Etiket arşivi: lenin

Kutup Yıldızı


A. Halûk Ünal

Faşizm koşullarında öncü, parti gibi temalar mı tartışılır diyenlere, tam da zamanı demeliyim. 

Ya hapistesiniz, ya sürgünde, ya da ülkede serbestsiniz ama serbestiyet günlerinin görece hareket imkanları daraldığı için, kımıldayamıyorsunuz.

Üstelik, faşizm galip durumdaysa, siyaseten ciddi bir özeleştiri ve sorgulama süreciyle yüzleşmenin zamanı gelmiş de geçiyor demektir.

Bu kategoride yazacaklarım, derin analizler sonucunda ulaşılmış köşeli önermeler olmayacak. 

Daha çok ele almak istediğim konular üzerinde kimi gözlemsel, kimi deneysel, kimi başkalarının önermeleriyle, sesli düşünmeye çalışacağım.

Dilerim bu temalar başkalarını da benim kadar ilgilendirir, bir tartışmaya katkı yapar.

Bölümdeki yazılara bir açıklamayla başlamış, ilk bölümde 31 yıl önce Yeni Öncü dergisinde yazdığım bir yazıyı-aslının aynısı- yayınlamıştım.

Söz konusu açıklamada da belirttiğim gibi, “Yeni Öncü” adı 1980 öncesinde hareketin yayınladığı “Öncü” dergisine ve onun ima ettiği şeyleri işaret etmek için düşünülmüştü.

Hareketin kendi geçmişine belirli bir özeleştiriyle yaklaşıyor olması ve “eski Öncü” nün yenilenmesi gerektiğini işaret etmek, ima etmek istediklerimiz içinde başat olanlardandı.

Elbette “yenilenmek”ten her kes aynı şeyi anlamıyordu. Ama yenilenme ihtiyacı öyle ya da böyle aramızdaki genel bir mutabakatı temsil ediyordu.

Başlatılan tartışmaların Türkiye solunun gelişimine önemli katkıları olduğundan hiç

hiç kuşkum yok.

Yalnızca kendimizin değil, Türkiye solunun da değişimine etkide bulunduğumuzu düşünüyorum, ve bundan elbette “öncü”lerimiz kadar ben de mutluluk duyuyorum.

Olan oldu, yaşanan yaşandı. 

Beni ilgilendiren kısmıysa elbette katedilen yol. Ve geçmiş hatalarımızdan çıkardığımız dersler.

Bu seride sınırlı ama bazı temel soruların üzerinde sesli düşünmek niyetindeyim.

Acaba “Öncü”ye duyulan ihtiyaç tarihen doğrulandı mı? 

Öncü(ler) hala bir ihtiyaç mı?

Öncü bir gereklilikse, üstene düşen rolü gerçekleştirebildi mi? 

Ve nihayet bu gün ileriye doğru baktığımızda nasıl bir öncüye/örgüte ihtiyacımız var?

“Öncüler artçılar”

Bir zamanlar ben de bir çok geleneksel solcu gibi yaşamın kendiliğinden (determinizm) bir akış olduğuna inanır, Marksiszmin bu kendiliğindenliğe önemli bir çare ürettiğini (volantrizm) düşünürdüm.

Marks’ın genel olarak “Feurbach üzerine tezler” olarak anılan metnindeki (Ludwig Feuerbach ve Klâsik Alman Felsefesinin Sonu 1888) ünlü 11. Tez’de bu soruna tarihi bir nokta konulmuştu; “Filozoflar dünyayı yalnızca çeşitli biçimlerde yorumlamışlardır; oysa sorun onu değiştirmektir.”

Tarihin “determinist gelişimi, iradi (volantrist) bir müdahale olmaksızın” değiştirilemezdi. 

Bu da “öncü” nün örgütlenmesini, ve bir dönüşümü planlamasını zorunlu kılıyordu. 

Bu fikre öylesine tutkuyla ve sabırsızca bağlanmıştık ki – bu işin en güzel kısmı- sorulması ve yanıtlanması gereken daha onlarca soru olduğunu unutma bönlüğünü kabullendik – bu da işin çirkin kısmı-

Öncü örgüt de bir insan tekiyle başlayan ve örgütlendikçe yüzlerce binlerce öncü olduğu iddiasındaki insanın kollektif iradesinin oluşması; güçlerini, yeteneklerini, zekalarını, bilgilerini birleştirmeleri anlamına gelmiyor mu?

