Archives For demokrasi


A. Haluk Ünal

Yeni bir anayasa yazmak, ülkenin toplumsal sözleşmesini ve devletin mimarisini yeniden yazmaktır.

Anayasalar, demokrasi mücadelesi teriminin ima ettiklerinden de çok daha kapsayıcı; bir o kadar da somut metinlerdir.

Yeni anayasa yazmak, özellikle bu topraklarda 1300 yıl sonra yeniden bir Medine Sözleşmesi yazmaktır.

Bir toplum anayasa yapılmasına rıza gösteriyorsa; ortak fayda tanımı ve bir arada yaşama esaslarında köklü bir değişiklik yapılmasının gerekli olduğunu düşünüyor, açık veya örtük kabul ediyor demektir.

Türkiye toplumu, 96 yıl sonra ilk kez öyle ya da böyle bir anayasa yazmanın eşiğine gelmiş durumda.

96 yıllık yolculuğunda bu ilişkinin bir ayağı hep karakolda oldu.

Karakolda barıştırılıp eve yollanan çiftler gibi idare ettik.

Çok açık ki, artık idare etmenin imkanı kalmadı.

Ya sözleşmeyi köklü biçimde yenileyeceğiz, ya da Suriyeleşeceğiz.

Üstelik bu, makul ve mantıklı bir müzakere de olacak gibi görünmüyor.

Evin serkeş, asalak erkeği şiddet, güç, yalan, her yolu deniyor, hem mertçe kavga etmiyor hem de her tür hileyi yapıyor.

Bir deste kart, karıp karıp, her dizilime, anın gündeminden ilhamla “yeni” isimler  verip duruyoruz. Ama bütün STK yöneticilerinin bir yıldır çok iyi bildiği “kitlenin üzerine ölü toprağı serpilmiş hali” değişmiyor.

Ben malum ezberlerimizle, Barış Bloku’nu bozar, Demokrasi bloku yaparız, diye beklerken, geleneksel yönde atılmış adımlardan birisi önceki gün “bu koşullarda anayasa tartışılmaz, önce demokrasi” başlığıyla bir imza metni olarak elime geçti.

Geçenlerde de 250 STK’nın benzer içerikte basın toplantısı haberini okumuştuk.

Bu kez aynı içerikte ama bireyleri baz alarak yola çıkmış bir hareket söz konusu.

Yani toplumun şu %80’lık kesimini uzaktan yakından ilgilendirmeyen (demokrasi talebi), %10‘luk HDP kitlesi ile, kalan yüzde onluk duyarlı, demokrat insanın buluşması projesi.

Metnin üslubuna, kullandığı sözlüğe baktığımızda, yazanların zaten hedef kitle olarak halkı değil, “solun okur yazarlarını” hedef aldığını da anlıyoruz.

Toplumun gündemini belirlemek için elinde sınırsız maddi imkan ve araç barındıran Saray, çatır çatır Anayasa tartışmaya hazırlanırken; bu girişim, elimizdeki bir kaç işaret fişeğini, insanların belki bir kez okuyacağını bile bile, gökyüzüne “ama bir dakika, bu koşullarda anayasa tartışılmaz, önce demokrasi istiyoruz” yazmak için kullanmak istiyor.

Tartışmayı aşamalandırmak istiyor.

Bunu yaparken en önemli gerekçelerden birisi kürsülerimizin olmayışı.

Ben şöyle anlıyorum. Kürsüsü olmayanlar, tartışmanın kendisine katılamayacak, katılsa sürüklenecek, ama tartışmayı aşamalandırmaya yetecek gücü toparlayabilecek?

Paradoksal değil mi? Paradoksal taktikler, vicdan soğutmaktan öte sonuç vermez.

Imza listesine baktığımda (ki bir kaçıyla da, benim bilmediğim, görmediğim birşey vardır belki, sonuçta iyi niyete haksızlık etmeyeyim, diyerek konuştum) çoğunluğu tanıdık imzalar. Hepsine kefil olurum.

Ama insanlar girişime, iyi niyet ötesinde bir anlam yüklememiş durumda. Yani konuştuklarımda siyasi heyecan yaratmamıştı. (Bende de heyecan yaratmadı. Ahlaki bir imzayı da faydalı bulmadım.)

Bu kez bireyleri baz alan bir girişimle karşı karşıya olsak da, kurumları baz alan geçmiş blok deneylerinden öteye geçeceği çok şüpheli.

