Archives For Gezi Direnişi


Gezi gibi barışçıl isyan hareketleri neden devrimcidir?

Günümüzde şiddet devletin, siyasetin hizmetinde bir araç değil artık. 20. yüzyılda şiddet öyle boyutlara ulaştı ki, bizzat siyaseti yok etmesine ramak kaldı. Marksist düşünür Etienne Balibar, geçenlerde İletişim Yayınları’nca Türkçesi basılan ‘Şiddet ve Medenilik’ kitabında bu argümanı ileri sürüyor. Kitabın tezlerinden yola çıkan bir sempozyum, Balibar’ın da katılımıyla, 7-10 Mayıs’ta Fransız Kültür Merkezi ve Galatasaray Üniversitesi’nde gerçekleşiyor.

09 Mayıs 2014 Cuma 10:18

Fotoğraf: BERGE ARABIAN

BARIŞ YILDIRIM
baris2000@gmail.com

Hareketlerin ortak yönü, barışçı isyanlar olmaları. Bu hem koz hem zaaf. Böylesi bir hareketi polis şiddetiyle bastırmak mümkün – Türkiye’de de olduğu gibi. Ancak bu bastırmayı dünya çapında meşru bir hamle olarak sunmak imkansız. Dolayısıyla bu hareketlerin en devrimci yönü, karşı-devrime meşruiyet alanı tanımamaları.

Günümüzde şiddet devletin, siyasetin hizmetinde bir araç değil artık. 20. yüzyılda şiddet öyle boyutlara ulaştı ki, bizzat siyaseti yok etmesine ramak kaldı. Marksist düşünür Etienne Balibar, geçenlerde İletişim Yayınları’nca Türkçesi basılan ‘Şiddet ve Medenilik’ kitabında bu argümanı ileri sürüyor. Kitabın tezlerinden yola çıkan bir sempozyum, Balibar’ın da katılımıyla, 7-10 Mayıs’ta Fransız Kültür Merkezi ve Galatasaray Üniversitesi’nde gerçekleşiyor. 11 Mayıs’ta ise Balibar, Cezayir Restoran’da bir panele katılacak. İlk kez İstanbul’a gelen yazarla şiddet karşısında siyasetin imkanlarını konuştuk.

  • Kitabınızın özünü oluşturan ‘aşırı şiddet’ kavramını açabilir misiniz?

Batı’nın siyaset felsefesi geleneğinde, şiddet ve siyaset birbirine zıt konumlandırılır. Buna göre siyasetin amacı şiddeti ortadan kaldırmaktır. Siyaset adalet ve hukukla ilişkilendirilir; kent yaşamında uyumun kaynağı olarak düşünülür. Şiddet de siyaseti, yurttaşların bir arada yaşama imkanını yok eden unsurdur bu çerçevede. Elbette bu geleneğe istisna teşkil eden bazı filozoflar siyasetin şiddeti içerdiğini ifade ettiler. Örneğin Marx şiddetin, mevcut toplumun içinde saklı yeni toplumu ortaya çıkardığını savundu.

Gelgelelim, günümüz dünyasında şiddeti topyekün ortadan kaldırma fikrinin bir ütopya olduğu ortaya çıktı. Şiddetin olmadığı bir siyaset ancak hayal olabilir; kaldı ki şiddet salt yıkıcı bir unsur da değil. Sorun, benim ‘aşırı şiddet’ olarak tanımladığım ve siyaseti yok eden koşulların ortaya çıkması. O noktada bireyler, gruplar şiddetin kurbanı, mahkumu haline gelir. Öyle ki, siyasetin şiddeti değil şiddetin siyaseti kullandığı bir durumda buluruz kendimizi. Yanlış anlaşılmasın, burada kötülüğün metafiziğine soyunmuyorum; ben bir rasyonalistim. Gençken olduğu gibi şimdi de Marksistim -her ne kadar Marksizmin tek başına yeterli olmadığını düşünsem de.

  • Aşırı şiddet ne şekilde çıkıyor karşımıza?

Bugün aşırı şiddetin üç tipiyle karşı karşıya olduğumuzu düşünüyorum: Birincisi, küreselleşen kapitalizmin yarattığı aşırı şiddet. Dostum Bertrand Ogilvie, kapitalizmin artık ‘kullan-at’ insanlar ürettiğini belirtiyor. Güvencesizlik dev boyutlarda; insanlar tüketilip bir kenara atılıyor. Tamamen faydacılık ve üretkenlik üzerine kurulu bir ekonomi, insanı ve çevreyi yok ediyor.

İkinci tip ise topluluk temelli şiddet -etnik, dini, milli… Kolektif kimlik, topluluğun ilkeleri obsesif bir biçimde sahiplenilince, her öteki, her tür fark katlanılamaz hale geliyor. Kriz zamanları bu tür şiddet iyice sertleşiyor. Örneğin günümüz Fransa’sı hasta bir ülke. Kendini rasyonel, laik, cumhuriyetçi addeden Fransız devleti, doğu Avrupa’dan gelen hepi topu 20 bin Roman’ın müthiş bir tehlike teşkil ettiğini savunuyor. Eski İçişleri Bakanı, bugünün Başbakanı Manuel Valls, Romanların ‘asimile edilemez’ olduğunu ilan etti. Araplar, Müslümanlar ve Musevilere yönelik de benzer söylemlerle karşılaşıyoruz. Ancak azınlıkların şiddetten ari olduğunu düşünmemek lazım: Onlar da mesela aralarındaki kadın ve eşcinsellere karşı şiddete başvurabiliyor.

  • Aşırı şiddetin bir diğer kaynağının da bizzat devlet olduğunu savunuyorsunuz…

Evet. Büyük siyaset düşünürleri devletin meşru şiddeti merkezileştiren, kontrol eden bir aygıt olduğunu söylemiştir. Oysa bana kalırsa devlet, rasyonel açıdan gerekli olandan daha fazla şiddet uygular hep. Devlet tehdit addettiği gruplardan intikam almaya çalışır adeta. İşin trajik yanı, devlete karşı çıkan devrimci hareketler de bir tür karşı-şiddet uygulamış, bu şiddet devletinkini andıran aşırı boyutlar almıştır. Elbette otuz sene önce “Proletarya Diktatörlüğü Üzerine”yi yazdığımda böyle bakmıyordum meseleye!

Aşırı şiddeti farklı kılan nokta, direnme imkanını tehlikeye atması. Giorgio Agamben gibi değerli meslektaşlarım bunu insanların mutlak kurbanlar haline gelmesi şeklinde anlıyor. Bense direnişin topyekün ortadan kaldırılamayacağını, elimizde çeşitli ‘medenilik stratejileri’ olduğunu düşünüyorum.

– Türkiye, Yunanistan, İspanya gibi ülkelerde son yıllarda kuvvetli direnişler yaşandı; bunları nasıl yorumluyorsunuz? 

Dostum Alain Badiou, Arap Baharı’ndan sonra yayımladığı kitabında “Tarih yeniden başlıyor!” demişti. Bence bu biraz iddialı bir yaklaşım. Wall Street işgali ancak bir mevsim sürdü ve geriye çok az iz bıraktı. İspanyol ‘Öfkeliler’ hareketinin nefesi kesilmiş gibi. Bunlar örgütsüz hareketler, dahası program ve talepleri de yok. Belki de biraz arkaik olduğumdan, ortada bir program yoksa uzun soluklu siyaset yapılamayacağını düşünüyorum. Hareketlerin ortak yönü, barışçı isyanlar olmaları. Bu hem koz hem zaaf. Böylesi bir hareketi polis şiddetiyle bastırmak mümkün – Türkiye’de de olduğu gibi. Ancak bu bastırmayı dünya çapında meşru bir hamle olarak sunmak imkansız. Dolayısıyla bu hareketlerin en devrimci yönü, karşı-devrime meşruiyet alanı tanımamaları. Dahası, sömürgeciliğin mirası olarak, Akdeniz’in kuzey ve güney kıyıları arasında iletişimi engelleyen bir sınır olduğu düşünülüyordu. Oysa Güney’de ‘medeni’ ve radikal kitle hareketleri ortaya çıktığını gördük; bunların hemen kuzeyde de yansımaları oldu.


