Etiket arşivi: öcalan

Kültür devrimi demokratik modernitenin öteki adıdır.


  • MİNA ROJ – İSTANBUL / ANF Pazar, 6 Oca 2019, 00:33

Rojava’da kadın savaşçıların DAİŞ’e karşı verdikleri mücadele dünya genelinde büyük yankı yarattı. Savaşın ortasındaki kadınların gerçekliğini, Jiyan’ın Hikayesi filmi ile beyaz perdeye taşıyan yönetmen Ahmet Haluk Ünal, Kürdistan’da çocuk olmayı anlatan ‘Küçük Kara Balıklar’ın yönetmenlerinden biri. Bir yaşam inşası için mücadele ağında yer alan kadınların hiçbiri savaşı, savaşmayı kutsamıyor ve bu filmde de bu açık bir şekilde gösteriliyor. Ünal, DAİŞ’e karşı Kobanê, Cizîr ve Efrîn’de mücadele veren Kuzey Suriyeli kadın savaşçılarla konuştu, yaşamlarını ve yarattıkları değişimi görüntüledi. Ünal, “Hikayesini anlattığım Rojavalı kadınlar ‘şu ana kadar bizi anlatan en iyi film’ diyorlar ki, başka ödüle de ihtiyacım yok” dedi. Jiyan’ın Hikayesi filminin yönetmeni Ahmet Haluk Ünal, sorularımızı yanıtladı.

Bu filmi yapmanızdaki en büyük etken neydi?

İki sebebi var bu filme karar vermemin; 2014 ortalarında elime Rojava Anayasasının geçmesi ve ‘kadın devrimi’ iddiasını çokça duymaya başlamam. Anayasaya hayran kalmıştım. Anayasanın ruhu için dişi terimini kullanabilirdim. Eğer ‘kadın devrimi’ bu anayasada vücut bulan bakış açısıyla gelişiyorsa Rojava’da çok tarihi bir olay gerçekleşiyor demekti. Marx’ın ikiyüz yıl önce çok sınırlı bir kısmını keşfettiği teorik kıtanın bütün karanlık bölgeleri aydınlanmaya başlıyor olabilirdi. Yani bilgi sevgisi ve merak duygusu götürdü beni oraya.

Filminizin mutfağında sıcak savaş var. Sizi bu gerçeklikler zorladı mı, biraz anlatır mısınız?

Elbette çok zorlandığım zamanlar oldu. 60 yaşındaydım, 110 kiloydum ve by pass olalı 4 yıl olmuştu. Ekipman çantam da 25 kiloydu. Her kantona gidip gelmek için yasadışı tehlikeli sınır geçişleri yapmak gerekiyordu. YPJ’nin kontrolündeki yaşam ve çekim sürecinde ise zorlandığım hiçbir şey olmadı. Bütün o yokluk ve yoksulluk içinde ellerinden gelen azami lojistiği sundular.

Filmin karakterleri dünyanın ilk kadın ordusundan oluşuyor. Böyle bir orduyu filminize konu edinirken izlenimleriniz ne oldu, çekinceleriniz oldu mu? 

Önce çekince kısmına yanıt vereyim. Hayır, hiçbir çekincem olmadı. Tersine kendileriyle en baştan bir pazarlık yaptım. Hep olumsuzluğun avukatlığını yapacağım, bu meslek etiğim açısından zorunlu, dedim. Yaptım da. Solcularda, solcu yöneticilerde hiç alışmadığım bir özgüven, esneklikle tanıştım.

Daha önce herhangi bir yerde gösterimi yapıldı mı?

Geçtiğimiz Mart’ta ilk gösterimi Rojava’da yapmayı planlıyordum ama Efrîn işgali başlayınca oradaki yakın arkadaşlarımla irtibatım koptu. O irtibat olmadan da gitmek imkansızdı. Film, Ekim’de Berlin’de bir kez, Selanik’te 6 kez gösterildi, Selanikli bir kooperatif alt yazı çeviri ve stüdyo masraflarını karşıladı. Atina’da başarılı Yunan solunun katıldığı bir gala yapıldı. Lavrion Kampı’nda iki gösterim yapıldı. Yunanlı dağıtımcı 10 Ocak’tan itibaren Yunanistan’da dolaşıma sokacağını söylüyor. Avusturya ve Portekiz kamusal TV’leri ile Alman Phoneix kanalı filmi satın aldılar. Avrupa’da başka da gösterimi olamayabilir.

Neden olamayabilir?

Bunun iki nedeni var, ilk olarak Avrupa’da gösterim demek gösterilen her ülkenin dilinde bir DCP kopyanın hazırlanması anlamına geliyor. Çeviri maliyetinden stüdyo maliyetine, toplamda benim karşılayamayacağım bir miktar bu. İkincisi ise Avrupa’da da Türkiye gibi ticari olmayan filmleri dağıtacak dağıtım ağları yok. Bazı ülkelerde çok zayıf da olsa var. Filmi dağıtabilmek için alternatif tanıtım ve dağıtım kanallarına ihtiyaç var. Örneğin İngiltere’de TUC (sendikalar birliği) 6 milyon üyeleri var ve iki ay önce genel kurullarında Öcalan’a Özgürlük Kampanyası kararı aldılar. Filmi bu sendika üzerinden tanıtabildiğimiz zaman İngiltere’de İngiliz işçi sınıfına geniş biçimde ulaşabilirsiniz ama bunun için işi yalnızca bu olan bir ekibe ihtiyaç var. Örneğin İtalya’da 17 belediye Öcalan’a fahri hemşerilik verdi. Burada da bir tanıtım ve dağıtım mecrası var. Çünkü filmi esas olarak Avrupalılar izlemeli. Biz nasılsa er ya da geç görürüz.

Erkek egemen bir dünyada, savaşın korkunç yüzüne karşı bir var oluş mücadelesi ve kadınlar var filminizde. Jiyan’ın anlattıklarından da Ortadoğu’daki kadınların yaşamlarını görüyoruz. Böylesi eril bir düzenden özgür yaşama doğru mücadele ağını ören kadınların size göre en büyük başkaldırı nedeni nedir?

Kadını sosyal bir devrimin merkezine koyan fikriyatın Ortadoğu’dan çıkması tesadüf olmayabilir, çünkü burada iktidarın erkek yapısı çok çıplak ve çok acımasız. Avrupa toplumlarında ya da Batı Anadolu’da olduğu gibi erkek iktidarının üzerinde biçimsel eşitliklerden oluşan bir tül yok. Binlerce yıllık erkek iktidarına ilk büyük fikri darbe de bir Kürt erkeğine ait; Abdullah Öcalan… İçinizdeki erkeği öldürün, mottosu kadın devriminin fitilini ateşliyor.

Bu film sizin yaşamınızı nasıl şekillendirdi ya da böyle bir duygu yaşadınız mı? 

Belki bir on yıl emek verip kurduğum atölyemin bütün plan, program ve çalışmalarını bir kenara bırakıp, Aralık 2014’te Rojava’ya geçtim. 7 ay her üç kantonda yalnızca YPJ taburlarında yaşadım. Benim yaşamımda bir dönüm noktası oldu. Fikren, ruhen ve mesleki olarak. Kadınlar bir çok ezberimi bozdu. 1,5 yıldan bu yana da ülkemden uzakta yaşamak zorunda kaldım. Ülkede kurduğum bütün ‘düzen’ alt üst oldu. Eskisinden daha büyük zorluklarla yaşıyorum artık ama hepsine değdi. Bu konuda hiç mütevazi olmayacağım. Dünya tarihinin ilk kadın devriminin, ilk profesyonel filmini yapmak kolayca bulunabilir bir hal değil açık ki. Üstelik hikayesini anlattığım Rojavalı kadınlar ‘şu ana kadar bizi anlatan en iyi film’ diyorlar ki, başka ödüle de ihtiyacım yok. Ağırlığı Yunanlı olmak üzere Avrupalı solcular da izledikleri ‘Kürdistani en iyi film’ olduğunu söylediler, film sonrası söyleşilerde. Bir yönetmen olarak öğrendiklerim ise bir kitap olabilir. Yani nereden baksanız değdi. Yunanistan’da iki büyük gazete ve iki önemli radyoda da onur verici iltifatlar işittik. Lavrion’da yapılan gösterilerde Rojavalı aileler, Bakur’dan gelmiş onlarca genç vardı. Orada da film çok iltifat gördü.

Siz 7 ay boyunca orada kayıtta kaldınız. Dünyanın bir çok noktasında Rojava’da savaşan kadınlara karşı bir sempati oluştu. Sizce bu sempatinin altında yatan neden neydi?

Bu sempati başlangıçta benim de çok mutlu olduğum bir gözlemdi ama bir buçuk yıldır Avrupalılarla ilişkilerim gösterdi ki, bu ‘romantik’ ve biraz da magazinel bir sempati. Kobanê direnişinde dünya basını savaşçı kadınları kapağa, manşete taşıyınca herkes dönüp bakmaya başlamış.

