Archives For gezi parkı


Söyleşi: Serkan Ayazoğlu – www.arkitera.com

Türkiye’nin sayılı tarihçilerinden Harvard Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Cemal Kafadar ile Gezi olaylarından sıcak gündeme kadar pek çok konuyu konuştuk. 
Cemal Kafadar ile 6 haziran günü buluşmuş, o günlerde Türkiye’yi ve dünyayı sarsan Gezi olaylarını sıcağı sıcağına konuşmuştuk. Ancak olayların tüm hızıyla devam etmesi ve birbiri ardına sıcak haberlerin akması sohbetimizin röportaja dönüşmesi konusunda bizi biraz beklemeye itti. Aradan yaklaşık dört ay geçmesinin ardından “Artık vaktidir” diyip Kafadar ile tekrardan buluştuk. Kafadar’ın Gezi olayları ile ilgili fikirleri değişmemiş. Üstelik olayların ardından geçen sürede Kafadar, süreci günbegün takip ederek defterinde notlar da biriktirmiş. Gezi’de şehrin giryan olduğu ranta dayalı kalkınma girdabına ve dayatmacılığa isyan edilerek devletlülere karşı şehirlülerin “Kent hakkı”nı savunduğunu söyleyen Kafadar’ın tartışılan 3. Köprü için de ilginç bir isim önerisi var: “Üzerinden geçse de geçmese de tüm kamunun ortak varlığı olan yeşilden vergi kesen bu köprü için ‘Deli Dumrul’ adını tercih ediyorum” Söz Kafadar’da.

manset_cemalkafadar.jpg

Serkan Ayazoğlu: Olayların başladığı günden bu yana Türkiye’de ve dünyada çok sayıda “Gezi” tanımı yapıldı. Siz Gezi’yi nasıl tanımlıyorsunuz? Sizde bıraktığı izlenim nedir?

Cemal Kafadar: İstanbul’un tarihinde çok uzun zamandır görmediğimiz, Osmanlı tarihçilerinin vaka diyeceği türden bir şey oldu: Vaka-i Geziyye, yani Gezi Vakası. Vaka-i Vakvakiye ya da Patrona Vakası gibi arkasından tartışmaların ve değerlendirmelerin bitme tükenme emareleri göstermeden sürdüğü, öneminden kimselerin kuşku duymadığı ama anlamlandırmakta güçlük çektiği bir durum. Herkesin tam olarak anlamlandıramasa dahi kendi durduğu yeri belirlemek için bir mihenk taşı olarak gördüğü, ardından olumlu veya olumsuz nice artçı olayın sökün edeceği beklentisi veya endişesi taşıyan çeşitli kesimlerin ilgi odağı ve analiz nesnesi olarak sıcak tuttuğu, beklenmedik ittifaklara ve ayrışmalara yol açtığı için yerleşik siyaset ortamını sarsan, yeni terimlerin ve sloganların dilden dile yayılmasına sebep olan, kısacası, herkesin ama herkesin olağandışı bir şeylerin yaşandığında hemfikir olduğu bir vaka.

Başından beri İstanbul’da gerçekleşen projeler ve kamuoyunun önemine değiniyordunuz. Olayları nasıl yorumluyorsunuz?

Hepimiz için dolu, yoğun günlerdi. Ne zamandır biriken ama nasıl bir araya geleceğini hiçbirimizin bilmediği, bir araya gelip gelemeyeceğini dahi bilmediğimiz itirazlar, muhalefetler, şikâyetler birikmişti. Tarihte birçok önemli olayın böyle nasıl olup da tam o noktada olduğunu açıklamak çok zordur. Kolaymış gibi görünür. Olan biteni böyle arka arkaya dizersek açıkladık zannederiz. İlk defa 31 mayısta bu birikim bir vücut buldu. Vücut bulması kadar mana bulması da çok önemli. Çünkü ikisi bir arada olunca sosyal hareket ortaya çıkıyor. Büyük sosyal hareketler genellikle böyle şeylerdir. Bu bir partinin, bir sendikanın hareketi olmadığı için tanımlamakta herkes zorluk çekiyor. Kendine has sloganlar ve yaklaşımlar üretti. Oradaki tek tek bedenleri aşan bir kimlik kazandı. Mana kelimesinin bir tarafı da maneviyat. Ağaçlara tek tek isimler verildi, şu noktaya bu noktaya nişan kondu. Bu çok önemli. Artık Gezi Parkı bir maneviyat kazandı. Burada vücut kelimesinin vecd ve vicdan ile akraba olduğunu da hatırlamakta yarar var. Hatta aynı kökten bir kelime uydurarak Gezi’de yeni bir şey “teveccud” etti diyebiliriz.

bremen dineşçileri

Sloganlarıyla da kendisine ait bir dil ürettiği konuşuluyor. Size en yaratıcı gelen slogan hangisiydi?

 Bence en yaratıcı sloganlardan biri olan “Nerdesin aşkım / Burdayım aşkım” zaten “mevcut” demenin bir başka yolu değil mi? Bu sloganı siyasi yapan şey nedir? Vicdanının sesine kulak verdiği için orada bulunan, aşka vecde gelmiş, böyle manevi değerlerin ağır lokma halinde paketlenip insanların boğazına tıkıldığını çok iyi bildiği için mizaha yaslanan, birilerinin yoklamada ” varım, burdaa” diye neşeyle haykırması. Bedenleri üzerinden zulme maruz kalanların, yani kadınların ve geylerin, öne çıkması ve hem nefret/cinsiyet söylemlerine hem de vandalizme engel olmaya çalışması hiç şaşırtıcı değil, ya da sayıca küçük olsa da dikkate değer yepyeni toplulukların mesela Antikapitalist Müslümanların ve yaptıklarının cimnastik olmadığının farkında yoga ve meditasyon ehlinin.

Bu çeşitlilik alışılmış bir durum muydu?

Sanırım Türkiye’de ilk defa büyük kitlesel bir harekette böyle bir şey oluyor. Klasik sosyolojik kalıpların dışına çıkamayanların, Gezi’ye ister olumlu ister olumsuz baksınlar, vakanın kitlesini tanımlarken bu birincil özelliğini göremediğini düşünüyorum. Kimileri için onları adı ile anmak bile zor, ya bayan oluveriyorlar ya marjinal. Bir de her gün kullandıkları ibadethaneleri bile hem var hem yok mesabesinde olan Aleviler. Daha geçtiğimiz günlerde birisi Gezi’yi oluşturan unsurları kendine göre ta’dad etmiş, en görünür olan kadınlar ve geyler adları ile yok tabii, aleviler var ama şöyle: “Alevilikten nasibi olmayan ve o adı kullanan dinsizler”.

Yani…

Yani kendine Alevi diyeceksen gidip icazet alacaksın. Bu sertlikle değilse dahi Neşet Ertaş’ı anma programlarının bile çoğunun incitici olduğunu söylemeliyim, bozlak ve tezene gibi her duyanın kolayca anlaması mümkün olmayan sözler otantiklik adına gırla gidiyor ama Aleviliğin a’sı yok. O zaman birileri “buradayım” demek isteyecektir.

“Arsa ve yapı rantı siyasette vazgeçilmez konumda”

Daha geniş ölçekte kent meselelerine geçelim. Kültür ve tabiat varlıklarını korumada Türkiye’de durum nedir?

Türkiye çok uzun bir süredir hiç sorgulamadığı bir gelişme girdabına kendini kaptırmış durumda. Bunu hem kültür varlıklarına hem de tabiat varlıklarına karşı hoyrat bir şekilde uyguluyor. Bunun rahatsızlığını hissetmeyen benim kuşağımdan, yeni kuşaktan kimse tanımıyorum. Son 50-60 yıla ait bir durum bu ama birebir parti meselesi değil. Beton ve asfalt sadece şu bu siyasetle ilgili bir şey değil. Teknik imkânların çoğalması, ucuzlaması, kullanılabilir olması, giderek arsa ve yapı rantının hem ekonomide hem siyasette “vazgeçilemez” bir konuma oturması, bildiğimiz sevdiğimiz içinde kendimizi bir yere ait hissettiğimiz ortamların hızla dönüşmesine yol açtı.

cemalkafadar.jpg

Bu durum sadece İstanbul ile mi sınırlı?

Son iki üç yılda Bursa, Konya tanınmaz hale geldi. Kendinizi şehrin içinde kalmış -ama berbat restorasyonlarla, bir sürü özensizlikle bol bol tabela ve afiş kirliliğiyle malul- tarihi merkeze atana kadar, şehir girişleri ürküntü, kasvet veren tuhaf yerler oldu. Bu soyut bir mimari mesele değil. Bir yerin yerlisi olmak demek oraya yer olarak bakmak demektir. Yer olarak bakmak demek orada kendine ait hatıralar ile gelecek tasavvurunun kavuştuğu bir yaşam alanı bulmak demektir. “No place” diye nitelenen herhangi bir yere dönüşüyor heryer. İstanbul, Bursa gibi dünya tarihinin çok önemli estetik, kültürel değerlerinin beşiği olan şehirlerin herhangi bir yere benziyor olması insanların canına tak etti. Taksim çok önemli bir yer. Bazı noktalar hariç güzel bir yer olduğunu söylemek zor ama milyonlarca insan için güzel anılarla dolu bir yer. Osmanlı-Türk çağdaşlaşma tarihinde birkaç kuşağın ortak hafızalarının oluştuğu yerler arasında özel bir yer. Kendini İstanbul’un yerlisi addeden nice insan için Taksim İstanbul’u bir yer yapan yer. Orada radikal değişiklikler düşünülüyor. Bunlar yüksek makamların iki dudağının arasından bize tebliğ ediliyor. En iyimser ifadeyle bir müjde olarak sunuluyor. Bize müjde mi bakalım? Çoğu zaman bana kendi arkadaşlarım bile “Bu memlekette kamuoyu mu var heh heh, sen de” diyorlardı. İşte gördüler kamuoyunu. Sinmiş kendi köşesine çekilmiş olabilir ama bir takım durumlar onu harekete geçirdiğinde, “Bir derdim var” diye ortaya çıktığında ne kadar güçlü olduğunu gördük.

“CHP’li belediyeler gökdelen dikmekte önde gidiyor”
Fotoğraf: Can Erok

Betül Tanbay, “Akbilli vatandaşım ve itiraz ediyorum” demişti. Sizin de kendi semtinizde benzer itirazlarınız var mı?

Ben de kendi semtimde yani İstinye’de yapılan birçok şeyden mutsuzum. Hatırlatayım, Sarıyer Belediyesi CHP’nin, gökdelen dikmekte önde giden ilçelerin çoğu CHP’nin. Ama biz İstinyeliler bir araya gelemedik. İstinye’de belki istiap haddini doldurmadık. Gümüşsuyu’nda oturan, Taksim’i günbegün yaşayan Betül Tanbay, İstanbul’un her tarafından oraya akan Taksimli olmayan İstanbullular “Yettiyse yetti gari” dediler. Şu anda İstanbul’da 20-25 tane çılgın proje var. İnsanlar belki üçünün beşinin farkında, ama o bile “bu kadarı da fazla” dedirtiyor. Bu konuda sesini çıkarmaya çalışanlarımız nicedir poyraza karşı konuşuyormuş hissinde, eleştirilerin ardında ya karşıt aranıyor ya da entel dantel laf ebeliği, “kellim kellim la yenfa” yani. Taksim bunların hepsinin aktığı yer oldu. Betül Tanbay ile birlikte birçok insan, sanırım, Çamlıca Camii’nden de, Haliç Metro Köprüsü’nden de, kuzey ormanlarının erimesinden de rahatsız. Belki Şanghay hariç son birkaç yıl içinde bu kadar muazzam bir transformasyon yaşayan başka bir büyük tarihi şehir dünyada yok. Şanghay da İstanbul kadar derin tarihi olan bir şehir değil. Dubai’den filan hiç bahsetmeyelim.

“Korumaya çalıştığımız şey göz zevkimiz değil kamu malıdır. Bunun bir vebali var”

Peki eksik olan nedir?

Kalkınmanın ranta değil, güce değil doğrudan yasam kalitesini yükseltmeye endeksli hem bir politikası hem de bir poetikasi olması gerekir. İstanbul, Bursa gibi şehirlerin tılsımını silip süpüren bu hızlı gelişme furyasının önümüze çıkardığı gerçekler, bu konuları hiç düşünmediklerini, takmadıklarını sanan kitleleri bile geriyor, eziyor. Tanpınar’ın dediği gibi,  “Her mimarlık eseri bulunduğu şehrin hayatını bir ev tanrısı gibi farkına vardırmadan idare eder.” Güzel-çirkin konusunu aşan bir durum bu. Eleştirenlerin “Bak ben bunu beğendim, bunu beğenmedim” muhabbeti yaptığını sananlar yanılıyor. İstanbul’un silueti yüzyıllardır bütün dünyaya mâl olmuş, ben beğensem ne çıkar beğenmesem ne çıkar? Korumaya çalıştığımız şey göz zevkimiz değil kamu malıdır. Bunun bir vebali var. Kamu yararı, kamu değerlerinin korunması, kamunun “Biz yapmışsak doğrudur” tepeden inmeciliğine maruz kalmaması, karar süreçlerinde kamuoyunun ciddiye alınması gibi çok daha önemli meseleler var.

Burada kamuoyunu biraz daha açabilir misiniz? Daha öncesinden alışık olduğumuz, belli teorisyenler, sosyologlar tarafından dile getirilen bir kamuoyundan mı söz ediyoruz?

