Archives For kürt siyasi hareketi


KCK Yürütme Konseyi Üyesi Mustafa Karasu ANF’ye verdiği söyleşide

“Kürtlerin özgürlük ve demokratik taleplerini kabul etmeden Kürtleri susturma, iradesini kırma mümkün değildir. Varlığını ve özyönetimini kabul edeceksin, Kürtlerin varlığını ve farklı bir ulusal topluluk olmaktan kaynaklı haklarını anayasal ve yasal güvenceye kavuşturacaksın. Anadilde eğitimi tanıyacaksın. Bu temelde Kürtler Türkiye demokratik ulusunun bir parçası olarak var olacaklar;” diyor.

Kürt isyanının sözcüsü ne kadar açık ve yalın özetlemiş.

Birleşmiş Milletlerin kuruluşuna temel olan ilke neydi, hatırlayacak mısınız?

Ulusların kaderlerini tayin hakkı, değil miydi?

Kürtler, Ortadoğu’da yaşayan 80 milyona yakın bir halk.

Bunun yirmi milyona yakını bizim topraklarımızda.

Ve gelinen noktada çok ciddi bir ulusal uyanış sergiliyorlar.

Kendi iradeleri dışında dört parçaya bölünmüş, sömürgeleştirilmiş bir toplum. Senden benden binlerce yıl öncesinden buralarda yaşıyor.

Hem sosyal hem siyasal hem de kültürel bir soy kırıma uğratılmaya çalışıldılar.

Direndiler, ayakları üzerinde doğruldular ve 21. Yüzyılın başında yeniden toplumsal bir uyanış geliştirdiler.

Kuzey Irak’ta Barzani Talabani, Türkiye, Suriye, İran ve yine Irak’ta Öcalan, toplumsal, siyasal, kültürel ve iktisadi haklarını talep ediyorlar.

4 partiden söz ediyorum: PKK, KDP, KYB, PYD…

Bu partilerden en büyüğü ise PKK (Kürdistan İşçi Partisi).

180 nin üzerinde ülkede bürosu bulunan. Türkiye Kürt coğrafyasında %80 oranında HDP’yi destekleyen, kuzey Suriye’de (Rojava) ise, 3 kantondan oluşan çok uluslu anayasal bir oluşumun öncülüğünü yapan, 40 bine yakın gerillayı yönlendirdiği iddia edilen bir parti.

Giriş paragrafında Karasu’nun yalın biçimde özetlediği taleplerin mücadelesini veriyor.

PKK ile PYD kardeş partiler ve her ikisinin fikri lideri de Öcalan.

PKK Türkiye’de bunları isterken PYD bu istekleri gerçekleştirebilecek gücü de elde etti.

Peki Öcalan takipçileri fırsatını bulduğunda kendi kaderlerini tayin hakkını ne yönde kullandı?

Okumayan tek bir Türk kalmayana kadar sabırla tekrar etmek gerektiğine inandığım Rojava anayasasında zihniyetlerini somutladılar. (https://unalhaluk.com/2015/04/16/rojava-anayasasi )

Bence tamamını mutlaka okuyun; buraya yalnızca giriş bölümünden iki paragrafı alıyorum.

“Rojava Toplumsal Sözleşmesi

Giriş

Din, dil, ırk, inanç, mezhep ve cinsiyet ayrımının olmadığı, eşit ve ekolojik bir toplumda adalet, özgürlük ve demokrasinin tesisi için. Demokratik toplum bileşenlerinin siyasi-ahlaki yapısıyla birlikte çoğulcu, özgün ve ortak yaşam değerlerine kavuşması için. Kadın haklarına saygı ve çocuk ile kadınların haklarının kökleşmesi için. Savunma, özsavunma, inançlara özgürlük ve saygı için. Bizler demokratik özerk bölgelerin halkları; Kürtler, Araplar, Süryaniler (Asuri ve Arami), Türkmenler ve Çeçenler olarak bu sözleşmeyi kabul ediyoruz.

Demokratik Özerk Bölge Yönetimleri; ulus-devleti, askeri ve dini devlet anlayışını, aynı zamanda merkezi yönetimi ve iktidarı kabul etmez.”

Gördüğünüz ve okursanız göreceğiniz gibi, Türkiye’de talep ettiklerini, Suriye’de siyasal ve askeri güçlerine, yani önemli bir çoğunluk olmalarına rağmen, kimseden esirgemiyorlar.

Şu anda Erdoğan kliğinin faşist İslam Devleti ile parelel olarak savaş açtığı işte bu zihniyet.

Elinizi vicdanınıza koyun ve söyleyin, hayatınızda hiç bu kadar medeni, insani bir anayasanız oldu mu?

Böyle bir anayasa yazacak kalitede sözcüleriniz, vekilleriniz oldu mu?

Üstelik Erdoğan’nın sözcüsü havuz medyası bu zihniyeti faşist İD’nden daha tehlikeli ilan ediyor.

Bizim adımızı taşıyan devlet (T.C.) bizim paramızla alınmış silahlarla, yoksul çocuklarını, bu zihniyeti yok etmeye gönderiyor.

Siz de “oh” diyorsunuz. Oh demeseniz bile en azından susuyorsunuz?

Başınızdan eksik etmediğiniz T.C. şapkalarınız faşist İslam Devletiyle açık bir işbirliğinin tarafı haline getiriliyor; hiç rahatsız olmuyor musunuz?

Böyle bir anayasayı yazan, benzer bir anayasayı Türkiye için talep eden bir topluluğa savaş uçağı yollayanlara suskun kalmak, bölücülüğün ta kendisi değil mi?

Bu duruma susmak, asker, polis, gerilla, ölen, ölecek gençlerin kanına elimizi bulaştırmaz mı?