Ortadoğu’da ve dünyada silahlı kadın savaşçı figürü gereksiz biçimde abartılmış. Sol çevreler magazinden daha öteye geçen araştırmalar yapmışlar ama küçük bir azınlık dışında sol kitle de “seküler ama militarist kadınlar” kanaati edinmiş. Film sonrası söyleşilerin de en çok tartışılan konusu bu oldu. Neyse ki benimle konuşan Rojavalı kadınların hiçbiri savaşı ve savaşçılığı kutsamıyor, militarizmle aralarına mesafe koyuyordu. Filmde de belli ki bunu iyi aktarmışım. Yoksa aynı romantizme ben de kapılabilirdim. Filmi izleyenler bu düşüncelerinin değiştiğini, orada olup bitenin militarizmle ilgisinin olmadığını anladıklarını söylüyorlardı.

Bir halkın zor süreçlerinde filmlerin, şarkıların, resimlerin yani sanatın bir misyonu var mı? Gerçeğin propagandası elbette olmaz ama kastettiğim duygudaşlık adına bir görev alabilir mi sanat ve sizce siz bunu başardınız mı? 

Dahası var diyebilirim. Amacınız toplumsal bir devrimse siyasi, askeri ve ekonomik başarıların tamamını kalıcı kılacak cephe, kültür cephesidir. Kültür devrimi demokratik modernitenin öteki adıdır. Kültür devrimi değerler devrimidir. Ahlaki politik toplum kültür devrimiyle inşa edilebilir. Anadolu ve Mezopotamya devrimcileri, özgürlük hareketi siyasi, askeri alanlarda bir çok başarıya imza attı, atıyor. Kültürel mücadelede son 50 yıldır örgütlü olarak yokuz. Kültürel mücadele bir cephe düzeyinde kurulamıyor. Bu alanda eski zihniyeti aşamıyoruz.

Bu konudaki daha ayrıntılı düşüncelerimi merak edenler unalhaluk.com adresindeki bloguma bir göz atabilir. En son “sanat neden hala siyasetin kenar süsüdür” başlıklı bir yazıda tartıştım bu konuyu.

Bir röportajınızda ‘sınırları keyifle ihlal ettim’ demişsiniz. Sınırları ihlal etmenin verdiği duygu ile sınırları aşan kadınlarla bir araya geldiğiniz an film başlamış oldu mu? Benim gözümde böyle bir sahne belirdi. 

Bu çok güzel bir sahne. Hayatımda hiç böyle kadınlarla tanışmamıştım. Yüzüklerin Efendisi’nde bir At Beyi’nin Elflerle karşılaşması gibiydi. O sahneyi belki bir gün kurmaca bir filmde anlatırım. Tabi filmde şişko, yaşlı ve sigara bağımlısı bir yönetmenin, tellerin arkasında sürünürken Elflerle karşılaşma sahnesi olarak yazılır bu.

Biraz da son günlerin gündemine dönmek istiyorum. Biliyorsunuz ABD çekilme kararı aldı. Siz oradayken savaşçı kadınların duygusal olarak başka güçlere ihtiyacı var mıydı sizce?  

Ben kendi payıma müthiş bir diplomasi yeteneğine sahip olduklarını düşünüyorum. Bunun sırrı da öz güçlerine güvenerek siyaset yapmaları. Hazreti Yusuf sabrına sahipler, çok uzun vadeli düşünüyorlar. Aynı zamanda çok gerçekçiler. Onları pragmatizmden uzak tutansa ilkelerine çok sadık oluşları.

Siz nasıl değerlendiriyorsunuz son günlerde Rojava ile ilgili gelişmeleri, özellikle Türkiye’nin tutumunu?

Özgürlük Hareketi’nin Ortadoğu’da oyun kuruculardan olduğunu bütün dünya biliyor, artık. Sürekli büyük güçlere sırt dayayarak var olan Saray ittifakı, ilkesiz ve ahlaksız. Sahadaki hemen bütün güçlerin öz gücü var. En küçüğü Katar, gerisini siz anlayın. Tek öz gücü olmayıp, taşıma suyla değirmen döndürmeye çalışan Türk devleti. Her zaman ava giden avlanır. Rojavalıların üslubunda avcılık yok. Ava gitmedikleri için avlanamazlar ama bir avcı olan Türk devleti, her zaman avlanmaya müsaittir.

Kutup Yıldızı


A. Halûk Ünal

Faşizm koşullarında öncü, parti gibi temalar mı tartışılır diyenlere, tam da zamanı demeliyim. 

Ya hapistesiniz, ya sürgünde, ya da ülkede serbestsiniz ama serbestiyet günlerinin görece hareket imkanları daraldığı için, kımıldayamıyorsunuz.

Üstelik, faşizm galip durumdaysa, siyaseten ciddi bir özeleştiri ve sorgulama süreciyle yüzleşmenin zamanı gelmiş de geçiyor demektir.

Bu kategoride yazacaklarım, derin analizler sonucunda ulaşılmış köşeli önermeler olmayacak. 

Daha çok ele almak istediğim konular üzerinde kimi gözlemsel, kimi deneysel, kimi başkalarının önermeleriyle, sesli düşünmeye çalışacağım.

Dilerim bu temalar başkalarını da benim kadar ilgilendirir, bir tartışmaya katkı yapar.

Bölümdeki yazılara bir açıklamayla başlamış, ilk bölümde 31 yıl önce Yeni Öncü dergisinde yazdığım bir yazıyı-aslının aynısı- yayınlamıştım.

Söz konusu açıklamada da belirttiğim gibi, “Yeni Öncü” adı 1980 öncesinde hareketin yayınladığı “Öncü” dergisine ve onun ima ettiği şeyleri işaret etmek için düşünülmüştü.

Hareketin kendi geçmişine belirli bir özeleştiriyle yaklaşıyor olması ve “eski Öncü” nün yenilenmesi gerektiğini işaret etmek, ima etmek istediklerimiz içinde başat olanlardandı.

Elbette “yenilenmek”ten her kes aynı şeyi anlamıyordu. Ama yenilenme ihtiyacı öyle ya da böyle aramızdaki genel bir mutabakatı temsil ediyordu.

Başlatılan tartışmaların Türkiye solunun gelişimine önemli katkıları olduğundan hiç

hiç kuşkum yok.

Yalnızca kendimizin değil, Türkiye solunun da değişimine etkide bulunduğumuzu düşünüyorum, ve bundan elbette “öncü”lerimiz kadar ben de mutluluk duyuyorum.

Olan oldu, yaşanan yaşandı. 

Beni ilgilendiren kısmıysa elbette katedilen yol. Ve geçmiş hatalarımızdan çıkardığımız dersler.

Bu seride sınırlı ama bazı temel soruların üzerinde sesli düşünmek niyetindeyim.

Acaba “Öncü”ye duyulan ihtiyaç tarihen doğrulandı mı? 

Öncü(ler) hala bir ihtiyaç mı?

Öncü bir gereklilikse, üstene düşen rolü gerçekleştirebildi mi? 

Ve nihayet bu gün ileriye doğru baktığımızda nasıl bir öncüye/örgüte ihtiyacımız var?

“Öncüler artçılar”

Bir zamanlar ben de bir çok geleneksel solcu gibi yaşamın kendiliğinden (determinizm) bir akış olduğuna inanır, Marksiszmin bu kendiliğindenliğe önemli bir çare ürettiğini (volantrizm) düşünürdüm.

Marks’ın genel olarak “Feurbach üzerine tezler” olarak anılan metnindeki (Ludwig Feuerbach ve Klâsik Alman Felsefesinin Sonu 1888) ünlü 11. Tez’de bu soruna tarihi bir nokta konulmuştu; “Filozoflar dünyayı yalnızca çeşitli biçimlerde yorumlamışlardır; oysa sorun onu değiştirmektir.”

Tarihin “determinist gelişimi, iradi (volantrist) bir müdahale olmaksızın” değiştirilemezdi. 

Bu da “öncü” nün örgütlenmesini, ve bir dönüşümü planlamasını zorunlu kılıyordu. 

Bu fikre öylesine tutkuyla ve sabırsızca bağlanmıştık ki – bu işin en güzel kısmı- sorulması ve yanıtlanması gereken daha onlarca soru olduğunu unutma bönlüğünü kabullendik – bu da işin çirkin kısmı-

Öncü örgüt de bir insan tekiyle başlayan ve örgütlendikçe yüzlerce binlerce öncü olduğu iddiasındaki insanın kollektif iradesinin oluşması; güçlerini, yeteneklerini, zekalarını, bilgilerini birleştirmeleri anlamına gelmiyor mu?

2018 yılında bir çoğumuzun kulağını kesinlikle tırmalamadığından emin olduğum bu tanım, gerçekten böyle mi hayat buldu?