Sadece Habermas’ın idealleştirmesi olan bir rasyonel iletişim alanı değil söz konusu olan, kamuoyu araştırmalarının tespit ettiğini iddia ettiği şey hiç değil. Bourdieu, çoktan göstermişti böyle bir kamuoyunun olmadığını. Kamunun efkarı dedi ve kodudur, aldı ve verdidir, güft u gü’dur, kiyl u kaaldir, ah u zar’dır, allem ve kallemdir, hesap ve kitaptır, aşna ve fişnadir, alkış ve kargıştır, icabında bir kaş göz hareketidir, ve tabi kamusal alanda iletişim mekanizmaları üzerinden dolaşıma giren bir sürü fikirdir. Benim kamuoyu dediğim şey -eski deyimle “efkar-ı umumiye”. Burada hem fikir kelimesini çoğulu olarak “efkar”ı düşünüyorum hem “efkarlı” olma halini. Kamuoyu medya denilen şeyin tahakküm hamlesine teslim olmadığını gösterdi Gezi’de. Konuyu “algı yönetme” ya da “psikolojik harekât” gibi yerlere çekmek isteyenler de var muhakkak ama “karakamu”nun efkarı onları da aşar. Bu vakada kamu, şehrin ranta dayalı kalkınma girdabına ve dayatmacılığa isyan ederek, devletlülere karşı şehirlülerin “kent hakkı”nı savundu. Bu konularda toplumun her kesiminde rahatsızlık vardı ama kamuoyu araştırmalarının radarının altında seyreden rahatsızlıklar ifade edildi. “Buramıza geldi” deme raddelerinde ne çok insan varmış.

“Sanayi Devrimi Elektronik Devrim’in yanında hafif kalıyor”

Bilgisayar başında oturan, sokak bilmez, apolitik diye aşağılanan gençlere biraz haksızlık yapıldığını düşünüyor musunuz?

Ben de aynı şeyleri söylüyordum ve hakikaten şimdi bütün bu fikirlerimi gözden geçirmek zorunda hissediyorum kendimi. Apolitik demekle acelecilik etmişiz. Politikliklerinin, siyasiliklerinin biçimi değişik, yeni yeni tanımaya başlıyoruz. Kendileri de yeni yeni keşfediyor daha doğrusu. İstanbul Film Festivali’nde Asiler, Azizler Âşıklar diye bir seçki yapmıştım. 50’lerden 60’lardan çok sevdiğim bir takım filmler vardı. Bir de en sonda da V for Vendetta’yı koymuştum. Katalog yazısında da doğrusu biraz giydirmiştim. Diğerlerinde çok bariz bir sosyal dert var, oysa V for Vendetta’da insanların politikasının ne olduğu, neye itiraz ettiği bile belli değil. Çok soyut bir otoriter devlet var. 60’larla karşılaştırıldığı zaman hakikaten öyle bir hava var filmde ve bu eleştiri hâlâ bir ölçüde geçerli ama filmin politik yanını biraz hafife almışım. Şunu düşünmeliymişim galiba, politika da -sanayi devrimi döneminde olduğu gibi- bildiğimiz yapıların çok ötesinden bir yerlerden değişmek zorunda. 19-20. yüzyılların büyük çaplı siyasi hareketlerinden farklı bir şey doğuyor artık. Doğmak zorunda olduğu için doğuyor. Çok değişik bir dünyada yaşıyoruz. Sosyal medyanın rolü yanında elektronik bir devrim yaşıyoruz. İleride sanırım çok daha iyi anlaşılacak. Şu anda bana görünen, sanayi devrimi aslında bu elektronik devrimin yanında hafif kalıyor. En azından devletin bireyin ve sivil toplumun yasam alanlarına nüfuzu, denetlemesi ve manipüle etmesi açısından. Burada net olmayan çok şey var hâlâ.

Mesela…

Gezi’yi kendi istedikleri yerlere çekmek isteyen ve hararetli savunucu tavrı takınan, neoliberalizmin, Türkiye’ye ayar vermek isteyen bir takım uluslararası temsilcilerinin konumu mesela. Bu genç siyaset, kapitalizm ve neoliberalizm gibi “demode” konular üzerine de düşünecektir herhalde.

“Necip Fazıl kültü Gezi’den çıkan manayı anlamaya yetmiyor”

Politikacılar bahsettiğiniz bu değişime nasıl ayak uyduracak?

Türkiye son olarak 2002–2003 sularında olumlu bir şekilde bunu yaşadı. Türkiye’nin siyaset dünyası hem yapılarıyla hem de önde giden insanlarıyla halkın gerisinde kalmıştı. AKP onu temsil ettiği için, öyle bir dalga yakaladığı için yükseldi ve devam etti. Bu olaylarda da geride kalma durumu oldu. Hâlâ o eski iktidar-muhalefet anlayışlarıyla düşünen yapılar hantal kaldı. Maalesef 60’ların sağcılığının lezzetini yeniden keşfedenler oldu. Ve maalesef Necip Fazıl kültü bunu aşmaya yardım etmiyor. Bu çok cevval mizah da onun göstergesi. Bu yeni kuşak, ister seküler olsun ister İslami denilen kesimden olsun, dünyayı çok daha iyi tanıyan kişilerden oluşuyor. Özgürlüğün kokusunu almış, batı demokrasisini idealize etmeden, kusurlarııyla tanıyan ama tanıyan bir kuşak.

“Yüzde 50 oy aldım istediğimi yaparım” söylemi ile yüzde 50’nin meşruiyetini sorgulamak benzer demokrasi eksikliğinden kaynaklanmıyor mu?

Aynı mı bilmem ama demokrasi eksikliği. Boyun eğmemek, sesini çıkarmak, sert muhalefet başka bir şey, meşruiyet sorgulamak başka. Meşruiyeti sorguladığınız anda tam olarak neyin meşruiyetini sorguluyoruz. Sonuç olarak “Türkiye’de demokratik mekanizmaların dışında başka bir şey mi arıyoruz” sorusu geliyor akla. Bence bu düşünülmemeli dahi. Benim gördüğüm Gezi hareketini başlatan ve hâlâ başını çeken kesim bunun dışında bir kesimdir. Bunu bir iyi Gezici / kötü Gezici şemasına indirgemek kolaycılık olur. Bir hareket başladı ve nice unsur bunun yanında, içinde yer almak istedi. Sosyal hareketler böyle şeylerdir. Benim tarihten anladığım kadarıyla kitlesel bir hareketlenme olduğunda zamanla yeni ittifaklar yeni arayışlar ortaya çıkar, bunlarla birlikte siyaset ortamı evrilir. Umarım demokratik mekanizmalar çerçevesinde evrilir, umarım şiddete yer vermeden evrilir. Ama şiddet demişken, devlet güçlerinin kullandığı şiddet konusuna da bir yer açmak lazım. Bir kere ölenler oldu, en azından onların anısına saygıdan dolayı bu konu es geçilemez. Gezi’de günlerini ve gecelerini geçirenler arasında nice tanıdığım var, bırakın şiddete eğilimli olmayı tasvip dahi etmeyen insanlardan bahsediyorum. Ama bunlar arasında daha Gezi’nin ilk günlerinde defalarca gaz yemeyen, polis şiddetinden dolayı travma yasamayan yok. Ayrıca, bu konu Gezi ile sınırlı değil ki. Mesela, Gezi’den az önce Emek Sineması protestoları sırasında orada bulunanların, hiçbir şiddet ve vandalizm emaresi görülmemesine rağmen, maruz kaldıkları muamelenin açıklaması nedir? Oradaki insanların belki hepsi sonradan Gezi’deydi, biber gazı ve tazyikli su kullanımında ölçüsüzlüğü çoktan tanımışlardı ve kendilerini nasıl koruyacaklarına dair bazı tedbirleri vardı. Avrupa’da, Amerika’da polis böyle şeyler yapmıyor mu, diyenlere de şaşıyorum doğrusu. Yapıyor elbette, alasını yapıyor ve oralarda da her seferinde bilinçli kamuoyu itiraz ediyor, muhalefet ediyor. Londra’da polis zulüm yaptı diye İstanbul’dakine göz mü yumacağız?

gazlıpolis

“Türk modernizminin ortak kaygısı: Uluslararası kamuoyuna mahçup olmamak”

Topçu Kışlası ile birlikte birçok tarihi yapı da yeniden inşası ve restorasyonu sebebiyle hem Türkiye’de hem dünyada eleştiriliyor. Yeniden inşa konusunda sizin düşünceleriniz nelerdir?

Bir kere yok olmuş tarihî yapıların “yeniden yapılması” fikri genellikle restorasyonculuk değil Sovyetik ile Kitsch arası bir yaklaşım. Mostar Köprüsü gibi özel durumlar var tabii, ama onun çok değerli bir siyasi mesajı vardı, yıkımın hemen ardından yani etrafındaki doku değişmeden müdahale edildi, ve bir bilim kurulu taşların ayni madenden olup olmadığı dahil her detayı kılı kırk yararak denetledi. Topçu Kışlası’nı canlandırıyorsak bir sürü başka yapıyı neden canlandırmıyoruz. Fatih Camii’nden başlayalım. Fatih Camii şu anda 18. yüzyıldaki bir depremden sonraki haliyle karşımızda. Planı dahil ciddi bir değişiklik görmüş. Bunu Fatih Sultan Mehmet’in ilk yaptığı 1460’lardaki haline çevirelim o zaman. Hem Topçu Kışlası, yapı olarak çok değerli bulunmuş, son dönem Osmanlı mimarisinin en saygın yapıları arasında da değil. Bu tür yanlış restorasyonun en son büyük örneği surlarda yaşandı ve Allah’tan tamamlanmadan bu yanlıştan dönüldü. Dünya bununla haklı olarak dalga geçti. Ama daha önemlisi, dünyadan önce Türkiye’nin iyi yetişmiş restoratörleri, mimarları, mimarlık tarihçileri -ki bunlardan çok var- surların berbat restorasyonlarını eleştirdiler. Kaale alınmadılar, çünkü “dünyanın” söylediği daha önemseniyor bizde. Tanzimat’tan beri uluslararası kamuoyuna mahcup olmamak, olur gibi olduğunda karşı taarruzla püskürtmek, sanırım Türk modernizminde her iktidarın ortak kaygısı. Topçu Kışlası’nın mantığını Emek Sineması’nda uygularsak neden Emek Sineması korunmadı. Bir binayı yerinden alıp dört kat yukarı taşımak korumak sayılıyorsa Topçu Kışlasını da alalım AKM’nin üzerine koyalım. Taş yerinde ağırdır. Konumuza uyarlarsak, tarihî yapılar bağlamında güzeldir, yani dokuyla fazla oynamayacaksın. Hasankeyf’i düşünmemek mümkün mü bu noktada?

“Topçu Kışlası kısmen ideolojik sonrası inat öfke ve kibir”

Türkiye’de kültürel miras ile ilgili politikaları yakından takip ediyorsunuz. Bunları düşününce Topçu Kışlası üzerinden tarihi yaşatma hevesindeki ısrar samimiyetini yitiriyor mu?

Çok iç çekerek evet. Haliç havzasında oluşan klasik Osmanlı estetiğinin yeri öyle bambaşka bir şey ki onu korumayı düşünmeden, öne almadan Topçu Kışlası’nın üzerinde durmak kısmen ideolojik, ondan sonrası inat, öfke ve kibir. Çanak çömlek söylemi, Türkiye’nin donanımlı birikimli insanlarını ısrarla kaale almamak, uzmanları, kurulları, tecrübeyi hiçe sayarak seçici partici davranmak, bilimin mimarinin iyisini, kötüsünü adeta “Resmi Gazete” ile tebliğ etmek… İlle mimarlık değil ki tarih konusunda da tavır bu:”biz biliriz”. Muktedirlerin egosu ile birikimi arasındaki makas açılmaya görsün maazallah.

3. Boğaz Köprüsü’ne Yavuz Sultan Selim isminin verilmesi de tartışıldı. Sizin düşünceniz nedir?

Yavuz Sultan Selim özellikle kötü seçilmiş bir isim. Bir sürü başka isim verilebilirdi. 2. Boğaz Köprüsü için nasıl oldu da Fatih ismini seçtin diyemez kimse, demedi de. Yenisi için, padişah ismi aranıyorsa Kanuni Süleyman çok daha uygun olurdu. Adıyla bilinen külliye bir yana, erken modern dönemin en muazzam kamu yatırımlarından biri olan İstanbul su yollarını Sinan’a ısmarlayan o. Tabii Sinan adı verilebilir ama o herhalde kudret timsali değil. Yavuz Sultan Selim’in İstanbul ile özel bir alakası yok. Hem bırakın nüfusun önemli bir kesimini rencide etmesini -ki bırakamazsınız bana kalırsa, bırakmamalısınız- Yavuz tekinsiz çağrışımları olan bir kelime. Yavuz Sultan Selim hariç, yavuz kelimesi 15-16 yüzyıldaki sözlüklere, atasözü derlemelerine bakarsanız, uğursuz-kötü anlamındadır, hala bu anlamı baskındır, en iyimser yorumla “celalli” anlamındadır, köprüye, yola verilecek tekin bir isim değildir. Değiştirilmesi çok hoş olur.

“3. Köprü’ye “Deli Dumrul Köprüsü” demeyi tercih ediyorum”

Peki sizin bir isim öneriniz var mı?

İlle bir sultan ismi verilecekse, bir de hep atlanan, unutulan bir Sultan Bayezıd var, II. Bayezıd, yani Fatih’in oğlu ve Yavuz’un babası. Halkın “veli” diye adlandırdığı bir sultan. İstanbul’un fethi ile Kanuni’nin ölümü arasındaki 113 yıl bir zirve olarak görülecekse eğer, o dönemin üç değil dört padişahı var ama siyasetçiler sadece üçünü zikrediyor. Çünkü “veli” olmak isletme okullarında liderlik vasıfları arasında sayılmıyor. Köprüye dönersek, Hacı Bektaş Velayetnamesi’ne göre Hacı Bektaş erenlerin türbesinin kurşun ile kaplanmasını isteyen ve sağlayan, yani dergahın Osmanlı devleti tarafından tanındığının, himaye edildiğinin işaretini veren sultanin ismi çok daha uygun olmaz mıydı? Leonardo’nun Haliç’e ve Boğaz’a bir köprü yapmak için yazdığı sultan? İstanbul’a fetihten sonra ilk büyük suyolları yatırımını yapan sultan. Oğlu Selim, başka endişelerin yanı sıra babasını “Kızılbaş tehlikesi” karşısında fazla yumuşak bulduğu için bir darbeyle devirmiştir, bugün hangisini örnek alsak daha doğru olur? Ama doğrusu ben, üzerinden geçse de geçmese de tüm kamunun ortak varlığı olan yeşilden vergi kesen bu köprü için “Deli Dumrul” adını tercih ediyorum.

ucuncukopr.jpg


Deniz ATAM

İstanbul – BİA Haber Merkezi
10 Ağustos 2013

ağaç kepçe

Gezi Parkı Olayları, Gezi Direnişi ya da siz nasıl adlandırıyorsanız, haftalardır ülkenin gündemini belirleyen bir olay var. Bu olayı herkes kendi oturduğu yerden değerlendirdi. Uzun zamandır bu yazıyı yazıp yazmamak konusunda kendimi yiyip bitiriyordum ki, Akit Gazetesi’nde çıkan “Memet Ali Alabora, halkı silahlı isyana teşvikten 20 yıl ile yargılanacak…” haberini görünce oturdum bilgisayarın başına yazmaya başladım

Gezi olayları değerlendirilirken özellikle hükümete yakın çevreler tarafından bilinçli olarak, olayların başlangıcı 1 Haziran tarihiymiş gibi bir algı yaratılmaya çalışılıyor. Oysaki olayların büyümesi ve Gezi Parkı Nöbeti’nin direnişe dönüşmesinin sebebi hükümet yetkililerinin de söylediği gibi ilk üç gün Gezi’de bulunan “çevreci” gençlere yapılan orantısız ve gereksiz polis müdahalesidir.