Öcalan yanlısı Kürtlerin fırsat bulduğunda ne yaptığı Rojava’da kanıtlandı.

Biz Türkler kendi kaderimizi ne yönde tayin edeceğiz?

Bu günlerde tartıştığımız konu aslında tam da bu.


haluk ünal

bu gün türkiye’nin bir iş cinayetleri cenneti olması sistematik bir suç organizasyonu ile mümkün oldu.

suç organizasyonu, söz konusu planı 24 ocak 1980 yılında, açık açık ilan etti ve uygulamaya soktu.

o güne kadar türkiye cumhuriyetinin zorunlu olarak tercih ettiği, karma ekonomi, ithal ikameci denilen ekonomik model görevini tamamlamış; özel sektörün kendi gücüyle başaramayacağı bütün yatırım alanlarında, kamunun yani bizim vergilerimizle büyük yatırım ve sermaye birikimleri sağlanmış; artık bunların özel sektöre devredilmesi zamanı gelmişti.

öyle de yaptılar. ANAP, CHP, DSP, MHP değişik rollerde, değişik zamanlarda ama tümüyle el birliğiyle 24 ocak politikalarını bütün mantıksal sonuçlarına taşımak için üzerlerine düşeni yaptılar.

zaten kapitalizmin devletçi modeliyle, piyasacı modeli arasındaki fark da esas olarak budur.

bu nedenle dünya’da hiç bir devlet yoktur ki, özel sektörün zayıf olduğu, kendi gücüyle altına giremeyeceği yatırımları üstlenmemiş ve zamanı geldiğinde özel sektöre devretmemiş olsun. hiç bir devlet yoktur ki, sermaye sınıfını, kamu kaynaklarıyla sistemli olarak palazlandırmamış olsun.

türkiye’de de herşey planlandığı gibi, amacına uygun biçimde gerçekleşti. kamusal kaynaklar, yani bizim paramız, bizim paramızla yaratılmış değerler, özelleştirme politikaları adı altında, yok pahasına özel sektöre devredildi.

buraya sığmaz, uzun bir tartışma, ama değinmeden geçmek de doğru olmayacak. bu operasyonun algı yönetimi “devletçilik eleştirisi” üzerinden yürütüldü ve bu sayede toplumun geniş kesimlerinin rızası sağlandı.

algı yönetimi, çok doğru tespitlerden hareketle, çok büyük bir yalanın yutturulması üzerine kuruluydu.

tespit doğruydu, ekonominin %70 ini elinde tutan kamu iktisadi devlet teşekkülleri, asker sivil oligarşisi hegemonyasının arpalığı ve güç kaynağı durumundaydı. ülkede 70 yıldır hükmünü sürdüren seçkin beyazlarla maykıl jeksın sendromuna yakalanmış siyah elitin işbirliği zemini buydu.

yeni çağ, piyasa ekonomisi, liberalizm safsatalarıyla örtülen ise, patronun kamu veya özel olmasının asli mesele olmadığı gerçeğiydi.

üretim sürecinde kamusal denetimin olması veya olmaması arasındaki büyük fark, “sattırmamcı”larla “beni sat kendini sat herşeyi satcı” ların kör dövüşünde görülmez oldu.

taraflarca, hepimize toplum yararı gibi yutturulmaya çalışılan bu kavganın aslında bir patronaj kavgası olduğu, ölüm vuruşunu kavganın halkçı sanılan tarafı yaptığında apaçık görünür oldu. ölümcül vuruşun, kavganın taraflarından birine değil; ülkenin %99 una yapıldığını sanırım yeni yeni anlamaya başlıyoruz.

kemal derviş çıkıp geldi, 15 günde 15 yasayı yaptı, sistemi küresel sermayenin isteğine tam uygun hale getirip gitti.

bu yalanı o dönemde açığa düşürecek tek güç sosyalistler olabilirdi, olmalıydı. her şey gözümüzün önünde, ayan beyan olup bitmişti. sosyalizm sandığımız şey merkezinde insanın olmadığı, doğaya düşman vahşi devlet kapitalizminden başka bir şey değildi. perestroyka dönemi ve sonrasında, muazzam kamu kaynakları kgb ve bürokrasi arasında paylaşılmış, yeni burjuva sınıfı ortaya çıkmıştı. türkiye’deki tek fark, zenginliği devralanlar, bürokratlar değil, küresel sermayenin yerli uzantılarıydı.

ama bunu itiraf edecek entellektüel donanımımız da, cesaretimiz de yoktu. bu donanım ve cesarette olanları da meşhur klişelerle susturdular: 5.kol, hain, sağ sapma…

 

suç organizasyonunun ikinci kritik hamlesi

asli mesele patronun kim olduğu değil, demiştim.

şimdi de asli meselenin ne olduğunu söyleyelim : asli mesele üretim sürecinin nasıl örgütlendiğiydi.

tam da bu noktada küpühanelere sığmayacak bir tartışma külliyatı olduğunu bilsem de iktisatçıların hoşgörüsüne sığınarak, anlaşılır bir basitlikte söylemeyi tercih ederim. (patronların olmadığı ve patronların olduğu, tamamiyle teorik, üretim organizasyonu tartışmasını da şimdilik bir kenara koyuyorum.)

hakim koşullar içinde, üretimin iki türlü örgütlenmesi mümkün.

birisi şu anda varolan, merkezinde insanın ve doğanın olmadığı, tek kriterin para ve kar olduğu tarz.

diğeri ise merkezine insanı ve doğayı koyduğumuz, demokratik ekonomi diyebileceğimiz bir tarz.

bu tarzı uygulamanın ilk adımı, tartışmasız, iş güvenliği, çalışma yasaları, sosyal güvenlik sistemi, sendikal yasalar vb konularda ab standartlarını kabul etmek. (yetmez ama evet. çünkü ab sermayesi doğal olarak neoliberalizm yanlısı. neoliberalizm ile sosyal politikalar mücadelesi sürüyor. bu nedenle ab standarları bu mücadelenin pazarlığıyla oluşmuş durumda.)

