Archives For hdp


Demirtaş’ın benim algımdaki önemini tanımlayarak başlamak daha doğru.

Ben kendisinde ne gördüm, benim gözlem alanım içindeki Türkler ne gördü ne buldu?

Continue Reading...

A. Haluk Ünal


20 Temmuzdan bu yana gelişen iç savaş ortamında HDP’ye oy veren kitle içinde ve oy vermeyip Demirtaş’a sempati duyan kesimlerde, HDP’nin en büyük bileşeni ve kurucularından Kürt Özgürlük Hareketi’nin son eylemlerine dönük ciddi bir tartışma başladı.

Kamusal alanda çoğunlukla açıkça dile getirilmese de  yüzyüze sohbetlerde KÖH’nin HDP’ye karşı sorumlu davranmadığı, hatta verdiği sözleri tutmadığı yönünde ciddi eleştiriler söz konusu.

Bilinir ki Kürtler, iki şeyi katiyen unutmaz. Biri kendisine yapılan iyiliği, ikincisi verdiği sözü.

Oysa şimdi Batı’daki HDP sempatizanlarına bu konuda yaygın bir kaygı hakim.

Herkes, Kürt Özgürlük Hareketi’nin 20 Temmuza kadar, geçmişte çok farklı refleks gösterebileceği gelişmeler karşısında, Batı’ya verdiği söze uygun bir tutum içinde olduğunu düşünüyor.

Seçim süreci boyunca, Erdoğan kliğinin çözüm sürecini bitiren bütün açıklamaları, HDP bürolarına 120’nin üzerinde sistematik saldırı, Mersin, Adana Diyarbakır Gladyo vari organize katliam girişimleri karşısında verilen söze sadakat, örgütlü sağduyu ve sabır  olarak vücud buldu.

Peki 20 Temmuz ve sonrasında ne oldu?

Verdikleri sözden mi döndüler, oyunu mu bozdular?

Elbette buna resmen yanıt vermesi, herkesi aydınlatması gereken, KÖH resmi sözcüleri.

Özellikle de KCK ve Kandil. Bu yanıtı ben de birinci ağızdan duymayı çok isterim.

Ama madem ki birileri çoktan çıkıp, bu soruları soran açık mektuplar vb. girişimlerde bulunmak yerine, hızla yorum yapmak, eleştirmek, aleyhinde konuşmak hakkını kullanmayı tercih ediyor; ben de hem bu soruları sosyal medyada, hiç değilse FB sayfalarında, açıktan ve içtenlikle soran az sayıda insana katılayım, hem de esas olarak “Türkler” arasında süren bu tartışmada bir “Türk” olarak kendi yorumlarımı yapma hakkımı da son kez kullanayım.

Sunduğum tartışmayı olumlu bir biçimde derinleştirebilmek için bazı sorulara yanıt vermek gerektiğini düşünüyorum.

Analiz için ilk soru bence resme uzaktan bakıldığında tempo ve ritm açısından bir asimetri olup olmadığıyla ilgili.

20 Temmuzdan bu yana Kürt coğrafyamız ile Batı’daki dışa vurumlar, tepkiler, siyasi davranış “normalleri” çok farklı.

Bu farklılık, gelinen noktada, bir çok il ve ilçede “özyönetim ilanı” ile çok daha radikal bir nitelik kazandı.

İki coğrafya ve ve üzerindeki toplum kesimleri bakımından ciddi bir asimetri söz konusu.

Bunun nedeni çok açık, bilenlerden özür dileyerek, bilmeyenler için yazayım.

Kürtlerin bu topraklardaki son örgütlü isyan hareketi 35 yıl önce başladı. Ve kesintisiz biçimde gelişip, büyüdü.

Günümüz Kürt coğrafyasında politik bilinç gelişimi Batı’ya oranla çok yüksek.

Bu gün Ortadoğu’da küçük bir gezi yaptığınızda ilk farkedeceğiniz; Kürtlerin tamamına yakını, yüz yıllık uluslararası bir inkar ve imha politikasını yıkmış; zincirlerini kırmış, dizlerinin üzerinden, yeniden ayaklarının üzerinde doğrulmuş bir toplumun ferdi olarak görüyor kendisini.

Yakıştırırsınız veya yakıştırmazsınız; bu algıya katılır veya katılmazsınız – ki bence de bir gerçek – bu, bir toplumun algısı, bir ulusun yeniden doğuşu.

Kürtleri tersine ikna etmeyi ya da bu inanıştan geri adım attırmayı düşünen peşinen bunu unutsun derim.

Bu ülkede ve Ortadoğu’da Kürtlerle birlikte, barış, huzur ve refah içinde yaşamak isteyen herkesin kabul etmesi gereken, birlikte yaşamın koşullarını müzakere etmektir. Çözüm süreci de bunun ta kendisidir. Yani yeni bir toplumsal sözleşme. Yeni bir Medine Sözleşmesi.

Yüzyıl önce “suni sınırlarla birbirinden kopartılmış olduğunu düşünen” Kürt halkı, siyaseten farklı kümelerde dursa bile, hiç bir zaman duygudaşlığını, akrabalık hissini zaten yitirmemiş bir toplum.

Günümüzde ise bu duygu tavan yapmış durumda.

7-8 ekim olaylarını “Demirtaş veya PKK emriyle sokağa dökülmek” olarak okuyabilirsiniz; ama ya HDP sözcülerinin dediği gibi gerçek bir duygudaşlığın infiali ise ne yapacaksınız?

Çözüm üretmek isteyenin, bilgisi yetersizse bile, bu ihtimal üzerinde durması daha akılcı olmaz mı?

Bu duygudaşlık, mezalimin acısını da, başarı ve zaferlerin coşukusunu da ortaklaştırır.

Türkiye’de yaşayan milyonlarca Kürd’ün Rojava coğrafyasında yaşanan acıyla da başarıyla da duygudaş olduğunu ihtimal dahiline aldığımızda tablo biraz daha aydınlanmaya başlar. Ki tersi de ayniyle vakidir.

8 Haziran’da Rojava halkları, bütün kantonlarda sokağa dökülüp HDP için zafer kutlamaları yaptı.

Çünkü bu duygudaşlık alanı ile Kürt Özgürlük Hareketi haritası artık tamamiyle örtüşmüş durumdadır.

Yani Rojava’da PYD’ye duyulan saygı ve bağlılık, Türkiye’de HDP’ye de duyulmaktadır. Ki bunun tam tersi de bir gerçektir.

Bütün Dünya basınının açıkça ve defalarca anlattığı gibi – ne yazık ki havuz medyası sefil bir biçimde tam tersini anlatamaya çabalıyor, alternatif yerel medya da sansürleniyor- IŞİD adlı cinayet şebekesini yenebilen, yüzbinlerce Ezidi, Kürt, Arap, Süryani, Türkmeni IŞİD kıyımından, kadınlarını pazarda satılmaktan kurtaran; gelecekte de Suriye’nin IŞİD’den temizlenmesinde tek ciddiye alınabilir yerel seküler gücün omurgasını oluşturan KÖH’dir.