İktidara yakın medya kurumları ve kişiler ısrarla 27-28-29-30 ve 31 Mayıs’ta yaşanan şiddetli polis müdahalelerini yok sayarak Gezi Parkı mücadelesini haksız kılmayı amaçlıyor. O sebeple bu yazı dizisinde Gezi Parkı nöbetinin ilk üç gününde yaşananları yeniden hatırlatarak cevabı hala alınamamış soruları bir kez daha yineleyeceğiz. Bu bilgiler ışığında ortaya atılan ‘Faiz Lobisi’ ve ‘Darbe’ teorilerinin ne kadar desteksiz ve gerçeklikten uzak olduğunu Gezi’de yaşananlara şahit olmayanlar için de görünür hale getirmiş olacağımızı düşünüyorum.

-1. Bölüm-

28 Mayıs’ta Gezi’de neler oldu?

sırrı kepçe

Başlarken şunu söylemeliyim 28 Mayıs 2013 sabahı 07.00’den 31 Mayıs 2013 tarihine kadar (2.şafak baskını) Gezi Parkı’ndaydım ve yaşanan tüm olayla şahitlik ettim.

27 Mayıs gecesi evimde oturmuş televizyonumu izlerken 23.30 civarı Gezi Parkı’na bir kepçe marifetiyle girildiğini ve ağaçların yıkıldığını Gezi Parkı Güzelleştirme Derneğinden arkadaşların telefon etmesiyle haberdar oldum.

Burada hemen bir parantez açmalıyım. Sürekli olarak “Ağaç kesmedik, taşıdık” iddiasında bulunuldu, ancak olayın ilk patlak verdiği geceden İstanbul Vali’sinin Gezi’yi (güya) açtığı güne kadar Kepçe ve Hafriyat Kamyonu dışında ne bir ağaç sökme/taşıma aracı gördük ne de başka bir araç, yani ağaçlar ne “taşındı” ne de “kesildi”. O meşhur önüne atlanan Kepçe ile yıkıldıoradaki ağaçlar. Bu yıkımı kanıtlayacak birçok video ve fotoğraf var. Taşıma iddiasında bulunanlar tek bir kanıt gösteremedi bu konuda.

Parantezi kapatacak olursak, haberi aldığımda Twitter hesabım üzerinden bu bilgiyi paylaştım. Gece boyunca olayı Gezi’ye giden arkadaşlarımdan takip ettim. Aralarında şehir Plancılar, Mimarlar, Sanatçılar ve Aktivistlerin bulunduğu 50 kişilik bir grubun parka ulaşması üzerine yıkımı yapan ekibe proje ve yıkım ruhsatı soruldu. Ekip ruhsat ve projenin yanlarında olmadığını iddia ederek sabah 08.00’de yıkıma devam edeceklerini söyleyerek parkı terk ettiler.

O gece, gönüllü olarak Park’ta nöbet tutulması kararı alındı ve sabah 07.00’de bende bu arkadaşlara katıldım. Sabahın ilk saatleri itibariyle basın emekçileri de Park’a gelmeye başladı. Mesai saati başladığında İstanbul 2 numaralı kültür varlıklarını koruma kuruluna Gezi Parkı’nda hiçbir projede yer almayan, ruhsatsız bir biçimde yıkım yapıldığı ihbarında bulunuldu ve gereğinin yapılması talep edildi. Nedir gereğinin yapılması? Bu kaçak yıkımın durdurulması ve parka verilen zararın telafi edilmesi.

Bizler Park’ta bekleyen 50 kişilik bir grup olarak öncelikle Mimarlar ve Şehir Plancılardan konu ile ilgili bilgi aldık, daha sonra da basın mensuplarına neden konuyla ilgili çeşitli röportajlar verdik. Mesai saati ile birlikte parka müdahale edilen kısımda bir hareketlilik fark ettik, kepçenin parka yönelmesi ile birlikte 30 kişilik bir grup önüne geçtik. Bu sırada kısa süreli tartışmalar ve itişmeler yaşandı. Daha sonra inşaatta çalışan işçiler kepçenin parka herhangi bir müdahalesi olmayacağı Taksim Yayalaştırması diye bilinen bölümde bir çalışma yapacaklarını söylediler. Bizler parkta, yani çukurun hemen yanı başına temsili olarak kurulan nöbet çadırının orada toplandık yeniden.

Küçük bir çember oluşturup sohbet etmeye başladık. Bu sırada üzerinde fosforlu bir yelek ve kafasında bareti olan bir işçi tek başına yıkımın olduğu alana perde çekmek istedi, sebebini sorduğumuzda “güvenlik amaçlı, siz zarar görmeyin” gibi bir cevap aldık. Böyle bir tedbire gerek olmadığı bu konuda kendi güvenliğimizi sağlayabilecek olduğumuzu ilettik. Bu arkadaş hiçbir işlem yapmadan alandan ayrıldı.

Bir süre sonra, sanıyorum saat 10.00 gibi 50-60 kişilik sivil bir grup parka giriş yaptı ve bize çok yakın bir alanda beklemeye başladılar. Önce kim olduklarını anlamaya çalıştık. İki ihtimal üzerinde durduk. Birincisi inşaat firmasının çalışanları olabilecekleri, ikincisi ise sivil polis olabilecekleri. Hiçbirinde telsiz veya benzeri bir alet yoktu. Bu sebeple kim olduklarını anlamak çok güçtü. Sonrasında 50-60 kişilik çevik kuvvet ekibi parka girerek metronun Gezi çıkışına çok yakın bir alanda konuşlandı. Bu sivil kişilerin polis olabileceği ihtimali daha akla yatkındı artık.

Sivil grup bir süre sonra hareketlendi ve temsili çadırı almak üzere kazının yapıldığı alana yöneldi. Bizlerde o tarafa yönelince kısa süreli bir arbede yaşandı. Kim olduklarını ve hangi yetki ile orada bulunduklarını sorduğumuzda Zabıta olduklarını söylediler, ancak kimlik göstermelerini istediğimizde bize saldırdılar. Tüm bunlar kameraların önünde yaşandı ve kayda alındı. Bu sırada Park’ta bulunan çevik kuvvet ekibi ise bu saldırıyı izlemekle yetindi.

Parka bir kepçenin yönelmesi üzerine arkadaşlarımız ikinci kez kepçenin önüne geçtiler. Bunu gören çevik kuvvet ekibi kepçenin önünde kalkanlarla barikat oluşturdu ve eylemcileri iterek alandan çıkartmaya çalıştılar, bu esnada ilk biber gazı müdahalesi de yapıldı. Sırtında gaz tüpü olan bir polis eylemcileri gaz sıkarak kovalamaya başladı ve kepçe yıkım alanındaki yerini böylece almış oldu.

Kepçe yıkım işlemine başladığında biz tekrar park içinde toplandık, çevik kuvvet de kepçenin yıkımı sürdürebilmesi için bizim önümüzde set oluşturarak beklemeye başladı. Bu barikatın içinde olayın en başında bize saldıran sivil kişiler de vardı. Çevik kuvvet ile kol kola girmiş ve tekme, yumruk marifetiyle bizi kepçeye yaklaştırmamaya çalışıyorlardı. Ekibin başındaki polis memuruna da bu sivillerin kim olduklarını sorduğumuzda yine Zabıta yanıtını aldık. Kimliklerini görmek istediğimizi söylediğimizde ise yine bir cevap verilmedi.

Yıkımın yeniden başladığı haberinin duyulması üzerine parka gelenlerle birlikte sayımız 200 civarındaydı. Polis kepçeyi koruyor kepçede yıkıma devam ediyordu. Bu olaylar boyunca meşhur kırmızılı kız olayının da olduğu müdahaleler oldu. Sanırım ısrarlı sorularımız üzerine bir süre sonra sivil kişilere zabıta yelekleri giydirildi.

Müdahaleler, itişmeler derken Sırrı Süreyya Önder parka ulaştı. O da bir süre çevik kuvvetle tartıştı. Bu sırada orada bulunan insanlar ona yapılan müdahaleyi “vekile dokunmayın” diye bağırarak protesto etti. Sırrı Süreyya bize dönerek “arkadaşlar sakin olun, bu ağaçları yıktırmayacağız, ben şimdi gidip o kepçenin önünde duracağım. Haklıyız ve sebeple sizlerden isteğim sakin olmanız” diye bir konuşma yaptı.

Zorlukla çevik kuvvet barikatını aşarak yıkım alanına ulaştı ve kepçenin önünde durdu. Çevik kuvvet amirleri kendisine engel olmaya çalıştılar ve Sırrı Süreyya o cevabı olmayan soruyu yineledi “projeniz ve yıkım ruhsatınız var mı?” çevik kuvvet amirleri ne diyeceklerini bilemediler. Firma yetkilisi “var ama şu an burada değil” gibi saçma sözler söyledi. Bunun üzerine Sırrı Süreyya “o zaman ben burada bekleyeceğim, siz gidip getirin belgeleri” dedi.

Ve polisin çaresizce Gezi’den ilk çekilişi yuhalamalar eşliğinde gerçekleşti. Büyük alkışlar ve “Bu daha Başlangıç Mücadeleye Devam” sloganlarıyla polisi Park’tan uğurladık. O an hepimiz tamam bu iş burada bitti, bir kez daha parka müdahale olmayacak duygusuyla birbirimize sarıldık. Tüm bu süreç kameralar önünde yaşandı ve Twitter üzerinden insanlarla da paylaşıldı. Arzu edenler bu görüntülere hemen ulaşabilirler.

Mesai saati bitimiyle birlikte insanlar parka gelmeye başladı. Günün devamı olaysız geçti.

Şimdi bu aşamada sorulması gereken soruları sıralayalım.

1- Yapılan bu yıkım projede var mı?

2- Yıkım Ruhsatı var mı?

3- Neden 27 Mayıs gecesi gizlice yıkım yapılmak istendi?

4- Olayın ilk anında bizlere saldıran sivil kişiler kimdi?

5- Çevik kuvvet ekibi yıkımın kaçak olduğunu bile bile neden kepçeyi korudu?

6- Tüm bu müdahale süresince hiçbir taşkınlık yapmayan çevrecilere neden böyle sert bir müdahale yapıldı?

-2. Bölüm-

29-30 Mayıs’ta Gezi’de neler oldu?

28 Mayıs günü yapılan müdahale ve yıkımın ardından daha kalabalık bir grup olarak Gezi Park’ında nöbete devam edildi. Başbakan Erdoğan’ın Yavuz Sultan Selim Köprüsü temel atma töreninde “siz ne derseniz deyin biz kararımızı verdik” demesi üzerine sivil toplum kuruluşları, sendika, dernek ve siyasi partilerin Gezi’deki çevrecilere destekleri çığ gibi büyüdü.

Aksam 21.00’de binlerce kişinin katıldığı bir etkinlik yapıldı. Gezi parkında nöbete kalanların sayısındaki artışla orantılı olarak çadırların sayısı da arttı. Gece boyunca türküler söylendi, halaylar çekildi tam bir karnaval alanına dönüşmüştü Gezi Parkı. Gece 04.00 gibi parkın içerisindeki çevik kuvvet karakolunda beklenmedik bir hareketlilik yaşanmaya başladı. TOMA’ların parka yöneltildiği, çevik kuvvetin maske taktığı ve müdahale hazırlığında olduğu fark edilince çadırlarda uyuyanlar uyandırıldı. İnsanlara bir müdahale olabileceği söylendi. Bu durum sosyal medyada da hızla yayıldı.

Ve sabah 05.00’de tüm gücüyle parka girmeye başladı çevik kuvvet. Park’ta bulunan eylemciler yalnızca “Bu Daha Başlangıç Mücadeleye Devam” “Faşizme Karşı Omuz Omuza” sloganlarıyla karşılık verdi Gezi’ye giren polislere. İlk gaz fişeğinin ateşlenmesi ile birlikte birkaç saniye içinde park gaz bulutu altında kaldı. Eylemciler yıkımın yapıldığı alandan Talimhane ve Divan Otel yönüne doğru kaçmak zorunda kaldılar. Bu sırada parkın içinde profesyonel gaz maskeleriyle çadırları bir noktaya toplayan ve ateşe veren bir sivil grup gözlerden kaçmadı.

Polisle birlikte parka itfaiye ve çöp toplama araçları da girdi. Böyle ağır bir müdahale öncesi çöp kamyonu ve itfaiye getirmeyi unutmayan güvenlik güçleri ambulans çağırmaya ihtiyaç duymamıştı anlaşılan. Çadırlar yakıldı, söndürüldü ve çöp kamyonuyla kalıntıları toplandı. Bu sırada Hazar isimli bir üniversite öğrencisi yıkım yapılan alandaki bir ağaca sarılarak protestosuna devam etmeye çalıştı ve hayalarına aldığı tekme darbeleri sonucunda yaralandı. Hazar’ı güçlükle Gezi Otel önüne getirdik, ambulans olmadığı için bir taksi ayarlayarak hastaneye ulaştırmak istedik kendisini. Ancak yaralı olduğunu gördükleri halde almak istemeyen taksiciler oldu. Bir arkadaşımız AKM önüne kadar giderek oradan bir taksi buldu ve Hazar’ı hastaneye gönderebildik.

