldı. Evet, Gezi meydanlarda bitince şimdi geriye ne kaldı? Türk siyasi hayatının en büyük sorununun belki de iktidar kadar, hatta beki de ondan daha fazla, demokratik muhalefetin potansiyelinin mevcut muhalefet yapısı içinde temsil edilememesi olduğunu düşünenler için, Gezi bir ruh, bir heyecandı.

Taksim sözleşmesi

Halihazırda ise siyasi iktidara karşı öfkeyle karışık bir tepki, itiraz bulutundan başka bir şey gözükmüyor.
Gezi, zihinleri sarsmak için yeni bir muhalefet oluşturmak bir fırsat sundu, ama gençlerin herhangi bir sivil/siyasi organizasyona duydukları inançsızlık, önlerinde kendilerine yön gösterecek, yeni bir dille örülmüş bir demokrasi, Türkiye tanımının, tahayyülünün ve siyasetinin olmaması, Post Gezi’nin giderek CHP’nin ve eski solun muhalefet söylemiyle üstünün örtülmesine yol açtı.

Gezi sonrası, gençler kendi yaşam alanlarında tepkilerini devam ettirirken, sahneyi kendilerinden daha “bilgili X kuşağından abilerine” bıraktılar. AKP, Erdoğan eleştirileri ne kadar sert olursa o kadar çok puan toplayan bir anlayış, asıl mesele olan temsiliyete sahip demokratik bir muhalefet oluşturmanın yerini zahmetsizce aldı.

Gezi sonrasında bu eski söylemlerin temsilcileri, hem yazılı hem sosyal medyada seslerini bu Y kuşağına egemen kılmayı başardılar. CHP’de parti tabanının sadece yarısını oluşturan ulusalcıların, diğer yarıyı oluşturan demokratları sessizleştirerek partinin sesi haline gelmeleri süreci aynen Gezi’de işlemeye başladı. Böylece, sadece Gezi direnişinde cesur bir tavır takındığı için ulusalcı Emine Ülker Tarhan gibi isimler “umut” olarak gösterilmeye başlandı. Oysa Tarhan’ın temsil ettiği akımın Gezi’nin darbelere karşı, Kürtler başta olmak üzere herkese demokrasi diyen mesajın tam diğer ucunda yer alması da başlı başına bir ironiydi. AKP’ye karşı katogorik laik tepki, Gezi tepkiselliğini kendi etrafına toplamaya başlamıştı. Böylece harekete asıl büyük darbeyi, bir anlamda geriye gizlenerek, taleplerin üstüne yatan CHP vuruyordu.
Diğer yandan direniş içindeki sol gruplar bunu bir devrim fırsatı olarak algılayarak, öne çıkmaya ve hareketin yönelimini “sol” bir etikete çevirmeye başladılar. Oysa ki otoriteye başkaldıran yeni orta üst kentli sınıfları, postmodern genç jenerasyonun ihtiyaçlarını, düşünce dünyasını ve küresel maddi hayatın karmaşık diyalektik evrimini anlamayan, her türlü “sol” etiket, bu tarz hareketleri kendileri gibi marijinal kılmaya mahrum kılmaktan başka bir şeye yaramıyordu. Hayattan karşılığını alan hakiki ihtiyaçları temsil etmemeleri nedeniyle de bir temsiliyetleri yoktu.

Diğer taraftan, Y kuşağını sadece yaşam biçimlerine otoriter müdaheleye karşı biraraya getiren dinamikler, yine bu kuşağın apolitik, kavramlara hakim olmayan, postmodernizmin kendi içinde çelişkilerle dolu zihin yapısı yüzünden, onları zaman içinde her türlü yönlendirmeye açık hale getirmeye başladı. Sadece iktidar tepkisi, örneğin Ergenekon davasının pek darbeyle, sayısız darbe girişimiyle, faili meçhul cinayetlerle dolu yakın Türkiye tarihini hiç yaşanmamış sayarak, muhalif söylemi “Ergenekon aslında iktidarın bir oyunudur” noktasına savurdu.

Kürtlerin ana dili hakkına kavuşması, Hatay’da neler yaşandığı, Alevi sorunu bu muhalif söylemde arka planlara düştü. Yine de bu sivil direnişinin en azından İtalya’da bir blog etrafında örgütlenip, seçimlerden birinci parti olarak çıkan 5 Star gibi bir oluşuma dönüşmesi beklenebilirdi. Gezi adıyla öne çıkan siteler de sadece bu tepkiselliği yansıtmaya dayalı kalınca, hareket ateşini kaybedince doğal olarak onlar da etkinliklerini yitirdiler.