Çünkü bizler, bir tek kişi için bile, irade nedir; irademiz ne kadar bağımsızdır; irademizin yaşamdaki rolü nedir; ihtiyaç ve arzularımızla irademiz arasında nasıl bir ilişki vardır; gibi tartışmaların yakınından bile geçmiyorduk?

Yukarıdakiler kadar yalın bir soru dizisini bile tartışmış olmadığımız için, toplumun ne olduğunu da anlamaktan çok uzaktık.

İlk on tezi anlamadan “onbirinci tezi” kutsamak böyle bişey olsa gerek.

İnsan bedeni gibi toplumların da doğanın nasıl bir uzantısı olduğunu; uzantısı olduğu “canlı” gibi ne kadar mucizevi, karmaşık yapılar olduğunu da anlamadığımız için; önce toplumun çeperlerinde oluşturduğumuz kendi küçük toplumlarımıza, sonra da onunla temas eden toplum kesimlerine “kör bir murç” gibi dalmışlığımız çoktur.

1989 da büyük duvar yıkıldıktan sonra ortaya çıkan, saçılan gerçekler ise, “büyük öncü”lerin abartısız birer “kör murç” haline gelmiş olduklarının tahammül fersa kanıtlarıyla doluydu.

En eleştirel olanlarımız bile, ileride buna “toplum mühendisliği” diyerek soylulaştıracak; kulağa hoş gelir bir sıfatla giydirecektik. Oysa bu mühendisliğin kumu insan bedeni, suyu da kandı.

Bilinç ve İnanç

Örgütlü bir topluma ulaşabilmek için, örgütlü bireylere, örgütlü bireye ulaşabilmek için de buna uygun bireylere ihtiyaç vardı, haliyle.

Bir ferdin politik olma ihtiyacı duyması, yaşamını buna göre dönüştürmesi, kendisini bu yönde eğitmesi için nasıl bir motivasyona sahip olması gerektiğini, böyle bir motivasyonu nasıl elde edebileceğini, aslında bilmiyorduk. 

Bu sorulara verdiğimiz yanıtlar ise son derece skolastik, hatta teolojik çağrışımlara sahip bir anahtar kelimeyle açıklanıyordu : inanç… 

Komünizmin insanlığın ulaşması gereken zorunlu bir evre olduğuna inanmak; yaşamını buna adamak, bu uğurda ölmeyi göze almak.

Terimleri değiştirdiğinizde on bin yıldır bütün din savaşçılarının cihat kavramından ayırması zor olan bu tanım, tarih ve toplum biliminin tekeline sahip, “bilimsel sosyalist”lerin bayrağı haline gelebiliyordu.

Daha sınırlı bir yer tutsa da ikinci anahtar kelime de “bilinçti” elbette. 

Ama bu da öyle ulvileşmiş bir varoluş haliydi ki, bir türlü ulaşılamıyorduk.

Artık böylesi bir bilinci oluşturacak olan, nasıl bir bilgi türüyse bir türlü ona erişemiyorduk. 

Yüz kitaplık bir kısa liste, iki bin kitaplık da uzun bir liste yapabilirdiniz. 

Hiç birimizin, gündelik koşuşturmalardan, iki bin kitaplık listeyi tüketecek zamanı olmadığı için bu seçeneğin vereceği sonuçlar hakkında tahmin yürütemiyorum. Ama Hacettepe kampüsünde kendi kendine klasiklerden alıntılar okuyarak gezinen bir genç adamı işaret ederek, “bak bu bir kaç bin kitabı okuyup kafayı kırdı” diye gülüştüğümüzü hatırlıyorum. 

Bu durumda ister istemez gerçekte hiç birimizin ulaşamayacağı kerteyle(komünist) “bilinç” kavramı da ait olduğu felsefe sözlüğünden kopuyor; inanç kavramının yanına, sol teoloji sözlüğüne yerleşiyordu. Selçuklu dervişlerinin “aşkınlık hali” bile bilinç kavramını daha iyi tanımlayabilir.

İşçi sınıfına bilgi mi taşıyacağız bilinç mi?

Benim kuşağım bu başlık altında yaptığımız tutkulu tartışmaları çok iyi hatırlayacaktır. Bu tartışma da bilinç nedir, bilgi nedir, bilinç bilginin ne tür bir formudur, türünden sorulara pek de tatminkar yanıtlar vermemişti. 

Daha çok Marks, Engels ve Lenin’in çıkarımları baz alınarak yürütülen bir tartışma olmaktan öte geçemedi.

Zaten bence en büyük sorunumuz, Marks Engels Lenin vb. “öncü”lerin kendilerinden önce üretilmiş bilim ve felsefenin çıktılarıyla tartışarak ortaya koydukları önermeleri, hipotezleri, benzer bir yoldan sınamış olmayışımızdı.

Peki, hangi kritere göre bu “doğruları” tartışmasız benimsemiş, fizik yasaları gibi tartışmasız doğrular olarak kabullenmiştik?

Kaldı ki o günler “izafiyet” kavramını bilsek de henüz Newton fiziğini tanıyorduk; quantum fiziğinden haberdar değildik.

Solcu olup da Marksizmin üç kaynağı ve üç bileşenini duymayan yoktur; Fransız sosyalizmi, ingiliz siyasal iktisadı ve Alman felsefesi. 

Ancak Marks ve Engelsin bu izlekteki çalışma ve tartışmalarını bilen kaç kişi vardı derseniz, ortaya çok mahcup edici bir sayı çıkacaktır.

Hal böyle olunca tartışmasız doğruların kaynağı olan kitapların da İncil’den Kuran’dan farkının kalmadığını anlayabiliriz. Ne büyük haksızlık!

Nasıl ki her kutsal kitap yorumu ayrı bir mezhebe neden olduysa, bizim kitapların da her farklı yorumu farklı bir mezhebi yaratabildi.

Bu durumda ister bilgi diyelim ister bilinç, taşıyacak olduğumuz şey kendi prizmalarımızdan kırılan skolastik bir şey olacaktı; öyle de oldu zaten.

Bu bilinç ve irade meselesini o kadar yanlış (felsefi idealizm) anlamıştık ki, “işçi sınıfının özünün devrimci olduğu”na inanıyorduk. 

Tek eksik “öncü”nün taşıyacağı doğru bilinçle buluştuğunda, “izimizden” yürümeye başlayacağı ve yeni bir 1917 devriminin başlayabileceği ihtimaline “inancımız” tamdı.

İşçi sınıfının böyle bir özüolmadığı son yüz yılda sayısız kez kanıtlandı. 

Ayrıca böyle bir özü olduğunu kabul bile etsek, yüzlerce farklı “devrimci öncü parti” nin taşıyıp getirdiği “doğru bilinç” kafalarını ne hale getirmiştir siz düşünün. 

Üstelik bu “öncü” bolluğu, zarif bir akademik rekabeti de getirmiyordu. 

İşçiler, son derece şiddetli ve kıyıcı olabilen bu erkek rekabeti karşısında “tarafsız” kalmayı “sınıf çıkarları” açısından daha uygun mu buldular acaba?

“İnsanın insanileşmesi”

Artık kendimi Marksist de Leninist de saymıyorum.

Ama siyaset tarihinde “yeni bir kıta” keşfedildiyse bunu keşfeden öncüleri saymaya kalktığımda elbette Marksla başlayan Engels, Lenin, Troçki, Mao, Gramsci gibi çok önemli düşünür ve eylemcilerle devam eden; Öcalan’a kadar uzanan bir liste yapabiliyorum. Asıl önemli olan henüz kıtanın keşfinin tamamlanmamış oluşu.

Bunun için de bilinen tek yol var. Pratikte bütün bu muhteşem tarihten edindiğimiz ilkelere sadakatle mücadele ederken, yaptıklarımıza kuşbakışı bakarak anlamlarını düşünmeyi sürdüreceğiz.

Felsefe bütün bu fikri mücadelenin agorası. 

Buradaki kutup yıldızımız da bence hala Marks’ın o ünlü veciz, iki kelimelik şah beyiti; insanın insanileşmesi.

Sanat neden hala siyasetin kenar süsüdür?


A. Halûk Ünal

Anadolu toprağında demokratik aydın hareketi İttihatçılar tarafından soykırımlarla yok edildikten sonra iki tür aydın profiliyle tanıştık.

Birincisi, yok edilmiş halkların iyi eğitimli çocukları içinden gelen aydınlardı. Çok küçük bir azınlık olsalar da, bu halkların eğitim konusunda köklü bir gelenekleri vardı. 

Diğer bilgi ise kan ve acının içinden edinilmişti; eğitimli “azınlık” eğitimsiz egemen için vazgeçilmez olabilirdi. Çaresizlikten türeyen bir uzlaşma ve savunma biçimi…

İkinci tür ise, İttihatçıların iktidara yakın okur yazar kesiminin yarı münevver çocuklarıydı. 