Yeniden parkın içine döndüğümüzde polis yine bir barikat oluşturmuş ve kepçenin yıkım yapabilmesi için bir alan yaratmıştı. Eylemciler ise polislere bu yaptıklarının doğru olmadığı şehrin merkezinde kaçak bir yıkıma aracı olduklarını anlatmaya çalışıyorlardı. Daha sonraki günlerde sıkça rastlayacağımız polise kitap okuyan gençler de bu eylemlerini gerçekleştiriyorlardı.

Sırrı Süreyya Önder’in bir kez daha yıkımı durdurmak için alana geldiğini duyduğumuzda Divan Otel önüne doğru gittik. Sırrı Süreyya yine kendini kepçenin önüne atmıştı. Yıkım alanı çevik kuvvet ekibince korumaya alınmış ve bir çevik kuvet amiri Önder ile tartışma halindeydi. Bu sırada yanına avukat Can Atalay’da geldi. Çevik kuvvet ekibi kepçenin önünde duran Atalay’ı yaka paça alandan çıkarmak isteyince Önder “avukata dokunmayın” diyerek çevik kuvvet ekibinin ortasına girerek Can Atalay’ı çıkarttı ve tekrar kepçenin önüne geldiler.

Çevik kuvvet amiri ile bir süre konuşan Önder ve Atalay polisin Park’tan çekileceğini ve yıkımın yeniden durdurulduğunu söylediler. Parkın etrafında bekleyen eylemciler “Bu Daha Başlangıç Mücadeleye Devam” sloganları atarak yeniden parkın içerisine yöneldiğinde ikinci kez yuhalamalar eşliğinde çevik kuvvet TOMA’ları ve inşaat araçları parkı terk ediyordu. Yine tüm bu yaşananlar kameralar tarafından kayda geçmişti. Üzerlerine binlerce gaz bombası atılmasına rağmen eylemciler hiçbir şekilde şiddete başvurmamış megafonlarla kitap okuyarak polisi protesto etmişlerdi.

Şafak baskını ile çadırların yakılması olayının yayılması üzerine büyük bir tepki oluşmuş ve insanlar parka akın etmeye başlamıştı. Müdahale sırasında yaralanan Hazar ameliyata alınmış ve aksam üzeri ameliyatının başarılı geçtiği, durumunun iyi olduğu haberi gelmişti. Yeni katılanlarla eylemcilerin sayısı on bini çoktan geçmişti.

Gün içinde büyük katılımlar olan forumlar düzenlendi ve akşamında sanatçıların da destek vereceği bir etkinlik planlandı. Sabahın ilk saatlerinde onlarca gaz bombası ile müdahale edilen kitle akşam ise Kardeş Türküler eşliğinde halaylar çekiyordu. İkinci kez durdurulan yıkım çalışmasının bir daha başlayabileceği ise kimsenin aklının ucundan geçmiyordu. Geç saatlere kadar türküler söylendi, parka kurulan projeksiyon aracılığıyla filmler izlendi, sohbetler edildi.

Şimdi gelelim ‘mesele’ye. 30 Mayıs sabahı yapılan şafak baskınıyla birlikte birçok sanatçı gibi Memet Ali de parka geldi. Park içindeki kafede birçok oyuncu arkadaşımızın da olduğu bir masada sabah yapılan bu müdahalenin ne kadar gereksiz ve sert olduğu yönünde sohbetler ettik. Kısa bir süre önce yaşadığımız Emek Sineması ve 1 Mayıs gösterilerini de anımsayarak tabii ki. Gün içinde birçok insan bu müdahale ve Gezi Parkı nöbetiyle ilgili birçok görüş paylaştı sosyal medya aracılığıyla. Bunlardan birisi de Memet Ali’nin paylaştığı “Mesele sadece Gezi Parkı değil arkadaş, sen hala anlamadın mı? Hadi gel.” tweetiydi.

Olayları biraz takip etmiş ve az çok okuma yazma bilen herkes meselenin ne olduğunu hemen algılayabilmişken belli bir kesim ise ısrarla anlamamakta direniyor. Bu sebeple sizden özür dileyerek anlamak istemeyenler için meseleyi kısaca özetleyeceğim.

Tweeti gündeme getirenler “Mesele Gezi Parkı değil arkadaş, sen hala anlamadın mı” diye takdim ediyorlar sürekli. Oysa en önemli detay “sadece” kelimesiydi. Burada anlatılmak istenen “mesele” tam olarak polisin uyguladığı orantısız, anlamsız ve gereksiz şiddettir. Peki, Memet Ali neden böyle bir tweet attı? Biraz hafızamızı tazelersek,  parka gelen insanlar Emek Sineması, Reyhanlı, polisin orantısız müdahaleleri ve benzeri birçok konuda dövizler taşıdılar ve sloganlar attılar. Bu sebeple meselenin 30 Mayıs itibariyle sadece Gezi Parkı olduğunu söylemek de doğru olmazdı zaten.

O halde soralım;

1- Gezi Parkı’na 30 Mayıs sabahı 05.00’de müdahale emrini kim verdi?

2- Çevik Kuvvet ile birlikte parka girip çadır yakan 50-60 kişilik sivil ekip kimdi?

3- Sonradan “zabıta” olduğunu iddia ettiğiniz bu grup çadırları yakarken, başta çevik kuvvet amirleri olmak üzere yüzlerce polis neden müdahale etmeden izlemeyi tercih etti?

4- Müdahalede polisle birlikte itfaiye ve çöp kamyonu neden getirildi?

5- Yangın çıkma ihtimali göz önünde bulundurulan bir Müdahalede neden ambulans yoktu?

6- Polisin parka müdahale etme sebebi “yıkıma engel olunması” ise, Sırrı Süreyya Önder’in müdahalesi sonrası iki kez Gezi’den çekilmesinin sebebi nedir?

 -3. Bölüm-

toma halk

Mesele Sadece Gezi Parkı Değil Arkadaş, Mesele Orantısız Polis Müdahaleleri. Sen Hâlâ Anlamadıysan Emek Sineması Protestosu ve 1 Mayıs Günü YaşananlarıŞöyle bir hatırlayalım.

Mesele Emek Sineması!

Memet Ali’nin tweeti üzerinden hareket edersek, Gezi Parkı olaylarının Park özelinden çıkması, polisin uyguladığı orantısız şiddetle birlikte oldu. Bunun örneklerini ise çok yakın bir zamanda Emek Sineması ve 1 Mayıs olaylarında yaşamıştık. Peki, neler olmuştu bu olaylarda?

Uluslararası İstanbul Film Festivali’nin açılış gecesinde yine ne tesadüftür ki bir gece yarısı Emek Sineması’na ilk kepçe darbesi vuruldu. İnşaat sektörü nedense gece çalışmayı seviyor. Yıkımın başlaması üzerine yıllardır süren Emek Bizim eylemleri de yeniden yapılmaya başlandı. Bildiğimiz, yargı sürecinin devam ettiği ve yine kaçak bir yıkım olduğuydu.

Bu sebeple 7 Nisan 2013 günü Emek Sineması önünde birçok sanatçının katıldığı, film festivali jürisi üyeleri ve festival onur konuğu yunanlı yönetmen Costa Gavras’ın da bulunduğu bir protesto eylemi düzenlendi. Yeşilçam Sokağı önüne geldiğimizde polis TOMA ve polis barikatı ile önlem almıştı. Ülkenin önemli sanatçıları için bu kadar güçlü bir önlem alınması da şaşırtıcıydı doğrusu. Polis barikatının hemen önünde bir basın açıklaması yapıldı ve söz almak isteyen sanatçılar Emek ile ilgili düşüncelerini paylaştılar. Protesto devam ederken polis gruba dağılması yönünde bir uyarı anonsu yaptı. Hemen arkasından ikinci anons yapıldı ve bu sırada gaz ve tazyikli su sıkılarak gruba müdahale edilmeye başlandı.

Bir pazar günü hiçbir olumsuz durum yokken, birçok sanatçının yer aldığı üstelik İstiklal Caddesi’nin tam ortasında olayla hiç ilgisi olmayan binlerce kişinin üzerine böyle bir güçle saldırılmasını kimse anlayamıyordu. Sert müdahalenin ardından grup “Bu Daha Başlangıç Mücadeleye Devam” sloganları atmayı sürdürdü. Bu slogan Gezi Parkı ile gündeme gelmiş olsa da yıllardır sürdürülen Emek Sineması eyleminin vazgeçilmez sloganıdır. Müdahale sonucunda cadde boyunca gaz sıkarak eylemcileri dağıtan polis göstericilerden Özgür İpek, Hazar Berk Büyüktunca, Mehmet Ferit Aka ve Altyazı sinema dergisinin editörlerinden Berke Göl’ü gözaltına aldı.

Burada yine bir parantez açalım, gözaltına alınan Hazar Berk Büyüktunca Gezi Parkı’na yapılan 30 Mayıs şafak baskını sırasında ağaca sarıldığı için tekmelenerek hayatları patlatılan ve ameliyat olmak zorunda kalan Hazar arkadaşımızdır. Demek ki Hazar için de mesele sadece Gezi Parkı değilmiş. Kapatalım parantezi. Bu müdahale çok fazla tepki çekti ve gözaltına alınanlar bir süre sonra serbest bırakıldı.

Bir sonraki hafta daha kalabalık bir grup olarak Emek Sineması önünde buluştuğumuzda bu kez yine polis sokak girişinde barikat kurmuştu. Bir süre açıklamalar ve sloganlar atıldıktan sonra Emek önünde yapacağımız basın açıklaması için küçük bir grubun sokağa girmesine izin verildi ve Emek önünde basın açıklamamızı yaptık, kitle olaysız bir şekilde dağıldı. Yani polis herhangi bir müdahalede bulunmadığı için bir olay çıkmadı.

Mesele 1 Mayıs!

toma halk 2

Herkes bilir ki Türkiye’de 1 Mayıs denince akla Taksim Meydanı gelir. Ve her zaman burada yapılacak 1 Mayıs anmaları ve kutlamaları için her yıl bir tartışma yapılır mutlaka. Son üç yıldır Taksim Meydanı’nda milyonlarca kişinin katıldığı 1 Mayıs’lar olaysız ve coşkuyla geçmesine rağmen bu yıl Taksim Yayalaştırma Projesi bahane gösterilerek bu alanda kutlama yapılması tartışması İstanbul Valisi Hüseyin Avni Mutlu’nun anlaşılmaz inadı yüzünden çok uzun sürdü.

Gerek sivil toplum kuruluşları gerekse kamuoyu 1 Mayıs’ın Taksim’de kutlanmasında bir engel görmezken İstanbul Valisi meydanda çukur var bahanesiyle Taksim Meydanı’nı kutlamalara kapatacağını açıkladı. Örgütler ise alana yürüme kararı aldılar. Bende kurucuları arasında yer aldığım Oyuncular Sendikası ile birlikte o sabah Şişli kortejinde yerimi aldım. Şişli de olağanüstü güvenlik önlemleri alınmıştı. Buna rağmen DİSK kortejine üç bin civarında insan ulaşmayı başarmıştı.

Kortejin en arkasında Sine-Sen ve Oyuncular Sendikası olarak yerimizi almıştık. Aramızda Genco Erkal gibi bir usta da vardı. Herhangi bir hareket yoktu. Kortej önünde DİSK’in otobüsünden türküler çalınıyor insanlar bulundukları yerde duruyordu. Bizde bu esnada sohbet ediyorduk. Birden bire hiçbir uyarı yapılmadan üzerimize gaz bombaları yağdırılmaya başlandı. Yirmi saniye içinde Osmanbey’den Mecidiyeköy’e kadar tüm cadde ve sokaklar gaz bulutu altında kaldı.

Daha önce hiç böyle bir müdahale yaşamamıştık. Kortej olduğu yerde duruyor herhangi bir itişme dahi olmadan önce TOMA ve ardından gaz bombalarıyla üzerimize gelinmişti. DİSK’in merkez binasına çıkan merdivenli dar bir sokağa doğru sürüklendi bütün kitle. Bir taraftan yere düşenleri, fenalık geçirenleri kaldırmaya çalışıyorum bir taraftan da bu daracık sokağa hala onlarca gaz fişeği atıldığına şahit oluyorum. Nefesimin kesildiğini hissettiğimde kendimi DİSK binasına zorlukla atabildim. Birçok insan buraya sığınmıştı. Yaralılar ve fenalık geçirenler vardı. Binaya çıkan tüm sokaklar polis ablukasına alınmış ve ambulansların binaya ulaşmasına izin verilmiyordu. DİSK’e ait anons arabalarıyla insanlar hastanelere gönderildi.

Dört saat boyunca DİSK binasında mahsur kaldık. Gerek binanın içerisine gerekse sokağına yüzlerce gaz bombası atıldı. TOMA sokağa giriyor ve bina girişine su sıkıyor sonra da çekiliyor. Bu olanlara anlam vermek mümkün değil. Diğer taraftan Beşiktaş’ta sabahın erken saatlerinden itibaren çok sert müdahale olduğu, Eminönü’de Anti Kapitalist Müslümanlar Taksim’e çıkmak istediler diye Galata Köprüsünü kaldırdıklarını duyduğumda ise bu kadarı da çok fazla demiştim. Bütün bu olaylar sırasında ağır yaralananlar oldu. Günün sonunda yine polis çekildi ve insanlar olaysız bir şekilde evlerine gittiler.

Gerek Emek Sineması gerekse 1 Mayıs olaylarında gördük ki polisin orantısız müdahalesi olmadığında eylemlerde herhangi bir olay çıkmıyor. 1 Mayıs’ta çukura kimse düşmesin diye tonlarca gaz bombası atıldı ve tazyikli su sıkıldı, köprüler kapatıldı, ulaşım araçları iptal edildi. Sonuç? Üçü ağır 25 eylemci ve altı gazeteci yaralandı.

Aynı çukurun üzerinde bir hafta sonra Galatasaray taraftarı şampiyonluk kutlaması yaptı. Kutlama boyunca polis hiç müdahale etmedi hatta meydana bile çıkmadı. Sonuç? Ölen veya yaralanan olmadı. Halk, Taksim Meydanı’nda ve İstiklal Caddesi’nde hayatının normal akışını sürdürürken büyük bir kitlesel katılımla Galatasaray taraftarları da gönüllerince eğlendiler.