patron ister kamu (toplum) olsun, ister özel sektör; üretim süreci, çalışanlar, üretimin yapıldığı yerde yaşayan yurttaşlar, üretimin sonuçlarından etkilenen kesimlerin örgütleri ile sivil bağımsız kamusal kuruluşlarca etkin biçimde denetlenmek zorunda. kamusal denetim olmadıkça, ne yaparsanız yapın, sermaye ve onun partileri, işçi dostu, emek dostu bir devlet ve yasal sistem istemeyecektir.

işte suçun en görünen kanıtlarından biri budur; suç organizasyonunun bilinçli bir biçimde, varolan insan ve doğa düşmanı tarzı tercih etmesi.

akp öncesi bunu değiştirecek fırsat vardı, kullanan olmadı. akp yönetimi askeri vesayet karşısında bunu kullanacak gücü biriktirdi ve ihtiyacı olduğu kadarını da kullanabileceğini kanıtladı. iş sadece emekçilerin çıkarları olduğunda ise durdu; ve arkasını bilinçli bir biçimde getirmedi.

peki, bu süreçte chp ve mhp yönetimleri, milletvekilleri ne yaptı?

kayıtlar ortada. onlar da, insana ve doğaya düşman, para ve kar merkezli, tüsiad ve müsiad ın ihtiyaçları doğrultusunda politikalar üretme noktasında, akp ile büyük işbirliğinin tarafı oldular. olması gerekenin yarısı sayabileceğimiz ab çalışma standartlarını bile savunamadılar.

son yıllarda tek alternatif fikir ve bu fikre uygun sınırlı da olsa zikir, kürt özgürlük hareketinde görüldü.

kısacası, türkiyeli çalışan sınıf, yani %99 un iş cinayetlerinde katli tek bir faille değil, 12 hançerle gerçekleşti. bu bir şark ekspresi cinayeti, toplu bir suç. amaç, 12 eylül öncesinde ülkemiz çalışan sınıfının elde ettiği bütün kazanımların geri alınması.

dün tv de çağdaş avukatlar başkanı selçuk kozağaçlı, savcılığın soruşturmayı aşağıya doğru genişlettiğini, yukarı doğru genişletilmesi gerektiğini söylüyordu.

çok doğru. kozağaçlı suç silsilesinde yakın durduğu kemalist kampı, chp yönetimlerini de kastetti mi bilmiyorum. bence asıl failler, batılı neoliberal devletlerin bile kabul edemeyeceği vahşilikteki bu sistemin yasalarını çıkartanların tamamı, parlemento da. akp, chp ve mhp yönetimleri, milletvekilleri bu suçun toplu ortakları.

elbette hukuk sürecinde pratik, güncel kazanımlar için mücadele çok çok önemli.

ama en az bunun kadar önemli mücadele, daha önce de yazdığım gibi, somanın kefaretini ödemek için, ülkemizi çalışma koşulları, iş yasaları konusunda birinci lige çıkartacak, uzun soluklu, sabırlı ve inatçı bir kampanyayı başlatmaktır.

asıl mücadele, topluma milyonlarca insanın anlayacağı bir tarzda, insan ve doğa merkezli demokratik bir ekonomiyle daha insanca, daha müreffeh yaşayabileceklerini anlatmak, bu amaca uygun bir yasa paketinin parlementodan geçmesi için toplumu ikna etmektir.

ayrıca unutmayalım, iş cinayetlerine kucak açan sistem sadece madenleri değil steril plazalarımızı da kuşatıyor.

 

 

 

 


Dünyalılaştıramadıklarımızdan mısınız?

Haluk Ünal

 

Serinin üçüncü ve son yazısında, Kürt Siyasi Hareketi (KSH) hakkında yazmayı sürdüreceğim.

Bunun temel nedeni, bu ülkede programı, yönelimi belli olan ve bu ülkenin kaderinde özne olabilecek donanım ve yaklaşımlara sahip iki hareketin varolduğunu düşünmem. Bunlardan birisi AKP diğeri PKK orijinli Kürt Siyasi Hareketi.

Kendi konumum da açık. Birisi ile aynı, diğeri ile karşı saflardayım.

Henüz misakı milli sınırları içinde, bu netlikte, vizyonu ve eylemi tutarlı başka siyasi hareket yok ne yazık ki.

Öte yandan, bütün anlatıların bir kahramanı; her kahramanın da bir yolculuğu söz konusudur. Hikaye bu yolculuğun kendisidir. Ben de kendi yolculuğumun ilkeleri ve vizyonu ile en çok örtüşen özne üzerine düşünmeyi elbette tercih ediyorum.

Benim gibi Batı’da yaşayan Türk kökenli bir özgürlükçü için, baktığı yerin açmazlarının da farkında olarak, sürecin resmini çekmekten, anlayabildiği kadar analiz etmeye çalışmaktan daha ileri bir katkı şimdilik mümkün de doğru da değil. Bunun faydası da elbette sınırlı olacaktır. Ama dostlara mukayese yapmak için şimdilik sunmamız mümkün olan da gerekli olan da bu.

Ötesi, bir süre daha KSH’nin kollektif aklına kalıyor. Gerçekten birlikte mücadelenin zemini doğdukça bizlerin de katkı imkanları çok daha zengin ve derinlemesine olabilecek.

Kendi payıma anlamaya çalıştığım, benzerlerime de önerdiğim en önemli nokta, bizim baktığımız yerden KSH’nin yolculuğunda 2013 Newrozundan bu yana görünen değişim.