Üstelik, bu gücün teklif ettiği, Arap, Türkmen ve Süryanilerin mutabakatı ile yürürlükte olan anayasa, bu gün bir çok Batı Avrupa anayasasından daha ileridir.

Peki KÖH eşittir PKK anlamına mı geliyor?

Hayır, artık KÖH, PKK’den çok daha geniş, çok daha büyük bir koalisyonun adıdır.

Bu koalisyonun en büyük ortak böleni Öcalan ve onun fikriyatı, yeni paradigmasıdır.

Peki Rojava eşittir PYD midir?

Hayır, çok daha geniş, çok uluslu, çok dilli, özyönetim ve özsavunma ilkesi üzerinde yükselen; merkezine ekoloji ve kadını koyan bir “yeni yaşam” formunun inşa sürecidir.

Benzer soruları Türkiye için de sorabiliriz.

Türkiye’de KÖH tıpkı Rojava’da olduğu gibi Öcalan fikriyatı ve anayasa perspektifi çevresinde buluştuğunu anlatan, büyük bir koalisyonun adıdır.

Konuştuğunuzda ve gözlemlediğinizde PKK ve Kandil’in çok özel bir yeri, saygınlığı olmasına rağmen, hareket bir çok bakımdan kendi içinde de adem-i merkeziyetçi bir yapılanmaya sahiptir.

Hatta bu açıdan, Türkiye kesiminin savaş ve yasaklar nedeniye Rojava’dan biraz geri kalmış olduğu kanaatine bile sahibim.

Ama sonuç olarak, daha önceki yazılarımda da sıkça paylaştığım gibi, 200’e yakın ülkede örgütlü. Ortadoğu çapında siyasi, askeri ve kültürel alternatif olan ve yükselen bir güçten sözediyoruz.

KÖH, Suriye Demokrasi Devrimi güçlerinin öncüsü olmaya doğru var gücüyle çalışıyor. Böyle bir hedefi var. Ve çok yakında böyle de tellaffuz edilmeye başlanacak gibi görünüyor.

Öcalan perspektifi gereği KÖH, Türkiye’nin Batısında yaşayan solcular başta olmak üzere kendi dışında kalan tüm topluma, “Biz artık ulus devlete inanmıyoruz, ulus devletler eli kanlı olmak zorundadırlar, biz ayrı devlet hatasına düşmeyeceğiz, gelin Rojava’daki gibi “demokratik ulus” perspektifiyle, demokratik bir anayasa temelinde “Yeni bir Türkiye”yi birlikte inşa edelim, Ortadoğu’ya rol model olalım, bunun için Türkiye sınırları içinde birlikte örgütlenip, birlikte mücadele edelim; dedi. Ayrıca bunu devlete de topluma da teklif etti.

Bunu yaparken de konvansiyonel, hiyerarşik, monolitik bir sol parti yerine çok daha demokratik bir model olarak HDK’yı ve seçim partisi olarak da HDP’yi önerdiler.

BDP’yi kapatıp, DBP’yi kurdular, belediyeleri bu partiye bağladılar.

Geri kalan bütün HDP kadrolarını ve kitlesini de HDK/HDP’ye taşıdılar.

Bizler de bu büyük asimetriyi bilerek ve kabul ederek HDP’ye katkı vermeye başladık.

Yani KÖH’nin yalnız Türkiye’de değil, Ortadoğu’da yarattığı büyük koalisyonun parçası olmayı kabul ettik.

Oy verirken de aslında bu koalisyonun sadece yerel değil, HDP’nin “Yeni Yaşam” belgesiyle özdeş Ortadoğu parçasına da destek vermiş olduk.

Önce de altını çizdiğim gibi, bu koalisyon, newton fiziğiyle açıkalanabilir bir çalışma düzeneğine sahip değil. Organları birleşik ve eşitsiz gelişen dolayısıyla asimetrik, otonomisi güçlü bir “canlı”.

Bu nebulayı belirleyen ve her biri bir devrimin teması olabilecek, birbiriyle gerilimli iki önemli vektörün varlığının da farkındayız. Ulusal mesele ve sosyal mesele…

KÖH dışıda kalan HDP taraftarlarının, milyonlarca tekil bireyin gündelik algısını oluşturan iklim ile, KÖH’ni oluşturan milyonlarca tekil bireyin gündelik algısını oluşturan iklim aynı mı?

Doğal olarak çok farklı. Bu nedenle refleksleri de, attıkları adımlar da çok farklı.

Örneğin, bu gün her bir Kürd abartısız söylüyorum, kendi öğrenim derecesiyle doğru orantılı ama, içerik olarak özdeş, yaşamak ile hayatta kalmak arasındaki fark üzerine bir tez yazabilecek deneyime sahiptir.

Ölümü veya öldürmeyi psikopatlar dışında kimse sevmez.

Ama ne yazık ki, yaşayan bir ölü olmak yerine, ölerek yaşamı kazanmak, döve döve, öldüre öldüre öğretildi Kürtlere.

Sonra onlar da bunu bilerek, farkındalıkla onurlu bir yaşamın temel ilkesine dönüştürdüler.

Onların hayatında ölümle umut bir arada ve bir anda yaşar.

Bu gün “ölümden öte köy yok” cümlesini mecazen herkes kullanır, ama bir hakikat olarak yaşayan tek halk yine Kürtlerdir.

Eminim bu satırlara parelel her biriniz, usulca, kendi yaşam ve hayat denklemini gözden geçirdi.

Gördüğünüz gibi iklimlerimiz, ruhsal biçimlenişimiz ve ahlak anlayışımız oldukça farklı.

Buna karşın Kürtlerin eylemleriyle bizim eylemlerimiz özdeş mi?

Evet özdeş.

Çünkü hepimiz “yeni yaşam belgesi” nin vücud bulması için çabalıyoruz.

Eğer böylesi bir çokluktan oluşan, çok merkezli, asimetrik koalisyona geleneksel ulus devlet çerçevesi, merkeziyetçi parti ruh hali, ve newton yasalarıyla bakarsak, elbette asimetrilerin hepsi birer sorun, hatta ahlaki birer sorun haline geliverir.

Yok bu gerçekliğe kendi hakikati içinde bakıyorsak, bu tür asimetriler son derece doğaldır, ve herkesin, herşey için, hesap verme sorumluluğu da yoktur.

Böyle bakmadığımızda, örneğin İzmir’deki bir sözcümüz, hayatında bir ay bile toplam yaşamadığı Amed’in siyasal reflekslerinden ötürü sorgulanırsa, hatta hakaret görüp, dayak yerse, zihnen bu gelişmeye de hazır değilse, bu duygusal iklimde onun dönüp, hemen yol arkadaşını eleştirmeye başlaması mümkün hale gelir.

Emek vermemiş, salt oy vermiş olansa çok daha sert tepkiler üretebilir.

Bu bölünme ve çatlama potansiyeli de başlatılan saray savaşının hedeflerinden biri zaten.

Sonuç olarak Kandil ile veya Varto halkıyla aynı partiye oy versem de onların kararlarından sorumlu değilim.