Polis yoksa olay yok! Bu benim iddiam değil, yaşanan iki olaydan sonra fotoğrafa geniş bir açıyla bakan herkes bunu çok net görüyor ve söylüyor.

Şimdi anladın mı arkadaş meselenin ne olduğunu?

-4. Bölüm-

31 Mayıs’ta Gezi’de neler oldu?

30 Mayıs sabahı yapılan şafak baskını henüz unutulmamışken 31 Mayıs günü 04.30’da çevik kuvvet bir kez daha parka gaz bombaları ve TOMA’larla girdi. Müdahale çok ağırdı, bir önceki şafak baskınına göre çok daha sert ve kalabalık bir şekilde gelmişti bu kez polis. Park’ın tüm köşelerine TOMA’lar yerleştirilmişti. Yüzlerce gaz bombası yine aynı anda ateşlendi, Park’taki müdahaleden kaçmaya çalışanlaraysa dışarıda bekleyen TOMA’lardan su sıkıldı. Ceylan Otel’in yanından parka girişi sağlayan merdivenler eylemcilerin üzerine yıkıldı. Çok fazla ve ağır yaralı vardı.

Müdahale sonrasında Cihangir’e zorlukla ulaştık Firuzağa kahvesinde soluklanmaya çalışırken yaralı haberlerini de alıyorduk. Gelen haberlerde oyuncu arkadaşlarımızın da yaralandığı söylenince arkadaşlarımızla Taksim İlkyardım ve Alman Hastanesi’ne giderek yaralılar hakkında bilgi aldık. Sosyal medyada çok fazla yaralı hatta ölümler olduğu ile ilgili bilgiler gördüğümüz için bu hastanelerden aldığımız bilgileri de paylaşarak herhangi bir bilgi kirliliği olmaması için özen gösterdik.

Saat 10.00’da Divan Otel önünde basın açıklaması yapılma kararı üzerine oraya gittik. Otelin hemen yanında parkı net olarak gören yüksek alanda gece yapılan baskın ve Gezi Parkı olayları ile ilgili Mimarlar Odası basın açıklamasını yaptı, çok sayıda CHP milletvekili de oradaydı. Açıklamanın ardından Gazeteciler ve Milletvekillerinin de olduğu grup tekrar Gezi Parkı’na yöneldi. Ne olduğunu henüz anlamamıştık ki parkın içinden grubun üzerine gaz bombaları atılmaya başlandı. Ahmet Şık’ın başına gelen gaz bombası fişeği ile yaralandığı olayda yine polis orantısız güç kullanmıştı. Bunun üzerine saat 13.00’de DİSK’in çağrısı üzerine Taksim Meydanı’nda basın açıklaması olacağı söylendi.

Basın açıklaması için Taksim Meydanı’na gelen insanlar oturma eylemi yaparken polis yine çok sert bir müdahalede bulundu. TOMA’lardan oturan insanların üzerine tazyikli su sıkıldı ve arkasından gaz bombaları atılmaya başlandı. Sırrı Süreyya Önder bu müdahale sırasında vücuduna isabet eden gaz fişeği sebebiyle hafif yaralandı. Bu olay hepimizin hafızasına Taksim Meydanı’nda başına isabet eden gaz fişeği sonucu ağır yaralanan, uzun süre tedavi gören 34 yaşındaki Lobna Allamii’nin görüntüleriyle kazındı.

Bu müdahalenin ardından o güne kadar hiç görülmemiş bir toplumsal tepki patlaması yaşandı. Genci yaşlısı, kadını erkeği, liselisi üniversitelisi,  işçisi memuru herkes bir anda sokağa çıktı ve günlerdir süren çevreci eylemcilere yapılan şiddete karşı ses çıkardı. Sonrasında günlerce süren direniş ve gerilim tüm ülkeye yayıldı

Buradan fotoğrafa bakacak olursak günlerce “Bu Daha Başlangıç Mücadeleye Devam” “Faşizme Karşı Omuz Omuza” “Gezi Bizim İstanbul Bizim” sloganları atan ve hiçbir şiddet eylemine başvurmayan bu insanlara karşı ise 27 Mayıs gününden itibaren sistemli olarak dozu arttırılan polis şiddetini net olarak görebiliriz. 50 kişi ile başlayan Gezi Parkı Nöbeti polis müdahalesi ile birlikte 200 kişiye ulaştı. Birinci şafak baskını sonrası 5000, ikinci şafak baskını sonrasında ise 15000 kişiye ulaşmıştı eylemci sayısı. 31 Mayıs günü Taksim Meydanı’nda yapılan orantısız ve gereksiz müdahale sonrasında olaylar tüm ülkeye yayıldı.

Şimdi soralım;

1- 31 Mayıs sabahı 04.30’da Başbakan’ın deyimiyle “çevreci gençlere” müdahale emrini kim verdi?

2- Bir gün önce yapılan şafak baskını sonrasında gösterilen tepki neden görmezden gelindi?

3- Polis, neden müdahale için hep şafak vaktini tercih etti?

4- Saat 10.00’da yapılan basın açıklamasına müdahale emrini kim verdi?

5- Ahmet Şık’ın başından yaralanması tesadüf müydü? Yaralanmasına sebep olan polis kimdi? Hakkında işlem yapıldı mı?

6- Taksim Meydanı’nda basın açıklaması yapmak üzere toplanan, hiçbir fiziksel hareketi olmadan oturan insanlara müdahale edilmesi emrini kim verdi? Gerekçesi nedir?

7- Sırrı Süreyya Önder’in gaz bombası fişeğiyle vurulması tesadüf müydü?

8- Lobna Allamii’yi vuran gaz bombası fişeğini ateşleyen polis memuru kim? Hakkında herhangi bir yasal işlem yapıldı mı?

-5. Bölüm-

Faiz Lobisi, Darbe, Komplo, CNN, Şafak Sezer ve Melih Gökçek!

şiddet halk

İlk olarak ortaya atılan teori Faiz Lobisi oldu. Bu teoriyi destekleyecek tek bir kanıt bile sunulamadı kamuoyuna. Oysa gezi parkında yaşananlara baktığınızda bu teoriyi çürütecek yüzlerce görüntüyle karşılaşabilirsiniz. Sıradan bir sosyal medya kullanıcısı bile o günlerde twitter üzerinden yapılan ihtiyaç listelerini görmüştür. Bu faiz lobisi ne menem bir lobidir ki Gezi’deki insanlar sürekli ihtiyaç listesi yayınlamak zorunda kalmıştır.

Üşenmeyin açın izleyin görüntüleri, ücretsiz olarak dağıtılanlar ekmek arası sandviç, hazır meyve suları, karpuz, su, kraker gibi basit ve sıradan yiyecekler. Faiz Lobisi, Gezi’ye nasıl bir destek vermiş ki Beyoğlu Belediyesi’nin Taksim Meydanı’nda kurduğu İftar sofrasının yanından bile geçemiyor geziciler?

Ki daha sonra kimin faiz zammı istediğini ve zammın nasıl yapıldığını da hep birlikte gördük. Üstelik bu lobi teorisini ortaya atan kişi başbakan danışmanı oldu! Takip ettiğim kadarıyla faiz zammı ile ilgili tekbir söz bile etmedi.

Darbe!

Gezi eylemlerinin darbe yapılması amacıyla planlandığı söylendi. Peki, bu nasıl olabilir? Gezi Parkı’na gece yarısı kepçe ile kim girdi? Olayları ateşleyen polis müdahalelerinin emirlerini kim verdi? Şafak baskınları yaparak çadırları kim yaktı ve yaktırdı?

Gezi eylemlerinde darbeci arayacaksak bu soruların cevaplarına yönelmemiz gerekecek. Olayların gelişimine bakarsak bu sonuca ulaşıyoruz. Demek ki bu ülkede darbe yapılmasını isteyenler insanların sokağa dökülmelerini sağlamak için polis marifetiyle halkı çileden çıkardı ve Gezi olaylarının hükümet karşıtı eylemlere dönüşmesini sağladı.

Yıllardır olduğu gibi Gezi olaylarında da ilk anda mahkemelere koşup yürütmeyi durdurma kararları çıkartan, tüm hukuk yollarını zorlayarak şehrin tarihini korumaya çalışan mimarlar, sanatçılar, doktorlar, öğrenciler, İstanbullular nasıl oldu da darbe yapma isteğiyle suçlandı derseniz, bunun cevabı siyasi iktidarın çaresizliği derim.

Şafak Sezer!

Bu olayda dikkatimi ilk çeken şey Sezer’in Beyaz TV’ye bir program çekimine katıldıktan iki gün sonra bir iftar yemeğinde Başbakan’dan özür dilemesi ve bu olaydan iki gün sonra da programın yayınlanması oldu. Yani tüm haftaya yayılmış olayların zamanlaması bir tesadüf mü?

Katıldığı programdan yalnızca iki örnek vereceğim, birincisi program sunucusunun “megafonu elinize alıp hükümet istifa diye slogan attırdınız mı?” sorusuna Sezer, “yok öyle bir şey ben yalnızca Dağ Başını Duman Almış marşını söyledim” diye cevap verdi.

Ama çok geçmeden “baş belası” twitterda bir video dolaşmaya başladı. Görüntülerde eller üzerine kaldırılmış Şafak Sezer, elinde megafon ‘hükümet istifa’ diye slogan attırıyordu.

İkinci olarak Sezer’in aynı programda Memet Ali Alabora hakkında söylediği sözlere gelirsek. Kişisel olarak Memet Ali’ye saldırısını anlamak mümkün değil. Gereken cevabı twitter üzerinden halk yeterince verdi zaten. Bu arada gözden kaçan bir durum var. Şafak, Memet Ali’nin CNN International kanalına bir buçuk saat röportaj verdiğini ve Türkiye’yi şikâyet ettiğini söylüyor.

Bu röportajın süresi 3 dakika 22 saniye! Peki, Şafak bunu bilmiyor mu? Bana sorarsanız bal gibi biliyor. Diyelim ki Şafak bilmiyor, programı sunan hanımefendi bilmiyor olabilir mi? Gerçek bir tanedir ve hepimiz bu gerçeği biliyoruz. Yapılan yayın tamamen taraflı olarak ve belli bir amaç uğruna yapıldığı için o an söylenen bilginin doğru olup olmadığını hiç önemsemiyorlar. Ya da daha sonra bu yanlış verilen bilgiler düzeltilme ihtiyacı duyulmuyor. Kanalın yayın politikası bu.

Bu iki örnekten yola çıkıldığında söyleyecek tekbir şey kalıyor. Şafak Sezer ve yayını yapan televizyon kanalı söylediği yalanlardan dolayı başta Memet Ali Alabora olmak üzere tüm izleyicilerine bir özür borçlu.

Dipnot olarak şunu söylemeliyim, Şafak Sezer’i neden ciddiye alıp onunla ilgili yazıyorsunuz diye sitem eden çok fazla insan var. Burada amacım verilen yanlış bilgileri düzeltmek. Çalıştığısetlerde sinema emekçilerine fiziksel şiddet uygulayan bir insanın yaptıklarını inkâr etmesine değil, haksızlık ve şiddet karşısında kısa bir süre için de olsa halkın yanında durmasınaşaşırmıştık zaten biz. 

Melih Gökçek meselesi!

Yaptığı programlarda tek taraflı ve yanlı olarak konuşarak insanları hedef göstermeyi pek seviyor kendisi. Binlerce yaralı ve ölümler olmasına rağmen yanmış otobüsler göstererek Gezi olaylarını yorumlama çabası gerçekten içler acısı.

CNN International’ın 8 saat nasıl yayın yaptığına şaşırıyor, ama yaptığı yayının içeriğinden hiç bahsetmiyor. Senin ülkenin en önemli meydanında saatlerce savaş görüntüleri olursa bir haber kanalı da bunu yayınlar tabii. Yaptığı tüm televizyon programları süresince bir tek polis müdahalesi görüntüsü gösterme cesareti olmadı. Elinde bu görüntüler yoksa DHA’dan temin edebilir. İsterse birlikte bir program yapalım, kendisi görüntü yayınlamayı çok seviyor, bende polis müdahalesi görüntülerini koyayım masanın üzerine karşılıklı konuşalım, bakalım kim vandallık yapmış. Biz susalım da görüntüler konuşsun.

CNN International kanalı neden Memet Ali Alaborayı konuk aldı da beni almadı? diye soruyordu bir programda Gökçek. Aslında cevabı çok basit, öncelikle kendisi olayların içinde olmadığı için ne yaşandığını bilmiyordu. Daha da basit bir cevap vermek isterse CNN, efendim sizinde söylediğiniz gibi CNNİnternational’da bir canlı yayına katılacak kadar İngilizceniz yokderse Amanpour, o zaman ne cevap vereceksiniz sayın Gökçek.

Memet Ali’nin CNN kanalında Amanpour’a verdiği röportajı da kasıtlı olarak yanlış altyazı ile çevirterek sosyal medya üzerinden yayılması için çaba gösteren Sayın Gökçek bunu kasıtlı olarak mı yaptı? Yoksa İngilizcesinin yetersizliğinin mi kurbanı oldu?

Efendim, tam olarak ne diyor Memet Ali röportajda bir bakalım.

– Her şey ağaçla başladı.

Olayların Gezi Parkı’nda yıkılan ağaçlar yüzünden çıktığı doğru.

– İnsanlar dediler ki biz ağaçsız da varız ve kendimizi ifade etmek istiyoruz. Biz de bu şehirde söz sahibi olmak istiyoruz.

Bunu yalnızca bugün değil, Emek Sineması eyleminden beri söylüyoruz. ‘Emek Bizim İstanbul Bizim’ ‘Gezi Bizim İstanbul Bizim’ sloganlarıyla da bu isteğimizi açıkça haykırıyoruz yıllardır.

– Fakat hükümet siz yoksunuz dedi. Ve sadece siz yoksunuz demedi yok etmeye çalıştı.

Başbakan temel atma töreninde ‘siz ne derseniz deyin biz kararımızı verdik’ dedi mi? Dedi. Hemen sonrasında polis parka şafak baskınları yaptı mı? Yaptı. O halde bu söylenenlerde de tartışılacak en küçük bir yanlışlık söz konusu değil.