Söz konusu olan, siyasal bir hareketin, kuruluşundan başlayan, doğal, doğrusal gelişim ve değişiminden çok farklı bir durum.

Okuduklarımı, bölge seyahatlerimdeki gözlemlerimi ve duyumlarımı birleştirdiğimde, bana öyle geliyor ki bu, bir paradigma değişimi. Ne zaman başladı; nasıl gelişti, nasıl kuvveden fiile çıktı; benim uzaklığımdakilerin görmesi çok zor. Anlatılması ise bir ihtiyaç.

Klasik Ulusçuluk Demokratik Ulusçuluk

Ulusal hareketlerin doğrusal gelişimi için yakın ve uzak tarihte örnek çok. En yakın örnekse parçası da olduğumuz T.C.’nin yolculuğu.

T.C. nin yolculuğu klasik ulusal hareketlerin tümünde yaşanan açmazlarla bu güne ulaştı. Pozitivist, merkeziyetçi, tekçi, eril uluşçuluk vizyonuna sahip, “homojen” bir ulusun belirli bir coğrafyada kurduğu hegemonyaya dayalı bütün hareketler, devletleştikçe, sadece hakimiyet alanlarındaki halkların hapisanesini ve mezarlığını örmekle kalmadı; kendi hapishanelerini ve mezarlıklarını da örmüş oldular.

Örneğin bu gün Irak Kürdistan bölgesi yönetimini ve baskın eğilimini de bu yönelimin bir örneği olarak okumak yanlış olmaz kanısındayım.

PKK ise, ilk alametleri 1995 lerde Abdullah Öcalan’ın Mahir Sayın’la yaptığı ve adını “Erkeği Öldürmek” koyduğu nehir söyleşi ve benzeri literatürde ortaya çıkan bir paradigma değişiminin yeni bir evresine ulaşmış görünüyor. Kendisine sunulan sınırlı olanaklarla da klasik ulusçuluk ile demokratik ulusçuluk arasındaki farkı anlatmayı da sürdürüyor.

Benim anladığımın özcesi diyor ki, “ya T.C. nin, Barzani’nin yolundan gidip bu Dünya’ya yeni bir halklar hapisanesi ve mezarlığı ekleyeceğiz; ya da yeni bir sıçrayışla Anadolu ve mezopotamya haklarına refah, barış ve özgürlük temelli yeni bir gelecek vizyonu sunacağız.

Türk solu gibi, hamuru Stalinizmle mayalanmış bir hareket için bu, aynı zamanda köklü bir zihniyet değişimini ima ediyor.

Türkiyelileşmek mi Dünyalılaşmak mı?

Söz konusu zihniyet değişiminin yaşayan ilk labaratuarı, Batı Kürdistan, Rojava. Geçtim Esad’ı, Erdoğan’ı, Barzaniye bile hendek kazdırtan hakikat.

Önümüzdeki 5 yıl belli ki, BDP nin yönetiminde olacağı yerel yönetimlerin tamamı Rojava deneyiminin bu ülkedeki izdüşümü olmaya çalışacaklar.

Adem-i merkeziyetçiliği temel alan bu bakış açısı son derece pratik, yaşayan ve her yurttaşın anlayacağı kadar somut olduğu gibi, soyutlama katına çıktığımızda; Marksist hipotezin yenilgisini tartışmak için çok yeni bir teorik alan da açıyor önümüze.

Geleneksel solun hapsolduğu skolastik, doktriner, bu nedenle gündelik hayatı kuşatamayan; “önce ekmek sonra ahlak” diyen yurttaşa ulaşması imkansız söyleminin yerine; mikro kosmostan başlayan (özel olan politiktir) aile, mahalle, semt, şehir düzeyinde politikanın önemini farketmiş bir bakış açısı bu.

Pratik; gündelik, kuşatıcı ve bir okadar da da radikal.

Üstelik, milyonlarca yurttaşın yaşadığı, düşündüğü düzleme dair söz üretmeksizin varolamayacak bir zihniyet.

Böyle bir zihniyetin yön verdiği hiç bir siyasi hareket, millileşemez. Geçen yazıda değindiğim “Türkiyelileşmek” bence eski paradigmanın içinden bakarak kurulmaya çalışılmış olumlu bir cümle denemesi gibi duruyor daha çok.

Oysa böyle bir zihniyetin kaçınılmaz hedefi Dünyalılaşmaktır.

Dünyalılaşmak nedir, sanat kültürümüzden biliyoruz. Anlatımız, Newyork’tan bakıldığında da, Tokyo’dan bakıldığında da anlaşılabilir, bilinebilir, aşina imgelere yaslanmak zorundadır. Aksi halde ne yaparsanız yapın yerel kalmaya mahkumsunuz demektir.

Geçen yazıda verdiğim sıcak örneği yinelemekte yarar olabilir. Gülten Kışanak’ın yeraltı zenginliklerinden pay talebi üzerine oluşan gündem ve benzeri taleplerle örülü bir program, mikro ekonomi, gündelik hayat, refah, iktisadi ve siyasi demokrasi bakımından, dün partisine saldıran Fethiye’liyi düşünmeye mecbur etmeyecek mi?

Böylesi bir program, bütün Anadolu ve Mesopotamya halklarına elle tutulur, gözle görülür, refah ve demokrasi umudu dile getirmiş olmayacak mı?

Bu düzlemdeki bütün pratik siyasal ve iktisadi taleplerin viral etkisini tahmin bile edemiyorum.

BDP mi HDP mi?

KSH içinde bu zihniyeti hakim kılmaya çalışanların, bir süre iki ateş arasında kalması çok mümkün.

Bir tarafta “ulusal davamızı terk mi ediyorlar” kaygısı, diğer yanda “bunlar toprağın üstüyle yetinmeyecek altındakileri de istiyor” korkusu…

Kaçınılmaz olan bu duyguların aşılmasının anahtarı – bu noktada rahatlıkla biz diyebilirim- bizlerde.