‘Yurttaşlık stratejileri keşfetmeliyiz’

  • ‘Medenilik’ kavramınızı biraz açabilir misiniz?

    Günümüz Fransa’sı hasta bir ülke. Kendini rasyonel, laik, cumhuriyetçi addeden Fransız devleti, doğu Avrupa’dan gelen hepi topu 20 bin Roman’ın müthiş bir tehlike teşkil ettiğini savunuyor.

Medenilik günümüzde -özellikle devlet yetkililerince- nezaket, incelik anlamında kullanılarak mesele çok kısıtlı bir düzeye indirgeniyor. Diyelim genç eylemcilerin medeniyetsizliğinden dem vuruluyor. Bense, medenilik ve yurttaşlık kavramları arasındaki ilişki üzerinde duruyorum. Bu noktada ‘yurttaş eylemleri’ kavramını vurguluyorum: Yani şiddeti topyekün reddetmeyen, ama aşırı şiddetin yıkıcı etkilerini kontrol etmeye çalışan eylemler.

Örneğin Türkiye’de devlet ve Kürtler arasındaki iç savaşın etkilerini gidermeye çalışan güçlü bir kadın hareketi var –geçmişte Latin Amerika’da görüldüğü gibi. Barışçı bir çözüm için seferberlik yaratıyorlar: İşte ‘yurttaş eylemi’ ya da ‘medeni eylem’den kastım bu: Şiddeti inkâr etmeden, etkilerini kontrol etmeye çalışmak. Hele hele kadınların geleneksel olarak yurttaş kabul edilmediği bir coğrafyada, bu çok önemli bir çaba. Aşırı şiddet karşısındaki mücadelemizi geçmişteki gibi karşı-şiddete indirgeyemeyiz artık. Bu tür yeni medenilik, yurttaşlık stratejileri keşfetmek durumundayız.


Haluk Ünal

Adem-i Merkeziyetçilik, 100 yıldır bu topraklarda kullanılmayan, unutulmuş, unutturulmuş bir kavram.

Şimdilerde öztürkçecilerin uydurduğu “yerinden yönetim, özyönetim” gibi kavramlarla karşılamaya çalışılsa da bu “buluşlar” kavramın ne ruhunu ne de anlamını yeterince özetliyemiyor.

Adem eski dilde yokluk, hiçlik anlamına geliyor. Yani merkezsizlik, merkeziyetçiliğin olmadığı bir yönetim tarzı olarak tercüme edebiliriz.

Kavramın bu topraklarda ilk kez Hürriyet ve İtilaf Partisi tarafından gündeme getirildiğini sadece yakın tarihe meraklı olanlar ve tarihçiler, yani bir avuç insan biliyor.

Söz konusu kavram, onları savunan partinin lideri Prens Sabahattinle birlikte, İttihatçılar tarafından lanetlenip, resmi tarihin gölgesine gömüldüğünden beri de anılmıyor.

Bu tesadüfi değil elbette. Öncelikle insanlığın en temel hastalıklarından biriyle malül…

Güç ve iktidar ilişkileri içinde yaşadığımız bütün tarih, bize korkularımızla ve düşmanlarla yaşamayı öğretti.

Bu da fikriyatın ve felsefenin ölümü anlamını taşıyor.

Hangimiz için söyleyenden çok, söylenen önemli oldu?

Kaçımız “düşmanın” düşünce yapısı içinde kayda değer bir önermeyi, ihanetle suçlanma korkusuna rağmen, ele almaya cesaret edebildik.

Bu hastalık sadece egemen düşünceye ikna olmuşlarda değil, muhalif olduğunu iddia edenlerde de sıkça görüldü. Hatta egemen düşünce hakim ilişkilerin korunup geliştirilmesi gibi bir zorunlulukla karşı karşıya olduğu için, farklı fikirlere çok daha esnek ve faydacı yaklaşabildiğine sıkça tanık oluyoruz.

Muhalefet ise egemenlere göre hep daha doktriner, daha tutucu bir noktaya kolayca sürüklenebiliyor.

1908 sonrası oluşan meclisi mebusan’ın bu toprakların tarihinde gördüğü en çoğulcu dönem olduğunu ve bu gün, yeni sandığımız bir çok tartışmanın o günlerde başladığını söyleyip, bu faslı geçelim.

Gerçeklerin gün ışığına çıkartılması, toplum tarafından öğrenilmesi ayrı bir çabanın ve sürecin sonucunda olacak.

Oysa bizim adem-i merkeziyetçilik kavramını tartışmak için beklememiz gerekmiyor.

Ne tarihçi, ne de siyaset bilimciyim. Ama örgülü yaşam pratiği açısından 16 yaşından başlayarak, zengin bir deney ve gözlem sürecinden geliyorum.

Düşmanlarımız kadar otoriter ve merkeziyetçi olmuş, çok naif  bir noktadan başlasak da düşmanlarımızın araç, gereç, yol ve yöntemlerini kullanmakta sakınca görmemiş bir okulun öğrencileriyiz.

Üzülerek kabul etmeliyiz ki, amacına uygun araçlar seçmeyenin, nasıl düşmanına benzeyebileceğini ağır bedellerle öğrenmiş bir okulun öğrencileriyiz aynı zamanda.

Bütün bu sürecin sonucunda, örgütlü mücadele ve yaşam fikrimde zerre değişiklik olmadı. Ancak nasıl bir örgütlülük sorusuna verdiğim yanıt temelden değişti.

Merkeziyetçiliğin insanlığın başına gelmiş en büyük belalardan biri olduğu konusunda küçük bir kuşku bile taşımıyorum.

Gelişmiş toplumların pratiği de bu düşüncemi her geçen gün doğrulayan yeni bir örnek sunmaya devam ediyor. İnsanlık, aslında kapitalizm bile, bence bu beladan kurtulmak için çabalıyor.

20.yy’ın başından itibaren özyönetim doğrultusunda muazzam deneyler yaşandı aslında.

1848 Paris komününden başlayarak, 1905, 1917, 1920-21 sovyet ve konsey pratikleri de otoriter ve modernist bir sosyalizm pratiği tarafından yozlaştırıldı, onunla birlikte de gömüldüler.

Bu yöndeki çabalar bu topraklarda da 70 lerde yeniden boy vermeye başladı. Fatsa’da yaşanan belediyecilik deneyimi, Tariş direnişi en bilinenleri. 90 larda ise bu zihniyetin ilk kez ciddiyetle kağıda dökülmüş hali 1995 yılında kurduğumuz ÖDP nin tüzüğüdür. Bu tüzük, alternatif bir yönetim tarzı fikriyat ve aklının ortaya çıkışına kanıt olsa da, mezhepçilik karşısında dayanıklı olamadı.

Geçtiğimiz yıllarda bu teze Kürt siyasi hareketinin sahip çıkmaya başladığını gördük. Önümüzdeki seçim süreci için seçtikleri temel slogan iki temel kavrama yaslanıyor: (özgür)kimlik ve özyönetim…

Batı’da ise bu açıdan en önemli ve tarihi gelişme, Gezi direnişi ve Gezi komünüdür.

Geleneksel sol ve Kemalistler, Taksim Dayanışması, sürecin direksiyonuna oturmakla, gezi parkındaki gençlerin öz örgütlenmesine, kendi sözcülerini, temsilcilerini yaratmasına olumsuz etkide bulunsa da direniş, Türkiye tarihinin bir dönüm noktası olma özelliğini korudu.

Korumakla kalmadı, bütün merkeziyetçi organizasyon formlarının atılacağı çöp sepetini de işaret etmiş oldu.

Sonuç olarak adem-i merkeziyetçilik (özyönetim) kavramı bundan böyle siyasal hayatımızın merkezine yerleşmiş bulunuyor.

Bu tartışmanın başında ben de uzun uzun yazılar yazmak yerine, karşılaştırmalı bir tablo hazırlamayı tercih ettim. Henüz ham ve iğretilemelerden oluşan bu tabloyu demlemek yerine, hızla dolaşıma sokup, çok daha geniş bir alanda geliştirilmesini sağlamak daha doğru göründü.