IMG_0008Halen eksik olan, direnişin tepkiselliği aşarak, yeni bir zihniyetle, herkese demokrasi diyen, tüm etnik/dinsel/cinsel kimlikleri eşitlikçi olarak tanıyan, çoğulculuğa dayalı yeni Türkiye vizyonunu somutlaştırması. Oysa Gezi bu vizyonun nasıl bir ihtiyaç olduğunu görünür kılmıştı. Gezi’nin gençleri bunu istiyordu, ama ne bunu net olarak ifade edebiliyor, ne de bunu organize yapılar oluşturup pratiğe dökebiliyorlardı. İslamfobi ve Kürdofobi üzerine kurulu ulusalcı-ırkçı anlayışla hesaplaşma ve ayrışma kaçınılmazdı, ama bunu yapacak bir biraradalık oluşturulamadı. Erdoğan’ın demokrat zihin olarak çok önüne geçmeden toplumda bir karşılık bulunamayacağı gerçeği, turnusol kağıdı işlevini gören Kürt meselesinde milliyetçi dalganın seline kapıldı. Zaten iktidar da bunu gördüğü için, Gezi’nin “bu görüntüsünü” kullanarak oylarını kenetledi.

Gezi, ulusalcılıkla, klasik sol arasında sıkışmış temsil edilemeyen muhalefet alanında küresel neoliberal sistemin metropolleri arasında varlığını, ruhunu arayan gençlerin bir demokrasi çığlığı olarak yepyeni bir heyecan yarattı. Ama ikinci aşamada, bu ruh şimdi karanlıkta geziniyor, duvarları yoklayarak ilerlemeye çalışıyor, gizlenmiş tuzaklara düşüyor. Sıkılıp, yorulup eski bireysel apolitik hayatlara dönenler de var, tepkisel eskilerin arkasına takılanlar da… Taşlarını kendilerinin oluşturduğu, özgürlükçü, yeni bir algıya, yeni bir hayale dayalı bir platformları yok çünkü. Gezi ruhu oyunu deplasmanda oynuyor hala. Hala pes etmiş değiller. Ama ne yana yöneleceğini bilmiyorlar, ellerinde kendilerini güçlü bir aydınlığa götürecek el fenerleri de yok. Ama onların açacağı yol aynı zamanda Türk demokrasinin de yolu olacak. Gerçek demokratik muhalefetin olmadığı, temsil edilmediği bir siyasette de, özgürlükler iktidarın iki dudağı arasına bırakılmaya ve buna biteviye tepki vermeye mahkum olmaya devam edecek.

 


Zülfü Dicleli
25 Temmuz 2013
Zaman geçtikçe Gezi’nin alışılmış kitle eylemlerinden farklı yeni bir olgu olduğu iyice belirginleşiyor, onun merkezsiz, örgütsüz ve lidersiz bir hareket olduğu anlaşılıyor. Gezi’nin alışılmış muhalefet hareketlerinden son derece farklı olduğu da görülüyor.Gezi elbette muhaliftir, ama onu bilinen iktidar-muhalefet ikileminin ötesinde bir olgu olarak ele almak gerekiyor. Çünkü Gezi alışılmış muhalefetten farklı olarak, sadece karşı olmakla, kendi değerlerine ters zihniyet ve uygulamalara karşı çıkmakla yetinmiyor, aynı zamanda kendi değerlerini yaşama geçiriyor.

Gezi parkında birkaç hafta süren deneyimde tanık olduğumuz sadece direniş, mücadele, protesto değil, sayısız yaratıcı yapıştı aynı zamanda. Gezi insanları yaşamın çok farklı yanlarında kendilerinin daha iyi bir dünya tahayyüllerine uygun birçok eser ortaya koydular. Daha iyi yaşamlar için bir tür laboratuvar oldu Gezi. İzleyen ve yaygınlaşan yerel forumlar da şimdi katılımcı demokrasi için yeni bir laboratuvar işlevi görüyor. Gezi insanları çepeçevre oturup yüz yüze tartışıp birbirlerine danışarak çevrelerine etkide bulunacak projeler geliştiriyorlar. Gezi artık sürekli bir yapışın, bir yapanlar hareketinin adıdır. Daha iyi bir yaşam ve canlı bir demokrasi yapmanın adıdır.

Öte yandan Gezi sadece merkezsiz, örgütsüz ve lidersiz bir hareket değil aynı zamanda sınıfsız ve kimliksiz bir hareket, sınıf ve kimlik üstü bir harekettir. Elbette gezide yeni orta sınıfların katkı ve katılım taleplerini, plazalarda beyinleri limon gibi sıkılmak istenen beyaz yakalıların tepkilerini ve anlam arayışlarını, AVM kapitalizminin azdırdığı tüketimciliğe ve Beş Yıldızlı Otel Müslümanlığına karşı isyanları görmek mümkün. Ama Gezi alışılmış sınıf hareketlerinin çok ötesine geçip, aynı değerleri paylaşan tüm sınıflardan insanları kendine çekti ve çekiyor.

Aynı şekilde Gezi herkesi şaşırtıcı bir biçimde çok farklı kimliklerden insanların buluşma, karşılaşma ve ortak eylem alanı oldu. Geziye katılmak için kendi kimliğini kapıda bırakmak, belli bir kimliği benimsemek gerekmiyordu, insanlar kendi kimliklerini koruyarak yeni bir varoluşa erişebiliyorlardı Gezi’de. Kendini bir dünya vatandaşı gibi hisseden ulusalcılar, dindarlarda birlikte yeryüzü sofralarında bağdaş kuran ateistler, birbirlerini gaz saldırısına karşı koruyan şortlu kızlarla başörtülü kızlar Gezi’de hiç de kuraldışı değildi.