Ama HDP programını seçmiş olmam zaten Kürtlerin tarihi, hakları ve bütün halkların birlikte nasıl yaşayacağı konusunda mutabık olduğumuz anlamına gelir.

Yani varto halkıyla ekoloji ve kadın merkezli, öz yönetim esaslı bir yaşam formu hedefini paylaşıyoruz diye kabul ederim.

Zaten bu yaşam biçiminin İzmir, İstanbul için de çok elzem olduğuna inanıyorum.

Öz yönetim ilan etmeden önce bana mı sormaları gerekirdi?

İlan edilen ayrı bir devlet olsa, misak-ı milli bütünlüğünü değiştiren bir karar olsa, sormalarını değil, haber vermelerini beklerdim.

Zaten ta baştan Birleşmiş milletlerin kuruluş ilkesini benimsemiş, halkların kaderlerini tayin hakkının altına zımnen imzamı atmışım.

Kürtlerin öz savunma ve ayrılma hakkını tanımışım.

Buna dönük adımlarından ötürü de eleştirmem gerekmez.

Yani kabul etmişim ki, koalisyonun bütün unsurları, esas olarak kendi iç dinamiği ve ritmiyle belirlenir.

Öte yandan son “öz yönetim” ilanlarını da, Erdoğan’ın savaşına yanıt olarak sivil, siyasi bir itaatsizlikten öte görmüyorum.

Kendimize şöyle sorabiliriz, eğer HPG misillemelere başlamamış olsa, Erdoğan’ın Kandil’i bombalaması karşısında Varto halkı öz yönetim ilanıyla yanıt verse, ne diyecek, ne yapacaktık?

Bu sefer de aynı partide olmaktan doğan bir itiraz hakkımız mı olacaktı?

Olmamalı zaten.

Bırakalım ayrı ulus, halk denklemini, yarın HDK nın herhangi bir bileşeni, ya da bir grup HDP bileşeni, yerel insiyatifle vereceği ve Varto’ya çok ters düşecek bir karara da, ortak ilkeleri ve programı ihlal etmiyorsa, onların itirazı olamasın.

Ve bu tür inisiyatifler gerilim değil, demokrasi ve zenginlik üretsin.

Seçilmiş Varto halk meclisi, öyle inanıyorum ki, zihniyet olarak, imkan olsa örneğin Kuşadası HDK meclisiyle tartışmak isterdi bence. Ama böyle bir tartışmanın imkanı ve mekanizması var mı?

Üstelik bir çoğumuzun hayatında itaatsizlik teriminin anlamı çok daha naif kaldığı için, birden sindirememiş olmamız da çok doğal.

Hele “böyle eylemler hücum hücum ilkesiyle yürür, nasıl savunacaksınız, yenilirsiniz, ne cesaret” mealindeki açıklamalar, bence haddini aşan, kibirli yaklaşımlar.

Hamleyi yapan 9 il ve ilçe yönetimi ile sırada bekleyen ve buna onay vermiş onlarca il ilçe halk meclisinin aklını sağduyusunu küçümsemekten öte bir anlam taşımıyor. Önce böyle söyleyip, sonra “HDP’yi savunma girişimleri” inandırıcı da olamıyor.

Bu basbayağı bir sivil itaatsizlik eylemi. İçeriği parti programına çok uygun, zamanlaması tartışılabilir.

Tarih bilgisi sınırlarım içinde örneğine de rastlamadım.

Ayrıca bütün laf kalabalığını silkeleyin zamana dayanıklı olarak kalacak iki cümle var: özyönetim ve özsavunma.

Buna ne diyoruz? Savunacak mıyız savunmayacak mıyız, bu kararı.

Gündem belirlemek

Şimdi geleyim benim de açıklamakta zorlandığım sorulara.

Tabi en önemli soru Erdoğan’ın fırsat beklediği savaşa katılmamak, seçim süreci ve Diyarbakır ruhunu sürdürmek mümkün değil miydi?

Nasıl ki, çok karanlık ve hala aydınlatılmamış, iki polisin uykuda infazı ile Suruç katliamı T.C. nin kandili 30 uçak 400 sortiyle defalarca bombalaması için yeterli sebeb olamazdı; biliyoruz. Ve bundan ötürü eminiz ki bunlar, Erdoğan’ın bir süredir planladığı koltuk savaşı için yaratılmış, iyi bahaneler oldu.

Ancak ANF’den okuduğumuz kadar madem ki, Kandil’in veya “medya savunma alanlarının” bombalanması hiç bir ciddi etki yaratmıyor – ki benim tahminim de bu yönde- neden hem gündemin direksiyonunu Erdoğan’a teslim eden, Batı’da HDP sempatisini zora sokacak, bir savaşı kabul etti PKK?

Buradan bakıldığında Kandil’in uslubu “savaş istiyorsan savaş, barış istiyorsan barış” olarak okunabiliyor.

Oysa yeni strateji, “Sana gündemi de belirletmeyeceğiz” cümlesini duyma beklentisi yaratmış durumda.

Erdoğan istedi diye savaş olmayabilseydi, savaşı kucağına koyabilseydik, gerçekten gündemi biz belirlemiş olurduk.

Gündem belirleme yeteneğini kaybetmiş olan Erdoğan, 20 Temmuzdan itibaren gündemi yeniden belirlemeye başladı.

Yine buradan bakıldığında örneğin Varto ve benzeri sivil itaatsizlik eylemleri sürecin ruhuna çok daha uygun görünüyor.

Zaten kısa sürede görüldüğü üzre, sivil itaatsizlik eylemi ile temasa girdiğinde Erdoğan kliği ve yönettiği devlet çok kolay teşhir oluyor, bolcana hata yapıyor.

Oysa HPG misilleme eylemleri yeni mazlumlar, can acıları, öfke ve nefret yaratıyor.

Cenazelerde bir süredir öfkenin Erdoğana yönelmeye başlaması, Kürtlerden sarfı nazar edilmesi anlamını taşımıyor.

Ya da şöyle soralım, burdan görünenden farklı olan her ne ise, misillemelerin neden kaçınılmaz olduğunu vb. HDP gibi savaş ve şiddet karşıtı bir partinin taraftarlarına, anlaşılır bir dille anlatılması PKK için bir sorumluluk mudur, değil midir?

Öcalan’ın ortaya koyduğu zihniyet ve hükümetin önce kabul edip sonra çöpe attığı mutabakat metni, benim görgüm çerçevesinde PYD siyasi zihniyeti, KÖH’nin kendi dar çıkarları dışında çok geniş bir çıkar kesiminin, koalisyonun ortak çıkarlarını doğru okuyabildiği ve tercüme edebildiğini, hatta bunların örtüştüğünü düşündürüyordu.

Şimdi son hamleler bununla ilgili bir kaygı uyandırdıysa en azından bir iletişim sorunu anlamına gelmez mi?