– Polis kelimenin tam anlamıyla insanlara saldırdı. Göz yaşartıcı gaz, gaz bombaları ve gaz mermileriyle insanların başları hedef alındı.

Polis parkta çadır kurmuş ve hiçbir şiddet eyleminde bulunmamış gençlere şafak vaktinde gaz bombaları, TOMA’lar, cop ve tekme marifetiyle saldırdı mı? Saldırdı. Kafasına isabet eden gaz kapsülü sonucu beyin travması geçirenler, gözlerini kaybedenler, bugün bile hala yoğun bakımda olan insanlar yok mu? Var! O halde Memet Ali gördüklerini ve doğru olduğundan emin olduğu şeyleri bir haber kanalında aktarmış. Burada “mermi” sözcüğüne takılır kaldılar. Bahsi geçen mermi, insanları komaya sokan gaz fişeklerinin mermileridir. Amanpour bunu anlıyor ama ne hikmetse bizimkiler bir türlü anlayamıyor.

Aynı programda AKP’li Mevlüt Çavuşoğlu Başbakan’ın ziyareti sırasında Fas’tan katılıyor ve bakın hükümet adına neler söylüyor;

Amanpour: İnsanlar kendilerini marjinalize olmuş hissediyor. Buna yanıtınız nedir?

Çavuşoğlu: Öncelikle şu yanlış bilgiyi düzeltmek zorundayım; Taksim Meydanı’nda bir alışveriş merkezi inşa edilmesi hiçbir zaman düşünülmedi.

SayıÇavuşoğlu, Başbakan partinizin Kızılcahamam toplantısında Topçu Kışlası’nın AVM olacağını ve şehir müzesi ile birlikte birde Rezidans olacağınısöyledi. Arzu ederseniz o günün haber bültenlerini inceleyerek bu bilgilere ulaşabilirsiniz. Bu vesileyle CNNde verdiğiniz yanlış bilgiyi de düzeltmişolalım.

Çavuşoğlu: Marjinalize olma konusunda, biz siviller ve medeni göstericiler ile marjinal gruplar arasında bir ayrım yapıyoruz… Şu an Türkiye’de, Taksim’de, Ankara’da, benim memleketim Antalya’da iki farklı grup var. Memet Ali Alabora gibi aktörler ve diğer aktivistler var. Onlar gösteri haklarını kullanıyor, yaşananları eleştiriyor, protesto ediyorlar. Ve biz hiçbir zaman aşırı güç kullanımını ya da göz yaşartıcı gazı ya da biber gazını onaylamadık.

Amanpour: Son günlerde gördüğümüz üzere, polisin aşırı güç kullanımına katılmıyorsunuz?

Çavuşoğlu: Hayır, şunun altını çizdim. Polis başlangıçta aşırı güç ve biber gazı ve göz yaşartıcı gaz kullandı ve bu bizim için kabul edilemez.

Röportajı veren kişi Mevlüt Çavuşoğlu, AKP kurucularından. Biz Memet Ali Alabora gibi aktivistlere bir şey diyemeyiz onlar demokratik haklarını kullanıyorlar diyor. Ama Ankara’nın araştırmacı belediye başkanı Melih Gökçek bu röportajdan ve Çavuşoğlu’nun söylediklerini görmezden geliyor. Bir diğer konu ise polisin aşırı güç ve biber gazı kullanımını tasvip etmediklerini söyleyen iktidar partisi temsilcisi yaşanan sürecin sonunda binlerce insanın yaralanması ve ölümlerin gerçekleşmiş olmasına rağmen hiçbir polis memuru hakkında bir işlem yapılmamış olmasını nasıl açıklayacak bu da merak konusu.

Özetle Melih Gökçek ve iktidar partisine yakın medya kuruluşları sistemli olarak Gezi Parkı olaylarını manipüle etme çabası içindeler, ancak teknoloji çağından yaşadığımızı unutuyor olmalılar. Gezi’ye yapılan sert müdahaleler sırasında ülkenin en önemli haber kanallarının belgesel yayınlama politikasına rağmen, insanların akıllı telefonları aracılığıyla tüm yaşananları belgeleriyle dünyanın gözünün önüne serdiğini unutmamalılar. Üzülerek söylemeliyim ki artık gerçeği saklamak ne yazık ki mümkün değil Sayın Gökçek.

Şiddet nedir? Toplumsal olaylarda şiddet nasıl oluşur?

Gezi olayları süresince kimsenin inkâr edemeyeceği bir şiddet sergilendi. Neredeyse ülkenin tüm sokaklarına sıçrayan  bu şiddet, birden bire nasıl oldu da bu kadar hızlı yayıldı? Uzun süredir başta İstanbul olmak üzere tüm Türkiye’de toplumsal olaylarda şiddet görüntüleri hiç eksik olmadı. Peki, nedir aslında şiddet ve toplumsal olaylardaki bu şiddetin kaynağını doğru teşhis edip gerekli müdahaleyi yapıyor muyuz?

Toplumumuzda sıkça başvurulan bir hareket tarzı olan şiddeti tanımlamak gerekirse. Şiddet: Uygulayıcısı tarafından bilinçli olarak karşıdaki kişiye ya da kişilere, kurum ya da kuruluşlara hatta canlı diğer varlıklara ( bitki örtüsü, hayvanlar, yaşam kaynakları vb.) çeşitli amaçlar adına çıkar elde etmek, onlara karşı üstünlük ya da hâkimiyet kurmak, istenilen hal ve hareketlerin elde edilmesini sağlamak, imtiyaz ya da ayrıcalık sağlamak, saygınlık ya da sevgi kazanmak, kısacası maddi ve manevi çıkar ve menfaatlerin elde edilmesini sağlamak amacı ile fiziksel, sözlü, psikolojik ya da işaretler yardımı ile uygulanan kişi ya da kişilerin, kurum ya da kuruluşların hatta canlı diğer varlıkların ( bitki örtüsü, hayvanlar, yaşam kaynakları vb.) yaşam, özgürlük, irade, istek, hak ve sağlıklarına zarar verici, bu hakları ortadan kaldıran ya da geçici süre ile bunların ortadan kaldırılmasını sağlayan hal ve hareketlerin tümüne şiddet denilebilir. (Kaynak vikipedia.org)

Bu tanımdan yola çıkarak gezi olaylarının en başına dönelim. Gezi Parkı’nın bitki örtüsüne, yani ağaçlara yönelik bir şiddet söz konusuydu. Bir gece yarısı kepçe ile ağaçlar yıkıldı, henüz olayların başlangıcında şiddet vardı. Peki, bu şiddetin sorumlusu kim? Başta İstanbul Büyükşehir Belediyesi yetkilileri olmak üzere projeyi yürüten firmalar ve en son noktada kepçeyi kullanan işçi. Bu konuda her hangi bir işlem yapıldı mı? Hayır! Şiddet uygulayarak suç işlenmesi sonucunda herhangi bir işlem yapılmamış olması da akla suç ve ceza paradoksunu getiriyor.

Bir çıkar ve kazanç elde etmek için şiddet uygulandığını varsayarsak, Gezi Parkı’nın yıkılması için çaba gösterenler ve yıkılmaması için mücadele edenlerin çıkarları arasında küçük bir kıyaslama yapmak, şiddet eylemlerine kimin neden ihtiyaç duymuş olabileceğini çok net ortaya koyacaktır.  Gezi’nin park olarak kalmasını isteyen ve bu uğurda mücadele eden birinin bu durumdan tek çıkarı kendisi ve sevdikleri için sağlıklı bir yaşam alanı kazanmaktan başka bir şey değildir. Yıkılıp yerine betonla yapılacak herhangi bir yapıyı savunanların ise bu durumdan siyasi ve maddi çıkarları söz konusu olacaktır. Bu bilgiden yola çıkarsak şiddetin doğması sizce kimin gereksinimi?

Şiddet çeşitli araçlar yoluyla da oluşur ve gelişir. Gezi olayları özelinde bakacak olursak çevreci refleks ile hareket edenlerin ilk sarıldıkları şey mahkeme kararları yani hukuk oldu. Düşüncelerini ve fikirlerini demokratik yollarla eylemler yaparak gösteren topluluk aynı zamanda yürütmenin durdurulması için gerekli mahkemelere de olayın üzerinden henüz birkaç saat geçtikten sonra başvurmuştu. Bunun karşılığında ise devletin kolluk kuvveti ilk anda henüz olayın ne olduğunu bile anlamaya gereksinim duymadan biber gazı ve göz yaşartıcı spreylere başvurdu. Şiddet aslında olayın ilk anından itibaren devletin yetkili birimleri tarafından kullanılmaya başlanmıştı. Bu şiddetin karşısına haklı gerekçelerle çıkan çevreciler yıkımı iki kez durdurmayı başardılar. Şafak baskınlarında uygulanan orantısız şiddete karşı şiddetle karşılık vermek yerine sivil bir direnişi örgütlediler. Çadırlarda kalmak, müzik yapmak, kitap okumak gibi şiddetten tamamen uzak ve demokratik eylemler örgütlediler.

Şiddetin oranını sistemli bir şekilde yükselten kolluk kuvveti bir süre sonra karşılarındaki insanların ağır yaralar almasına ve meşru müdafaa haklarını kullanmalarına imkân doğurdu. Bu noktada meşru müdafaa nedir diye bir parantez açmamız gerekiyor.

Meşru müdafaa veya haklı savunma; uğranılan bir saldırı karşısında kişinin kendisini veya bir başkasını koruması.Saldırıyı durdurmak veya saldırının etkilerini azaltmak amacıyla orantılı güç ile gerçekleştirilen karşı saldırı da meşru müdafaaya dâhildir. Örneğin üzerine silahla ateş açılan bir kişinin, kendi silahını kullanarak saldırganı etkisiz hale getirmek için ateşle karşılık vermesi meşru müdafaa kapsamındadır; ancak yumrukla saldıran bir kişiye ateşli silah ile karşılık vermek, orantısız güç kapsamındadır ve meşru müdafaa değildir. Bazı kişiler sınırlı pasifist bir yanıtı tercih ederken başkaları silah veya mücadele sanatlarından öğrendikleri teknikleri kullanmayı tercih edebilmektedirler. (Kaynak vikipedia.org)

Gezi Parkı olaylarında ilk andan itibaren polisin biber gazı, tazyikli su ve göz yaşartıcı sprey kullanımı karşısında eylemcilerin davranışlarını değerlendirecek olursak, biber gazının ateşli bir silah olarak kullanıldığı ve sonucunda ölümlerin, yaralanmaların olduğunu hiç kimse inkâr edemez. Hiçbir şiddet eyleminde bulunmayan bu insanların kendilerine yapılan sistemli şiddet eylemlerine karşılık meşru müdafaa haklarını kullandıklarını söyleyebiliriz.

Bu şiddetli saldırılar karşısında gaz maskeleri ve baretler ile önlem alan eylemcilerin öncelikli amacı kendi sağlıklarını korumaktı. Bu önlem elbette meşru müdafaadır. O sebeple baret ya da gaz maskesi taktığı veya bulundurduğu için bir insanı suçlamak ne kadar doğru ve hukukidir sizce?

Eylemcilerin bu önlemlerine karşılık polis, müdahalenin (şiddetin) oranını arttırdı, haklılığından başka hiçbir silahı olmayan insanlara uygulanan bu şiddete şahit olan insanlar bir süre sonra patlama noktasına geldiler ve sokaklara çıkmaya başladılar. Korku sınırının aşılması da bu sayede oldu. Masum isteklerinden dolayı insanların ağır şiddete maruz kalmalarını kabullenebilmek vicdanlara ağır geldi. Yıllardır her fırsatta mekân ve zaman gözetmeksizin kullanılan gaz bombaları artık insanların korkmadığı neredeyse günlük sıradan bir olay olmaya başladı. Ve sonunda insanlar ne biber gazından ne de tazyikli sudan kaçma ihtiyacı duydular.

Kendilerine uygulanan şiddet karşısında yaralanmayı göze alarak durdular ve taleplerini haykırdılar. Şimdi diyeceksini ki “öyle diyorsun ama polise taş attılar”. Evet, polise taş da attılar, atılan gazların etkisini azaltmak için ateş de yaktılar. Şimdi bir an için kendinizi eylemcilerin yerine koyun. Üzerinize yüzlerce gaz bombası atılırken siz kendinizi korumak için baret ya da gaz maskesi takmak konusunda tereddüt eder miydiniz?

İnsanlar önceleri meşru müdafaa haklarını kullanarak uzun bir süre, sadece kendilerini korumaya çalıştılar. Güvenlik güçleri şiddetin dozunu arttıkça sinirler gerildi ve olayların başlamasından doksan altı saat sonra eylemciler barikat kurmaya, ateş yakmaya ve taş atmaya başladılar.

Yaşanan şiddet olaylarını doğru bulduğum ya da şiddeti meşru bulduğum için yazmıyorum. Olayın nasıl geliştiğini ve şiddetin nasıl şiddet doğurduğunu anlayabilmek ve anlatabilmek için tüm bunları göz önünde bulundurmak gerekiyor. Gezi eylemlerinin şiddet olaylarını en başından beri barındırdığı ve kolluk kuvvetinin orantısız güç kullanımı sonucunda tüm ülkeye yayıldığını net olarak ortaya koymak gerekiyor.

Tüm bu yaşananlar süresince şiddet uygulayan, suça karışan birçok polis memurunun görüntüleri basına yansımasına rağmen hiç işlem yapılmadı. Palalı ve sopalı kişilerin suçüstü yakalanmalarına rağmen serbest bırakılması ve yalnızca birkaç zabıta memuruna çadır yakmak suçundan işlem yapılması da şiddet olayları karşısında devletin tutumunun bir göstergesi olarak duruyor önümüzde.

İşlenen şiddet suçları karşılığında hiçbir cezai uygulamanın olmaması ne hukuken açıklanabilir ne de vicdanen. Toplumsal olaylarda şiddetin durdurulmasının birinci koşulu suç işleyenin adil bir şekilde yargılanması ve cezasını çekmesi olacaktır. Aksi takdirde suç işleme oranında süreç içerisinde gördüğümüz gibi ciddi artışlar yaşanacak ve bu durum demokrasi ve hukuk inancımıza ciddi zararlar vermeye devam edecektir.