Büyük süratle, aydın hareketinin boşalttığı bütün alanları, bu devlet devşirmesi yarı – aydın tabaka doldurdu.

Bu tabaka yarım kalmış Kemalist aydınlanmanın, yani Türk devleti ve ulusunun yaratılması çabasının, baş rolüne soyundu. 

Görevleri tamamiyle siyasiydi ve bu günden geriye baktığımızda kısmen başarılı olduklarını teslim etmek gerekir.

Kürt halkı dışındaki bütün halkları havuç ve sopayla “ne mutlu türküm diyene” ulusu haline getirmeyi başardılar.

Başarısızlıkları ise ulus inşası sürecinde Kürt halkının asimilasyonu kabul etmemesiyle başladı.

Gelinen noktada Kürt halkı anadolu’nun bütün kadim halklarına yeniden varolma ve birarada yaşama umudunu aşılamayı başarıyor.

Dahası KÖH’ün “Demokratik Modernite” perspektifi yeni bir aydınlanma sürecine de kapı aralamış durumda.

Sanat kim içindir?

Sol hareketin de ittihatçıların “yarı-aydın” karakterini aşaşamış olması tesadüf değil.

Böylesi bir milli yarı-aydın hareketi elbette onun içinden çıkan sol, muhalif kesimlerin de yüz yılın başında yitirilmiş aydınlanma sürecini tamamlamasına izin vermeyecekti.

Çünkü bu tür nitelikler, toplumsal olarak kuşaklar arasında aktarılan geleneklerle doğru orantılıdır.

68 Hareketi Dünya’da aydınlanma sürecinin yeni bir evresi olsa da Türkiye’de kültürel açıdan bunu söylemek çok zor.

Bunun tipik göstergelerinden biri de şu ünlü “sanat sanat için mi, toplum için mi” tartışmasında saklıdır.

İkinci, üçüncü elden, kötü, hatta hileli (kendi siyasi hattını doğrulatmak için yapılan bilinçli yanlış çeviriler) çevirilerden öğrendiğimiz “solculuk”, tarihi de son derece kaba ve indirgemeci okumamıza neden oldu.

Hala internete ara başlıktaki soruyu aratın, çıkan bütün yorumlar, tartışmalar bu tartışmanın nasıl yanlış bir tarih okuması üzerine yapıldığını kanıtlar.

“Sanat için sanat” mottosu (Thopile Goutier) tarım toplumlarından kapitalizme geçiş sürecinin önemli bir dönemecini işaret eder.

Sanatçının kilisenin ve senyörlerin kanadı altından çıkışını müjdeleyen, devlet ve tanrının hizmetindeki sanatın bağımsızlığı için attıkları bir slogandır.

İyi bir amatör tarih okuyucusunun bile, asgari bilimsel bir kuşku taşıdığı koşulda, bu sloganın atıldığı 17. Yüzyılda, tarihin henüz “toplum için sanat” diye bir kategoriyle tanışmadığını anlayacaktır.

Bütün varoluşunu, feodal iktidarların himayesine borçlu olan sanatçı, zaten yeteneklerini ekmeğini verenin hizmetine sunmuştur.

Bu, sanatçının yarattığı eserlerin kalitesini düşürmez, konusunu belirler.

Sanatı sanat yapansa konusu değil, yapısıdır. Bu nedenle feodalizmin hüküm sürdüğü yüzyıllar, sayısız büyük sanat eserine de sahne olabilmiştir. 

Kapitalizm ve sanat

Kapitalist devrimin şafağı üst yapıda dinin yerine devleti ve parayı geçirirken, sanatçıların himayedarı senyörlerin ve “mesen”lerin yerine de kültür bakanlıklarını geçirdi. 

Dün devletin ve dinin aracıyken, artık ulus inşasının aracıydık.

Ama bu süreç, eş zamanlı olarak bir özerkleşme alanı da yarattı. Sanatı ve sanatçıyı sanatı için destekleyen, iyi sanattan para da kazanmak isteyen girişimciler ortaya çıktı. 

Kapitalist devrim küresel pazarı radikal biçimde, tüketim merkezli yeniden düzenlerken, sermaye sanatın da kitlesel bir tüketim aracı olabileceğini aynı hızla öğrendi.

Böylece sanatçı kendisini daha özgür, hala güncel üç seçenekle yüzleşirken buldu; devlete mi, sermayeye mi, sefalete mi teslim olacaksın?

Oysa daha dün, ne kilise ne kral “sanat sanat içindir” diye sanatın bağımsızlığını savunanlar; artık devlet mi sermaye mi sefalet mi üçlemine hapsoluvermişti.

90’lar, bu kabusun ülkemize de çöküşüne tanık olduğumuz yıllar.

Kültür endüstrisi süratle kurulurken, butik sermaye de bütün sol muhalif yetenekleri emdi. 

İletişim, reklam, medya sektörlerinin arka bahçeleri, iyi maaş, konfor, itibar ve muhalifliği birleştirme çabası içinde telef olmuş binlerce yeteneğin mezarlarıyla dolu.

Tek tek kimseyi suçladığım sanılmasın. Ama hafızayı tazelemek, bazı dersler çıkartmak şart.

O günler Özalizmin tavan yaptığı günlerdi. Butik sermayeyle işbirliğine girenlerin, masumiyetlerinin bittiği yer, işbirliğinin kendisi değil, bunun ideolojisini ürettikleri kertedir.

Hani bir zamanların komünist dendiğinde listenin başına yazdığımız “abi”nin Metriste tek tip giymenin gerekleri üzerine de teorik metin yazması gibi.

Bu dostlarımız, “para kazanamayanın yeteneklerinin de olmadığını” söyleyebilecek kadar, gözlerini karartmışlardı.

Oysa butik sermaye de somut bir hedef kitlenin, bir tür orta sınıfın tüketebileceği tarzı arıyor, buluyor ve sipariş ediyordu.

Kültür endüstrisinin ister konfeksiyon ister butik bütün pazarlarında siparişi tüketici verir.

İster “festival filmi” çekin, ister banka yayınevi romanı yazın, sonuçta alan belliydi. Hala da öyle. 

Konfeksiyon veya butik, bunun dışında hangi eser kitleye ulaşır ve sevilebilir, kim biliyor ki?

Yine not düşeyim, ne bu kulvarda üretilmiş bütün eserleri inkar ettiğimi, ne de istisnaları reddettiğimi sanmayın.

Örneğin, Doğan Kitaptan da yayınlansa İsmail Güzelsoy veya Yavuz Ekinci romanı bence iyi sanattır. (İstisnalarım bu iki isimle sınırlı değil elbette; isimlerini saymadıklarım hoşgörsün.) Ama onlar da bütün yazarlık deneyimlerini butik sermayenin kılavuzluğunda yaşamaya mahkumlar. Bu kılavuzluk bir eğitim sürecidir ve tek tek insanlar olarak ne kadar bağışıklığımızı koruyabiliriz, kimbilir?

Bu saydıklarım gibi binlercesini tanıyorum. Ama benim gibi onlar da sermayenin kuşatması altında alternatif çalışmalar peşindeler. 

Devrimci organizasyonların “kültürel mücadele” diye bir gündemi olmadığı sürece, bu yalnızlığımız sürecek.

Sanat Toplum için midir?

Sol politika tam da burada sahne alıyor. 20.yy ın başında bütünr bunlar olup biterken, 1917 devriminden başlayarak aydınlanma tam da Kant’ın tanımladığı gibi sürebilirdi.

Tarihte ilk kez halk kendi öz yönetim organlarını kurmuş, kendi kaderine karar verme gücünü eline geçirmişken, onların yönettiği ve/veya denetlediği idari, siyasi yapılar da sanatçıya gerçek bir bağımsızlık ve kitleyle ön koşulsuz buluşma imkanı sunabilirdi.

1917 kısmen kısa bir süre de olsa böyle bir ana tanık oldu. Yani sanatçıya özgürlük ilk kez göz kırptı. Ama kısa, çok kısa bir süre için.

Sonra o uğursuz tartışma ve mottoyla tanıştı sol.

“Sanat toplum içindir!” 

Bu yine üzerinde hiç düşünülmemiş, tam bir oksimorondur.

Üzerinde iyi sanat diye mutabakat sağlanmış hangi eser, halk düşmanıdır?

Kaç eser sayabilirsiniz ki, kötülüğü kutsasın?

Hangi iyi sanat eseri yerleşik yargıları, boş inançları kırmaz, ezber bozmaz?

Peki bu sloganı ortaya atanlar, Jdanov, Stalin ve bütün izleyicileri iyi sanatın bu niteliğini bilmiyorlar mıydı?

Yoksa bu da sanatçının üzerinde partinin ve devletin egemenliğini kurmanın başka dilden bir aracı olarak mı düşünülmüştü?

Böylece sefaleti seçen sanatçıya elini uzatacak son “güç” odağı da şartını ortaya koymuş oldu; ya partiye, devlete hizmet edersin ya da hapse gidersin.