Çünkü burada yalnızca HDP’nin Batı’da oy aldığı yüzbinleri değil, büyük ihtimalle bir sonraki seçimde vereceğini hissettiren ve bizi %20 lere taşıyacak olan HDP ve Demirtaş sempatisinden sözediyoruz.

Sonuçta “misilleme” de olsa; PKK “gerçek savaş kapasitesini” ortaya koymamış da olsa, bunu bizler bilemeyiz, ölçemeyiz.

Bu arada bütün mecraların yasaklanmış olması,  bu konularda eğer derli toplu açıklamaları varsa bile, bunlara ulaşmamızı da engelliyor. Çünkü bu türden soruları anlayacağımız dilden yanıtlayan açıklamalar çok elzem.

Yazımı bir soru da kendim ekleyerek bitireyim.

Neden Kandil, “Türkiye’de silahlı mücadelemize ihtiyaç bırakmayacak tek güç HDP dir. Onun güçlenmesi, siyaset kanallarının açılmasıdır; mealinde açıklamalar yapmaz? Ya da Demirtaş’ın bu mealdeki çok özenli açıklamalarını bile kucağına koyduğunu düşündürecek, açıklamalar yapar?

Oysa bu türden açıklamalar, Ortadoğu demokrasi koalisyonunun gelişmesi, onun potansiyel bir kanadının Türkiye’de hükümet edecek güce ulaşması için, Batı’dan bakıldığında çok elzem ve çok tutarlı.

Ayrıca benim için tersi varit oluncaya kadar vaadedilen işbirliği protokolüne de uygun.


HDP’yi Demirtaşlaştırabilecek miyiz? (*)

A. Haluk Ünal

Düşüncelerimi paylaşmaya başlamadan önce, iki gözlemimi paylaşarak başlamak daha iyi olabilir.

İlk gözlemim;  bence toplum bu seçimde HDP’ye çok önemli bir avans verdi. Ve dedi ki, “eğer Demirtaş’ın imgesini ve pozitif, aleternatif söylemini partinize hakim kılabilir; altını da gerektiği gibi doldurursanız; giderek artan biçimde yanınıza geleceğim.

İkinci gözlemim ise seçim sonuçlarına verilen tepkilerle ilgili.

Seçim sonuçları karşısında BDP kökenlilerde en azından bir burukluk; diğer bileşenlerde ise hafif şaşkınlıkla karışık sevinç gözledim.

Elbette bu bilimsel, kapsayıcı bir veri değil, ama temsili niteliği bakımından çok yanıldığımı da sanmıyorum.

Ayrıca, dağlarda onbinlerce gerillası, ovada yüzlerce belediyesi, parlementoda onlarca milletvekili ve onlarca ülkede milyonlarca diasporası, kendi coğrafyasında %50 lerin üzerinde oy oranı olan (yani örneği olmayan) bir hareketin özneleri,%4 lük bir artışa yüksek bir sevinç gösterse şaşırtıcı olurdu.

Diğer HDP bileşenleri, (öz gücü %1 lerde) %8.5 lara razıyken %10’u yakalamak; doğal olarak büyük bir sevinç ve heyecan kaynağı oldu.

Sakın gözden kaçırmayalım, en büyük sevinci yaşayanlar ise, (benim gibi) ÖDP’nin kuruluşuyla yakaladığı umudu, iki yıl içinde büyük bir hayal kırıklığıyla kaybedip; şimdi yeniden Demirtaş’ta bulan; yüzbinlerce bağımsız, tekil demokrat ve özgürlükçüdür.

Peki değerlendirmemizi hangi kritere göre yapacağız?

Ya da bu üç çok farklı varoluşun sahiplerini birlikte mutlu edecek; sürdürülebilir bir vizyon mümkün mü?

 

Eşitsiz ve Birleşik Gelişme

Ya da dezavantajın avantajı diyelim…

Tıpkı görme engelli birinin işitme yeteneklerinin aşırı gelişmesi gibi.

Çünkü, yukarıda söz ettiğim harmanlanması çok güç üç sosyolji de kısmiliklerinin ve büyüdükleri toprağın engelleriyle malül.

Doğru bir harmanlanma modeli ise bu kesimlerin toplamından çok daha büyük bir enerjiyi ve ortak aklı yaratmamız anlamına gelecek.

Nasıl, Batı coğrafyası onyıllardır Demirtaş gibi bir figürü yetiştiremediyse; Kürt coğrafyası ve Kürdistani politika da, Kürt Siyasi Hareketinin “Demirtaşlığını” ortaya koymasına fırsat verecek kadar büyük bir vesile ve zemin yaratamadı.(Bunun tersi örnekleri de Kürt kardeşlerim bulsun.)

Kürt Özgürlük Hareketi(KÖH), Türkiye toplumunu kucaklamayı hedefleyen bir sosyal siyaset stratejisine karar vermese, bu mümkün olamayacağı gibi; bunu destekleyen, köpürten, besleyen bizler olmasak; şu an fiilen %10, manen çok çok üstünde bir gücü temsil eder hale gelemezdik.

Beş yıl içinde T.C. politikalarını denetleyecek ve reforma zorlayacak %20-25 leri test eden bir güce, Demirtaş’ın tebliğ ettiği sosyal siyaset ilkelerinin altını doldurmadan ulaşamayacağımız da çok açık.

Zaten böyle bir kitlesel güce erişecek siyasi alternatif olmayı planlamadan bütün emeklerin heba olacağını görmemek artık aptallıkla bile açıklanamaz.

 

Önce Ekmek Sonra Ahlak

Geçtiğimiz 2013 ve 2014 Gezi İsyanı, son Yerel Seçim ve dün sonuçlanan CB seçimi ile birinci Cumhuriyet’in kabuğu kırıldı; inkar ettiği bütün kesimler önemli ölçüde toplumsal meşruiyetlerini sağladı. Deyim yerinde olursa bir senaryo finaline ulaştı.

Peki, bundan sonra meşruiyet mücadelesinin yerini ne alacak?

Kaçınılmaz olarak sosyal sorunlar, siyasi ve ekonomik demokrasi talepleri kimlik sorunlarının önüne geçmeye başlayacak.

Ya da kimlik kutuplaşması, sosyal talepleri örtmeye yetmeyecek.

Hangi kimlikten olursa olsun, kimliğimi özgürce taşıyorum, kira vermesem, ekmek almasam, doktora gitmesem, çocuğumu okutmasam da olur diyecek; birini tanıyor musunuz?

Daha kaç dönem, Kürdistan belediyeleri belediyecilikte zafer kazanmazsa, kalıcı olabilir?

Daha kaç seçim, popüler bir dille ve halkın temel ihtiyaçlarını yanıtlacak, nasıl bir ekonomi politikası; nasıl bir eğitim politikası; nasıl bir sanayi politikası; nasıl bir enerji politikası; açılımı yapmadan idare edebiliriz?

 

Vaadettiğimiz yaşamı önce içimizde kurabilecek miyiz?

Selahattin Demirtaş’ın kampanya sürecinde, kendisine sorulan bir soruyu; “Biz Türkiyelileşmiyoruz, Türkiye’yi HDP lileştirmek istiyoruz”diye yanıtlamıştı.