Böyle bir sözün kurguya, doğru araçlarla, çağa uygun iletişime ihtiyacı olduğu çok açık.

Gezi isyanını boşuna mana manyağı yapmadık. Bu tarzda düşünenler olarak, kurmak istediğimiz söz, muhafazakar babalar gibi yönetmediğimiz, denetlemediğimiz, atamadığımız genç bireysel insiyatiflerce mükemmelen yapılıverdi.

30 gün içinde ortaya çıkan edebiyatın “yüz yıllık yalnızlığımızı” bitiriverdiğini birlikte gördük.

Bu kitlenin son seçimlerde otomatik olarak gelip, HDP/BDP ye oyvereceğini sanmamız ise, geleneksel sol alışkanlık ve zihniyetimize dair bir yanılgı.

Niye gereken sözü kuramadık, niye doğru bir iletişim geliştiremedik sorularının yanıtları üzerinde daha çok çalışmamız zaten gerekecek. Ama en azından şu basit çıkarımı yapmalıyız; son seçimlerde iletişimimizi tasarlayanlar, kuranlar, yönetenler, Gezi’nin söz kurucularından değilmiş.

Buraya kadar yazdıklarımın kendi düşünme sürecimdeki bir sonucu da, şu sıralar HDP/BDP içinde yaşanan birleşme süreci tartışmalarındaki argümanların çoğunun eski paradigmaya ait oluşu saptaması.

Sürecin aktif özneleri hoşgörsünler ama birleşme sürecini HDP bileşenleri ve BDP olarak algılamak bence yapabileceğimiz en büyük hata olur.

Doğru soru sanıyorum, bu yazının yazarı gibi yüzbinlerce, yüzünü yeni paradigmaya çevirmiş olanlarla, bu paradigmayı tanımlayanlar arasında birleşmenin nasıl başarılacağı? Ve karşı olanların nasıl ikna edileceği, olsa gerek…

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 


Türkiyelileştiremediklerimizden misiniz?

Haluk Ünal

Birinci yazıda, ” Eğer temel ölçütü modern yaşam tarzı değil de evrensel demokrasinin ulaştığı en ileri nokta olarak kabul etmeye kalkarsak; merkeziyetçi, muhafazakar, otoriter, eril militarist, milliyetçi partilere verilen oyların oranının yaklaşık %90 larda dolaştığını”hatırlatmıştım.

Program, tüzüğünü ve en önemlisi anayasa teklifini, adem-i merkeziyetçi, yenilikçi, demokrat, çoğulcu, eşitlikçi, özgürlükçü, ezilen cinsler ve sınıflardan yana yazmış olan tek siyasi parti ise HDP/BDP. Her ikisinin geçtiğimiz seçimlerde aldığı toplam oyun miktarı da %6.61.

Bence kendisine demokratım diyen herkesin asıl dikkat etmesi, çözümlemesi, anlaması gereken gerçek budur.

Elbette bu resme ülkemizdeki demokratların oranı 6.61, kalanı da sağcı gerici gibi düz ve kaba bir mantıkla bakılamaz.

Başka pencerelerden baktığımızda HDP/BDP program ve tüzüğünü belirleyen, radikal demokrasi siyasi hattını formüle eden hakim zihniyetin yanısıra, bu zeminde buluşan geniş koalisyonun içinde, kimlik siyaseti nedeniyle bu yığınağa güç veren, ya da merkeziyetçi zihniyete dahil edilebilecek, azımsanmayacak sayıda insan olduğunu görebiliriz.

Bu resim daha çok, kitlelerin kısa vadeli siyasi algılarını, kısa ve orta vadede hangi güç merkezine yığınak yapmaya karar verdiklerini anlatıyor. Aynı zamanda Türkiye toplumunun, kimlik merkezli güçlere dayanan bir cepheleşmeyi sürdürdüğünü de ima ediyor.

Bu nedenle seçim sonuçlarını AKP ve diğerleri ekseninde okumak bana göre yapılabilecek en büyük hata.

Ama aynı resim çok önemli bir veri daha sunuyor elbette. Özgürlükçü demokrasi, demokratik cumhuriyet hedefini politik hattına merkez edinmiş tek siyasi oluşum da HDP/BDP.

Bu nedenle ben de kameramı, diğer açıları unutmaksızın, esas olarak HDP/BDP öznesinin yanına koymayı doğru buluyorum.

HDP/BDP sürecini nasıl okumalıyız? 

Adını daha doğru koyarak konuşursak, PKK orijinli Kürt Siyasi Hareketi’nin (KSH) silahlı mücadeleden siyasi mücadele esaslı bir politik stratejiye geçtiğini ilan edişinin üzerinden bir yıl geçti.

Yeni strateji, kaçınılmaz olarak hareketin kendi asli coğafyasıyla sınırlı politikanın yerini, misakı milli kapsamında bir politikaya geçişi anlamını da taşıyor.

Buna yaygın olarak, “Türkiyelileşmek” dense de, yeni stratejinin muhtevası misakı milliden çok daha geniş bir vaade ve iddiaya sahip.

Burada katiyen gözden kaçırılmaması gereken nokta KSH’nin onyıllardır orjinal tarihi coğrafyasında (Kuzey, Güney, Doğu ve Batı Kürdistan) sürdürdüğü mücadeleyi, Türkiye’nin batısına da taşımaya karar vermiş olması. Bu nedenle, seçilen stratejiye Türkiyelileşme adı vermek, muhtevasını doğru anlatan bir terim değil aslında.