Elbette muhalefetteki sol partiler, birer küçük devlet olarak hapis uygulaması yapmıyordu. 

Onların yöntemi partinin sanat kurumlarına katılmanızı talep etmekti. Bu durumda sanatınızı partinin sanat kolu olarak probagandanın hizmetine sunmanız yeterli oluyordu. 

Emin olun bunun arkasında hiç bir kötü niyet yoktu. Basit bir nedeni vardı. “Bu işlerden anlamıyorlardı.” 

Şimdi siz hasmane bir yorum yapabilir, bu insanların günahını almaya kalkabilir, “bilmemek ayıp değil, öğrenmemek ayıp diyebilirsiniz.”

Bu durumda da küçük bir engel karşımıza çıkıyordu. 

Söz konusu merkezler “doğrunun tekliğine sahip” olduklarını öğrenmişler ve bu çok hoşlarına gitmişti. O nedenle “bu işleri bilmiyoruz” aslında “her şeyi biliriz ama bak, bir sanatçının karşısında da çok mütevaziyiz” demenin başka bir biçimiydi.

Sanat yapıdır, konu değil

Ne yazık ki, yarı münevver geleneğimizin bize aktaramadığı çok temel bir bilgi de bu. Ya da, sosyalist geleneğe bulaşmış pozitivizm virüsünün yarattığı ağır tahribatın sonucu, diyebiliriz.

Düşünün son 50 yıldır tıpkı ulus inşasının görevlisi “sanatçı” lar gibi sol da sanatın konu seçimiyle ilgili olduğunu sanıyor.

Bu nedenle sözleri probagandif, keskin ama melodik bakımdan çok kötü eserler türkü diye dilimizden düşmüyor. Ordu marşlarına “devrimci söz” yazıp; uygun adım yürümeyi devrimcilik sanıyoruz.

Devrimci tiyatro, devrimci roman, politik sinema, yapısal olarak dünyanın ulaştığı hikaye anlatma estetiğinden çok geri, ama probaganda görevini başarıyla yapan eserlere verilen isim olabiliyor.

68 Avrupasını bile doğru okusak, 68 devriminin rock müziğini nerelere taşıdığını, rock müziğin neden müzikteki devrimlerden biri olduğunu, biliyor olurduk.

Brecht’i, Benjamin’i orjinallerinden ve zamanında okumuş olsak, Brecht tiyatrosunu devrimci yapanın metinlerin konuları olmadığını; tiyatro üretiminin bütün sürecinde devrim yaptığını biliyor olurduk. 

Sol “kadro”ların, militanların kahir ekseriyeti hala bilmiyor ve örgütleri, partileri içinde bu bilgileri iyi devrimci olmanın bir gereği olarak gören bir yöneticiden, bunları aktaran yayınlardan mahrumlar. 

Bu durumda sanatın siyasetin kenar suyu olmaktan kurtulması imkansız. Kendi payıma tanıdığım binlerce yüzünü sola dönmüş, muhalif genc sanatçının da sermayeyle uzlaşmaktan başka şansı yok. Çünkü sanat amatör olarak yapılacak bir faliyet değildir. Asgari insani giderlerinizi eserlerinizin geliriyle karşılayamıyorsanız, başka bir iş yaparak sanat yapmaya çalışıyorsanız, bu amatörce bir hobidir ancak.

6 milyon oy alan muhalif bir partinin ülke çapında kar amacı gütmeyen bir dağıtım ve tanıtım organizasyonu kurup, genç pırıltılı sanatçıları sermayenin etkisinden kurtarmayı gündemine bile almıyor oluşu, bir vakıadır. (Aynı partinin kuruluşunda iletişim işlerinden sorumlu bürosuna “probaganda ve basın bürosu” adını vermesi de, bir başkan yardımcısını bu titr ile görevlendirmesi de bu vakıadan bağımsız değildir.)

Ama artık biliyoruz, yeni nesil bir çok yayıncı sayesinde çok önemli ve zengin bir hazineye 90 lardan itibaren ulaşmaya başladık.

Bahanemiz kalmadı. 

Kültürel mücadele konusunda, sanat konusunda “biz bu işlerden anlamıyoruz” diyen “yöneticilere” siyasal hayatımızda yer yok. Ya öğrenecekler, ya da yerlerini, bilenlere terkedecekler. 

Mücadelenin siyasi, askeri, kültürel bütünlüğü “kadro” eğitiminin, parti okullarının “müfredatlarının” temeli olacak.

Yoksa hiç bir zaman toplumsal bir devrimimiz olmayacak.

İlk ben söylemiyorum, Marks, Engels, Mao, Troçki, Gramchi, Öcalan benden önce söylemişlerdi.

Sanat sanat içindir!

Sanat tarihine giriş türünden bir çalışmayı bile okumuş olsanız, görürsünüz ki, tarihen üzerinde “bu sanattır” diye uzlaşılmış her eser yapı bozucu, put kırıcı niteliktedir.

Bu nedenle önce de söylediğim gibi sanat zaten insan içindir. İnsanın insanileşme sürecinin en önemli “eğitmenlerinden”dir.

Dahası eğer kapitalizm bütün üretim tarzları gibi kendi değerler sistemini bir üst yapı olarak kurabildiyse, buna karşı mücadelenin temeli de bir değerler mücadelesidir.

Değerler mücadelesi kültürel alanda gerçekleşir ve lokomotifi sanat, öncü savaşçısı da bağımsız sanatçılardır.

Çünkü iyi sanat, bu toplumun bağrında ortaya çıkmış, gelecek toplumun öncülü olan olgulardandır.

Kapitalizmin ötesinde bir toplumun hayalini kuran bizlerin öğrenmesi gereken en temel şey, kapitalizmin bağrında ortaya çıkan hangi olgu oluşum ve ilişkiler gelecek toplumun öncülleridir, ayırt etmektir.

İster cümleyi komünist manifestonun külliyatından, ister demokratik modernite paradigmasının külliyatından devralın, ikisi de size bir ve aynı şeyi söyleyecektir. İyi sanatı ve sanatçıyı toplum mühendisliğiyle yaratamazsınız?

“Üretici güçlerin gelişme seviyesi” tarihin motorudur ve onun üzerinde verili ilişkilerle çelişen, çatışan sayısız olgu geleceği işaret eder.

İyi sanat ve onu üreten sanatçı da bu işaretlerdendir.

Sol siyasetin görevi, iyi sanatı ve sanatçıyı devlet, sermaye ve sefalet üçleminden kurtaracak, gerçekten bağımsızlaştıracak mekanizmaları yaratmaktır. 

Bunu yapıyorsanız gerçekten demokratik moderniteyi, sosyalizmi bu günden yarına kurmaya başladınız demektir.

Çünkü devrimin belirleyici kertesi kültürel alandır.

Bu güne kadar solun yanlış siyaseti, muhalif, iyi sanatçıyı kültür endüstrisinin butik sermayesine teslim etti.

Kapitalist uygarlığın çöküşe geçtiği, yeni alternatif bir uygarlığın doğum sancıları çektiği bir çağda, devrimciliğin temel ölçüsü, geleceğe ait olan her olgu ve oluşumu ayırt edebilmek, birliğini ve dayanışmasını sağlamaktır.

İnsani olan her şey bizimdir!

Yaşasın bağımsız sanat!

Kürt Özgürlük Hareketi verdiği sözden döndü mü?


A. Haluk Ünal


20 Temmuzdan bu yana gelişen iç savaş ortamında HDP’ye oy veren kitle içinde ve oy vermeyip Demirtaş’a sempati duyan kesimlerde, HDP’nin en büyük bileşeni ve kurucularından Kürt Özgürlük Hareketi’nin son eylemlerine dönük ciddi bir tartışma başladı.

Kamusal alanda çoğunlukla açıkça dile getirilmese de  yüzyüze sohbetlerde KÖH’nin HDP’ye karşı sorumlu davranmadığı, hatta verdiği sözleri tutmadığı yönünde ciddi eleştiriler söz konusu.

Bilinir ki Kürtler, iki şeyi katiyen unutmaz. Biri kendisine yapılan iyiliği, ikincisi verdiği sözü.

Oysa şimdi Batı’daki HDP sempatizanlarına bu konuda yaygın bir kaygı hakim.

Herkes, Kürt Özgürlük Hareketi’nin 20 Temmuza kadar, geçmişte çok farklı refleks gösterebileceği gelişmeler karşısında, Batı’ya verdiği söze uygun bir tutum içinde olduğunu düşünüyor.

Seçim süreci boyunca, Erdoğan kliğinin çözüm sürecini bitiren bütün açıklamaları, HDP bürolarına 120’nin üzerinde sistematik saldırı, Mersin, Adana Diyarbakır Gladyo vari organize katliam girişimleri karşısında verilen söze sadakat, örgütlü sağduyu ve sabır  olarak vücud buldu.