Şimdi buna o gün Demirtaş’ın söyleyemeyeceği cümleyi de ekleyebiliriz: peki HDP yi “Demirtaşlaştırabilecek miyiz”?

Diyebilirsiniz ki, Demirtaş’ı seçen akıl bunu da başaramaz mı?

Başarmayı çok istese de bence ciddi engellerle karşı karşıya.

Ama ben kendi payıma yaşayarak gözlediğim çok çapıcı bir örnekle yetineyim.

2014 yılında, gezi sonrasında, önüne Türkiye’nin ana muhalefeti olacak bir kitleselleşme hedefini koymuş bir partinin iletişim ve medya işleriyle ilgili görevlendirdiği büronun adı “Basın Yayın Probaganda Bürosu” olabilir mi?

Yani bir tarafta KÖH gibi Dünyalı bir organizasyon; bir yanda Türk solunun 90 lardan başlayan yenilenme süreçlerinde imzası olan bir kadronun bir arada olduğu HDP, 30 Mart yerel seçimlerine ve CB seçimlerine soğuk savaş döneminden kalma basın, yayın, probaganda terimleriyle nitelediği bir büroyla girmiş olabilir mi?

Eğer parti, her iki seçim sürecinde benimsediği iletişim stratejisine ve elindeki araçları kullanmakta çağın gereklerine uygun davransaydı; basit bir adlandırma hatası der geçerdik. (Ayrıca adlandırmada hatanın anlamını da hepimizden daha iyi anlatacak donanımda bir topluluktan söz ediyorum.)

Zaten şu anda aldığımız oy da en az bir kaç puan daha yukarıda olabilirdi.

Yerel seçimlerin iletişimi başarılı değildi, biliyoruz. Cumhurbaşkanlığı seçimindeki başarı ise, büyük ölçüde seçilen seçim stratejisi ve sayın Demirtaş’ın profesyonel iletişimci gibi çalışan aklı, mizahla beslenen zekası, basireti ve insan sesi çıkarabilme yeteneği ile ilgilidir bence.

Ayrıca ileri sürdüğüm eleştirinin parayla pulla da ilgisi olmadığını belirteyim.

Tamamiyle biraz sonra biraz daha ayrıntılı anlatmaya çalışacağım yaklaşım ve zihniyetle ilgili.

Örneğin HDP gibi elinde Birer milyon kişilik dört merkezi mecrası, yüzbinin üzerinde milletvekillerinin kişisel hesapları, dost TV, Radyo ve internet haber siteleri, genç, yetenekli ve çalışkan bir ekibi olan her modern kurum, bütün bu imkanları tek merkezden, planlı ve senkron kullandığında, sosyal medyayı sallar, her gün TT olabilirdi.

 

İletişim=Örgütlenme=İletişim

Gezi isyanı, örgütlenme ve iletişim tarzı, başlıktaki önermenin önemini, bir kez daha, tartışılmaz biçimde kanıtlanmış oldu.

Bir kez daha dedim, çünkü bu ilke, yeni keşfedilmedi. Aslında bu, 1900 lerin başında bütün dünya solunun bildiği bir prensip. Ama ne yazık ki, bu da unutulmuş bir bilgiye dönüşmüş.

Sosyalist olduğunu iddia edenlerin tamamının hatırlaması gerekir; Lenin, örgütünü kurmadan önce medyasını kurdu. Ve partiyi bu ana mecra çevresinde örgütledi.

ana mecra olarak yarattığı medyaya da katiyen probaganda görevi vermedi.

Tersine ısrarla, altını çize çize, sosyal demokratların siyasi faliyetlerinin muhtevasının “gerçekleri açıklama kampanyaları” olduğunu anlattı.

Hatta, Iskra(Kıvılcım) adını verdikleri gazeteye öyle bir gazetecilik itibar hedefi koydu ki, “egemen sınıf fraksiyonlarının bitmez tükenmez kavgalarında birbirlerine devlet sırlarını silah olarak çekmek istediklerinde, kendi basınları buna alet olymayacağı için, Iskra’nın bu tür belgeleri yayınlayacak tek mecra olarak güven yaratmasının öneminden söz ediyordu.

Bu argümanı gelenekçi dostlar için hatırlattım.

Gezi kültürüne ve yarına bakanlar için bunu günümüzde nasıl anlamak gerektiği, asıl önemli konu.

 

Aslolan Yöntemdir

Bu noktada Türkiye’de kullanılan siyasal iletişim modellerine kısaca göz atmak lazım.

Bunlardan ilki bizim de onyıllarca kullandığımız, merkeziyetçi örgütlenmenin, basın yayın probaganda büroları yaklaşımıdır.

Bu bakış açısı kitlesel iletişimi ajitasyon ve probaganda kavramlarıyla ele alır. Bu jakoben modernist zihniyet parti farkı gütmeksizin, kendi kanatlerini, iletişimin temel malzemesi kabul eder. Parti örgütleri ve üyeleri de bu içeriği tasarlayan mutlak merkezi aklın ileticileridir.

İkinci yaklaşım 90 larda sermaye partilerinin Batı’dan ithal ettiği liberal modeldir.

Parti yine merkeziyetçidir, ancak para gücü partinin amacına uygun bir çok uzmanı partiye kazandırmıştır.

Bu modelin en önemli yeni unsuru veri araştırma kuruluşlarıdır.

Pazarlanacak siyaset bilimsel yöntemlerle, toplumun ihtiyaçlarından hareketle biçimlendirilir. Partinin temsil ettiği sınıfın ihtiyaçları, toplumsal ihtiyaçlarla ambalajlanır.

Partinin ve bu uzmanlar topluluğunun ürettiği içeriği ambalajlayacak bir de reklam ajansı bulunur.

Merkezin ürettiği içerik profesyonel iletişimcilerce ambalajlanır ve paranın satın aldığı bütün mecralarda kullanılır.

Biz de henüz bu zihniyet ve modelin yoksulunu tercih etmekle sınırlıyız. Yani bizim profesyonellerimiz, gönüllü. Ama değişen bişey yok, siyaseti merkezi akıl bilir; profesyonel iletişimciler de bunu ambalajlar, bakışını aşmamıza yardımcı olacak bir modele sahip değiliz.

İletişim, Partinin siyasal çalışmasının ta kendisidir. Çünkü biçim içeriğin somutlanmış halidir.

Bu nedenle iletişimin ilk ve en temel halkası olan iletişim tasarımı, hareketin fikri sermayesinin, partinin fikrini yapan bütün mekanizmaların (buna iletişimcileri ve veri araştırmacıları dahil edin ki, hemen tamamı entellektüel donanımlıdır.) ortak bir zeminde tasarım yapması; kampanyalar tasarlamasıdır.

Sonra her yerelde bu genel tasarımın özelleştirilmesi, çevreden merkeze geliştirilmiş, merkez halkada finalize edilmiş içeriğin, imge ve formların çevre halkalara yeniden tercüme edilmesi gerekir. Ve bu interaktivite ve senkronizasyon kampanya boyunca devam eder.