PKK merkezli kürt siyasi hareketi bu gün geldiği noktada çok geniş bir koalisyona dönüşmüş durumda. Bu ülkenin tarihinde gerçek bir halk partisinden söz edilecekse bunun adı BDP dir. (DTK, KCK, PKK, bin bir adlı bir allah, deyip bilgi eksiklerinden yapabileceğim hatalar için peşinen özür dilerim. T.C. utansın…)

BDP istese de yalnızca doğu ve güneydoğu Anadolu ile sınırlı bir stratejiye sahip olamayacak kadar, diğer Kürt coğrafyasından etkilenen, etkilenmeyi ve etkilemeyi arzu eden bir hareketin Türkiye’deki görünümüdür.

Bu nedenle Türkiyelileşme, bir çok bakımdan sorunlu ve yol gösterici bir kavram olamıyor.

Bence BDP herkesten çok Türkiyeli, hiç birimizin olamayacağı kadar da Ortadoğulu.

Tartıştığımız, anlamaya çalıştığımız, HDP süreciyle ise ortaklaştığımız, 1980 lerden bu yana hayatını bu tarzda kurmuş ve yaşamış bir siyasi hareketin şimdi, misakı milli sınırları içinde de kendi dışında kalan kesimlerle, birlikte siyaset yapmaya karar vermesi, buna uygun araçları ve dili geliştirme çabasıdır.

Konunun doğası da gösteriyor ki KSH, son derece devasa bir siyasal örgütsel bir sorunla karşı karşıya. KCK tutuklamalarıyla içeri tıkılan binlerce yetişmiş siyasi kadronun yokluğu da düşünülürse, işlerinin hiç kolay olmadığı, olmayacağı çok açık.

Resmi böyle çektiğimizde, misakı milli içinde KSH’i ile birlikte siyaset yapmak isteyenler için de sürecin hiç kolay olmayacağı kolayca görülebilir.

Peki KSH Türkiye bazında söz konusu strateji değişimi açısından başarılı mı? Çünkü yukarıda resmetmeye çalıştığım denklemin çözümü esas olarak KSH nin yetenekleriyle doğru orantılı.

Bu gün benim gibi sürece esas olarak Batı’daki etki ve sonuçları üzerinden bakmaktan başka çaresi olmayanlar için çok önemli bir başarı söz konusu.

Böyle bir süreçte sayısal artış veya eksilişler başarının asli ölçütleri olamaz, olmamalıdır. Kaldı ki karşımızda, oy potansiyelini stabilize etmiş, belediye sayısını artırmış bir parti duruyor. Yani sayısal açıdan büyük bir başarı yoksa da, başarısızlıktan da söz edilemez.

Ama nitel açıdan bakıldığında kutlanacak bir başarı sözkonusu.

Şöyle söyleyelim, BDP Halkların Demokratik Kongresinin bir üyesi olduğuna göre, HDK’nin bu ülkenin gündemine bir yıl içinde soktuğu yenilikler hayranlık verici düzeyde.

Hem Demirtaş, Baydemir, Buldan, Türk gibi isimlerin geliştirdikleri uslup ve dil ile Batı’da yarattığı saygınlık ve geniş sempatiden; hem de bu topraklarda yepyeni demokratik bir zihniyetin ilkelerine dair onlarca kanıta -kağıt üzerinde bırakmayıp- kendi iç politik kurgusunda hayat veren bir koalisyondan sözediyoruz.

T.C.nin şedit, tecavüzkar politikalarıyla, merkeze gelmesini engelemeye, yerel alana hapsetmeye çalıştığı KSH, yerel yönetimlerden küresel alanda ses getirecek tartışmaları ve gündemleri yaratma potansiyelini kanıtlamaya başladı.

Örnek mi, uzağa gitmeye gerek yok. İki gündür Türkiye’nin tartıştığı ” yerel yönetimlerin yerel zenginliklerden pay alması” talebinin demokrasinin iktisadi yönüyle ilgili ne kadar güçlü ve radikal bir mesele olduğunun herkes farkındadır sanırım. Bu tartışmada tek sorun Gülten Kışanak’ın “dil sürçmesi” oldu. Sürçme de Amed(Diyarbakır)’ı anarak başlayıp, talebinin İzmir’i de kapsadığını söylememesi. Ne gam, düzeltiverdi. Bundan böyle İzmirliler düşünsün.

Örnekten de görüleceği gibi, Kürdistan’da ortaya atılan, siyasi ve iktisadi her demokrasi talebi sonuna kadar “Türkiyeli…” Rojava’da olup bitenlere göz kapatmak, sessizlikle öldürmek de artık çare değil.

Bu ülkenin dörtte birinde yepyeni bir zihniyet yerel yönetimlerden başlayarak denenmeye başladı bile.

Bu, yeni Türkiye’nin( ve ortadoğunun) kuruluş imkanı olarak algılanamaz mı?

Bunu başaran kollektif akıl dileriz, Batı’nın her alanda biriktirdiği zengin insan malzemesinden katkı talep etmeyi de ihmal etmez. Böyle bir katkı talebini milliyetçi bir pencereden ele almaz. 

Yeni Türkiye isteyen herkes, bu kuruluşun başladığı Anadolu Kürt coğrafyasına akın akın gider, marifetlerini, uzmanlıklarını taşırsa bunun adı da Türkler için bir kardeşlik görevi ve Türkiyelileşme olmayacak mı?

Öte yandan, BDP belediyelerinde gündeme gelen her yeni uygulama ve bunun sonucunda ortaya çıkan başarı hikayeleri, bütün diğer partilerden belediyelere bir örnek, öneri, eleştiri ve yarış olmayacak mı?

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 


Haluk Ünal

Adem-i Merkeziyetçilik, 100 yıldır bu topraklarda kullanılmayan, unutulmuş, unutturulmuş bir kavram.

Şimdilerde öztürkçecilerin uydurduğu “yerinden yönetim, özyönetim” gibi kavramlarla karşılamaya çalışılsa da bu “buluşlar” kavramın ne ruhunu ne de anlamını yeterince özetliyemiyor.