Sonuçta artık kaçarı yok; bu Cumhuriyet yeniden yazılacak ve yapılandırılacak, devletin özü (tipi) değişmese de biçimi, Cumhuriyet tarihinde ilk kez köklü ve kalıcı olarak değişecek.

Biz ya bu tartışmanın tarafı ve öznesi olacağız ya da izleyicisi.

Bu nedenle aşamalandırmak gibi geniş kitlelerce anlaşılmayacak ve karşılık bulmayacak taktikler yerine doğrudan anayasa tartışmasına olabilecek azami etkiyle girmek, en sağlıklı yoldur.

En azından tarihe not düşülür ki, toplumun yüzde şu kadarı da alternatif  anayasayı savunuyordu.

İkinci olarak, Saray, her halükarda kullandığımız dil itibariyle “yeni” sıfatını hakeden bir metinle tartışmaya katılacakken, bizler 12 Eylül anayasasını savunuyor durumuna düşebiliriz.

Solun geleneksel ezber ve terminolojisinden türetilmiş stratejilerin düşeceği durum bu.

Bu durumun bizi ulusalcıların ve CHP‘nin -bırakın dümen suyunu- nasıl koç başı yaptığını, “seni başkan yaptırmayacağız” taktik hamlesini, fiili bir seçim stratejisine dönüştürerek, gördük.

Cumhur başkanlığı kampanyasındaki son derece doğru stratejinin ve kazanımların, önce Haziran’da, sonra Kasımda nasıl çöpe gittiğini de gördük.

Sürüklendiğimiz yer ÖDP’nin “inadına devrim ve aşk” serisine devam etmek oldu?!

Burada yeri gelmişken KÖH’ün de sıkça aynı hatayı yaptığını söylemeden geçmek olmaz.

Değerli arkadaşlar, Bakur’da Rojava’da yapmadığınız hatayı, Batı Türkiye’ye geldiğinde yapabiliyorsunuz?

Hadi bizim CHP yi konumlandırma ve tanımlama konusunda Kemalist/Stalinist fıtratımızdan kaynaklanan tortularımız var. Çoğunluğumuz artık Stalinist değilse de hala Leninist ve şabloncuyuz.

Peki, DTK veya TEV-DEM böyle bir politika izlese bir adım ileri gidebilir miydi?

Esatçı bir partiye CHP ye yaptığınız dost, potansiyel müttefik muamelesi yapsanız ne olurdu?

Niçin “üçüncü yol” adı verdiğiniz bir siyaset izlediniz de, anti Esat bir çizgiyi yeğlemediniz?

Neden “Esat seni başkan yaptırmayacağız, orada tutmayacağız” diye politika yürütmediniz?

Neden, Dünya’nın en güzel anayasasını yapıp , ekonomi politikası, eğitim ve sağlık politikası geliştirmeye başladınız?

Anadolu solunun da bir toplumsal vaade ihtiyacı var.

Muhalefet bloku iktidara kadar büyüsün istiyorsak, kitlelerin rıza vereceği bir vaade ihtiyacımız var.

Toplumsal çimento unsuru, gündelik hayatımızda diş sızısı gibi hissedilmiyorsa, çimento filan olamaz.

Kimlikler çimento olur. Ama kapsadıkları kadar insanın çimentosu olur.

Örneğin Kürt meselesi böyledir. Hem tarihseldir, hem güncel; hem teoriktir, hem çok somut ve pratik.

Rojava Anayasası da böyle hem tarihsel, hem teorik bir alt metne yaslanıyor, hem de son derece somut ve pratik. Herkes vaat ve vaaz ettiği faydaları anlayabiliyor. Rojava’nın geleceğine dair çok somut bir vaat ve proje sunuyor.

Türkiye’de de bun ihtiyacımız var.

(Önce de yazmıştım, “Yeni yaşam, Büyük İnsanlık” güzeldi, doğruydu, ama bir o kadar da soyut ve romantikti. Programlaşmamıştı. Yani sokaktaki insana tercüme edilmemişti.)

Ayrıca 52 milyon seçmenin kaçta kaçı “evladı ayal” den önce demokrasi diyor?

Kaçta kaçı, ekonomiden önce, insan hakları diyor?

Kaçta kaçı, sağlık ve eğitimden çok, çalışma yasalarını önceliyor?