Peki 20 Temmuz ve sonrasında ne oldu?

Verdikleri sözden mi döndüler, oyunu mu bozdular?

Elbette buna resmen yanıt vermesi, herkesi aydınlatması gereken, KÖH resmi sözcüleri.

Özellikle de KCK ve Kandil. Bu yanıtı ben de birinci ağızdan duymayı çok isterim.

Ama madem ki birileri çoktan çıkıp, bu soruları soran açık mektuplar vb. girişimlerde bulunmak yerine, hızla yorum yapmak, eleştirmek, aleyhinde konuşmak hakkını kullanmayı tercih ediyor; ben de hem bu soruları sosyal medyada, hiç değilse FB sayfalarında, açıktan ve içtenlikle soran az sayıda insana katılayım, hem de esas olarak “Türkler” arasında süren bu tartışmada bir “Türk” olarak kendi yorumlarımı yapma hakkımı da son kez kullanayım.

Sunduğum tartışmayı olumlu bir biçimde derinleştirebilmek için bazı sorulara yanıt vermek gerektiğini düşünüyorum.

Analiz için ilk soru bence resme uzaktan bakıldığında tempo ve ritm açısından bir asimetri olup olmadığıyla ilgili.

20 Temmuzdan bu yana Kürt coğrafyamız ile Batı’daki dışa vurumlar, tepkiler, siyasi davranış “normalleri” çok farklı.

Bu farklılık, gelinen noktada, bir çok il ve ilçede “özyönetim ilanı” ile çok daha radikal bir nitelik kazandı.

İki coğrafya ve ve üzerindeki toplum kesimleri bakımından ciddi bir asimetri söz konusu.

Bunun nedeni çok açık, bilenlerden özür dileyerek, bilmeyenler için yazayım.

Kürtlerin bu topraklardaki son örgütlü isyan hareketi 35 yıl önce başladı. Ve kesintisiz biçimde gelişip, büyüdü.

Günümüz Kürt coğrafyasında politik bilinç gelişimi Batı’ya oranla çok yüksek.

Bu gün Ortadoğu’da küçük bir gezi yaptığınızda ilk farkedeceğiniz; Kürtlerin tamamına yakını, yüz yıllık uluslararası bir inkar ve imha politikasını yıkmış; zincirlerini kırmış, dizlerinin üzerinden, yeniden ayaklarının üzerinde doğrulmuş bir toplumun ferdi olarak görüyor kendisini.

Yakıştırırsınız veya yakıştırmazsınız; bu algıya katılır veya katılmazsınız – ki bence de bir gerçek – bu, bir toplumun algısı, bir ulusun yeniden doğuşu.

Kürtleri tersine ikna etmeyi ya da bu inanıştan geri adım attırmayı düşünen peşinen bunu unutsun derim.

Bu ülkede ve Ortadoğu’da Kürtlerle birlikte, barış, huzur ve refah içinde yaşamak isteyen herkesin kabul etmesi gereken, birlikte yaşamın koşullarını müzakere etmektir. Çözüm süreci de bunun ta kendisidir. Yani yeni bir toplumsal sözleşme. Yeni bir Medine Sözleşmesi.

Yüzyıl önce “suni sınırlarla birbirinden kopartılmış olduğunu düşünen” Kürt halkı, siyaseten farklı kümelerde dursa bile, hiç bir zaman duygudaşlığını, akrabalık hissini zaten yitirmemiş bir toplum.

Günümüzde ise bu duygu tavan yapmış durumda.

7-8 ekim olaylarını “Demirtaş veya PKK emriyle sokağa dökülmek” olarak okuyabilirsiniz; ama ya HDP sözcülerinin dediği gibi gerçek bir duygudaşlığın infiali ise ne yapacaksınız?

Çözüm üretmek isteyenin, bilgisi yetersizse bile, bu ihtimal üzerinde durması daha akılcı olmaz mı?

Bu duygudaşlık, mezalimin acısını da, başarı ve zaferlerin coşukusunu da ortaklaştırır.

Türkiye’de yaşayan milyonlarca Kürd’ün Rojava coğrafyasında yaşanan acıyla da başarıyla da duygudaş olduğunu ihtimal dahiline aldığımızda tablo biraz daha aydınlanmaya başlar. Ki tersi de ayniyle vakidir.

8 Haziran’da Rojava halkları, bütün kantonlarda sokağa dökülüp HDP için zafer kutlamaları yaptı.

Çünkü bu duygudaşlık alanı ile Kürt Özgürlük Hareketi haritası artık tamamiyle örtüşmüş durumdadır.

Yani Rojava’da PYD’ye duyulan saygı ve bağlılık, Türkiye’de HDP’ye de duyulmaktadır. Ki bunun tam tersi de bir gerçektir.

Bütün Dünya basınının açıkça ve defalarca anlattığı gibi – ne yazık ki havuz medyası sefil bir biçimde tam tersini anlatamaya çabalıyor, alternatif yerel medya da sansürleniyor- IŞİD adlı cinayet şebekesini yenebilen, yüzbinlerce Ezidi, Kürt, Arap, Süryani, Türkmeni IŞİD kıyımından, kadınlarını pazarda satılmaktan kurtaran; gelecekte de Suriye’nin IŞİD’den temizlenmesinde tek ciddiye alınabilir yerel seküler gücün omurgasını oluşturan KÖH’dir.

Üstelik, bu gücün teklif ettiği, Arap, Türkmen ve Süryanilerin mutabakatı ile yürürlükte olan anayasa, bu gün bir çok Batı Avrupa anayasasından daha ileridir.

Peki KÖH eşittir PKK anlamına mı geliyor?

Hayır, artık KÖH, PKK’den çok daha geniş, çok daha büyük bir koalisyonun adıdır.

Bu koalisyonun en büyük ortak böleni Öcalan ve onun fikriyatı, yeni paradigmasıdır.

Peki Rojava eşittir PYD midir?

Hayır, çok daha geniş, çok uluslu, çok dilli, özyönetim ve özsavunma ilkesi üzerinde yükselen; merkezine ekoloji ve kadını koyan bir “yeni yaşam” formunun inşa sürecidir.

Benzer soruları Türkiye için de sorabiliriz.

Türkiye’de KÖH tıpkı Rojava’da olduğu gibi Öcalan fikriyatı ve anayasa perspektifi çevresinde buluştuğunu anlatan, büyük bir koalisyonun adıdır.

Konuştuğunuzda ve gözlemlediğinizde PKK ve Kandil’in çok özel bir yeri, saygınlığı olmasına rağmen, hareket bir çok bakımdan kendi içinde de adem-i merkeziyetçi bir yapılanmaya sahiptir.

Hatta bu açıdan, Türkiye kesiminin savaş ve yasaklar nedeniye Rojava’dan biraz geri kalmış olduğu kanaatine bile sahibim.

Ama sonuç olarak, daha önceki yazılarımda da sıkça paylaştığım gibi, 200’e yakın ülkede örgütlü. Ortadoğu çapında siyasi, askeri ve kültürel alternatif olan ve yükselen bir güçten sözediyoruz.

KÖH, Suriye Demokrasi Devrimi güçlerinin öncüsü olmaya doğru var gücüyle çalışıyor. Böyle bir hedefi var. Ve çok yakında böyle de tellaffuz edilmeye başlanacak gibi görünüyor.

Öcalan perspektifi gereği KÖH, Türkiye’nin Batısında yaşayan solcular başta olmak üzere kendi dışında kalan tüm topluma, “Biz artık ulus devlete inanmıyoruz, ulus devletler eli kanlı olmak zorundadırlar, biz ayrı devlet hatasına düşmeyeceğiz, gelin Rojava’daki gibi “demokratik ulus” perspektifiyle, demokratik bir anayasa temelinde “Yeni bir Türkiye”yi birlikte inşa edelim, Ortadoğu’ya rol model olalım, bunun için Türkiye sınırları içinde birlikte örgütlenip, birlikte mücadele edelim; dedi. Ayrıca bunu devlete de topluma da teklif etti.

Bunu yaparken de konvansiyonel, hiyerarşik, monolitik bir sol parti yerine çok daha demokratik bir model olarak HDK’yı ve seçim partisi olarak da HDP’yi önerdiler.

BDP’yi kapatıp, DBP’yi kurdular, belediyeleri bu partiye bağladılar.

Geri kalan bütün HDP kadrolarını ve kitlesini de HDK/HDP’ye taşıdılar.

Bizler de bu büyük asimetriyi bilerek ve kabul ederek HDP’ye katkı vermeye başladık.

Yani KÖH’nin yalnız Türkiye’de değil, Ortadoğu’da yarattığı büyük koalisyonun parçası olmayı kabul ettik.

Oy verirken de aslında bu koalisyonun sadece yerel değil, HDP’nin “Yeni Yaşam” belgesiyle özdeş Ortadoğu parçasına da destek vermiş olduk.