2018 yılında bir çoğumuzun kulağını kesinlikle tırmalamadığından emin olduğum bu tanım, gerçekten böyle mi hayat buldu?

Çünkü bizler, bir tek kişi için bile, irade nedir; irademiz ne kadar bağımsızdır; irademizin yaşamdaki rolü nedir; ihtiyaç ve arzularımızla irademiz arasında nasıl bir ilişki vardır; gibi tartışmaların yakınından bile geçmiyorduk?

Yukarıdakiler kadar yalın bir soru dizisini bile tartışmış olmadığımız için, toplumun ne olduğunu da anlamaktan çok uzaktık.

İlk on tezi anlamadan “onbirinci tezi” kutsamak böyle bişey olsa gerek.

İnsan bedeni gibi toplumların da doğanın nasıl bir uzantısı olduğunu; uzantısı olduğu “canlı” gibi ne kadar mucizevi, karmaşık yapılar olduğunu da anlamadığımız için; önce toplumun çeperlerinde oluşturduğumuz kendi küçük toplumlarımıza, sonra da onunla temas eden toplum kesimlerine “kör bir murç” gibi dalmışlığımız çoktur.

1989 da büyük duvar yıkıldıktan sonra ortaya çıkan, saçılan gerçekler ise, “büyük öncü”lerin abartısız birer “kör murç” haline gelmiş olduklarının tahammül fersa kanıtlarıyla doluydu.

En eleştirel olanlarımız bile, ileride buna “toplum mühendisliği” diyerek soylulaştıracak; kulağa hoş gelir bir sıfatla giydirecektik. Oysa bu mühendisliğin kumu insan bedeni, suyu da kandı.

Bilinç ve İnanç

Örgütlü bir topluma ulaşabilmek için, örgütlü bireylere, örgütlü bireye ulaşabilmek için de buna uygun bireylere ihtiyaç vardı, haliyle.

Bir ferdin politik olma ihtiyacı duyması, yaşamını buna göre dönüştürmesi, kendisini bu yönde eğitmesi için nasıl bir motivasyona sahip olması gerektiğini, böyle bir motivasyonu nasıl elde edebileceğini, aslında bilmiyorduk. 

Bu sorulara verdiğimiz yanıtlar ise son derece skolastik, hatta teolojik çağrışımlara sahip bir anahtar kelimeyle açıklanıyordu : inanç… 

Komünizmin insanlığın ulaşması gereken zorunlu bir evre olduğuna inanmak; yaşamını buna adamak, bu uğurda ölmeyi göze almak.

Terimleri değiştirdiğinizde on bin yıldır bütün din savaşçılarının cihat kavramından ayırması zor olan bu tanım, tarih ve toplum biliminin tekeline sahip, “bilimsel sosyalist”lerin bayrağı haline gelebiliyordu.

Daha sınırlı bir yer tutsa da ikinci anahtar kelime de “bilinçti” elbette. 

Ama bu da öyle ulvileşmiş bir varoluş haliydi ki, bir türlü ulaşılamıyorduk.

Artık böylesi bir bilinci oluşturacak olan, nasıl bir bilgi türüyse bir türlü ona erişemiyorduk. 

Yüz kitaplık bir kısa liste, iki bin kitaplık da uzun bir liste yapabilirdiniz. 

Hiç birimizin, gündelik koşuşturmalardan, iki bin kitaplık listeyi tüketecek zamanı olmadığı için bu seçeneğin vereceği sonuçlar hakkında tahmin yürütemiyorum. Ama Hacettepe kampüsünde kendi kendine klasiklerden alıntılar okuyarak gezinen bir genç adamı işaret ederek, “bak bu bir kaç bin kitabı okuyup kafayı kırdı” diye gülüştüğümüzü hatırlıyorum. 

Bu durumda ister istemez gerçekte hiç birimizin ulaşamayacağı kerteyle(komünist) “bilinç” kavramı da ait olduğu felsefe sözlüğünden kopuyor; inanç kavramının yanına, sol teoloji sözlüğüne yerleşiyordu. Selçuklu dervişlerinin “aşkınlık hali” bile bilinç kavramını daha iyi tanımlayabilir.