Bu modelin önermesi; partinin politika üretimi aynı zamanda iletişim tasarımıdır, cümlesiyle özetlenebilir.

Bunun mantıksal sonucu bütün partinin ve çevresindeki halkaların, büyüklü küçüklü birimlerin iletişim dili ve metodlarında birlik, interaktivite ve senkronizasyon sağlanmasıdır.

Akıllı telefonunuzla bilgisayarınızın ve benzer araçlarınızın sürekli birbirini güncellemesi ve interaktif bir ilişki içinde olması gibi.

Ya da Google’ın mutfağındaki yüzlerce uzmanın yanısıra, her kullanıcısının da bir geliştirici, yönetici olduğu gibi.

Merkez yöneticilerinin en akıllı en bilgili en zeki olduğu varsayılan model geçmişte kaldı.

Artık kapitalizm bile örgütlenmede merkez (CEO) yöneticilerden, çalışanlarının yetenek, birikim ve deneyimlerini azami oranda sürece katan modeller geliştirmelerini, değer ve kıymet bilirliği temsil etmelerini şart koşuyor.

Bu söylediğimin anlaşılabilmesi için Gezi isyancılarının sosyal medyada hiç bir merkezi yapıları olmaksızın yarattıkları dil, uslup birliği ve iletişim hızına bakmak yeterli.

Zaten Demirtaş’ın tanıttığı ilkeler, partinin programından alındığına göre, parti de kendisini çok merkezli yaşam gerçeğine uygun, ademi merkezi, liyakat, uzmanlık ve yetenek esaslı organize etmek zorunda.

Katılımcı demokrasiyi de ahlaki bir sebeble değil; toplumun birikmiş en ileri yönlerini birleştirmenin, geliştirmenin ve paylaştırmanın tek yolu olduğu için savunmuyormuyuz?

 

(*) Öncelikle bir ricam var, partide müthiş bir çabayla çalışan aktivistler, bu eleştirilerimin karşısına emeklerini çıkartmasın, ve kişisel olarak üstlerine alınmasınlar, lütfen.Siyasette emek en yüce değer değil, ancak doğru stratejiyle, doğru işbölümleriyle emek değerini, kıymetini bulabilir.Ayrıca zaman birbirimizin sırtını sıvazlama değil, ömrümüzü verdiğimiz bu mücadelede yeniden ele geçirdiğimiz bu tarihi fırsatı hızla kuvveden fiile çıkarabilme zamanı.  Bu nedenle bu dost, hem acı söyleyecek, hem de biraz şeytanın avukatlığını yapacak.

 

 

 

 

 


Haluk Ünal 

 

Türkiye tarihinde toplumun neredeyse tamamına yakın bir kesimininin, böylesine politikayla yakından ilgilendiği bir dönem yok bence. Anadolu halkları, yüz yıllık bir gündemi nerdeyse 10 yılda tüketmek ister gibi.

Bu, son derece hayırlı, umut verici bulduğum bir genel hal.

Peki bu yoğun tartışma atmosferinde gündemi belirleyen güçler kimler?

KONDA Barometre verilerine baktığımızda ülkenin eğitim seviyesi en düşük, gelir seviyesi en düşük kabalabalıklarını barındıran iki kesimi: AKP ye oy verenlerle BDP ye oy veren kitleler.

Bu kesimlerin oy toplamına bakarsak ülkenin yüzde ellisini oluşturuyorlar.

Bunun dışında kalan partilerin süreçte esamesi okunmuyor.

Önyargısız, olabildiğince pozisyonlarınızın dışına çıkıp, kuşbakışı bakmaya çalışın; sizce söz konusu yüzde elli ne istiyor? İsteklerinin benzer, ortak noktaları var mı?

Güvenilir kuruluşların veri araştırmalarını yanlış okumuyorsam, bence her iki kesim de 70 yıldır bu ülkedeki pozisyonlarını değiştirmek, ülkenin fırsatlarından farklı biçimde pay almak; küresel dünyanın nimetlerinden, refahtan daha fazla yararlanmak, birinci ligdeki bir ülkede yaşamak ve ülkenin kaderinde söz sahibi olmak istiyorlar. umutları, enerjileri yüksek, birbirlerine çok kenetlenmiş duruyorlar.

Burada tekrar hatırlatmakta yarar görüyorum. Oy verdikleri partiler hakkındaki kanaat ve yargılarınızı bir an için kenara koyun. Hatta velev ki kandırıldıklarını kabul edin. Söz ettiğim taleplerin çözümünü bu partilerde bulduklarını inkar edebilir misiniz?

Dahası, her iki kesimin temsilcileri de bu hedeflere nasıl varılacağı noktasında kendi yol ve yöntemlerinin en doğrusu olduğundan çok emin görünüyorlar. Kitlelerinde de bu yönde ciddi bir güven yaratmış durumdalar.

Her iki kesim de 80 sonrası harekete geçmiş, 90 larda yükselmiş, 2000 binlerde ülkenin kaderinin belirlendiği masada ciddi bir söz hakkı elde etmiş durumdalar.

Onların dışında kalan güçler ise, adım adım masadaki etkinliklerini, söz ağırlıklarını eskiye nazaran büyük ölçüde yitirmiş durumda.

Bir başka açıdan da bakmaya çalışalım.

“Yükselen” iki kesimle “irtifa kaybeden” kesimlerin taleplerinde benzer, hatta ortak noktalar var mı?

Sosyolojik açıdan bu kesimleri çok daha içerden gözleyebildiğim için daha güvenle söyleyebilirim ki evet, var.

İlk bakışta AKP ve BDP li kitlelerin üst belirleyeni (Dindarlık ve Kürtlük) ile diğerlerinin üst belirleyenlerinin (Türklük ve Laiklik) çok farklı olduğunu görsek de, hemen altında duran belirleyici talebin çok benzer olduğunu görmemek için kör olmak gerekir.

Ülkenin eğitim seviyesi ve gelir seviyesi en yüksek kesimlerinden oluşan, ağırlığını Batı’daki orta sınıfların oluşturduğu CHP ve MHP ye oy veren kitleler (bkz. KONDA ve muhtelif seçim sonucu anketleri) umutsuz, derin kaygılarla muzdarip.

Her iki partinin de onlara inanları, arkalarından sürükledikleri kitleleri ve ülkeyi felakete götürdüğünü düşünüyorlar.

Oysa benim baktığım yerden tam böyle görünmüyor. Talepler çok benziyor.

Karşımızda iki ana akım ve iki alternatif gelecek tahayyülü söz konusu.

AKP’nin programı neoliberal sistemle, küresel sermaye ile son derece uyumlu, gösterdiği uyumu yerel/bölgesel koşullarına, doğru veya yanlış uyarlamaya çalışan, kapitalist sistemden “kedi budu” isteyen bir yaklaşıma sahip.

Küresel sermayenin ve yerel pazarın ihtiyacı kadar reform, açılım. Zaten Rusya, Mısır örneklerinden de biliyoruz ki, AB ve ABD resmi politikalarının tam da bu nedenle ne Putinle ne de Sisi ile bir sorunu var.