Paylaşıyorum:

Merkeziyetçi örgütlenme

 

Ademi merkeziyetçi örgütlenme

 

Ruhunu newton fiziği, uslubunu da fordizmden alır. Ruhunu kuantum fiziğinden ve çokluk yaklaşımından, uslubunu da esnek kalite çemberlerinden alır.
Doğru ve tanrı tektir Doğru ve tanrı göreli ve çoktur.
Tümden gelimci bir yöntemle düşünür. Tüme varım ve tümden gelim birbirini tamamlar.
Belirli bir hedefe oluşmak için bir araya gelmiş bir ekibin fikirlerini deklare etmesi (manifestolar) ve yandaşlarını çoğaltması esasına göre oluşur. Belirli bir ihtiyacı ortak tanımlayan bireylerin ihtiyacın nasıl karşılanacağına ilişkin fikirlerini tartışmaya açması ve türdeşlerini katılmaya çağırmasıyla oluşur.
Organizasyon kurucular tarafından kapalı biçimde modellenmiş ve tasarlanmıştır. Organizasyon esnek, katılıma ve değişime açık bir zeminde oluşturulmuştur. (Şebeke)
Tek bir merkez, bilgiyi toparlar, yorumlar ve dağıtır. Tek merkezliliğin gerçekliğe uymadığı bilgisinden hareketle (her katılımcının bir merkez olduğunu kabul eden) çok merkezli bir oluşumdur.
Bütün parça ilişkisinde parça bütüne feda edilebilir. Bütün, onu oluşturan parçaların tamamıdır ve parça bütüne, bütün parçaya feda edilemez. Uzlaşması aranır. Sophi’nin seçimi durumlarında (özel olan politik olduğu için) parça için, bütün feda edilebilir.
Kararlar merkezde alınır. Azınlık çoğunluğa uymak zorundadır. Uymamak disiplin suçudur. Kararlar mutabakatla alınır. Karar öncesi eğilim yoklamaları asıl yöntemdir. Mutabakat sağlanamadığında azınlık kendi önermesini kanıtlayabilmek için çoğunluktan farklı önerisini uygulamaya sokar. Bu, disiplin suçu değil, zenginlik sayılır.
Organizasyonun kaderini merkezdekilerin vasıfları belirler. Bünye kendisini merkeze rağmen yenileyemez. Merkez de genellikle yarattığı bünyeye rağmen davranamaz. (Kusursuz muhafazakarlık) Organizasyonun kaderini herkes belirler, bünye kendini yenilemeye müsaittir.
İşbölümleri önce sadakat sonra yetenek ve işe uygunluk kriterleriyle;atamalarla belirlenir. İşbölümleri gönüllülük esasına göre belirlenir. İşe uygunluk ve yetenek temel kriterdir.
Organizasyonun temposunu, çalışma hızını merkezin öngörüleri, planları, ihtiyaçları belirler. Organizasyonun temposunu, hızını, her kesin azami katılım sağlaması, gönüllü katılım koşulları belirler.
Merkezin başarısı bilgiyi toplayıp yorumlamakla eşdeğerdir. Merkezin başarısı bilgiyi toplayıp, ihtiyaca göre tasnif etmek ve herkesin kullanabileceği, tartışmaya katılabileceği bilgileri hızla yaygınlaştırmakla eşdeğerdir. (Moderasyon) Aksi halde “uzmanlar” hegemonyası ortaya çıkar.
Merkez ve uzmanlıklar önemlidir Çalışma grupları önemlidir.
Uzmanlıklar merkez için vardır. Çalışma grupları olarak organize olmuş uzmanlık alanları, herkesin bilgisini yalın bişekilde eşitlemek ve her konuda kararlara katılımını sağlamak için vardır. Bir başka deyişle bilginin iktidarını ahaliye paylaştırmak için vardır. (Mimar da, şehirplancısı da  webci de metin yazarı da birincil olarak buna hizmet eder)
Katılımcı sayısı arttıkça merkezin iç işleri büyür. Ağırlaşır. Merkez parası varsa profesyonelleşme eğilimi içine girer. (eskiden banka soyardık) Para bulamazsa özensizleşmeye başlar. (İktidar güçlendikçe para da özensizliği engellemez zaten.) Organizasyon büyüdükçe, uzman sayısı, gönüllü sayısı artar, “merkez” sayısı artar.
Merkez kadiri mutlaktır. Merkez tanımı temelden değişmiştir. Hem hiyerarşik anlamını yitirir, hem de yönetici anlamı değişir. Şebeke tek merkezden oluşan bir perspektifle kurulmadığı ve bunu şart koşmadığı için, on kişilik bir grup da eklemlenebilir, bin kişilik bir grup da eklemlenebilir.

 

Merkez hareketin temsilcisi olduğu için hizmetliler de merkezin hizmetlisi olur. “Merkez”ler organizasyonun hizmetlisidir. Görevleri toplulukça tanımlanmıştır. Başarılı olmayanı topluluk seçtiği gibi geri çağırır. Yerine yenisini seçer.
Disipliner düşünür. Disiplinlerüstü düşünür.
Monolitik düşünür. Analitik düşünür.
Temsili demokrasi ve seçim sistemi kullanılır. Doğrudan demokrasi ve seçim sistemi kullanılır.
Seçimlerde her düzeyde yöneticinizi seçersiniz. Seçimlerde her düzeyde sözcünüzü seçersiniz.
Uzmanlar her düzeyde yöneticiler tarafından atamayla belirlenir. Uzmanlar her düzeyde seçimle belirlenir.

 

 

 

 

 

 


Çağrımız, 

parti, ideoloji ve inanç ayrımı yapmaksızın,

bütün İstanbullulara…

Bildiğiniz gibi kişisel bloğum Gezi direnişinin hemen sonrasında yayına başladı.

Kişisel bloglar modern çağın en doğal ifade araçlarından biri.

Gençlik yıllarımızda matbaa baskısı dergiler yayınladığımız yıllarda Bab-ı Ali yokuşunda herkes bilirdi ki iyi bir edebiyat veya kültür dergisi bu ülkede ortalama 2 bin tiraja sahiptir.

Geldiğimiz noktada onbinlerce okuru olan, binlerce kişisel blog söz konusu.

Bu, bence insanlık için mucizevi ve mükemmel bir gelişme.

Ancak bu durumun çok önemli bir eksiği var. Henüz bloglar işbirliğine gidemiyor, ortak ağlar oluşturamıyor.

İşler buraya da gelecek, çünkü bu, kaçınılmaz olan.

21 yy. Demokrasileri, bu çokluğun, adem-i merkeziyetçilik, çoğulculuk, çok seslilik temelinde biraraya gelişiyle temel bulacak.

Bu noktada sizleri emeğim ve katkım olan bir girişimden haberdar etmek istiyorum.

Şu an itibariyle 40-50 kişilik bir girişimci topluluğunca başlatılan İstanbul Sözleşmesi girişimi.

Girişim, demokrasinin önce yerelden başlaması gerektiğini düşünen, gezi sürecinden ilham alan ve bu ilhama olan borçlarını bir şehir anayasası taslağı yazarak ödemeye başlamak isteyen bağımsız bağlantısız bireylerce başlatıldı. (http://www.istanbulhepimizin.org)

Ocak başında Change org’da uzun tartışma ve çalışmalar sonucu hazırladığımız sözleşme metnini http://www.change.org/IstanbulHepimizin adresinde imzaya açarak kendi “kamusal alanımızı” oluşturmaya başladık. Genç iletişimcilerce oluşturulan medyamız da etkin hale geldi: https://www.facebook.com/istanbulhepimiz

Bu gün itibariyle 5.136 imzacı, 50 ye yakın kurucu, bir web sitesi, fb ve twitter den ibaretiz.

Hayalimiz, İstanbul Sözleşmesinin yani Türkiye tarihindeki ilk şehir anayasası taslağının milyonlarca İstanbullu tarafından imzalanması.

Çağrımız, parti, ideoloji ve inanç ayrımı yapmaksızın, bütün İstanbullulara…

Bence bu güne kadar yapılanlardan önemli bir farkı da tam bu noktada. Yurtaşlar arasında imzalanan bir yerel anayasa taslağı. İstanbul’un kamusal alanını hangi zihniyet ve yöntemle düzenlersek 21.yy. a yakışır bir şehir elde ederiz sorusuna verilmiş, heyecan verici bir cevap.

