Archives For otoriter


Haluk Ünal

2014 Yerel Yönetim seçimlerini arkamızda bıraktık. Henüz ciddi değerlendirmelerini yapamadan Cumhurbaşkanlığı seçim rüzgarına yakalanacağız gibi görünüyor.

HDP-BDP den kapsamlı değerlendirmelerin gecikmeyeceğine inandığım için bir süre bekledim. Görünüş ve duyumlar, gereği gibi acil ve derinlemesine değerlendirmeler beklemek gerçekçi olmayacak. Bu durumda yurttaş sorumluluğu gereği kişisel değerlendirmemi yapmak, kişisel kürsümden paylaşmak gerekli hale geliyor.

Bu türden değerlendirmenin sayısı ne kadar çok olursa, HDP/BDP yönetimlerinin elinde o oranda veri olacağını düşünerek, bunu bir görev kabul etmek bile mümkün.

***

Değerlendirmeye ilk olarak bazı kısa hatırlatmalarla başlamakta yarar olabilir. 2014 yerel seçimlerinde oy kullanacak toplam seçmen sayısı 52.710.730 yurttaştan oluşuyordu. Geçerli oyların sayısı ise 44.875.292. Bu durumda 7.836.000 bin oy açıkta kalıyor. Bu oylardan yaklaşık 1.800 milyon geçersiz; geri kalanı ise oy vermemiş. Bu durumda toplam seçmenin %43.32’si AKP; %25.59’u CHP; %17.63’ü MHP; %6.61’i BDP/HDP; %2.77’si SP; %1.58’i BBP; %2.50 si de Diğer partilere oy vermiş. ***

Şu ana kadar yapılan değerlendirmelere göre bu seçimin kaybedeni yok? Herkes başarılı ve zaferle çıkmış durumda. Bu durum geleneksel hasletlerimizden biri. Yenilgiyi kabul etmek, nedenlerini tartışmak ve geleceğe dönük gerçekçi çıkarımlar yapmak, genlerimizde yok.

Kazanan kim, tartışmasından önce, toplumsal sınıflar ve tabakaların karşılıklı ilişkiler ve çatışmalar alanı anlamına gelen siyaset sahnesine ilişkin bazı gözlemler yapmak, daha işe yarar kanısındayım.

Türkiye toplumu Cumhuriyet denilen deli gömleğinin içinden çıkan bedenin, eline yüzüne bakılır halde olmadığı malum.

Şedit, tacizkar, tecavüzkar bir babanın talihsiz çocukları gibi bu toplum. Bütün travmaları, çarpıklıkları, deformasyonlarıyla bir ucubeye benziyoruz. Bu nedenle de ne kendimizi, ne ötekini sevebiliyor, ne de aynaya tarafsız bir gözle bakabiliyoruz.

***

Farklı kesimler, farklı değerlendirmeler yaptılar. hepimiz bunları okuduk dinledik. Laik/Seküler kesimlerin değerlendirmelerinde temel parametre AKP nin aldığı oylardı.

Gerek miktar, gerek oran gerekse nedenler üzerine her türden tuhaf, seçkinci tartışma yapıldı. İş, (43 mü 45 mi) AKP’ye oy verenlerin neo faşizmin kitlesel temeli olarak ilan edilmesine kadar vardı.

Laisist, modernist şaşkınlığın, düş kırıklığının, karamsarlık ve kötümserliğin, şimdilik vardığı en aşırı noktaydı bu. Bu kesimlerin sigortası da kalan %55 olarak ilan edildi.

Neyse ki, “bu cahil sürü” hala azınlıktaydı; ve genişleme sınırlarına da gelip dayanmıştı.

Örneğin, Ahmet İnsel’in tespit ettiği “muhafazakar otoriter kabarma” yüzde kaçı ima ediyor? Ve hangi kriterleri esas alarak tanımlıyor?

Oysa bu açıdan bakıldığında ben ve benim gibiler için çok daha “karanlık bir tablo” sözkonusu. Eğer temel ölçütü modern yaşam tarzı değil de evrensel demokrasinin ulaştığı en ileri nokta olarak kabul etmeye kalkarsak; merkeziyetçi, muhafazakar, otoriter, eril militarist, milliyetçi partilere verilen oyların oranının %90 larda dolaştığını görebiliriz.

Kophenag kirterlerini bile temel alsak, %90 otoriter, muhafazakar bir ortak payda iddiası yalanlanamaz. Söz konusu %90 ı bölen ikinci ölçüt ise laik-seküler/dindar ayrımıdır.

Parti programlarında merkeziyetçi, muhafazakar, otoriter, eril, militarist, milliyetçi geleneksel TC zihniyetine alternatif bir zihniyet geliştiren, bu zihniyeti bir anayasa teklifi olarak somutlamış, parti içi yaşamında, politik pratiğinde hakim kılmaya çalışan partiler hangileri?

***

Bu durumda siyasi mücadele stratejileri açısından da iki farklı aks mevcut demektir. Birisi, Laiklerin devlette yeniden egemen olması, ne pahasına olursa olsun, AKP yönetici kliğinin tasfiyesini esas alan strateji.