“Hükümet İstifa” diye slogan atmak demokratik bir taleptir. İstifa mekanizması, ancak demokrasilerini geliştirmiş toplumlarda kendine yer bulabilir. Yaşananları doğru okuyabilir, faklı görüşlere tahammül edebilirsek toplumsal olaylarda da şiddeti o kadar aşağıya çekebiliriz.

İnsanların talepleri ve görüşleri ne olursa olsun özgürce düşüncelerini ve protesto haklarını kullanabildikleri, gaz bombası fişekleriyle vurulmadıkları, bu tarz demokratik eylemlere katıldıkları için öldürülmedikleri bir Türkiye yaratmak için katılımcı demokrasiyi inşa etmek gerekiyor. Sandıktan sandığa fikrinin sorulmasından ziyade kendi istediği zamanda fikrini söyleyebilen yurttaşların çoğalması dileğiyle, Bu Daha Başlangıç Mücadeleye Devam!

Soruyoruz,

      1. Mehmet Ayvalıtaş’ın katili kim?
      2. Abdullah Cömert’in katili kim?
      3. Ali İsmail Korkmaz’ı katilleri kimler?
      4. Ankara’nın merkezinde, tüm dünyanın gözü önünde Ethem Sarısülük’ü öldüren polis neden tutuksuz yargılanıyor?
      5. Berkin Elvan’ı ekmek almaya giderken evinin sokağında kafasından vuran polis memuru kim?
      6. Medeni Yıldırım’ın katili kim?
      7. Mustafa Sarı nasıl hayatını kaybetti?
      8. Altı insanın öldüğü, binlerce insanın yaralandığı bu olayları başlatan Gezi Parkı üç gün boyunca sürdürülen orantısız müdahalelerin emrini kim/kimler verdi?
      9. Cenaze törenlerine, basın açıklamalarına kısacası demokratik yollarla yapılan toplantılara orantısız ve gerekçesiz müdahalelere devam edecek misiniz?
      10. Gezi olayları ile birlikte oluşan krizin sorumluları ve bu süreci yanlış yöneten kamuoyunda neredeyse hiçbir söylemi ve açıklaması ciddiye alınmayan başta İstanbul Valisi Hüseyin Avni Mutlu olmak üzere sorumlular hakkında herhangi bir işlem başlatacak mısınız? (DA/HK)

* Fotoğraflar: Deniz Atam


Nilüfer Göle – T24

Antikapitalist Müslüman gençlerin çağrısıyla sokak ortasında boydan boya uzanan iftar sofrası seküler Müslümanlarla dindar Müslümanları bir araya getiren yeni bir kültürel havzanın habercisi. Türkiye coğrafyası ve tarihinden yükselen ve demokratik muhayyileyi dönüştüren bir pratik. Sanmıyorum küresel darbeci-komplocu el kitaplarında yer alsın. Bir ilk.

İftar sofrasına oturan Gezi Parkı gençliği, Müslüman akranlarıyla empati kurarak, onların vasıtasıyla belki de ilk defa oruç tutmaya heveslendi… İslami habitus de değişime uğradı. Kentlere taşındı, yeni bir entelektüellik ve farkındalık kazandı, kendi burjuvazisini ve seçkinlerini yaratırken ister istemez seküler eğitim ve kapitalist tüketim kodlarını içselleştirdi.

Yeryüzü iftar sofrası seküler Müslümanlar ile dindar Müslümanların biraradalığını, dahası birincisinin ikincisinden öğrenme arzusunu gösteriyor. Beyaz Türkler için İslami habitus tek provayla edinilecek bir şey değil. Ama bugün İslam’ı hor görmek şöyle dursun, yeniden öğrenmeye “niyetlendiler.”

Nasıl ki Müslüman gençler örtüleriyle seküler sınırları ihlal ettiler, bugün de seküler gençler dini sınırları ihlal ediyorlar. Seküler yaşam bilgileriyle iftar sofralarına oturuyorlar. Muktedir değil itiraz edebilen Müslümanlar tarafından misafir ediliyorlar. Bir zamanlar seküler aydınların Kemalizme itiraz ettikleri ve Müslümanları üniversitelerde bilgiye ortak ettikleri gibi.

ngoleictepe

Gezi meydan hareketi yeni bir vatandaşlık provasını sahneye koydu. Görmezden gelenler için sadece bir kereyle yetinmediler.  Farklı kent mekanlarında,  yeni oyuncularla Gezi süreklilik kazanmaya başladı. Semt parklarındaki akşam forumları, ve Ramazan’la birlikte Beyoğlu’nda kurulan “yeryüzü iftar sofrası” Gezi Park hareketinin izinde yaratıcı mekan siyasetinin en güzel örnekleri. Yeni bir vatandaşlık yazılımı bu mekanlarda doğaçlama yöntemiyle deneniyor. Akşam forumları semt sakinlerinin bir araya geldiği, meselelerini tartıştığı, antik Yunan demokrasisini çağrıştıran bir agora oluşturdu. Katılımcılar aralarında söz eşitliğini sağlamak ve  çevreyi rahatsız etmemek için alkış yerine el kol işaretleriyle bir çeşit pandomim becerisiyle kendilerine has kurallar ve kolektif iletişim biçimleri geliştirmekteler. Demokrasilerin agora ideali Gezi hareketinin meydan ruhunda kendine yeni bir mecra buldu.

Antikapitalist Müslüman gençlerin çağrısıyla sokak ortasında boydan boya uzanan iftar sofrası seküler Müslümanlarla dindar Müslümanları biraya getiren yeni bir kültürel havzanın habercisi. Gezi Park hareketinin taşıdığı “cool” ile “ilahi” ruh ortaklığı. Seküler ile dindar olanın yan yana, diz dize çömeldiği, bağdaş kurduğu, rızkını paylaştığı iftar sofrası, birbirinin kültürel kodlarıyla tanışıklık-bağışıklık kazanmaya başladığı bir praxis. Türkiye coğrafyası ve tarihinden yükselen ve demokratik muhayyileyi dönüştüren bir pratik. Sanmıyorum küresel darbeci-komplocu el kitaplarında yer alsın. Bir ilk.

İftar sofrasına oturan Gezi Parkı gençliğinin birçoğu belki hayatlarında hiç oruç tutmamışlardır. Yer sofrası geleneği çoktan yok olmuş, bağdaş kurmayı unutmuş, anneanneleri ya da babaları vasıtasıyla dini vecibelerle tanışıklık kazanmamıştır. Birçoğunun yaşam alışkanlıkları seküler kodlar etrafında oluşmuştur. Bağdaş kurma becerilerini, Ahmet Hakan’ın hınzır sosyolojik gözünden kaçmadığı gibi, olsa olsa yoga pratiklerinden elde etmişlerdir. Bugün Müslüman akranlarıyla empati kurarak, onların vasıtasıyla Ramazan ayında belki de ilk defa hayatlarında iftar sofrasına oturdular, hatta oruç tutmaya heveslendiler.

Batı-doğu ikiliği ve ters yüz olan hiyerarşi

Bugüne kadar batı ile doğu yaşam biçimleri arasında kurulan zıtlık, Peyami Sefa’nın romanlarında dile getirdiği ikilik, hatta hiyerarşik yapılanma, yani birinin diğerinin üstünde kurduğu egemenlik bugün ters yüz olmakta.  Ancak bu sadece siyaset ekonomisiyle, siyasi seçkinlerin dönüşümüyle anlaşılabilecek bir olgu değil. Yaşam biçimlerine ilişkin kültürel kodlar ve alışkanlıkların oluşturulması, aktarılması, içselleştirilmesi uzun zaman dilimlerine yayılır.  Nesilden nesile aktarılır, genç yaştan itibaren aile hanesinde başlamak üzere disiplinli bir eğitim ve sosyal sınıf bilinciyle elde edilir. Yaşam biçimleri piyasa ekonomisinin tercihlerinden ve tüketim kalıplarından ibaret değildir.  Yaşam biçimleri “habitus” dediğimiz bir var oluş biçimiyle, zihin kalıplarıyla, gövde dilimizle ilintilidir.  Kökleri derinlerde, geçmiş tarihe uzanan, tortusu bugünde, farkında olmadan üstümüzde, kişilerin davranışlarında ortaya çıkan bir kültürel hazineye işaret eder.

Çocukluktan itibaren eğitime ve pratiğe dayanarak disipline ettiğimiz nefsimiz, gövde dilimiz, birbirimizle selamlaşma biçimlerimiz, yeme içme adetlerimiz, kültürel referanslarımız habitus’umuzun bir parçasıdır, gündelik yaşam içinde öğrenerek aşinalık kazandığımız, otomatiğe bağladığımız bir kültürel hazine işlevi görür.

Türkiye’nin modernleşme serüveni İslami habitus yerine seküler ve batılı bir habitus’ü tesis etmek istemiştir. Kadınların erkeklerle aynı sofralara oturduğu, piyano çalmayı öğrendiği, pozitivist bilimin dini bilgilerin yerini aldığı, sanat ve sporun batılısının tercih edildiği bir modernlik anlayışını. Batı’ya özentilik, “mon cher” tiplemeleri edebiyatçılar tarafından tasvir edilmiştir.  Bugün gülünç gelmekle, küçümsenmekle birlikte, “mon cher” deyip geçmeyelim. Yabancı dil bilgileri, spor alışkanlıkları, şarap kültürleri, sofra adetleri, uluslararası diplomasi bilgileri, bağcıklı ayakkabıların gün boyu çıkarılmadığı salon adamlığı öyle bir günde edinilebilen bir donanım değildir. İçselleştirilememiş batılı habitus birçoğunun üstünde kolayca sırıtır.

Bugün artık modern habitus sadece Avrupai bir yaşam biçimini ifade etmiyor. Türkiye’nin kültürel kodlarıyla giderek melezleniyor ve yerlileşiyor. Gezi gençliği İstanbul modernliğinin bir parçası, markası.

Değişen İslami habitus ve dini sınırları ihlal eden seküler gençler 

İslami habitus de Türkiye’deki modernliğin serüvenine ilgisiz kalmadı, değişime uğradı. Kırsal çevre kültüründen kentlere taşındı, İslamcılık bilinciyle birlikte yeni bir entelektüellik ve farkındalık kazandı, kendi burjuvazisini ve seçkinlerini yaratırken ister istemez seküler eğitim ve kapitalist tüketim kodlarını içselleştirdi. Bugün İslami Müslümanların çoğunluğu çifte kültürel sermayeye sahip, hem seküler sosyal bilim, hem din tedrisatından geçtiler; hem muhafazakar, hem modern iletişim kodları ile aşinalar. Üniversite kampüsleri, sınıflar bu karşılaşmaların ilk provasıydı. Benim öğrencilerim bugün melez sermayeli meslektaşlarım oldular.

Yeryüzü iftar sofrası böylesine bir karşılaşma ve içiçe geçiş dinamiğinin içinden çıkıyor, ama aynı zamanda yepyeni bir aşamaya işaret ediyor. Seküler Müslümanlar ile dindar Müslümanların biraradalığını, dahası birincisinin ikincisinden öğrenme arzusunu gösteriyor. İslami habitus’ü edinmek de kolay değil. Kitabi bilgi kadar, pratik ister. Çocukluktan oruç tutmaya alışkın, Kuran kurslarına gitmiş, imam-hatip/ilahiyat mezunu, İslami dünya literatürüyle donanımlı gençlere doğal ve bilindik gelebilir. Bugün çoğunlukla tek sermayeli,  yani ağırlıklı olarak batı yabancı dilleri ve seküler habitus içinde kendini yetiştirmiş sınıflar, beyaz Türkler için İslami habitus bir günde, tek provayla edinilecek bir şey değil. Ama bugün İslam’ı hor görmek şöyle dursun, yeniden öğrenmeye “niyetlendiler.” Bu gençler benzer bir biçimde Kürtçe dilini kullanıyor ve tarihini öğrenmeye çalışıyorlar. Ulus devletin tekçi kültür kodlarını terk ediyorlar.

Meydanı, kaldırımı, iftar sofrasını paylaşarak yeni bir mekan siyaseti kurguladılar. Herkesin Tanrı misafiri olduğu bir iftar sofrası, sokakta yer sofrası etrafında yeni bir ortaklığı yaşama koydular. Beyoğlu’nda. Çok katmanlı, çok kültürlü, çok dinli Türkiye’nin “mon cher”lerinin mekanı, Markiz pastaneli, kostümleri, terzileri, dükkanlarıyla kozmopolit Pera, bugün de yeni bir karşılaşmaya,  yeni bir kozmopolitliğe sahne oluyor. Eskiyi yerle bir etmeden, belleklerimizden kazımadan, birbirini inkar etmeden.

Yeryüzü iftar sofrası yeni bir mekan siyasetiyle seküler dinsel sınırları ihlal ediyor. (Nilüfer Göle, Seküler ve Dinsel: Aşınan Sınırlar, Metis Yayınları, 2012). Son otuz yılda nasıl ki Müslüman gençler, inançlarından vazgeçmeden, örtüleriyle seküler sınırları ihlal ettiler, bugün de seküler gençler dini sınırları ihlal ediyorlar. Seküler yaşam bilgileriyle, iftar sofralarına oturuyorlar. Muktedir değil itiraz edebilen Müslümanlar tarafından misafir ediliyorlar. Bir zamanlar seküler aydınların Kemalizme itiraz ettikleri ve Müslümanları üniversitelerde bilgiye ortak ettikleri gibi.

Kısacası yaşam biçimleri ve kimlik mağduriyetleri üzerinden yapılan siyasetin hükmü kalmamıştır.

Twitter: @Nilufergole

 

Zülfü Dicleli
25 Temmuz 2013
Zaman geçtikçe Gezi’nin alışılmış kitle eylemlerinden farklı yeni bir olgu olduğu iyice belirginleşiyor, onun merkezsiz, örgütsüz ve lidersiz bir hareket olduğu anlaşılıyor. Gezi’nin alışılmış muhalefet hareketlerinden son derece farklı olduğu da görülüyor.Gezi elbette muhaliftir, ama onu bilinen iktidar-muhalefet ikileminin ötesinde bir olgu olarak ele almak gerekiyor. Çünkü Gezi alışılmış muhalefetten farklı olarak, sadece karşı olmakla, kendi değerlerine ters zihniyet ve uygulamalara karşı çıkmakla yetinmiyor, aynı zamanda kendi değerlerini yaşama geçiriyor.