“biz”den haberler vermeyi sürdüreceğim.


Söyleşi: Serkan Ayazoğlu – www.arkitera.com

Türkiye’nin sayılı tarihçilerinden Harvard Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Cemal Kafadar ile Gezi olaylarından sıcak gündeme kadar pek çok konuyu konuştuk. 
Cemal Kafadar ile 6 haziran günü buluşmuş, o günlerde Türkiye’yi ve dünyayı sarsan Gezi olaylarını sıcağı sıcağına konuşmuştuk. Ancak olayların tüm hızıyla devam etmesi ve birbiri ardına sıcak haberlerin akması sohbetimizin röportaja dönüşmesi konusunda bizi biraz beklemeye itti. Aradan yaklaşık dört ay geçmesinin ardından “Artık vaktidir” diyip Kafadar ile tekrardan buluştuk. Kafadar’ın Gezi olayları ile ilgili fikirleri değişmemiş. Üstelik olayların ardından geçen sürede Kafadar, süreci günbegün takip ederek defterinde notlar da biriktirmiş. Gezi’de şehrin giryan olduğu ranta dayalı kalkınma girdabına ve dayatmacılığa isyan edilerek devletlülere karşı şehirlülerin “Kent hakkı”nı savunduğunu söyleyen Kafadar’ın tartışılan 3. Köprü için de ilginç bir isim önerisi var: “Üzerinden geçse de geçmese de tüm kamunun ortak varlığı olan yeşilden vergi kesen bu köprü için ‘Deli Dumrul’ adını tercih ediyorum” Söz Kafadar’da.

manset_cemalkafadar.jpg

Serkan Ayazoğlu: Olayların başladığı günden bu yana Türkiye’de ve dünyada çok sayıda “Gezi” tanımı yapıldı. Siz Gezi’yi nasıl tanımlıyorsunuz? Sizde bıraktığı izlenim nedir?

Cemal Kafadar: İstanbul’un tarihinde çok uzun zamandır görmediğimiz, Osmanlı tarihçilerinin vaka diyeceği türden bir şey oldu: Vaka-i Geziyye, yani Gezi Vakası. Vaka-i Vakvakiye ya da Patrona Vakası gibi arkasından tartışmaların ve değerlendirmelerin bitme tükenme emareleri göstermeden sürdüğü, öneminden kimselerin kuşku duymadığı ama anlamlandırmakta güçlük çektiği bir durum. Herkesin tam olarak anlamlandıramasa dahi kendi durduğu yeri belirlemek için bir mihenk taşı olarak gördüğü, ardından olumlu veya olumsuz nice artçı olayın sökün edeceği beklentisi veya endişesi taşıyan çeşitli kesimlerin ilgi odağı ve analiz nesnesi olarak sıcak tuttuğu, beklenmedik ittifaklara ve ayrışmalara yol açtığı için yerleşik siyaset ortamını sarsan, yeni terimlerin ve sloganların dilden dile yayılmasına sebep olan, kısacası, herkesin ama herkesin olağandışı bir şeylerin yaşandığında hemfikir olduğu bir vaka.

Başından beri İstanbul’da gerçekleşen projeler ve kamuoyunun önemine değiniyordunuz. Olayları nasıl yorumluyorsunuz?

Hepimiz için dolu, yoğun günlerdi. Ne zamandır biriken ama nasıl bir araya geleceğini hiçbirimizin bilmediği, bir araya gelip gelemeyeceğini dahi bilmediğimiz itirazlar, muhalefetler, şikâyetler birikmişti. Tarihte birçok önemli olayın böyle nasıl olup da tam o noktada olduğunu açıklamak çok zordur. Kolaymış gibi görünür. Olan biteni böyle arka arkaya dizersek açıkladık zannederiz. İlk defa 31 mayısta bu birikim bir vücut buldu. Vücut bulması kadar mana bulması da çok önemli. Çünkü ikisi bir arada olunca sosyal hareket ortaya çıkıyor. Büyük sosyal hareketler genellikle böyle şeylerdir. Bu bir partinin, bir sendikanın hareketi olmadığı için tanımlamakta herkes zorluk çekiyor. Kendine has sloganlar ve yaklaşımlar üretti. Oradaki tek tek bedenleri aşan bir kimlik kazandı. Mana kelimesinin bir tarafı da maneviyat. Ağaçlara tek tek isimler verildi, şu noktaya bu noktaya nişan kondu. Bu çok önemli. Artık Gezi Parkı bir maneviyat kazandı. Burada vücut kelimesinin vecd ve vicdan ile akraba olduğunu da hatırlamakta yarar var. Hatta aynı kökten bir kelime uydurarak Gezi’de yeni bir şey “teveccud” etti diyebiliriz.

bremen dineşçileri

Sloganlarıyla da kendisine ait bir dil ürettiği konuşuluyor. Size en yaratıcı gelen slogan hangisiydi?

 Bence en yaratıcı sloganlardan biri olan “Nerdesin aşkım / Burdayım aşkım” zaten “mevcut” demenin bir başka yolu değil mi? Bu sloganı siyasi yapan şey nedir? Vicdanının sesine kulak verdiği için orada bulunan, aşka vecde gelmiş, böyle manevi değerlerin ağır lokma halinde paketlenip insanların boğazına tıkıldığını çok iyi bildiği için mizaha yaslanan, birilerinin yoklamada ” varım, burdaa” diye neşeyle haykırması. Bedenleri üzerinden zulme maruz kalanların, yani kadınların ve geylerin, öne çıkması ve hem nefret/cinsiyet söylemlerine hem de vandalizme engel olmaya çalışması hiç şaşırtıcı değil, ya da sayıca küçük olsa da dikkate değer yepyeni toplulukların mesela Antikapitalist Müslümanların ve yaptıklarının cimnastik olmadığının farkında yoga ve meditasyon ehlinin.

Bu çeşitlilik alışılmış bir durum muydu?

Sanırım Türkiye’de ilk defa büyük kitlesel bir harekette böyle bir şey oluyor. Klasik sosyolojik kalıpların dışına çıkamayanların, Gezi’ye ister olumlu ister olumsuz baksınlar, vakanın kitlesini tanımlarken bu birincil özelliğini göremediğini düşünüyorum. Kimileri için onları adı ile anmak bile zor, ya bayan oluveriyorlar ya marjinal. Bir de her gün kullandıkları ibadethaneleri bile hem var hem yok mesabesinde olan Aleviler. Daha geçtiğimiz günlerde birisi Gezi’yi oluşturan unsurları kendine göre ta’dad etmiş, en görünür olan kadınlar ve geyler adları ile yok tabii, aleviler var ama şöyle: “Alevilikten nasibi olmayan ve o adı kullanan dinsizler”.

Yani…

Yani kendine Alevi diyeceksen gidip icazet alacaksın. Bu sertlikle değilse dahi Neşet Ertaş’ı anma programlarının bile çoğunun incitici olduğunu söylemeliyim, bozlak ve tezene gibi her duyanın kolayca anlaması mümkün olmayan sözler otantiklik adına gırla gidiyor ama Aleviliğin a’sı yok. O zaman birileri “buradayım” demek isteyecektir.

“Arsa ve yapı rantı siyasette vazgeçilmez konumda”

Daha geniş ölçekte kent meselelerine geçelim. Kültür ve tabiat varlıklarını korumada Türkiye’de durum nedir?

Türkiye çok uzun bir süredir hiç sorgulamadığı bir gelişme girdabına kendini kaptırmış durumda. Bunu hem kültür varlıklarına hem de tabiat varlıklarına karşı hoyrat bir şekilde uyguluyor. Bunun rahatsızlığını hissetmeyen benim kuşağımdan, yeni kuşaktan kimse tanımıyorum. Son 50-60 yıla ait bir durum bu ama birebir parti meselesi değil. Beton ve asfalt sadece şu bu siyasetle ilgili bir şey değil. Teknik imkânların çoğalması, ucuzlaması, kullanılabilir olması, giderek arsa ve yapı rantının hem ekonomide hem siyasette “vazgeçilemez” bir konuma oturması, bildiğimiz sevdiğimiz içinde kendimizi bir yere ait hissettiğimiz ortamların hızla dönüşmesine yol açtı.

cemalkafadar.jpg

Bu durum sadece İstanbul ile mi sınırlı?