İşçi sınıfına bilgi mi taşıyacağız bilinç mi?

Benim kuşağım bu başlık altında yaptığımız tutkulu tartışmaları çok iyi hatırlayacaktır. Bu tartışma da bilinç nedir, bilgi nedir, bilinç bilginin ne tür bir formudur, türünden sorulara pek de tatminkar yanıtlar vermemişti. 

Daha çok Marks, Engels ve Lenin’in çıkarımları baz alınarak yürütülen bir tartışma olmaktan öte geçemedi.

Zaten bence en büyük sorunumuz, Marks Engels Lenin vb. “öncü”lerin kendilerinden önce üretilmiş bilim ve felsefenin çıktılarıyla tartışarak ortaya koydukları önermeleri, hipotezleri, benzer bir yoldan sınamış olmayışımızdı.

Peki, hangi kritere göre bu “doğruları” tartışmasız benimsemiş, fizik yasaları gibi tartışmasız doğrular olarak kabullenmiştik?

Kaldı ki o günler “izafiyet” kavramını bilsek de henüz Newton fiziğini tanıyorduk; quantum fiziğinden haberdar değildik.

Solcu olup da Marksizmin üç kaynağı ve üç bileşenini duymayan yoktur; Fransız sosyalizmi, ingiliz siyasal iktisadı ve Alman felsefesi. 

Ancak Marks ve Engelsin bu izlekteki çalışma ve tartışmalarını bilen kaç kişi vardı derseniz, ortaya çok mahcup edici bir sayı çıkacaktır.

Hal böyle olunca tartışmasız doğruların kaynağı olan kitapların da İncil’den Kuran’dan farkının kalmadığını anlayabiliriz. Ne büyük haksızlık!

Nasıl ki her kutsal kitap yorumu ayrı bir mezhebe neden olduysa, bizim kitapların da her farklı yorumu farklı bir mezhebi yaratabildi.

Bu durumda ister bilgi diyelim ister bilinç, taşıyacak olduğumuz şey kendi prizmalarımızdan kırılan skolastik bir şey olacaktı; öyle de oldu zaten.

Bu bilinç ve irade meselesini o kadar yanlış (felsefi idealizm) anlamıştık ki, “işçi sınıfının özünün devrimci olduğu”na inanıyorduk. 

Tek eksik “öncü”nün taşıyacağı doğru bilinçle buluştuğunda, “izimizden” yürümeye başlayacağı ve yeni bir 1917 devriminin başlayabileceği ihtimaline “inancımız” tamdı.

İşçi sınıfının böyle bir özüolmadığı son yüz yılda sayısız kez kanıtlandı. 

Ayrıca böyle bir özü olduğunu kabul bile etsek, yüzlerce farklı “devrimci öncü parti” nin taşıyıp getirdiği “doğru bilinç” kafalarını ne hale getirmiştir siz düşünün. 

Üstelik bu “öncü” bolluğu, zarif bir akademik rekabeti de getirmiyordu. 

İşçiler, son derece şiddetli ve kıyıcı olabilen bu erkek rekabeti karşısında “tarafsız” kalmayı “sınıf çıkarları” açısından daha uygun mu buldular acaba?

“İnsanın insanileşmesi”

Artık kendimi Marksist de Leninist de saymıyorum.

Ama siyaset tarihinde “yeni bir kıta” keşfedildiyse bunu keşfeden öncüleri saymaya kalktığımda elbette Marksla başlayan Engels, Lenin, Troçki, Mao, Gramsci gibi çok önemli düşünür ve eylemcilerle devam eden; Öcalan’a kadar uzanan bir liste yapabiliyorum. Asıl önemli olan henüz kıtanın keşfinin tamamlanmamış oluşu.

Bunun için de bilinen tek yol var. Pratikte bütün bu muhteşem tarihten edindiğimiz ilkelere sadakatle mücadele ederken, yaptıklarımıza kuşbakışı bakarak anlamlarını düşünmeyi sürdüreceğiz.

Felsefe bütün bu fikri mücadelenin agorası. 

Buradaki kutup yıldızımız da bence hala Marks’ın o ünlü veciz, iki kelimelik şah beyiti; insanın insanileşmesi.