Diğeri ise, ben ve benim gibilerin, geliştirmesi gereken strateji. Bu gün toplumda varolan bütün kesimlerin devletle somut bir çelişkisi veya çatışması var. Bunların tamamı da anayasal sorunlar. Ancak toplumsal kesimlerin hiç birisi ötekilere dönük, ortak mücadelenin faydalarını anlatma çabası içinde değil.

Kürtler Türkler’e, Aleviler sünnilere, Hıristiyanlar müslümanlara, Laikler mütedeyyinlere devleti birlikte değiştirmenin önemini, yeni bir anayasanın zorunluluğunu anlatması tek geçerli yol.

Demokrasi mücadelesinin merkezi meselesi de bu.

Bir başka deyişle demokrasinin genişlemesi herkesin “Türkiyelileşmesinden” geçiyor. Merkeziyetçi zihniyetle, adem-i merkeziyetçi (özyönetimci) zihniyetin mücadelesi, gelecek 50 yılı belirleyecek.

İnsanlık, geldiği noktada kazanımlarını koruyabilmek için, bu onbin yıllık modası geçmiş sosyal teknolojiyi çöpe atmak, gelişmişlik seviyesine uygun özyönetimci sosyal teknolojiyi benimsemek zorunda.

Refah da özgürlük de aynı kapıdan geçiyor.


Korhan Gümüş – Mimar

krhngms@gmail.com

Bugün bütün dünyada yerel yönetimler yerel dinamikleri, enerjileri, ekonomileri harekete geçirecek, özgürlükleri geliştirecek, farklılıkları kapsayacak bir işlev görüyor. Oysa Türkiye’de bunun tam aksi cereyan ediyor. Kürt meselesinin çözümünde, AB sürecinde ve demokratik bir devlete geçişi sağlayacak yeni anayasanın hazırlanma aşamasında yönetimin merkezileşmesi önemli bir çelişki arz ediyor.

Taksim’de de gördüğümüz gibi merkezi yönetim kentin meydanının nasıl olacağına, kentin geleceğini ilgilendiren tersaneler, antrepolar gibi kamusal alanların ne olacağına, hatta bu projelerin nasıl uygulanacağına, gelirinin nasıl paylaşılacağına karar verebiliyor. Kent arazilerinden satış yoluyla elde ettiği geliri, kent hizmetleri için aldığı vergileri  merkezi bütçeye kaydırabiliyor. Kentlilerin güvenlik, eğitim, ulaşım, barınma, kültür işlevlerinden bile kendisine kaynak yaratmaya çalışabiliyor. Kentsel mekanları, yerel ekonomiyi otoriter, müzakereye kapalı, merkeziyetçi bir siyaset anlayışı sürekli işlevsiz kılıyor. Bu nedenle bugün özgürlüklerden, demokrasiden ve sürdürülebilir gelişmeden söz etmek bu merkeziyetçi, otoriter devlet siyasetini dönüştürmek anlamını taşıyor.

Demokratikleşmeden ve kültürel hakların tanınmasından, özgürlüklerden, yerel yönetimlerin daha kapsayıcı bir işleve sahip olmasından söz ederken iktidarın giderek daha çok merkezileşmesi ve otoriterleşmesi Türkiye’nin önemli bir siyasal meselesi halini aldı. Bugün Türkiye’de demokratikleşmeden, özgürlüklerden söz etmek, öncelikle iktidarın yerel dinamikleri, ekonomileri, ilişkileri, kaynakları, fırsatları tepeden kontrol etmesine karşı çıkmak anlamına geliyor.

Milli siyaset: Geçmişe geri dönüş

Ancak bu yeni bir durum değil. Modernleşme sürecinin başından kimi zaman sivil topluma özgürlüklerini tanıyan, kimi zaman da zayıflatılmasını, şiddet görmesini, asimile ve imha edilmesini sağlayan bir siyasal deneyimle karşı karşıyayız. Bu deneyim yalnızca “azınlıklar” olarak devlet siyasetinin veya milli iktidar sınırların dışına itilen topluluklara değil, bizzat temsil ettiğini iddia ettiği halka karşı da uygulanan bir şiddet içeriyor.

Bu geçtiğimiz iki yüzyıl boyunca dünyayı kasıp kavuran, büyük savaşlara yol açan, toplulukları temsil edilecek ve tasarlanacak bir nesne gibi gören bir kamu modelinin kalıntısı. Çok partili siyasal hayata geçişle birlikte bu kamu modelinin ortadan kalktığını düşünmek herhalde yanlış olur. Toplumu tasarlama düşlerinin krizlere, felaketlere yol açtığı yarattığı koşullarda geri plana çekiliyor gibi gözükse de etkisini yitirmiyor. Yerel dinamikleri felç ediyor.  Kentler, yerel topluluklar siyasetten mahrum bırakılıyor ve piyasa güçleri tarafından istila ediliyor. Piyasa güçleri siyasal alanın bağımsız düşünceye, eleştiriye kapalı olmasından yararlanıyor. Kamu alanını özgürlüklere açamayan, yaratıcı düşünceyi felç iktidarlar piyasa güçlerine fırsatçı imkanlar sunuyorlar. Kamu alanı kolayca ele geçirilmeye hazır, korunaksız bir yerel av sahasına dönüşür. Türkiye’de siyasetin hala devlet ile sivil toplum arasındaki asimetrik ilişkiden beslendiğini söylemek yanlış olmaz.