Son iki üç yılda Bursa, Konya tanınmaz hale geldi. Kendinizi şehrin içinde kalmış -ama berbat restorasyonlarla, bir sürü özensizlikle bol bol tabela ve afiş kirliliğiyle malul- tarihi merkeze atana kadar, şehir girişleri ürküntü, kasvet veren tuhaf yerler oldu. Bu soyut bir mimari mesele değil. Bir yerin yerlisi olmak demek oraya yer olarak bakmak demektir. Yer olarak bakmak demek orada kendine ait hatıralar ile gelecek tasavvurunun kavuştuğu bir yaşam alanı bulmak demektir. “No place” diye nitelenen herhangi bir yere dönüşüyor heryer. İstanbul, Bursa gibi dünya tarihinin çok önemli estetik, kültürel değerlerinin beşiği olan şehirlerin herhangi bir yere benziyor olması insanların canına tak etti. Taksim çok önemli bir yer. Bazı noktalar hariç güzel bir yer olduğunu söylemek zor ama milyonlarca insan için güzel anılarla dolu bir yer. Osmanlı-Türk çağdaşlaşma tarihinde birkaç kuşağın ortak hafızalarının oluştuğu yerler arasında özel bir yer. Kendini İstanbul’un yerlisi addeden nice insan için Taksim İstanbul’u bir yer yapan yer. Orada radikal değişiklikler düşünülüyor. Bunlar yüksek makamların iki dudağının arasından bize tebliğ ediliyor. En iyimser ifadeyle bir müjde olarak sunuluyor. Bize müjde mi bakalım? Çoğu zaman bana kendi arkadaşlarım bile “Bu memlekette kamuoyu mu var heh heh, sen de” diyorlardı. İşte gördüler kamuoyunu. Sinmiş kendi köşesine çekilmiş olabilir ama bir takım durumlar onu harekete geçirdiğinde, “Bir derdim var” diye ortaya çıktığında ne kadar güçlü olduğunu gördük.

“CHP’li belediyeler gökdelen dikmekte önde gidiyor”
Fotoğraf: Can Erok

Betül Tanbay, “Akbilli vatandaşım ve itiraz ediyorum” demişti. Sizin de kendi semtinizde benzer itirazlarınız var mı?

Ben de kendi semtimde yani İstinye’de yapılan birçok şeyden mutsuzum. Hatırlatayım, Sarıyer Belediyesi CHP’nin, gökdelen dikmekte önde giden ilçelerin çoğu CHP’nin. Ama biz İstinyeliler bir araya gelemedik. İstinye’de belki istiap haddini doldurmadık. Gümüşsuyu’nda oturan, Taksim’i günbegün yaşayan Betül Tanbay, İstanbul’un her tarafından oraya akan Taksimli olmayan İstanbullular “Yettiyse yetti gari” dediler. Şu anda İstanbul’da 20-25 tane çılgın proje var. İnsanlar belki üçünün beşinin farkında, ama o bile “bu kadarı da fazla” dedirtiyor. Bu konuda sesini çıkarmaya çalışanlarımız nicedir poyraza karşı konuşuyormuş hissinde, eleştirilerin ardında ya karşıt aranıyor ya da entel dantel laf ebeliği, “kellim kellim la yenfa” yani. Taksim bunların hepsinin aktığı yer oldu. Betül Tanbay ile birlikte birçok insan, sanırım, Çamlıca Camii’nden de, Haliç Metro Köprüsü’nden de, kuzey ormanlarının erimesinden de rahatsız. Belki Şanghay hariç son birkaç yıl içinde bu kadar muazzam bir transformasyon yaşayan başka bir büyük tarihi şehir dünyada yok. Şanghay da İstanbul kadar derin tarihi olan bir şehir değil. Dubai’den filan hiç bahsetmeyelim.

“Korumaya çalıştığımız şey göz zevkimiz değil kamu malıdır. Bunun bir vebali var”

Peki eksik olan nedir?

Kalkınmanın ranta değil, güce değil doğrudan yasam kalitesini yükseltmeye endeksli hem bir politikası hem de bir poetikasi olması gerekir. İstanbul, Bursa gibi şehirlerin tılsımını silip süpüren bu hızlı gelişme furyasının önümüze çıkardığı gerçekler, bu konuları hiç düşünmediklerini, takmadıklarını sanan kitleleri bile geriyor, eziyor. Tanpınar’ın dediği gibi,  “Her mimarlık eseri bulunduğu şehrin hayatını bir ev tanrısı gibi farkına vardırmadan idare eder.” Güzel-çirkin konusunu aşan bir durum bu. Eleştirenlerin “Bak ben bunu beğendim, bunu beğenmedim” muhabbeti yaptığını sananlar yanılıyor. İstanbul’un silueti yüzyıllardır bütün dünyaya mâl olmuş, ben beğensem ne çıkar beğenmesem ne çıkar? Korumaya çalıştığımız şey göz zevkimiz değil kamu malıdır. Bunun bir vebali var. Kamu yararı, kamu değerlerinin korunması, kamunun “Biz yapmışsak doğrudur” tepeden inmeciliğine maruz kalmaması, karar süreçlerinde kamuoyunun ciddiye alınması gibi çok daha önemli meseleler var.

Burada kamuoyunu biraz daha açabilir misiniz? Daha öncesinden alışık olduğumuz, belli teorisyenler, sosyologlar tarafından dile getirilen bir kamuoyundan mı söz ediyoruz?

Sadece Habermas’ın idealleştirmesi olan bir rasyonel iletişim alanı değil söz konusu olan, kamuoyu araştırmalarının tespit ettiğini iddia ettiği şey hiç değil. Bourdieu, çoktan göstermişti böyle bir kamuoyunun olmadığını. Kamunun efkarı dedi ve kodudur, aldı ve verdidir, güft u gü’dur, kiyl u kaaldir, ah u zar’dır, allem ve kallemdir, hesap ve kitaptır, aşna ve fişnadir, alkış ve kargıştır, icabında bir kaş göz hareketidir, ve tabi kamusal alanda iletişim mekanizmaları üzerinden dolaşıma giren bir sürü fikirdir. Benim kamuoyu dediğim şey -eski deyimle “efkar-ı umumiye”. Burada hem fikir kelimesini çoğulu olarak “efkar”ı düşünüyorum hem “efkarlı” olma halini. Kamuoyu medya denilen şeyin tahakküm hamlesine teslim olmadığını gösterdi Gezi’de. Konuyu “algı yönetme” ya da “psikolojik harekât” gibi yerlere çekmek isteyenler de var muhakkak ama “karakamu”nun efkarı onları da aşar. Bu vakada kamu, şehrin ranta dayalı kalkınma girdabına ve dayatmacılığa isyan ederek, devletlülere karşı şehirlülerin “kent hakkı”nı savundu. Bu konularda toplumun her kesiminde rahatsızlık vardı ama kamuoyu araştırmalarının radarının altında seyreden rahatsızlıklar ifade edildi. “Buramıza geldi” deme raddelerinde ne çok insan varmış.

“Sanayi Devrimi Elektronik Devrim’in yanında hafif kalıyor”

Bilgisayar başında oturan, sokak bilmez, apolitik diye aşağılanan gençlere biraz haksızlık yapıldığını düşünüyor musunuz?