Adem eski dilde yokluk, hiçlik anlamına geliyor. Yani merkezsizlik, merkeziyetçiliğin olmadığı bir yönetim tarzı olarak tercüme edebiliriz.

Kavramın bu topraklarda ilk kez Hürriyet ve İtilaf Partisi tarafından gündeme getirildiğini sadece yakın tarihe meraklı olanlar ve tarihçiler, yani bir avuç insan biliyor.

Söz konusu kavram, onları savunan partinin lideri Prens Sabahattinle birlikte, İttihatçılar tarafından lanetlenip, resmi tarihin gölgesine gömüldüğünden beri de anılmıyor.

Bu tesadüfi değil elbette. Öncelikle insanlığın en temel hastalıklarından biriyle malül…

Güç ve iktidar ilişkileri içinde yaşadığımız bütün tarih, bize korkularımızla ve düşmanlarla yaşamayı öğretti.

Bu da fikriyatın ve felsefenin ölümü anlamını taşıyor.

Hangimiz için söyleyenden çok, söylenen önemli oldu?

Kaçımız “düşmanın” düşünce yapısı içinde kayda değer bir önermeyi, ihanetle suçlanma korkusuna rağmen, ele almaya cesaret edebildik.

Bu hastalık sadece egemen düşünceye ikna olmuşlarda değil, muhalif olduğunu iddia edenlerde de sıkça görüldü. Hatta egemen düşünce hakim ilişkilerin korunup geliştirilmesi gibi bir zorunlulukla karşı karşıya olduğu için, farklı fikirlere çok daha esnek ve faydacı yaklaşabildiğine sıkça tanık oluyoruz.

Muhalefet ise egemenlere göre hep daha doktriner, daha tutucu bir noktaya kolayca sürüklenebiliyor.

1908 sonrası oluşan meclisi mebusan’ın bu toprakların tarihinde gördüğü en çoğulcu dönem olduğunu ve bu gün, yeni sandığımız bir çok tartışmanın o günlerde başladığını söyleyip, bu faslı geçelim.

Gerçeklerin gün ışığına çıkartılması, toplum tarafından öğrenilmesi ayrı bir çabanın ve sürecin sonucunda olacak.

Oysa bizim adem-i merkeziyetçilik kavramını tartışmak için beklememiz gerekmiyor.

Ne tarihçi, ne de siyaset bilimciyim. Ama örgülü yaşam pratiği açısından 16 yaşından başlayarak, zengin bir deney ve gözlem sürecinden geliyorum.

Düşmanlarımız kadar otoriter ve merkeziyetçi olmuş, çok naif  bir noktadan başlasak da düşmanlarımızın araç, gereç, yol ve yöntemlerini kullanmakta sakınca görmemiş bir okulun öğrencileriyiz.

Üzülerek kabul etmeliyiz ki, amacına uygun araçlar seçmeyenin, nasıl düşmanına benzeyebileceğini ağır bedellerle öğrenmiş bir okulun öğrencileriyiz aynı zamanda.

Bütün bu sürecin sonucunda, örgütlü mücadele ve yaşam fikrimde zerre değişiklik olmadı. Ancak nasıl bir örgütlülük sorusuna verdiğim yanıt temelden değişti.

Merkeziyetçiliğin insanlığın başına gelmiş en büyük belalardan biri olduğu konusunda küçük bir kuşku bile taşımıyorum.

Gelişmiş toplumların pratiği de bu düşüncemi her geçen gün doğrulayan yeni bir örnek sunmaya devam ediyor. İnsanlık, aslında kapitalizm bile, bence bu beladan kurtulmak için çabalıyor.

20.yy’ın başından itibaren özyönetim doğrultusunda muazzam deneyler yaşandı aslında.

1848 Paris komününden başlayarak, 1905, 1917, 1920-21 sovyet ve konsey pratikleri de otoriter ve modernist bir sosyalizm pratiği tarafından yozlaştırıldı, onunla birlikte de gömüldüler.

Bu yöndeki çabalar bu topraklarda da 70 lerde yeniden boy vermeye başladı. Fatsa’da yaşanan belediyecilik deneyimi, Tariş direnişi en bilinenleri. 90 larda ise bu zihniyetin ilk kez ciddiyetle kağıda dökülmüş hali 1995 yılında kurduğumuz ÖDP nin tüzüğüdür. Bu tüzük, alternatif bir yönetim tarzı fikriyat ve aklının ortaya çıkışına kanıt olsa da, mezhepçilik karşısında dayanıklı olamadı.

Geçtiğimiz yıllarda bu teze Kürt siyasi hareketinin sahip çıkmaya başladığını gördük. Önümüzdeki seçim süreci için seçtikleri temel slogan iki temel kavrama yaslanıyor: (özgür)kimlik ve özyönetim…

Batı’da ise bu açıdan en önemli ve tarihi gelişme, Gezi direnişi ve Gezi komünüdür.

Geleneksel sol ve Kemalistler, Taksim Dayanışması, sürecin direksiyonuna oturmakla, gezi parkındaki gençlerin öz örgütlenmesine, kendi sözcülerini, temsilcilerini yaratmasına olumsuz etkide bulunsa da direniş, Türkiye tarihinin bir dönüm noktası olma özelliğini korudu.

Korumakla kalmadı, bütün merkeziyetçi organizasyon formlarının atılacağı çöp sepetini de işaret etmiş oldu.

Sonuç olarak adem-i merkeziyetçilik (özyönetim) kavramı bundan böyle siyasal hayatımızın merkezine yerleşmiş bulunuyor.