HDP ise, ilk bakışta Batı’yı kapsayan bir ülke tahayyülü sunuyor gibi görünmese de, aslında istemese bile (ki bence çok istiyor) kaçınılmaz biçimde hem ülkenin Batısına hem de bütün Ortadoğu’ya çok ciddi bir gelecek tahayyülünün temellerini atmaya başladı.

Bu kaçınılmazdı çünkü. Kimlik mücadelesiyle biraraya gelen milyonlar, maddenin tabiatı gereği, kısa vadeli iktisadi, sosyal, kültürel beklentilerini de yandaşı oldukları partinin önüne koyarlar.

Eğer söz konusu parti, bu talepleri tatmin edecek; inandırıcı bir siyaset üretemezse de emin olun, bir yere kadar sabrederler. Önce ekmek, sonra ahlak! Bu yasa hiç değişmedi. Tarih bunun sayısız örneğiyle dolu.

Peki BDP nin gelecek tahayyülü gerçekten bir alternatif eksen yaratabilir mi?

Bence evet. AKP de dahil bütün partilerin merkeziyetçi, eril, küreselci, sermaye eksenli politikaları karşısında; adem-i merkeziyetzi, özyönetimci, mikro ekonomik ve siyasi bir perspektifi esas alan bir yaşam tahayyülü, çağın bu ülkeyi zorladığı bir evredir.

Hatta bu bence kaçınılmaz olandır.

Elbette bunun alternatifi bu ülkenin de büyük bir yıkım ve savaşa sürüklenmesidir. Yani barbarlıktır.

Ama BDP ama başkası, zamanı gelmiş fikirler, zamanı gelmiş yaşam modelleri bir anlamda kaçınılmazdır.

Bu eşiği barış içinde geçebilirsek Anadolu, yeni bir evreye geçer. Bütün paradigma değişir, bütün gündemlerimiz yeniden oluşur.

Bunun süratli olmasının tek yolu da bu zihniyetin Batı’da gerekli karşılığı bulması.

Yerel seçimlerden sonra yeniden ortalığı tozun dumanın kaplamaya başlamasının çok önemli sebeblerinden birisi de bence BDP’nin yerel yönetimlerde süratle atmaya başladığı örnek adımlar.

Kendi payıma en ufak kuşkum yok; bu adımlar sistematikleştikçe, örnek uygulamalar olarak Batı’da yankı buldukça MHP tabanında bile karşılık bulacak.

Kİm istemez yaşadığı şehrin geleceğinde söz sahibi olmayı.

Kim istemez, yerel yönetimlerin mikro ekonomik modeller geliştirmesini?

Kim istemez refahı artıcı kentsel politikalar geliştirmesini?

Kİm istemez 5 yıllık plan çalışmalarının şu an Diyarbakır’daki gibi ele alınmasını?

Siz naifliğime verin, bence bunların Batı’da hızla yaygınlaşma ve sempatiye dönüşme eğilimini devlet bizden çok daha iyi görüyor. Ve en kortuğu ve ummadığı şey, 30 yıldır inanılmaz bir psikolojik harp ve ideolojik bombardımanla ördüğü duvarın yıkılması.

Hepiniz gidin BDP ye oy atın diyecek bir naiflik içinde değilim elbette. Ama bu zihniyetin önce CHP tarafından kavranması şart.

Barış içinde yaşamanın tek yolu barış ihraç etmek.

Tarihte barış ihraç edemeyen bütün ülkeler savaş ithal etmiştir. Ama komşularla ama birbirleriyle…

(İlk olarak Jiyan.org sitesinde yayınlanmıştır)

 

 

 

 

 

 

 

 

 


haluk ünal

 

örgütlenme meselesi bence, doğrudan bir sosyal, siyasi iletişim modeli ve teknoloji tartışması.

teknoloji terimi, “malzemesi” insan olan bir konuda, ilk bakışta çok soğuk ve paradoksal görünebilir.

bunu iki nedenle kasten yapacağım.

birinci nedenim, 16 yaşımla 56 yaşım arasında, her düzeyde örgütlü bir yurttaş olarak yaşama inadımın kazandırdığı gözlem ve deneyimden yaptığım çıkarımlar.

bütün bu deneyimin bendeki özeti; ister ticari, ister siyasi, örgüt, organizasyon denilen formlar, işleyiş ve sonuçları bakımından, bir zihniyeti temsil eder; onu oluşturanların ruhlarını ve zihniyetlerini biçimlendirirler. böylece modeli yaratan zihniyetin yeniden ve yeniden üretimini de sürdürmüş olurlar.

anadolu coğrafyasında bu defo çok daha vahim boyutlara taşınır; örgütler kutsallaşır, birer cemaate kolayca dönüşebilirler.

bu gerçekliği benzer biçimde algılamayanlar için böylesi bir sözlük tercih etmekte, pozitif yabancılaşma yaratmakta, farkındalık bakımından özel yarar görüyorum.

ikinci nedenim, böyle soğuk bir terimi seçerek analiz ve tartışma yapmakla, soyutlama düzeyinde işin kolaylaşacağını, bütünsel bir bakış için duygusal, psikolojik engelleri de azaltacağını sanıyorum.

devam edelim; iktisadi, sosyal ve kültürel tüm toplumsal formlar, biçimlerinde mündemiç(içkin?) olan zihniyet ve amacı yeniden üretir, demiştim. bu nedenle de hepsi, iki kişilik ilişkilerden başlayarak, politiktir.

gündelik hayattaki işleyiş karmaşası ve her formasyonun özerk görünümlerine kanmaz da yapısal açıdan ele alırsak görürüz ki, bütün bu formlar, dönemin egemen üretim ilişkilerini de taklit ederler.

örneğin ak parti (ve benzeri bütün örgütler, iç demokrasi derecelerine bakmaksızın) bence, fordist/taylorist teknolojinin dijital teknolojiyle desteklenmiş, iyi bir yansıması, sosyal tekabülüdür.

bu söylediklerime bir tespit daha ekleyip sadede geleceğim.

her örgüt belirli ihtiyaçlardan doğar. kendisine neden olan ihtiyaçları tatmin edebildiği sürece de gelişir, büyür ve sürdürülebilir.

çoğu örgütün iyi başlayıp kötü bitirmesinin en önemli nedeni, kuruluşunda onu yaratan ihtiyaçlara yanıt verirken, giderek kendisini oluşturan topluluğun ihtiyaçlarındaki değişime ayak uyduramaz olması (muhafazakarlaşma), bunun öneminin farkına varmaması değil midir?

şimdi temel soruyu, soruları sorabiliriz;

hdk/hdp hangi ihtiyaçların yarattığı bir organizasyon?

onu yaratan ihtiyaçlara ne kadar yanıt verebiliyor? ihtiyaçlara en uygun sosyal teknoloji hangisidir? yapılacak seçim, tasarlanacak “üretim biçimi” insan kaynakları üzerinde ne tür etkiler yaratır?