Ben de aynı şeyleri söylüyordum ve hakikaten şimdi bütün bu fikirlerimi gözden geçirmek zorunda hissediyorum kendimi. Apolitik demekle acelecilik etmişiz. Politikliklerinin, siyasiliklerinin biçimi değişik, yeni yeni tanımaya başlıyoruz. Kendileri de yeni yeni keşfediyor daha doğrusu. İstanbul Film Festivali’nde Asiler, Azizler Âşıklar diye bir seçki yapmıştım. 50’lerden 60’lardan çok sevdiğim bir takım filmler vardı. Bir de en sonda da V for Vendetta’yı koymuştum. Katalog yazısında da doğrusu biraz giydirmiştim. Diğerlerinde çok bariz bir sosyal dert var, oysa V for Vendetta’da insanların politikasının ne olduğu, neye itiraz ettiği bile belli değil. Çok soyut bir otoriter devlet var. 60’larla karşılaştırıldığı zaman hakikaten öyle bir hava var filmde ve bu eleştiri hâlâ bir ölçüde geçerli ama filmin politik yanını biraz hafife almışım. Şunu düşünmeliymişim galiba, politika da -sanayi devrimi döneminde olduğu gibi- bildiğimiz yapıların çok ötesinden bir yerlerden değişmek zorunda. 19-20. yüzyılların büyük çaplı siyasi hareketlerinden farklı bir şey doğuyor artık. Doğmak zorunda olduğu için doğuyor. Çok değişik bir dünyada yaşıyoruz. Sosyal medyanın rolü yanında elektronik bir devrim yaşıyoruz. İleride sanırım çok daha iyi anlaşılacak. Şu anda bana görünen, sanayi devrimi aslında bu elektronik devrimin yanında hafif kalıyor. En azından devletin bireyin ve sivil toplumun yasam alanlarına nüfuzu, denetlemesi ve manipüle etmesi açısından. Burada net olmayan çok şey var hâlâ.

Mesela…

Gezi’yi kendi istedikleri yerlere çekmek isteyen ve hararetli savunucu tavrı takınan, neoliberalizmin, Türkiye’ye ayar vermek isteyen bir takım uluslararası temsilcilerinin konumu mesela. Bu genç siyaset, kapitalizm ve neoliberalizm gibi “demode” konular üzerine de düşünecektir herhalde.

“Necip Fazıl kültü Gezi’den çıkan manayı anlamaya yetmiyor”

Politikacılar bahsettiğiniz bu değişime nasıl ayak uyduracak?

Türkiye son olarak 2002–2003 sularında olumlu bir şekilde bunu yaşadı. Türkiye’nin siyaset dünyası hem yapılarıyla hem de önde giden insanlarıyla halkın gerisinde kalmıştı. AKP onu temsil ettiği için, öyle bir dalga yakaladığı için yükseldi ve devam etti. Bu olaylarda da geride kalma durumu oldu. Hâlâ o eski iktidar-muhalefet anlayışlarıyla düşünen yapılar hantal kaldı. Maalesef 60’ların sağcılığının lezzetini yeniden keşfedenler oldu. Ve maalesef Necip Fazıl kültü bunu aşmaya yardım etmiyor. Bu çok cevval mizah da onun göstergesi. Bu yeni kuşak, ister seküler olsun ister İslami denilen kesimden olsun, dünyayı çok daha iyi tanıyan kişilerden oluşuyor. Özgürlüğün kokusunu almış, batı demokrasisini idealize etmeden, kusurlarııyla tanıyan ama tanıyan bir kuşak.

“Yüzde 50 oy aldım istediğimi yaparım” söylemi ile yüzde 50’nin meşruiyetini sorgulamak benzer demokrasi eksikliğinden kaynaklanmıyor mu?

Aynı mı bilmem ama demokrasi eksikliği. Boyun eğmemek, sesini çıkarmak, sert muhalefet başka bir şey, meşruiyet sorgulamak başka. Meşruiyeti sorguladığınız anda tam olarak neyin meşruiyetini sorguluyoruz. Sonuç olarak “Türkiye’de demokratik mekanizmaların dışında başka bir şey mi arıyoruz” sorusu geliyor akla. Bence bu düşünülmemeli dahi. Benim gördüğüm Gezi hareketini başlatan ve hâlâ başını çeken kesim bunun dışında bir kesimdir. Bunu bir iyi Gezici / kötü Gezici şemasına indirgemek kolaycılık olur. Bir hareket başladı ve nice unsur bunun yanında, içinde yer almak istedi. Sosyal hareketler böyle şeylerdir. Benim tarihten anladığım kadarıyla kitlesel bir hareketlenme olduğunda zamanla yeni ittifaklar yeni arayışlar ortaya çıkar, bunlarla birlikte siyaset ortamı evrilir. Umarım demokratik mekanizmalar çerçevesinde evrilir, umarım şiddete yer vermeden evrilir. Ama şiddet demişken, devlet güçlerinin kullandığı şiddet konusuna da bir yer açmak lazım. Bir kere ölenler oldu, en azından onların anısına saygıdan dolayı bu konu es geçilemez. Gezi’de günlerini ve gecelerini geçirenler arasında nice tanıdığım var, bırakın şiddete eğilimli olmayı tasvip dahi etmeyen insanlardan bahsediyorum. Ama bunlar arasında daha Gezi’nin ilk günlerinde defalarca gaz yemeyen, polis şiddetinden dolayı travma yasamayan yok. Ayrıca, bu konu Gezi ile sınırlı değil ki. Mesela, Gezi’den az önce Emek Sineması protestoları sırasında orada bulunanların, hiçbir şiddet ve vandalizm emaresi görülmemesine rağmen, maruz kaldıkları muamelenin açıklaması nedir? Oradaki insanların belki hepsi sonradan Gezi’deydi, biber gazı ve tazyikli su kullanımında ölçüsüzlüğü çoktan tanımışlardı ve kendilerini nasıl koruyacaklarına dair bazı tedbirleri vardı. Avrupa’da, Amerika’da polis böyle şeyler yapmıyor mu, diyenlere de şaşıyorum doğrusu. Yapıyor elbette, alasını yapıyor ve oralarda da her seferinde bilinçli kamuoyu itiraz ediyor, muhalefet ediyor. Londra’da polis zulüm yaptı diye İstanbul’dakine göz mü yumacağız?

gazlıpolis

“Türk modernizminin ortak kaygısı: Uluslararası kamuoyuna mahçup olmamak”

Topçu Kışlası ile birlikte birçok tarihi yapı da yeniden inşası ve restorasyonu sebebiyle hem Türkiye’de hem dünyada eleştiriliyor. Yeniden inşa konusunda sizin düşünceleriniz nelerdir?

Bir kere yok olmuş tarihî yapıların “yeniden yapılması” fikri genellikle restorasyonculuk değil Sovyetik ile Kitsch arası bir yaklaşım. Mostar Köprüsü gibi özel durumlar var tabii, ama onun çok değerli bir siyasi mesajı vardı, yıkımın hemen ardından yani etrafındaki doku değişmeden müdahale edildi, ve bir bilim kurulu taşların ayni madenden olup olmadığı dahil her detayı kılı kırk yararak denetledi. Topçu Kışlası’nı canlandırıyorsak bir sürü başka yapıyı neden canlandırmıyoruz. Fatih Camii’nden başlayalım. Fatih Camii şu anda 18. yüzyıldaki bir depremden sonraki haliyle karşımızda. Planı dahil ciddi bir değişiklik görmüş. Bunu Fatih Sultan Mehmet’in ilk yaptığı 1460’lardaki haline çevirelim o zaman. Hem Topçu Kışlası, yapı olarak çok değerli bulunmuş, son dönem Osmanlı mimarisinin en saygın yapıları arasında da değil. Bu tür yanlış restorasyonun en son büyük örneği surlarda yaşandı ve Allah’tan tamamlanmadan bu yanlıştan dönüldü. Dünya bununla haklı olarak dalga geçti. Ama daha önemlisi, dünyadan önce Türkiye’nin iyi yetişmiş restoratörleri, mimarları, mimarlık tarihçileri -ki bunlardan çok var- surların berbat restorasyonlarını eleştirdiler. Kaale alınmadılar, çünkü “dünyanın” söylediği daha önemseniyor bizde. Tanzimat’tan beri uluslararası kamuoyuna mahcup olmamak, olur gibi olduğunda karşı taarruzla püskürtmek, sanırım Türk modernizminde her iktidarın ortak kaygısı. Topçu Kışlası’nın mantığını Emek Sineması’nda uygularsak neden Emek Sineması korunmadı. Bir binayı yerinden alıp dört kat yukarı taşımak korumak sayılıyorsa Topçu Kışlasını da alalım AKM’nin üzerine koyalım. Taş yerinde ağırdır. Konumuza uyarlarsak, tarihî yapılar bağlamında güzeldir, yani dokuyla fazla oynamayacaksın. Hasankeyf’i düşünmemek mümkün mü bu noktada?