Bu tartışmanın başında ben de uzun uzun yazılar yazmak yerine, karşılaştırmalı bir tablo hazırlamayı tercih ettim. Henüz ham ve iğretilemelerden oluşan bu tabloyu demlemek yerine, hızla dolaşıma sokup, çok daha geniş bir alanda geliştirilmesini sağlamak daha doğru göründü.

Paylaşıyorum:

Merkeziyetçi örgütlenme

 

Ademi merkeziyetçi örgütlenme

 

Ruhunu newton fiziği, uslubunu da fordizmden alır. Ruhunu kuantum fiziğinden ve çokluk yaklaşımından, uslubunu da esnek kalite çemberlerinden alır.
Doğru ve tanrı tektir Doğru ve tanrı göreli ve çoktur.
Tümden gelimci bir yöntemle düşünür. Tüme varım ve tümden gelim birbirini tamamlar.
Belirli bir hedefe oluşmak için bir araya gelmiş bir ekibin fikirlerini deklare etmesi (manifestolar) ve yandaşlarını çoğaltması esasına göre oluşur. Belirli bir ihtiyacı ortak tanımlayan bireylerin ihtiyacın nasıl karşılanacağına ilişkin fikirlerini tartışmaya açması ve türdeşlerini katılmaya çağırmasıyla oluşur.
Organizasyon kurucular tarafından kapalı biçimde modellenmiş ve tasarlanmıştır. Organizasyon esnek, katılıma ve değişime açık bir zeminde oluşturulmuştur. (Şebeke)
Tek bir merkez, bilgiyi toparlar, yorumlar ve dağıtır. Tek merkezliliğin gerçekliğe uymadığı bilgisinden hareketle (her katılımcının bir merkez olduğunu kabul eden) çok merkezli bir oluşumdur.
Bütün parça ilişkisinde parça bütüne feda edilebilir. Bütün, onu oluşturan parçaların tamamıdır ve parça bütüne, bütün parçaya feda edilemez. Uzlaşması aranır. Sophi’nin seçimi durumlarında (özel olan politik olduğu için) parça için, bütün feda edilebilir.
Kararlar merkezde alınır. Azınlık çoğunluğa uymak zorundadır. Uymamak disiplin suçudur. Kararlar mutabakatla alınır. Karar öncesi eğilim yoklamaları asıl yöntemdir. Mutabakat sağlanamadığında azınlık kendi önermesini kanıtlayabilmek için çoğunluktan farklı önerisini uygulamaya sokar. Bu, disiplin suçu değil, zenginlik sayılır.
Organizasyonun kaderini merkezdekilerin vasıfları belirler. Bünye kendisini merkeze rağmen yenileyemez. Merkez de genellikle yarattığı bünyeye rağmen davranamaz. (Kusursuz muhafazakarlık) Organizasyonun kaderini herkes belirler, bünye kendini yenilemeye müsaittir.
İşbölümleri önce sadakat sonra yetenek ve işe uygunluk kriterleriyle;atamalarla belirlenir. İşbölümleri gönüllülük esasına göre belirlenir. İşe uygunluk ve yetenek temel kriterdir.
Organizasyonun temposunu, çalışma hızını merkezin öngörüleri, planları, ihtiyaçları belirler. Organizasyonun temposunu, hızını, her kesin azami katılım sağlaması, gönüllü katılım koşulları belirler.
Merkezin başarısı bilgiyi toplayıp yorumlamakla eşdeğerdir. Merkezin başarısı bilgiyi toplayıp, ihtiyaca göre tasnif etmek ve herkesin kullanabileceği, tartışmaya katılabileceği bilgileri hızla yaygınlaştırmakla eşdeğerdir. (Moderasyon) Aksi halde “uzmanlar” hegemonyası ortaya çıkar.
Merkez ve uzmanlıklar önemlidir Çalışma grupları önemlidir.
Uzmanlıklar merkez için vardır. Çalışma grupları olarak organize olmuş uzmanlık alanları, herkesin bilgisini yalın bişekilde eşitlemek ve her konuda kararlara katılımını sağlamak için vardır. Bir başka deyişle bilginin iktidarını ahaliye paylaştırmak için vardır. (Mimar da, şehirplancısı da  webci de metin yazarı da birincil olarak buna hizmet eder)
Katılımcı sayısı arttıkça merkezin iç işleri büyür. Ağırlaşır. Merkez parası varsa profesyonelleşme eğilimi içine girer. (eskiden banka soyardık) Para bulamazsa özensizleşmeye başlar. (İktidar güçlendikçe para da özensizliği engellemez zaten.) Organizasyon büyüdükçe, uzman sayısı, gönüllü sayısı artar, “merkez” sayısı artar.
Merkez kadiri mutlaktır. Merkez tanımı temelden değişmiştir. Hem hiyerarşik anlamını yitirir, hem de yönetici anlamı değişir. Şebeke tek merkezden oluşan bir perspektifle kurulmadığı ve bunu şart koşmadığı için, on kişilik bir grup da eklemlenebilir, bin kişilik bir grup da eklemlenebilir.

 

Merkez hareketin temsilcisi olduğu için hizmetliler de merkezin hizmetlisi olur. “Merkez”ler organizasyonun hizmetlisidir. Görevleri toplulukça tanımlanmıştır. Başarılı olmayanı topluluk seçtiği gibi geri çağırır. Yerine yenisini seçer.
Disipliner düşünür. Disiplinlerüstü düşünür.
Monolitik düşünür. Analitik düşünür.
Temsili demokrasi ve seçim sistemi kullanılır. Doğrudan demokrasi ve seçim sistemi kullanılır.
Seçimlerde her düzeyde yöneticinizi seçersiniz. Seçimlerde her düzeyde sözcünüzü seçersiniz.
Uzmanlar her düzeyde yöneticiler tarafından atamayla belirlenir. Uzmanlar her düzeyde seçimle belirlenir.