“üretim” sonucunda ortaya çıkacak “ürün”, hangi ihtiyaçları, nasıl karşılayacak?

bu soruların önemini vurgulamak için tersinden bir cümle kurmakta yarar olabilir: bütün iktidarlar (diktatörlükler bile) ihtiyaçlar üzerinde yükselir.

bu noktada hdk/hdp’nin temel metinlerine, resmi sözcülerin konuşmalarına, açıklamalarına bakalım. kendisini nasıl tarif ediyor.

hangi ihtiyaçları nasıl karşılamayı tasarlıyor?

“kimlerin, hangi ihtiyaçları” sorusunun en iyi özetini aşağıdaki paragrafta buluyoruz.

“Ezilenlerin ve sömürülenlerin; işçilerin, emekçilerin, yoksulların, farklı ulus, dil, kültür ve inançlardan tüm halkların, göçmenlerin, mültecilerin, kadınların, köylülerin, gençlerin, emeklilerin, engellilerin, LGBT bireylerin, küçük esnafın, dışlanan ve yok sayılan bütün halkların ve inanç topluluklarının, yaşam alanları tahrip edilenlerin buluştuğu ortak mücadele partisi”

nasıl bir sosyal teknoloji ile bu ihtiyaçlara yanıt verecek politika üretimi mümkündür; sorusunun yanıtını ise, öcalanın newroz deklarasyonu başta olmak üzere, farklı zamanlarda farklı resmi ağızlardan yapılan açıklamalardan biliyoruz: adem-i merkeziyetçilik.

buraya kadar son derece güzel ve bence de doğru bir çerçeve söz konusu. ancak yalnızca bir çerçeve; doğru bir sosyal harita ve amaca uygun bir sosyal teknoloji modeli.

ancak iş bundan sonra karmaşıklaşıklaşıyor, dallanıp budaklanıyor ve sorunlar başlıyor.

hdk bünyesindeki organizasyonları başlıca, kürt özgürlük hareketi, türk solu, kadın hareketi, ekoloji hareketi, lgbti hareketi, demokrat ve anti kapitalist müslümanlar diye kabaca tasnif edebiliriz.

bu bileşimden de görüleceği gibi batıda yukarıda hedeflenen kitleyi büyük ölçüde doğrudan temsil etmeyen yapılar sözkonusu. paragrafta anılan kesimler için varlar, ama söz konusu kesimlerin doğrudan, organik temsilcileri değiller.

oysa ihtiyaçlar kalemi, gündelik hayatta, tek tek her ücretlinin acil ve öncelikli ihtiyaçlarıyla başlayan bir manzumedir.

örneğin benim gibi film endüstrisinde varolan bir birey için, üretim koşallarının kalitesi, kendisini yeniden üretmenin, yenilemenin maliyetlerinin karşılanabilmesi, sanatın salt kar merkezli olarak ele alınmaması, kamusal destek politikaları, özerk sanat kurumları vb. onlarca ihtiyaç ve bunlarla ilgili yasal düzenlemeler önceliktir.

bu konuda kim acil ve tatminkar yasalar için mücadele verirse onu desteklemek de doğal bir öncelik olmayacak mıdır?

peki onbinlerce sanatçının ortak ihtiyaçlarını, bunlarla ilgili reform paketlerini onların katılımı olmaksızın hazırlamak mümkün müdür? hayır.

kürt özgürlük hareketi(köh) ise – son demokratik islam kongresiyle de bir kez daha kanıtladığı gibi- büyük ölçüde söz konusu paragraftaki hedef kitlenin kürt coğafyasındaki karşılıklarını önemli ölçüde doğrudan ve organik olarak temsil eden bir yapı olsa da batıdaki karşılıklarına büyük ölçüde yabancı ve ilişkisiz.

öte yandan son seçimler gösterdi ki köh, anadoludaki orjinal coğrafyasında da gelişme sınırlarının sonuna yaklaşmış görünüyor. akp, bütün samimiyetsizliğine rağmen kürt oylarını nerdeyse yarı yarıya köh ile paylaşır durumda.

bu da gösteriyor ki, bırakalım batıya açılımı, köh, kendi coğrafyasında bile ihtiyaçlarını akp ile karşılayacağını düşünen toplumsal kesimlere akp den daha inandırıcı daha umut verici yanıtlar üretme sorunuyla yüzyüze.

demek ki, hdk/hdp, türkiye genelini esas aldığımızda, büyük ölçüde kendisine hedef seçtiği toplumsal kesimlerin ihtiyaçlarının doğrudan yarattığı ve temsilini bulduğu bir organizasyon değil.

bu durumda hedeflenen, akp’ye oy atan milyonlarca emekçi de dahil, kazanılacak olan kitlelerin ihtiyaçları da dışarıdan ve gözlemsel olarak, kısmen biliniyor.

oysa adem-i merkeziyetçi model, kelimenin tanımı gereği, bütün ihtiyaçlar listesini ve ihtiyaçların kazanım planını (parti programını) ihtiyaç sahiplerinin en geniş katılımla, aşağıdan yukarıya yapmasını gerektirmez mi?

zenon paradoksu gibi görünen bu durumu aşacak olan da ademi merkeziyetçi modelin ruhuna uygun yaratıcı yol ve yöntemlerdir.

ikinci temel paradoks ise (“bdp/hdp yönetimine açık mektup” başlıklı yazımda da belirttiğim gibi) bu tartışmayı yapanların hiçbirisinin adem-i merkeziyetçi örgütler olmaması, tersine merkeziyetçi, dahası uzun yıllar boyunca stalinist modeli kutsamış yapılar olması.

hdp/bdp coğrafyasında birleşme sürecine dair pek çok tartışma yapılsa da şu ana kadar benim gözüme bu konuda hiç bir tartışma çarpmadı ne yazık ki.

en çok duyduğum kaygı, bdp nin cesametinin fiilen yaratacağı belirleyicikle ilgili. kaygının tarifi, arkasındaki ön kabulleri de ele veriyor. bu kaygıları dile getiren kümelerde hakim ortak akıl belli ki, organizasyon içindeki kendi verili durumlarını temel alarak tartışıyor. “nasıl bir hdp” konusundaki tahayyüllerini de böylelikle, geleneksel bir “sol örgütler birliğiyle” sınırlamış oluyorlar.

aslında adem-i merkeziyetçi bir hdk yapılanmasını en çok bu kaygıyı dile getirenlerin savunması gerekmez mi? böyle bir çokluğun birliğinde merkeziyetçi model, haliyle taklit ettiği newton fiziğinin yasalarını beraberinde getirir. vektörel kuvvetler içinde en güçlüsü de (bdp), bileşkeyi fiilen tanımlayacaktır.

oysa adem-i merkeziyetçi yapılanma, çokluğun, çok merkezli bir şebeke olmasını sağlayacak; vektörler arasındaki ilişki, kuantum fiziğini taklit etmeye başlayacaktır.

haziranda yapılacak kongre her iki paradoksal duruma da yaratıcı çözüm yaklaşımları ve modeller üretmeyi herşeyin önün koyar umudundayım.