“Topçu Kışlası kısmen ideolojik sonrası inat öfke ve kibir”

Türkiye’de kültürel miras ile ilgili politikaları yakından takip ediyorsunuz. Bunları düşününce Topçu Kışlası üzerinden tarihi yaşatma hevesindeki ısrar samimiyetini yitiriyor mu?

Çok iç çekerek evet. Haliç havzasında oluşan klasik Osmanlı estetiğinin yeri öyle bambaşka bir şey ki onu korumayı düşünmeden, öne almadan Topçu Kışlası’nın üzerinde durmak kısmen ideolojik, ondan sonrası inat, öfke ve kibir. Çanak çömlek söylemi, Türkiye’nin donanımlı birikimli insanlarını ısrarla kaale almamak, uzmanları, kurulları, tecrübeyi hiçe sayarak seçici partici davranmak, bilimin mimarinin iyisini, kötüsünü adeta “Resmi Gazete” ile tebliğ etmek… İlle mimarlık değil ki tarih konusunda da tavır bu:”biz biliriz”. Muktedirlerin egosu ile birikimi arasındaki makas açılmaya görsün maazallah.

3. Boğaz Köprüsü’ne Yavuz Sultan Selim isminin verilmesi de tartışıldı. Sizin düşünceniz nedir?

Yavuz Sultan Selim özellikle kötü seçilmiş bir isim. Bir sürü başka isim verilebilirdi. 2. Boğaz Köprüsü için nasıl oldu da Fatih ismini seçtin diyemez kimse, demedi de. Yenisi için, padişah ismi aranıyorsa Kanuni Süleyman çok daha uygun olurdu. Adıyla bilinen külliye bir yana, erken modern dönemin en muazzam kamu yatırımlarından biri olan İstanbul su yollarını Sinan’a ısmarlayan o. Tabii Sinan adı verilebilir ama o herhalde kudret timsali değil. Yavuz Sultan Selim’in İstanbul ile özel bir alakası yok. Hem bırakın nüfusun önemli bir kesimini rencide etmesini -ki bırakamazsınız bana kalırsa, bırakmamalısınız- Yavuz tekinsiz çağrışımları olan bir kelime. Yavuz Sultan Selim hariç, yavuz kelimesi 15-16 yüzyıldaki sözlüklere, atasözü derlemelerine bakarsanız, uğursuz-kötü anlamındadır, hala bu anlamı baskındır, en iyimser yorumla “celalli” anlamındadır, köprüye, yola verilecek tekin bir isim değildir. Değiştirilmesi çok hoş olur.

“3. Köprü’ye “Deli Dumrul Köprüsü” demeyi tercih ediyorum”

Peki sizin bir isim öneriniz var mı?

İlle bir sultan ismi verilecekse, bir de hep atlanan, unutulan bir Sultan Bayezıd var, II. Bayezıd, yani Fatih’in oğlu ve Yavuz’un babası. Halkın “veli” diye adlandırdığı bir sultan. İstanbul’un fethi ile Kanuni’nin ölümü arasındaki 113 yıl bir zirve olarak görülecekse eğer, o dönemin üç değil dört padişahı var ama siyasetçiler sadece üçünü zikrediyor. Çünkü “veli” olmak isletme okullarında liderlik vasıfları arasında sayılmıyor. Köprüye dönersek, Hacı Bektaş Velayetnamesi’ne göre Hacı Bektaş erenlerin türbesinin kurşun ile kaplanmasını isteyen ve sağlayan, yani dergahın Osmanlı devleti tarafından tanındığının, himaye edildiğinin işaretini veren sultanin ismi çok daha uygun olmaz mıydı? Leonardo’nun Haliç’e ve Boğaz’a bir köprü yapmak için yazdığı sultan? İstanbul’a fetihten sonra ilk büyük suyolları yatırımını yapan sultan. Oğlu Selim, başka endişelerin yanı sıra babasını “Kızılbaş tehlikesi” karşısında fazla yumuşak bulduğu için bir darbeyle devirmiştir, bugün hangisini örnek alsak daha doğru olur? Ama doğrusu ben, üzerinden geçse de geçmese de tüm kamunun ortak varlığı olan yeşilden vergi kesen bu köprü için “Deli Dumrul” adını tercih ediyorum.

ucuncukopr.jpg


GEZI PARKI

ERTUĞRUL KÜRKÇÜ* Radikal – 2

 

“19. yüzyılın toplumsal devrimi şiirini geçmişten değil ancak gelecekten alabilir. Kendisini geçmişin tüm boş inançlarından sıyırmaksızın kendisiyle işe başlayamaz. Önceki devrimler kendi içeriklerini örtmek için geçmişin anılarına sarınıyorlardı. 19. yüzyılın devrimi kendi içeriğine varmak için ölülerin ölülerini gömmesine yol vermelidir. Orada laf içeriği aşıyordu -buradaysa içerik lafı aşıyor.” (Karl Marx, Louis Bonaparte’ın 18 Brumaire’i)

“Gezi İsyanı” yerellik ve kısmîlikle belirlenmiş olmayan, tüm kentsel muhalefet dinamiklerini harekete geçiren ve kent merkezlerini kuşatan, Türkiye tarihinde bir başka örneği görülmemiş çoğulluğunun tek bir bileşenine indirgemeyi imkânsızlaştırdığı bir toplumsal başkaldırıydı. Ortak paydası onur ve özgürlük olan bir başkaldırı…

“Gezi İsyanı” Türkiye’nin toplumsal mücadeleler tarihi içinde -geçmişten gelen bir dizi süreklilik de barındırsa- esasen öncekilerden ayrılan, bütünüyle yeni bir toplumsal hareket sürecini, bir kopuşu ifade ediyor. Gündemine yerleşen meseleler; toplumsal, kültürel, politik, ulusal, cinsel ve inançsal çoğulculuğu; çoğu zaman sınırlarda dolaşmaya zorlansa da, barışçı mücadele yöntemlerindeki ısrarı; metropollere ve taşraya, büyük ve küçük kentlere eş zamanlı yayılışı; milyonlarca insanı burgacına alarak geçtiği her yerde yarattığı muazzam politik-psikolojik dönüşümleriyle “Gezi İsyanı” geleceğin toplumsal mücadelelerin geçeceği yolların keşfedildiği bir öncü başkaldırıydı.

Bir 21. yüzyıl isyanı

“Gezi”, ne 1968 Türkiyesi’nin anıları ne de günümüz Tahrir’i veya “Occupy” hareketlerinin izdüşümleriyle açıklanabilir.

İster istemez bugünün isyan ve özgürlük kavgalarından ve geçmişin devrimci mirasından esinlense de “Gezi”de kendisini açığa vuran, çoğunluğunu işçi, işsiz ve öğrencilerin oluşturduğu, geçmişle gelecek, batıyla doğu, gelenekle modernlik arasında sıkıştırılmış muazzam bir genç nüfusun, muhafazakârlık, kapitalizm ve din ve inanç dayatmasına karşı kendi varlık ve kimliğini ileri sürdüğü, söz konusu “modeller”in hiçbirine tam olarak uydurulamayacak, ayırt ediciliği kendine özgülüğünde olan bir 21. yüzyıl isyanıydı.

Söz ve içerik

AKP iktidarı isyanı acımasız bir bastırma harekâtıyla ezmiş olsa da, bunun bedelini toplumsal ve politik hegemonyasının çöküşüyle ödedi. Başbakan’ın İstanbul’u yeniden fetih hevesi de bir başka bahara kaldı. Hükümetin hareketi suçlulaştırmak için ortaya attığı komplo teorilerine karşın, isyanın bir planı ve siyasal hedefi yoktu. Uluslararası hak örgütleri ile ABD’den, Avrupa ve Rusya’ya pek çok hükümetin Gezi günlerinde iktidarın kıyıcılığına yönelttikleri eleştiri, isyanın “dış güçlerin oyunu” olmasıyla ilgili değildi elbette. Bu, Erdoğan rejiminin zincirlerinden boşanmış şiddetinin Türkiye’yi bir anda nerede patlayacağı bilinmeyen bir serseri mayına, dünya ve bölge için bir kaygı kaynağına dönüştürmüş olmasıyla ilgiliydi. Doğrusu, isyanı harekete geçiren kendi dışında bir tek “dış güç” vardı: Erdoğan’ın şahsında tecessüm eden iktidar!