Bu gün beğenelim beğenmeyelim, Erdoğanizm toplumun önüne bir gelecek tasavvuru, bir kimlik ve vaat koyuyor. %49 da bunu satın alıyor. (Hitler de, Peron da, Pol Pot da toplumlarının zaafları, komplexleri, ukdelerine hitap eden bir teklifle güçlü bir rızayı elde ettiler.)

Bizim işimiz daha zor, hilesiz, yalansız ama gerçek ve somut, milyonların anlayacağı ve heyecan duyabileceği bir gelecek teklif edebilmek zorundayız.

Kısacası, adına ne dersek diyelim; demokratik cumhuriyet anayasası da diyebiliriz, mavi veya beyaz anayasa da diyebiliriz.

Ama bu tartışmada Saray’ın anayasasına karşı, demokratik bir cumhuriyet mimarisini sokaktaki insanın anlayacağı bir dilde ortaya koymamız şart.

Bu mesele demokrasiden de, Kürt meselesinden de, insan haklarından da çok daha büyük, kapsayıcı, politik, üstelik somut ve pratik bir meseledir.

Mevcut parlementerimsimtırak sistemi mi savunacağız? Alternatif bir metni yani somut bir çıpası olmayan fiilen buraya sürüklenecektir.

Erdoğan Başkanlık sistemini kendi fiili yönetimini ebedileştirmek için istiyor, Putin gibi.

(Bunu küresel sermaye de sever. Otokratik sistemlerde satın alma, rüşvet maliyetleri düşer, dalavere riski azalır, gizlilik kolaydır.)

Peki bizim elimizdeki parlementer sistemin savunulabilecek hali var mı? Yok!

Bunu savunmaya savrulursak siyasi kaybımızın ne olacağını görebiliyor musunuz?

Yeni iktidar blokunun anayasasına karşı mevcudu kim savunacak? CHP ve MHP.

Onların da “derinlerden” kulağı çekildiğinde ne yapacaklarını artık bilmiyoruz, ayrıca?

Eğer doğrudan anayasa tartışmasına girmez de demokrasi cephesi gibi, kısmi veya örnekteki gibi, tartışmayı aşamalandırmaya çalışan bir yaklaşım benimsenirse, çok önemli bir gündemi ve fırsatı kaçırmış olacağız.

O halde mevcudu savunma tehlikesini bertaraf edecek olan da yine alternatif bir anayasa metnidir.

Devletçilik, merkeziyetçilik karşısında Adem-i merkeziyetçilik.

Cinsiyetçilik karşısında, eşitlik için kadın ve LGBTİ den yana olmak.

Doğaya egemenlik/endüstriyalizm karşısında ekolojiden, doğa insan uyumundan yana olmak. Tekçiliğe karşı çoğulculuktan yana olmak.

Ekonomik tekelcilik ve neo liberalizme karşı demokratik iktisat ve planlama.

Şeriatçılığa karşı sekülerizm.

(Buna bir de mutlaka yüksek teknoloji ve inovasyonu eklemenin gerektiğine inanıyorum.)

Bunlar benim anlayışım içinde en temel ilkelerimiz.

Bana göre bu ilkelere göre kurulmuş bir yaşam, yarını bu güne içkin (mündemiç) hale getirmektir.

Bu ülkenin ve Ortadoğu’nun üçüncü yolunun “teşkilat-ı esasiye” sini, müslüman Dünyanın Medine sözleşmesini çağa ve yerele uygun olarak yazmak istiyoruz.

Sonuç olarak ne anlatacağımız belli, önemli olan nasıl anlatacağımız?

Bireylerin öncülük ettiği, diğer bütün partilerin tabanına doğru genişlemeyi hedef alan, partiler üstü, kitlesel bir anayasa hareketi, ve bunun koordinasyonunu yapacak bir meclisler zinciri en acil ihtiyaç.


Türkiye’deki Cizre ile Rojava Cezire kantonu aslında aynı adı paylaşıyor. Birbirleriyle akraba aynı halkın iki kesimi. Saray darbesine karşı Cizre halkı “öz yönetim” ilan ederek senin darbeni, darbe anayasanı tanımıyoruz dedi. Ayrı devlet istemiyoruz ama buz bu ülkede senin anayasanla da yaşamayacağız, kendi seçmediğimiz hiç bir yerel yönetici bizi yönetemez dedi. Örnek olarak da Cezire kantonundaki gibi bir anayasayla yaşamak istediklerini tahmin etmek zor değil.