Önce de altını çizdiğim gibi, bu koalisyon, newton fiziğiyle açıkalanabilir bir çalışma düzeneğine sahip değil. Organları birleşik ve eşitsiz gelişen dolayısıyla asimetrik, otonomisi güçlü bir “canlı”.

Bu nebulayı belirleyen ve her biri bir devrimin teması olabilecek, birbiriyle gerilimli iki önemli vektörün varlığının da farkındayız. Ulusal mesele ve sosyal mesele…

KÖH dışıda kalan HDP taraftarlarının, milyonlarca tekil bireyin gündelik algısını oluşturan iklim ile, KÖH’ni oluşturan milyonlarca tekil bireyin gündelik algısını oluşturan iklim aynı mı?

Doğal olarak çok farklı. Bu nedenle refleksleri de, attıkları adımlar da çok farklı.

Örneğin, bu gün her bir Kürd abartısız söylüyorum, kendi öğrenim derecesiyle doğru orantılı ama, içerik olarak özdeş, yaşamak ile hayatta kalmak arasındaki fark üzerine bir tez yazabilecek deneyime sahiptir.

Ölümü veya öldürmeyi psikopatlar dışında kimse sevmez.

Ama ne yazık ki, yaşayan bir ölü olmak yerine, ölerek yaşamı kazanmak, döve döve, öldüre öldüre öğretildi Kürtlere.

Sonra onlar da bunu bilerek, farkındalıkla onurlu bir yaşamın temel ilkesine dönüştürdüler.

Onların hayatında ölümle umut bir arada ve bir anda yaşar.

Bu gün “ölümden öte köy yok” cümlesini mecazen herkes kullanır, ama bir hakikat olarak yaşayan tek halk yine Kürtlerdir.

Eminim bu satırlara parelel her biriniz, usulca, kendi yaşam ve hayat denklemini gözden geçirdi.

Gördüğünüz gibi iklimlerimiz, ruhsal biçimlenişimiz ve ahlak anlayışımız oldukça farklı.

Buna karşın Kürtlerin eylemleriyle bizim eylemlerimiz özdeş mi?

Evet özdeş.

Çünkü hepimiz “yeni yaşam belgesi” nin vücud bulması için çabalıyoruz.

Eğer böylesi bir çokluktan oluşan, çok merkezli, asimetrik koalisyona geleneksel ulus devlet çerçevesi, merkeziyetçi parti ruh hali, ve newton yasalarıyla bakarsak, elbette asimetrilerin hepsi birer sorun, hatta ahlaki birer sorun haline geliverir.

Yok bu gerçekliğe kendi hakikati içinde bakıyorsak, bu tür asimetriler son derece doğaldır, ve herkesin, herşey için, hesap verme sorumluluğu da yoktur.

Böyle bakmadığımızda, örneğin İzmir’deki bir sözcümüz, hayatında bir ay bile toplam yaşamadığı Amed’in siyasal reflekslerinden ötürü sorgulanırsa, hatta hakaret görüp, dayak yerse, zihnen bu gelişmeye de hazır değilse, bu duygusal iklimde onun dönüp, hemen yol arkadaşını eleştirmeye başlaması mümkün hale gelir.

Emek vermemiş, salt oy vermiş olansa çok daha sert tepkiler üretebilir.

Bu bölünme ve çatlama potansiyeli de başlatılan saray savaşının hedeflerinden biri zaten.

Sonuç olarak Kandil ile veya Varto halkıyla aynı partiye oy versem de onların kararlarından sorumlu değilim.

Ama HDP programını seçmiş olmam zaten Kürtlerin tarihi, hakları ve bütün halkların birlikte nasıl yaşayacağı konusunda mutabık olduğumuz anlamına gelir.

Yani varto halkıyla ekoloji ve kadın merkezli, öz yönetim esaslı bir yaşam formu hedefini paylaşıyoruz diye kabul ederim.

Zaten bu yaşam biçiminin İzmir, İstanbul için de çok elzem olduğuna inanıyorum.

Öz yönetim ilan etmeden önce bana mı sormaları gerekirdi?

İlan edilen ayrı bir devlet olsa, misak-ı milli bütünlüğünü değiştiren bir karar olsa, sormalarını değil, haber vermelerini beklerdim.

Zaten ta baştan Birleşmiş milletlerin kuruluş ilkesini benimsemiş, halkların kaderlerini tayin hakkının altına zımnen imzamı atmışım.

Kürtlerin öz savunma ve ayrılma hakkını tanımışım.

Buna dönük adımlarından ötürü de eleştirmem gerekmez.

Yani kabul etmişim ki, koalisyonun bütün unsurları, esas olarak kendi iç dinamiği ve ritmiyle belirlenir.

Öte yandan son “öz yönetim” ilanlarını da, Erdoğan’ın savaşına yanıt olarak sivil, siyasi bir itaatsizlikten öte görmüyorum.

Kendimize şöyle sorabiliriz, eğer HPG misillemelere başlamamış olsa, Erdoğan’ın Kandil’i bombalaması karşısında Varto halkı öz yönetim ilanıyla yanıt verse, ne diyecek, ne yapacaktık?

Bu sefer de aynı partide olmaktan doğan bir itiraz hakkımız mı olacaktı?

Olmamalı zaten.

Bırakalım ayrı ulus, halk denklemini, yarın HDK nın herhangi bir bileşeni, ya da bir grup HDP bileşeni, yerel insiyatifle vereceği ve Varto’ya çok ters düşecek bir karara da, ortak ilkeleri ve programı ihlal etmiyorsa, onların itirazı olamasın.

Ve bu tür inisiyatifler gerilim değil, demokrasi ve zenginlik üretsin.

Seçilmiş Varto halk meclisi, öyle inanıyorum ki, zihniyet olarak, imkan olsa örneğin Kuşadası HDK meclisiyle tartışmak isterdi bence. Ama böyle bir tartışmanın imkanı ve mekanizması var mı?

Üstelik bir çoğumuzun hayatında itaatsizlik teriminin anlamı çok daha naif kaldığı için, birden sindirememiş olmamız da çok doğal.

Hele “böyle eylemler hücum hücum ilkesiyle yürür, nasıl savunacaksınız, yenilirsiniz, ne cesaret” mealindeki açıklamalar, bence haddini aşan, kibirli yaklaşımlar.

Hamleyi yapan 9 il ve ilçe yönetimi ile sırada bekleyen ve buna onay vermiş onlarca il ilçe halk meclisinin aklını sağduyusunu küçümsemekten öte bir anlam taşımıyor. Önce böyle söyleyip, sonra “HDP’yi savunma girişimleri” inandırıcı da olamıyor.

Bu basbayağı bir sivil itaatsizlik eylemi. İçeriği parti programına çok uygun, zamanlaması tartışılabilir.

Tarih bilgisi sınırlarım içinde örneğine de rastlamadım.

Ayrıca bütün laf kalabalığını silkeleyin zamana dayanıklı olarak kalacak iki cümle var: özyönetim ve özsavunma.

Buna ne diyoruz? Savunacak mıyız savunmayacak mıyız, bu kararı.

Gündem belirlemek

Şimdi geleyim benim de açıklamakta zorlandığım sorulara.

Tabi en önemli soru Erdoğan’ın fırsat beklediği savaşa katılmamak, seçim süreci ve Diyarbakır ruhunu sürdürmek mümkün değil miydi?

Nasıl ki, çok karanlık ve hala aydınlatılmamış, iki polisin uykuda infazı ile Suruç katliamı T.C. nin kandili 30 uçak 400 sortiyle defalarca bombalaması için yeterli sebeb olamazdı; biliyoruz. Ve bundan ötürü eminiz ki bunlar, Erdoğan’ın bir süredir planladığı koltuk savaşı için yaratılmış, iyi bahaneler oldu.

Ancak ANF’den okuduğumuz kadar madem ki, Kandil’in veya “medya savunma alanlarının” bombalanması hiç bir ciddi etki yaratmıyor – ki benim tahminim de bu yönde- neden hem gündemin direksiyonunu Erdoğan’a teslim eden, Batı’da HDP sempatisini zora sokacak, bir savaşı kabul etti PKK?

Buradan bakıldığında Kandil’in uslubu “savaş istiyorsan savaş, barış istiyorsan barış” olarak okunabiliyor.

Oysa yeni strateji, “Sana gündemi de belirletmeyeceğiz” cümlesini duyma beklentisi yaratmış durumda.

Erdoğan istedi diye savaş olmayabilseydi, savaşı kucağına koyabilseydik, gerçekten gündemi biz belirlemiş olurduk.

Gündem belirleme yeteneğini kaybetmiş olan Erdoğan, 20 Temmuzdan itibaren gündemi yeniden belirlemeye başladı.

Yine buradan bakıldığında örneğin Varto ve benzeri sivil itaatsizlik eylemleri sürecin ruhuna çok daha uygun görünüyor.