İsyan boyunca en çok işitilen ve en yüksek sesle dillendirilen “AKP istifa”, “Hükümet istifa” sloganları daha çok öğrenilmiş bir siyasal ufuksuzluğu ve AKP iktidarına duyulan yalın öfkeyi yansıtıyordu. Ama hükümet Taksim’de son büyük darbeyi indirdiğinde Gezi’nin “içeriği” “laf”ını çoktan aşmıştı. İçinde büyük bir toplumsal, politik, kültürel, demografik çeşitlilik barındırmakla birlikte isyana özgün karakterini veren, onu öncekilerden ayıran, kadınların, gençlerin, yeni işçi sınıfının ve öğrencilerin kendiliğinden hareketiydi. Edindiği “komün ruhu”yla, canlandırdığı dayanışmacılıkla, kent toprağının ve kentsel mirasın piyasalaştırılmasına kategorik karşı duruşuyla isyan, özgün bir anti-kapitalist sosyal muhalefet tarzı ve doğrudan demokrasi örneği yarattı. Gelecekteki politik ve toplumsal mücadeleler için de bir pratik standart ve referans kaynağı oluşturdu.

Kürtler ve isyan

İsyan boyunca Kuzey Kürdistan kentlerinde de İstanbul, Ankara, İzmir, Mersin gibi güçlü bir tabanın ve milletvekillerinin bulunduğu Türkiye metropollerinde de özgürlük hareketinin merkezi ve örgütlü bir toplumsal davranış sergilememiş olmasını “ulusalcılar”ın varlığıyla ilişkilendirmek doyurucu bir açıklama sağlamıyor. Nesnel bir izah, BDP tabanının dikkatinin tümüyle çözüm sürecine kilitlenmiş ve BDP önderliğinin çözüm sürecinin kırılganlığını göz önünde tutma zorunluluğunda oluşunda aranabilir. Gene de Batı’da isyan halindeki kitleler ve devrimci güçlerle diyalog halinde kalmak ve Sırrı Süreyya’nın sunduğu örneği izleyerek, ortaklıkların altını çizen bir tutum takınmak mümkündü. Bunun yerine biteviye çekinceleri vurgulamak çoklu görevler -barış ve özgürlük- arasında bağ kurmaktaki yaklaşım eksikliğiyle ilişkilendirilebilir.

Öte yandan Öcalan ve Kürt özgürlük mücadelesi “silahlı mücadele dönemini kapatma” çağrısıyla “Gezi İsyanı”nın içinde patlak verdiği siyasal koşulların oluşmasında paradoksal bir rol oynadılar. 21 Mart’ta açılan “demokratik siyaset” kapısı olmasa, bütün yaz boyunca kent meydanlarının demokrasi ve özgürlük isyancıları yerine cenaze törenleriyle “kana kan, intikam” peşinde koşan kışkırtılmış topluluklarca istila edilmiş olacağını öngörmek deha gerektirmiyor. Kürt halkı ve devrimcilerinin son 30 yılda Türkiye’nin içinden geçtiği büyük değişime katkıları da, “Gezi İsyanı”nda açılan zihinle idrak edilebildi. Sırf “Bize bunları yapanlar Kürtlere kim bilir neler yapmıştır” sorusunu nihayet sorabilmeyi mümkün kılışı dahi, Kürt halkının siluetinin bütün isyan boyunca Gezi’nin ufkundan durduğunu işaretiydi. Medeni Yıldırım’ın öldürülmesine karşı “#direnlice” pankartıyla sokağa çıkan isyancılar, bu katkıyı selamladılar.

Gezi’den sonra

Hükümetin isyanın faturasını devrimci örgütlerin yerel ve merkezi yöneticilerine, demokratik kitle örgütlerine ve meslek örgütlerine çıkarmakta olduğu bir sır değil. Erdoğan’ın yeniden ve güçlü bir halk hareketi ile kuşatılmadıkça iktidarı terk etmemek -ve barışçı yollardan terk etmemek- konusundaki kararlılık gösterisinin isyan öncesinde cemaatten ve muhafazakâr-sağcı kanaat önderlerinden itibar gören “Erdoğansız AKP” fikrini zayıflattığı da anlaşılıyor.

“Gezi İsyanı”na karşı tutum AKP hükümeti “fideliği”nde büyüyen yeni sermaye grupları ile TÜSİAD’da temsil edilen finans kapital grupları –Koç, Ezcacıbaşı, Sabancı, Doğan ve Doğuş- arasındaki çatışmayı da yeniden kuruyor. Açık ki, Türkiye 2014 yerel seçimlerine çok yönlü ve kıran kırana sınıf mücadelelerine açılan kapıdan geçerek giriyor.

İsyandan edindiği kolektif akıl ve sezgiyle “Gezi”, bozguna uğramaksızın ve dağılmaksızın geri çekilmeyi, AKP iktidarının sınır tanımayan şiddetinden korunmanın yollarını bulmayı başardı. Başta İstanbul, pek çok kentteki park forumlarında şimdi kendisini düşünmekte olan hareketin bugün çözmesi gereken en önemli mesele, ortak bir hedef ve istikamet belirlemek. Bunun, harekete dışarıdan buyruklar dayatarak gerçekleşemeyeceği açık. Ancak, parktan bir “yeni düzen” içeriğiyle çıkan hareketin “hükümet istifa” ve “Kahrolsun AKP” sloganlarının sınırında durmaya razı olarak kendi gelişmesini sekteye uğratmaktan başka bir şey yapmış olamayacağı da açık. Başkaldırının büyük çoğunluk için gerçek bir çekim merkezi haline gelebilmesi “demokrasi” ve “barış” dinamiklerini birbirlerine eşlik edecekleri bir ritm içinde yürümeye davet edebilmesine bağlı.

Ortaklık ve organizasyon

Mücadelenin var olan egemenlik rejiminin yerini neyin alması gerektiğine dair –henüz bir programa değilse de- bir ortak tahayyülata ulaşabilmesi, bu egemenlikle boy ölçüşmenin olmazsa olmazı. İsyana aşağıdan, alanlardan, parklardan, varoşlardan yükselen bir halk egemenliği perspektifinin yol göstermesi, demokratik ve sosyal bir cumhuriyet ve demokratik özerklik hedefinin mücadele içinde ete kemiğe bürünmesi, hareketin kendisine her yerde aynı egemenliği dayatan iktidar karşısında kapsayıcı bir ortak ve genel amaca kavuşmasını sağlayacaktır.

Sonbahardan başlayarak içine girilecek peşpeşe seçimler atmosferi -yerel seçimler (2014), Cumhurbaşkanlığı seçimleri (2014), milletvekili genel seçimleri (2015)- mevcut hâkimiyet rejiminin aşağıdan sorgulanacağı bir yaygın bir siyaset alanı yaratıyor. “Gezi” burada yeni türde bir siyaset icrasına yerel yönetim adaylarını -muhtarlıklardan belediye başkanlıklarına ve belediye meclisi üyeliklerine kadar- mümkün olan her yerde “forumları” devresinden geçirerek başlayabilir. Adayların talepler ve önlemler listeleri de hareketin repertuarı içinden derlendikçe, özerk yerel yönetimlerin değeri daha çok görünürlük kazanacaktır. “Gezi” mümkün olan her yerde kendisini kadın, gençlik, emekçi, Kürt ve Alevi temsiliyetinin, emek doğa ve kent hakkının savunulmasının hizmetine sokarak, Kürdistan’ın özerklik hakkını teslim edip Kürtlerle ortaklaşarak, eski düzeni parlamento içinden ve dışından kuşatarak yeni ve ortak ülkenin doğuşunun habercisi olabilir.

Bunun, böyle bir ortaklığı kucaklayacak yeni bir organizasyonu gerektirdiğini söyleyecekler haklılar elbette. Evet henüz böyle bir organizasyon yok. Ama iki ay öncesine kadar “Gezi İsyanı” da yoktu! Zamanı gelmiş bir fikirden daha büyük bir güç yoktur.

* Mersin milletvekili