Aslında bu tavrı alan yanlızca Cizre halkı değil. Şu an Türkiye Kürd coğrafyasında hemen bütün il ve ilçeler bu talebi paylaşır durumdalar. Geçtiğimiz seçimde AKP’yi bölgede barajın altına itip, kitlesel olarak HDP’yi barajın üzerine taşımakla da Kürt halkı bu talebini açıkça ifade etmiş oldu.

Bunu bir dizi basın açıklamalarıyla duyurdukları andan itibaren başlayan toplu tutuklama dalgasına karşı da bu kez, mahallelerde güvenlik güçlerini sokmamaya, direnişler geliştirmeye başladılar.

En az bir haftadır söz konusu mahallelere güvenlik güçlerinin giremediğini sağır sultan bile biliyor artık.

Belli ki Saray bloku, Cizreyi plot bölge olarak seçti ve bu gece şehri toplarla döverek bu direnişi kırmaya çalışıyor.

Böylece Cizre direnişi sivil bir itattsizlik eylemiyken tarihi anlam taşıyan bir dönemeç noktası, bir eşiğe dönüşmüş durumda.

Her halükarda faturası çok büyük olacak. Ama videodaki Canlı kalkan Sakine Ananın nabzına bakılırsa hiç de kolay olmayacak.

Batıda çaresiz kalmış ben ve benim gibiler adına bari sosyal medyadan bir kez daha bu gece tanklarla toplarla ezilmek istenen talebi paylaşayım.

“Rojava Toplumsal Sözleşmesi

Giriş

Din, dil, ırk, inanç, mezhep ve cinsiyet ayrımının olmadığı, eşit ve ekolojik bir toplumda adalet, özgürlük ve demokrasinin tesisi için. Demokratik toplum bileşenlerinin siyasi-ahlaki yapısıyla birlikte çoğulcu, özgün ve ortak yaşam değerlerine kavuşması için. Kadın haklarına saygı ve çocuk ile kadınların haklarının kökleşmesi için. Savunma, özsavunma, inançlara özgürlük ve saygı için. Bizler demokratik özerk bölgelerin halkları; Kürtler, Araplar, Süryaniler (Asuri ve Arami), Türkmenler ve Çeçenler olarak bu sözleşmeyi kabul ediyoruz.

Demokratik Özerk Bölge Yönetimleri; ulus-devleti, askeri ve dini devlet anlayışını, aynı zamanda merkezi yönetimi ve iktidarı kabul etmez.

Demokratik Özerk Bölge Yönetimleri; bütün etnik, toplumsal, kültürel ve ulusal oluşumların kendilerini kurumları aracılığıyla ifade etmeleri için toplumsal mutabakata, demokrasiye ve çoğulculuğa açıktır. Demokratik Özerk Bölge Yönetimleri; ulusal ve uluslararası barışa, Suriye’nin sınırlarına ve insan haklarına saygılıdır.

Toplumsal Sözleşme’nin oluşması, demokratik toplumun inşasının aracı ve toplumsal adaletin güvencesi olan Demokratik Özerkliğin tesisi ve bilimsel bir toplumun inşası için; Demokratik Özerk Yönetimler’deki Kürtlerin, Arapların, Süryanilerin, Ermenilerin ve Çeçenlerin istemleri ile Suriye’nin diğer halklarının istemleri demokratik bir Suriye ve Demokratik Özerk Yönetimler’in siyasi-toplumsal bir sistem olmasında birleşti. Bu amaçlar ve böyle bir yönetim için bu sözleşme kabul edilmiştir. ”

(…)


Suruç katliamından sonra ansızın bir düğmeye basılmış gibi savaş patladı. 23 gündür ülke yangın yerine dönmüş durumda.

Batı’da son seçimlerde -benim gibi- HDP’ye oy vermiş, ya da sempati duymuş olanların, partiyle organik ilişkisi olmayan kesimlerinde yaygın bir korku, kaygı ve tedirginlik hakim.

Belli ki seçim döneminde Kürd coğrafyamızda yaşananlar yine Batı’ya yansımamış.

Bizim iyimserliğimiz, bu devletin bu zaferi bize “yedireceği” kanati üzerinde yükseliyormuş belki de?

Bu da iyimserliğin hızlı bir hayal kırıklığına dönüşmesine neden olmuş.

Hayal kırıklığı yaşayanların, şimdilik yüksek sesle olmasa da sıklıkla PKK ye bir kızgınlık ve tepki geliştirdiklerini açıkça görmek mümkün.

Continue Reading...

Türkiyelileştiremediklerimizden misiniz?