Zaten kısa sürede görüldüğü üzre, sivil itaatsizlik eylemi ile temasa girdiğinde Erdoğan kliği ve yönettiği devlet çok kolay teşhir oluyor, bolcana hata yapıyor.

Oysa HPG misilleme eylemleri yeni mazlumlar, can acıları, öfke ve nefret yaratıyor.

Cenazelerde bir süredir öfkenin Erdoğana yönelmeye başlaması, Kürtlerden sarfı nazar edilmesi anlamını taşımıyor.

Ya da şöyle soralım, burdan görünenden farklı olan her ne ise, misillemelerin neden kaçınılmaz olduğunu vb. HDP gibi savaş ve şiddet karşıtı bir partinin taraftarlarına, anlaşılır bir dille anlatılması PKK için bir sorumluluk mudur, değil midir?

Öcalan’ın ortaya koyduğu zihniyet ve hükümetin önce kabul edip sonra çöpe attığı mutabakat metni, benim görgüm çerçevesinde PYD siyasi zihniyeti, KÖH’nin kendi dar çıkarları dışında çok geniş bir çıkar kesiminin, koalisyonun ortak çıkarlarını doğru okuyabildiği ve tercüme edebildiğini, hatta bunların örtüştüğünü düşündürüyordu.

Şimdi son hamleler bununla ilgili bir kaygı uyandırdıysa en azından bir iletişim sorunu anlamına gelmez mi?

Çünkü burada yalnızca HDP’nin Batı’da oy aldığı yüzbinleri değil, büyük ihtimalle bir sonraki seçimde vereceğini hissettiren ve bizi %20 lere taşıyacak olan HDP ve Demirtaş sempatisinden sözediyoruz.

Sonuçta “misilleme” de olsa; PKK “gerçek savaş kapasitesini” ortaya koymamış da olsa, bunu bizler bilemeyiz, ölçemeyiz.

Bu arada bütün mecraların yasaklanmış olması,  bu konularda eğer derli toplu açıklamaları varsa bile, bunlara ulaşmamızı da engelliyor. Çünkü bu türden soruları anlayacağımız dilden yanıtlayan açıklamalar çok elzem.

Yazımı bir soru da kendim ekleyerek bitireyim.

Neden Kandil, “Türkiye’de silahlı mücadelemize ihtiyaç bırakmayacak tek güç HDP dir. Onun güçlenmesi, siyaset kanallarının açılmasıdır; mealinde açıklamalar yapmaz? Ya da Demirtaş’ın bu mealdeki çok özenli açıklamalarını bile kucağına koyduğunu düşündürecek, açıklamalar yapar?

Oysa bu türden açıklamalar, Ortadoğu demokrasi koalisyonunun gelişmesi, onun potansiyel bir kanadının Türkiye’de hükümet edecek güce ulaşması için, Batı’dan bakıldığında çok elzem ve çok tutarlı.

Ayrıca benim için tersi varit oluncaya kadar vaadedilen işbirliği protokolüne de uygun.

Kürtlere fırsat verirsek, ne yapacaklar?


KCK Yürütme Konseyi Üyesi Mustafa Karasu ANF’ye verdiği söyleşide

“Kürtlerin özgürlük ve demokratik taleplerini kabul etmeden Kürtleri susturma, iradesini kırma mümkün değildir. Varlığını ve özyönetimini kabul edeceksin, Kürtlerin varlığını ve farklı bir ulusal topluluk olmaktan kaynaklı haklarını anayasal ve yasal güvenceye kavuşturacaksın. Anadilde eğitimi tanıyacaksın. Bu temelde Kürtler Türkiye demokratik ulusunun bir parçası olarak var olacaklar;” diyor.

Kürt isyanının sözcüsü ne kadar açık ve yalın özetlemiş.

Birleşmiş Milletlerin kuruluşuna temel olan ilke neydi, hatırlayacak mısınız?

Ulusların kaderlerini tayin hakkı, değil miydi?

Kürtler, Ortadoğu’da yaşayan 80 milyona yakın bir halk.

Bunun yirmi milyona yakını bizim topraklarımızda.

Ve gelinen noktada çok ciddi bir ulusal uyanış sergiliyorlar.

Kendi iradeleri dışında dört parçaya bölünmüş, sömürgeleştirilmiş bir toplum. Senden benden binlerce yıl öncesinden buralarda yaşıyor.

Hem sosyal hem siyasal hem de kültürel bir soy kırıma uğratılmaya çalışıldılar.

Direndiler, ayakları üzerinde doğruldular ve 21. Yüzyılın başında yeniden toplumsal bir uyanış geliştirdiler.

Kuzey Irak’ta Barzani Talabani, Türkiye, Suriye, İran ve yine Irak’ta Öcalan, toplumsal, siyasal, kültürel ve iktisadi haklarını talep ediyorlar.

4 partiden söz ediyorum: PKK, KDP, KYB, PYD…

Bu partilerden en büyüğü ise PKK (Kürdistan İşçi Partisi).

180 nin üzerinde ülkede bürosu bulunan. Türkiye Kürt coğrafyasında %80 oranında HDP’yi destekleyen, kuzey Suriye’de (Rojava) ise, 3 kantondan oluşan çok uluslu anayasal bir oluşumun öncülüğünü yapan, 40 bine yakın gerillayı yönlendirdiği iddia edilen bir parti.

Giriş paragrafında Karasu’nun yalın biçimde özetlediği taleplerin mücadelesini veriyor.

PKK ile PYD kardeş partiler ve her ikisinin fikri lideri de Öcalan.

PKK Türkiye’de bunları isterken PYD bu istekleri gerçekleştirebilecek gücü de elde etti.

Peki Öcalan takipçileri fırsatını bulduğunda kendi kaderlerini tayin hakkını ne yönde kullandı?

Okumayan tek bir Türk kalmayana kadar sabırla tekrar etmek gerektiğine inandığım Rojava anayasasında zihniyetlerini somutladılar. (https://unalhaluk.com/2015/04/16/rojava-anayasasi )

Bence tamamını mutlaka okuyun; buraya yalnızca giriş bölümünden iki paragrafı alıyorum.

“Rojava Toplumsal Sözleşmesi

Giriş

Din, dil, ırk, inanç, mezhep ve cinsiyet ayrımının olmadığı, eşit ve ekolojik bir toplumda adalet, özgürlük ve demokrasinin tesisi için. Demokratik toplum bileşenlerinin siyasi-ahlaki yapısıyla birlikte çoğulcu, özgün ve ortak yaşam değerlerine kavuşması için. Kadın haklarına saygı ve çocuk ile kadınların haklarının kökleşmesi için. Savunma, özsavunma, inançlara özgürlük ve saygı için. Bizler demokratik özerk bölgelerin halkları; Kürtler, Araplar, Süryaniler (Asuri ve Arami), Türkmenler ve Çeçenler olarak bu sözleşmeyi kabul ediyoruz.

Demokratik Özerk Bölge Yönetimleri; ulus-devleti, askeri ve dini devlet anlayışını, aynı zamanda merkezi yönetimi ve iktidarı kabul etmez.”

Gördüğünüz ve okursanız göreceğiniz gibi, Türkiye’de talep ettiklerini, Suriye’de siyasal ve askeri güçlerine, yani önemli bir çoğunluk olmalarına rağmen, kimseden esirgemiyorlar.

Şu anda Erdoğan kliğinin faşist İslam Devleti ile parelel olarak savaş açtığı işte bu zihniyet.

Elinizi vicdanınıza koyun ve söyleyin, hayatınızda hiç bu kadar medeni, insani bir anayasanız oldu mu?

Böyle bir anayasa yazacak kalitede sözcüleriniz, vekilleriniz oldu mu?

Üstelik Erdoğan’nın sözcüsü havuz medyası bu zihniyeti faşist İD’nden daha tehlikeli ilan ediyor.

Bizim adımızı taşıyan devlet (T.C.) bizim paramızla alınmış silahlarla, yoksul çocuklarını, bu zihniyeti yok etmeye gönderiyor.

Siz de “oh” diyorsunuz. Oh demeseniz bile en azından susuyorsunuz?

Başınızdan eksik etmediğiniz T.C. şapkalarınız faşist İslam Devletiyle açık bir işbirliğinin tarafı haline getiriliyor; hiç rahatsız olmuyor musunuz?

Böyle bir anayasayı yazan, benzer bir anayasayı Türkiye için talep eden bir topluluğa savaş uçağı yollayanlara suskun kalmak, bölücülüğün ta kendisi değil mi?

Bu duruma susmak, asker, polis, gerilla, ölen, ölecek gençlerin kanına elimizi bulaştırmaz mı?

Öcalan yanlısı Kürtlerin fırsat bulduğunda ne yaptığı Rojava’da kanıtlandı.

Biz Türkler kendi kaderimizi ne yönde tayin edeceğiz?

Bu günlerde tartıştığımız konu aslında tam da bu.