Gezinin muazzam potansiyelinin iki kaynağı var: Birincisi özgürlük, katılım, insan ve doğa değerlerini başa alan bu insanların eylem-öğrenme kararlılığıysa, ikincisi onların birbirleriyle ve makinelerle iletişime girmesini mümkün kılan dijital sosyal ağlarla bağlantılı olmasıdır. Bu onlara bir yandan dağıtık zekânın kolektif aklından yararlanma imkânı sağlarken, diğer yandan eşitler olarak, önkoşulsuz ya da çok az önkoşulla içerik yaratma ve geliştirme imkânı veriyor.

Sosyal medyada önceden belirlenmiş iş akışları, roller ve sorumluluklar yoktur, sosyal medya hiyerarşi tarafından tanımlanmış ve onun tarafından görece sınırlanmış bir etkileşime izin vermez, eşitler arası bir işbirliğinin mekânıdır. Bu yanıyla işbirliğine dayalı yeni bir üretim ilişkisinin temelini hazırlamaktadır.

Gezinin büyüsünün kaynağında bu var.

Küresel bir ağ olarak, diğer ülkelerdeki düğüm noktalarıyla birlikte Gezi, pekâlâ, sınıflara ve kimliklere bölünmüş bir insanlıktan farklı sosyal kesimlerden ve kimliklerden, değişik yaşam tarzlarından insanların bir arada yaşadığı bir dünyaya geçişin bir müjdecisi olarak da okunabilir.

Artık önce bir teorinin kurgulandığı (ya da programın yazıldığı, stratejinin belirlendiği, kararların alındığı) sonra bunun sahada, eylemde uygulamaya geçirildiği bir yapış tarzından teori (program ya da strateji) geliştirmekle uygulamanın iç içe geçtiği, Büyük Verinin ve dijital iletişimin sağladığı olanaklarla eylem-araştırmanın önünün açıldığı bir döneme girmiş bulunuyoruz. Onun için kimse artık eyleme geçmek için önce bütünsel bir daha iyi dünya tahayyülü (ya da ütopya) ortaya konmasını beklemiyor. Herkesin kendisini ilgilendiren alanda kendi daha iyi dünya tahayyülü doğrultusunda yapmaya, hayatı değiştirmeye ve yaparak öğrenmeye (eylem-öğrenme) giriştiği bir dönem bu. Yeni yapılan mikro dünyaların zaman içinde daha büyük ekosistemler içinde, sosyal ağlarda karşılıklı etkileşime geçerek birbirlerinden öğrenerek kendilerini iyileştireceği ve geliştireceği yepyeni bir dönem.

Gezi aynı zamanda Türkiye tarihinde çok önemli bir dönüm noktası oluşturdu. Kemalist ve sol muhalefet potansiyellerinin iyiden iyiye tükendiği bir ortamda birden boy atıveren Gezi, muhafazakâr iktidarın modern kültüre ve modern yaşam kültürüne yönelik bastırma ve tasfiye girişimlerine, yeni bir “muhafazakâr” hegemonya inşa etme çabalarına dur dedi. Sınır tanımayanlar her şeyi sınırlamaya çalışanlara sınırlarını işaret etti.

 

Bu topraklarda İttihat ve Terakki’den bu yana başka bir alternatifinin yeşermesine izin verilmeyen ve şimdi AKP tarafından sadece farklı bir kozmetikle neredeyse aynen savunulan “tek tipleştirici, dayanışmacı, tarihçi, korporatist ve devlet kontrolünde, hakların değil vazifelerin vurgulandığı” toplum tasavvuru karşısında Gezi, “farklılıkların tehdit olarak görülmediği, geçmişle gelecek arasında organik bir belirleyicilik ilişkisinin varsayılmadığı, bireyin ön plana çıktığı, hak ve özgürlüklerin vurgulandığı” yeni bir toplum tasavvurunun uygulamalı bir sunumunu yaptı.

Gene de geziyi geleneksel muhalefet-iktidar ilişkisi içinde muhalefet saflarında olmasıyla bakıp anlamak mümkün değildir. Gezi’nin yeni siyaset tarzı karşısında geleneksel muhalefet ile iktidar aynı eski hegemonyacı siyaset tarzının temsilcileridir. Ha Atatürklü Türk bayraklarını ya da sol grupların flamalarını sallayanlar, ha Atatürksüz Türk bayraklarını sallayanlar, ha biber gazı sıkılmasını emredenler ha Molotof kokteyli atılmasını örgütleyenler…

Gezi bunların dışında ve ötesinde, kendini sadece yaparak ifade eden üçüncü bir odaktır artık. Ve giderek her ikisini de etkileyecek ve her ikisinin de dönüşümüne katkıda bulunacaktır.

Türkiye’nin çıkış yolu, gerek iktidar gerek muhalefet, her ikisinin de Gezi’ye açılmasındadır. Gezi’den beslenmek herkese iyi gelecektir.