Gezi parkında birkaç hafta süren deneyimde tanık olduğumuz sadece direniş, mücadele, protesto değil, sayısız yaratıcı yapıştı aynı zamanda. Gezi insanları yaşamın çok farklı yanlarında kendilerinin daha iyi bir dünya tahayyüllerine uygun birçok eser ortaya koydular. Daha iyi yaşamlar için bir tür laboratuvar oldu Gezi. İzleyen ve yaygınlaşan yerel forumlar da şimdi katılımcı demokrasi için yeni bir laboratuvar işlevi görüyor. Gezi insanları çepeçevre oturup yüz yüze tartışıp birbirlerine danışarak çevrelerine etkide bulunacak projeler geliştiriyorlar. Gezi artık sürekli bir yapışın, bir yapanlar hareketinin adıdır. Daha iyi bir yaşam ve canlı bir demokrasi yapmanın adıdır.

Öte yandan Gezi sadece merkezsiz, örgütsüz ve lidersiz bir hareket değil aynı zamanda sınıfsız ve kimliksiz bir hareket, sınıf ve kimlik üstü bir harekettir. Elbette gezide yeni orta sınıfların katkı ve katılım taleplerini, plazalarda beyinleri limon gibi sıkılmak istenen beyaz yakalıların tepkilerini ve anlam arayışlarını, AVM kapitalizminin azdırdığı tüketimciliğe ve Beş Yıldızlı Otel Müslümanlığına karşı isyanları görmek mümkün. Ama Gezi alışılmış sınıf hareketlerinin çok ötesine geçip, aynı değerleri paylaşan tüm sınıflardan insanları kendine çekti ve çekiyor.

Aynı şekilde Gezi herkesi şaşırtıcı bir biçimde çok farklı kimliklerden insanların buluşma, karşılaşma ve ortak eylem alanı oldu. Geziye katılmak için kendi kimliğini kapıda bırakmak, belli bir kimliği benimsemek gerekmiyordu, insanlar kendi kimliklerini koruyarak yeni bir varoluşa erişebiliyorlardı Gezi’de. Kendini bir dünya vatandaşı gibi hisseden ulusalcılar, dindarlarda birlikte yeryüzü sofralarında bağdaş kuran ateistler, birbirlerini gaz saldırısına karşı koruyan şortlu kızlarla başörtülü kızlar Gezi’de hiç de kuraldışı değildi.

Gezinin muazzam potansiyelinin iki kaynağı var: Birincisi özgürlük, katılım, insan ve doğa değerlerini başa alan bu insanların eylem-öğrenme kararlılığıysa, ikincisi onların birbirleriyle ve makinelerle iletişime girmesini mümkün kılan dijital sosyal ağlarla bağlantılı olmasıdır. Bu onlara bir yandan dağıtık zekânın kolektif aklından yararlanma imkânı sağlarken, diğer yandan eşitler olarak, önkoşulsuz ya da çok az önkoşulla içerik yaratma ve geliştirme imkânı veriyor.

Sosyal medyada önceden belirlenmiş iş akışları, roller ve sorumluluklar yoktur, sosyal medya hiyerarşi tarafından tanımlanmış ve onun tarafından görece sınırlanmış bir etkileşime izin vermez, eşitler arası bir işbirliğinin mekânıdır. Bu yanıyla işbirliğine dayalı yeni bir üretim ilişkisinin temelini hazırlamaktadır.

Gezinin büyüsünün kaynağında bu var.

Küresel bir ağ olarak, diğer ülkelerdeki düğüm noktalarıyla birlikte Gezi, pekâlâ, sınıflara ve kimliklere bölünmüş bir insanlıktan farklı sosyal kesimlerden ve kimliklerden, değişik yaşam tarzlarından insanların bir arada yaşadığı bir dünyaya geçişin bir müjdecisi olarak da okunabilir.

Artık önce bir teorinin kurgulandığı (ya da programın yazıldığı, stratejinin belirlendiği, kararların alındığı) sonra bunun sahada, eylemde uygulamaya geçirildiği bir yapış tarzından teori (program ya da strateji) geliştirmekle uygulamanın iç içe geçtiği, Büyük Verinin ve dijital iletişimin sağladığı olanaklarla eylem-araştırmanın önünün açıldığı bir döneme girmiş bulunuyoruz. Onun için kimse artık eyleme geçmek için önce bütünsel bir daha iyi dünya tahayyülü (ya da ütopya) ortaya konmasını beklemiyor. Herkesin kendisini ilgilendiren alanda kendi daha iyi dünya tahayyülü doğrultusunda yapmaya, hayatı değiştirmeye ve yaparak öğrenmeye (eylem-öğrenme) giriştiği bir dönem bu. Yeni yapılan mikro dünyaların zaman içinde daha büyük ekosistemler içinde, sosyal ağlarda karşılıklı etkileşime geçerek birbirlerinden öğrenerek kendilerini iyileştireceği ve geliştireceği yepyeni bir dönem.

Gezi aynı zamanda Türkiye tarihinde çok önemli bir dönüm noktası oluşturdu. Kemalist ve sol muhalefet potansiyellerinin iyiden iyiye tükendiği bir ortamda birden boy atıveren Gezi, muhafazakâr iktidarın modern kültüre ve modern yaşam kültürüne yönelik bastırma ve tasfiye girişimlerine, yeni bir “muhafazakâr” hegemonya inşa etme çabalarına dur dedi. Sınır tanımayanlar her şeyi sınırlamaya çalışanlara sınırlarını işaret etti.

 

Bu topraklarda İttihat ve Terakki’den bu yana başka bir alternatifinin yeşermesine izin verilmeyen ve şimdi AKP tarafından sadece farklı bir kozmetikle neredeyse aynen savunulan “tek tipleştirici, dayanışmacı, tarihçi, korporatist ve devlet kontrolünde, hakların değil vazifelerin vurgulandığı” toplum tasavvuru karşısında Gezi, “farklılıkların tehdit olarak görülmediği, geçmişle gelecek arasında organik bir belirleyicilik ilişkisinin varsayılmadığı, bireyin ön plana çıktığı, hak ve özgürlüklerin vurgulandığı” yeni bir toplum tasavvurunun uygulamalı bir sunumunu yaptı.

Gene de geziyi geleneksel muhalefet-iktidar ilişkisi içinde muhalefet saflarında olmasıyla bakıp anlamak mümkün değildir. Gezi’nin yeni siyaset tarzı karşısında geleneksel muhalefet ile iktidar aynı eski hegemonyacı siyaset tarzının temsilcileridir. Ha Atatürklü Türk bayraklarını ya da sol grupların flamalarını sallayanlar, ha Atatürksüz Türk bayraklarını sallayanlar, ha biber gazı sıkılmasını emredenler ha Molotof kokteyli atılmasını örgütleyenler…

Gezi bunların dışında ve ötesinde, kendini sadece yaparak ifade eden üçüncü bir odaktır artık. Ve giderek her ikisini de etkileyecek ve her ikisinin de dönüşümüne katkıda bulunacaktır.

Türkiye’nin çıkış yolu, gerek iktidar gerek muhalefet, her ikisinin de Gezi’ye açılmasındadır. Gezi’den beslenmek herkese iyi gelecektir.


A. Haluk Ünal

 

Gerek Gezi kalkışması sürecinde gerek onun yeni hali olan park forumlarında hakim olan hava, temel sorunumuzun AK Parti olduğu yönünde.

Önemli bir kısmı için Erdoğan veya AK Parti görderilebilse büyük bir beladan kurtulmuş olacağız.

Bu bakış açısı asıl belaları örten, saklayan bir yaklaşımı yeniden yeniden üretiyor ve kalkışmanın etki alanında yer alan milyonlarca gencin ufkunu da karartıyor.

Düşüncelerimi anlaşılır kılmak için, “sol” gelenekten gelen hemen herkesin kulak dolgunluğu olan bir ezberi hatırlamakta yarar olacağını sanıyorum.

Karmaşık meseleleri yalınlaştırarak konuşma çabasının getirebileceği sorunları göze alarak ve konunun uzmanlarının hoşgörüsüne sığınarak özetlemeye çalışayım.

Toplumun en temel değişim dönüşüm dinemiği, üretim araçları ve güçlerin gelişme düzeyi ile üretim ilişkileri arasındaki çelişkidir.

Benim için Marks ın öğretisi artık bir “izm” olmasa bile, bu analiz aracının esas olarak eskimediğini düşünüyorum.

Burada üretim güçleri esas olarak bizler oluyoruz. Ücretliler, çalışanlar, mavi, beyaz ve altın yakalılar.

Üretim araçları ise, esas olarak üretim model ve yöntemleri ile, üretim teknolojileri, bu dolayımdan türeyen iletişim teknolojileri, kullandığımız her türden araç gereç olarak özetlenebilir.

Üretim ilişkileri dediğimizde de basitçe ekonomik, siyasi sistemi gözümüzün önüne getirebiliriz.

Sistemin merkezinde devlet ve rejim (burda rejim önemli bir nokta, fransada da Türkiye’de de devlet kapitalist devlet ama devlet biçimi, rejim çok farklı, bu farkı da AB süreci tartışmalarıyla çok iyi görebiliyoruz) yer alıyor.

Sivil asker bürokrasi bu aygıtın gövdesini oluşturuyor. Parlemento ve seçilmiş milletvekilleri bile bu gövdeyi belirlemiyor, bu gövdeye eklemleniyor.

Yasama, yürütme, yargı ve güvenlik ağıyla bu makineyi de egemen sermaye grupları kuşatıyor ve çok çeşitli yol ve yöntemlerle yönlendiriyor.

Dünya’ya hakim olan sistem kapitalizm. Yani, para, tüketim ve kar odaklı hayatımız.

Kapitalizm, bu güne kadar başladığı gibi gelmedi.

Büyük değişimler ve dönüşümler geçirdi. Geçirmeye de devam ediyor.

Türkiye’de de durum benzer bir ilkeyle biçimleniyor.

Sistem, devlet, rejim, üretici güçler ve üretim araçlarının kapitalizmin ihtiyaçları doğrultusunda yaşadığı gelişimin önüne engel olmaya başladığında toplumla iktidar arasında çatışma sertleşiyor, değişim hızlanıyor.

Türkiye’de olup bitenleri, gerek AK Partinin iktidara gelişini, gerek Gezi kalkışmasını, bu bakış açısıyla anlamaya çalışmak gerektiğini düşünüyorum.

Yine genellemenin sakıncalarını kabul ederek yazıyorum. AK Parti, CHP, MHP, Türk Solunun kahir ekseriyeti, Türkiye’nin merkeziyetçi, tekçi, çoğunlukçu, pederşahi, cemaatçi, şöven, şiddetli politiko sosyal formasyonunun değişik aşamalarını ve eğilimlerini temsil ediyoruz. Bu eğilimler esas olarak birbirini besliyor ve yeniden üretiyor.

Elbette bütün bu partiler ve temsil ettikleri kitleler, üretim araçlarında yaşanan değişimden etkilendikleri ölçüde içten içe eşitsiz ve bileşik bir gelişim ve değişimi, bu anlamda “yeni olanı” da barındırıyorlar.

Kürt siyasi hareketi ise üzerinde düşünülmesi gereken çok daha komplike bir yapı bir yapı. Bu partilerden farklı olarak her türden yenilikçi eğilimi de içinde barındırıyor.

Gezi kalkışması ise, bu formasyonların tam karşısında duruyor: ademi merkeziyetçi, çoğulcu, antimilitarist, katılımcı, özyönetimci, çevreci ve feminist, bağımsız birey temelli…

İletişim ve bilişim teknolojilerini kullanma niteliği, temsil ettikleri üretim model, yöntem ve ilişkileri, Dünyalı özellikleri ortaya çıkan farkın en temel nedenlerinden.

Bence Gezi topluluğu, orada kurdukları yaşam, Türkiye’de üretici güçler ve üretim araçları bakımından çok yeni bir politiko kültürel kategorinin bütün alametlerini sundu.

Gezi’de isyana hakim olan ve 20 günlük park yaşamında görünen aysbergin ucu.

Bu gövdenin çevresinde, yanında yer almış, ama bu olgunun organik parçası olmayan kesimler de var elbette. Bunları keskin çizgilerle ayırt edemesek de temsiliyetleri noktasında görebiliyoruz.

Bu politiko kültürel damarın bütün eğilim ve siyasetleri yatay olarak kesecek ve etkileyecek bir nitelikte olduğunu ileri sürebiliriz.

Öncelikle bilmemiz gerekir ki, bu sosyolojinin öncülük ettiği ve gövdesini oluşturduğu kalkışma, Türkiye”nin 100 yıllık merkeziyetçi, eril formasyonlarının tamamını tarihin çöplüğüne yolladı. Bunu hep birlikte önmüzdeki yıllar içinde yaşayarak göreceğiz.

Bu eğilimin, bu sosyolojinin henüz doğrudan ne siyasi temsilcisi var, ne de partisi. Geçmişteki formlarda da olmayacak.

Dışarıdan zorlamalarla, “bilinç taşıyarak” mühendislik girişimleriyle de başarılamaz.

Ama bu kesim, kalkışma boyunca yarattıkları her türden kazanım ve ezber bozmaya ek olarak, hepimizin gelecek için umutlu olmasının hem kanıtı hem sigortası.

Bu merkeziyetçi, pederşahi, tekçi sistem, bu devlet bu rejim artık üretici güçlerin ve üretim araçlarının Türkiye’de kazandığı ve Gezi’de rafine olan formasyonu taşıyamaz, değişmek ve uyum sağlamak zorundadır.

Hele bir de İstanbul forumları Gezi Parkı pratiğini temel alarak “biz kimiz, nasıl bir kent yaşamı ve kent/ülke yönetim modeli istiyoruz” (Taksim Sözleşmesi, İstanbul Sözleşmesi, Kent Anayasası da denilebilir) sorusuna yanıt veren ortak bir metin üretmeyi başarabilirlerse, bütün kazanımların başına bir de taç koşmuş olurlar.