Milli iradenin sandıktan ibaret olması, sınıfsal ilişkilerinin, çelişkilerin üretildiği alan olan kentlerin siyaset dışına itilmesinin nedeni bu. Bugün iktidarın merkeze taşıma, kutuplaştırma siyasetine karşı da direnmenin yollarını arayacak, farklılıkları kapsayacak, kamusal alanı genişletecek bir siyaset biçimine ihtiyaç olduğunu düşünüyorum. Nasıl olacak derseniz, iktidardan yalnızca simgeler, tercihler, zihniyet düzeyinde değil, maddi işleyiş olarak da ayrışacak… Ona alternatif oluşturacak… Bunun için geçmişte önümüzde iki yol belirir gibi olmuştu. Bunlardan birincisi A.B. idi. Üyesi olmayı planladığımız Avrupa’da da modernleşmenin totaliter, sivil toplumun yerine geçen neoklasik kamu modeli 2. Dünya Savaşı ve siyasal krizlerle dönüşüm yaşadı. Hala yaşamakta ve bununla cebelleşmekte. Bu açıdan A.B.’nin yerel yönetimler modeli, siyasal partilerin yereldeki koalisyon ve konularla ilişki biçimi Türkiye’nin demokratikleşmesi için kopyalanacak değil, ama hala anlaşılması ve üzerinde çalışılması gereken bir kamu düzeni olarak karşımızda duruyor.

İkincisi Kürt meselesinin çözümü idi. Ulusdevletin dönüşümü ile ilgili en önemli iç dinamik hala burada şekillenmekte. Ancak merkeziyetçi ulusdevlet siyasetini dönüştürmeden bu alanda bir ilerleme kaydetmek mümkün gözükmüyor. Türkiye ya bölgedeki diğer ulusdevletlere de model olacak demokratik bir dönüşüm yaşayacak, ya da büyük olasılıkla kendisini bir bölgesel savaşın içinde bulacak.

Üçüncüsü ise Gezi olayları ile yeni ortaya çıktı. Bugüne kadar devlet siyaseti sınıfsal çelişkilerin üretildiği mekanı kontrol altına almaya, temsil asimetrisini popülizmle dengelemeye ve gizlemeye çalıştı. Yerel topluluklara ait dinamikleri siyasetten ve kamu alanından dışladı, piyasa mekanizmalarına terk etti. Yerel ilişkileri, ekonomileri, kültürü, şiddet uygulayarak hiyerarşize etti, bastırdı. Toplulukları temsil etme iddiası yerine geçme ilişkisine dönüştü. Gezi ile ulusdevletin sürekli siyaset dışına ittiği, kalıcı temsil edilen statüsü tanıyarak tahakküm altına aldığı kentsel mekanlar, yerel topluluklar, ilişkiler, ekonomiler, dinamikler görünürlük kazandı.

Önümüzdeki yerel seçimler bir fırsat

Bugün iktidar siyasal mücadelenin merkezi kamu alanında gerçekleşmesini amaçlıyor. Kentlere, yerel topluluklara dair siyasetin belirlendiği yegane yer olarak kalmak istiyor. Kentlerin alanında oluşan yeni ilişkileri, sivil toplum dinamiklerini ulusdevletin merkezi siyaset alanına taşıyarak tahakküm almaya çalışıyor. İktidarın yaptıklarından memnun olmama hakkı bile halkın elinden alınıyor. Kentsel mekanları, yerel ekonomileri otoriter, müzakereye kapalı, merkeziyetçi bir siyaset anlayışı dönüştürmeye çalışıyor. Kentlerde yeni bir iletişim biçiminin gelişmesinden korkuluyor. Merkezi siyaset sahasının dışında kalanlara hayat hakkı tanınmıyor. Buna karşılık iktidar kendi çelişkilerini, kırılganlığını gizlemek için merkezileştikçe ve müzakere alanını daralttıkça krizlere karşı daha da dayanıksız hale geliyor, zayıflıyor. Bu yüzden bu mesele giderek içinden çıkılamaz bir hal kazanıyor. Bunun önemli bir nedeninin de iktidarın uyguladığı mekan siyaseti ve kentsel dönüşüm modeli olduğu söylenebilir. Önümüzdeki yerel seçimlerin bu otoriter siyaset modelinin dönüştürülmesi için bir fırsat yaratabilir. Sürekli siyaset dışına itilen yerel toplulukların, ilişkilerin, ekonomilerin, dinamiklerin canlandırılması için yerel katılım alanını genişletmeyi hedefleyen, önemseyen siyasal kuruluşlar, STK’lar, bireyler işbirliği yapabilir.