Haluk Ünal

Birinci yazıda, ” Eğer temel ölçütü modern yaşam tarzı değil de evrensel demokrasinin ulaştığı en ileri nokta olarak kabul etmeye kalkarsak; merkeziyetçi, muhafazakar, otoriter, eril militarist, milliyetçi partilere verilen oyların oranının yaklaşık %90 larda dolaştığını”hatırlatmıştım.

Program, tüzüğünü ve en önemlisi anayasa teklifini, adem-i merkeziyetçi, yenilikçi, demokrat, çoğulcu, eşitlikçi, özgürlükçü, ezilen cinsler ve sınıflardan yana yazmış olan tek siyasi parti ise HDP/BDP. Her ikisinin geçtiğimiz seçimlerde aldığı toplam oyun miktarı da %6.61.

Bence kendisine demokratım diyen herkesin asıl dikkat etmesi, çözümlemesi, anlaması gereken gerçek budur.

Elbette bu resme ülkemizdeki demokratların oranı 6.61, kalanı da sağcı gerici gibi düz ve kaba bir mantıkla bakılamaz.

Başka pencerelerden baktığımızda HDP/BDP program ve tüzüğünü belirleyen, radikal demokrasi siyasi hattını formüle eden hakim zihniyetin yanısıra, bu zeminde buluşan geniş koalisyonun içinde, kimlik siyaseti nedeniyle bu yığınağa güç veren, ya da merkeziyetçi zihniyete dahil edilebilecek, azımsanmayacak sayıda insan olduğunu görebiliriz.

Bu resim daha çok, kitlelerin kısa vadeli siyasi algılarını, kısa ve orta vadede hangi güç merkezine yığınak yapmaya karar verdiklerini anlatıyor. Aynı zamanda Türkiye toplumunun, kimlik merkezli güçlere dayanan bir cepheleşmeyi sürdürdüğünü de ima ediyor.

Bu nedenle seçim sonuçlarını AKP ve diğerleri ekseninde okumak bana göre yapılabilecek en büyük hata.

Ama aynı resim çok önemli bir veri daha sunuyor elbette. Özgürlükçü demokrasi, demokratik cumhuriyet hedefini politik hattına merkez edinmiş tek siyasi oluşum da HDP/BDP.

Bu nedenle ben de kameramı, diğer açıları unutmaksızın, esas olarak HDP/BDP öznesinin yanına koymayı doğru buluyorum.

HDP/BDP sürecini nasıl okumalıyız? 

Adını daha doğru koyarak konuşursak, PKK orijinli Kürt Siyasi Hareketi’nin (KSH) silahlı mücadeleden siyasi mücadele esaslı bir politik stratejiye geçtiğini ilan edişinin üzerinden bir yıl geçti.

Yeni strateji, kaçınılmaz olarak hareketin kendi asli coğafyasıyla sınırlı politikanın yerini, misakı milli kapsamında bir politikaya geçişi anlamını da taşıyor.

Buna yaygın olarak, “Türkiyelileşmek” dense de, yeni stratejinin muhtevası misakı milliden çok daha geniş bir vaade ve iddiaya sahip.

Burada katiyen gözden kaçırılmaması gereken nokta KSH’nin onyıllardır orjinal tarihi coğrafyasında (Kuzey, Güney, Doğu ve Batı Kürdistan) sürdürdüğü mücadeleyi, Türkiye’nin batısına da taşımaya karar vermiş olması. Bu nedenle, seçilen stratejiye Türkiyelileşme adı vermek, muhtevasını doğru anlatan bir terim değil aslında.

PKK merkezli kürt siyasi hareketi bu gün geldiği noktada çok geniş bir koalisyona dönüşmüş durumda. Bu ülkenin tarihinde gerçek bir halk partisinden söz edilecekse bunun adı BDP dir. (DTK, KCK, PKK, bin bir adlı bir allah, deyip bilgi eksiklerinden yapabileceğim hatalar için peşinen özür dilerim. T.C. utansın…)

BDP istese de yalnızca doğu ve güneydoğu Anadolu ile sınırlı bir stratejiye sahip olamayacak kadar, diğer Kürt coğrafyasından etkilenen, etkilenmeyi ve etkilemeyi arzu eden bir hareketin Türkiye’deki görünümüdür.

Bu nedenle Türkiyelileşme, bir çok bakımdan sorunlu ve yol gösterici bir kavram olamıyor.

Bence BDP herkesten çok Türkiyeli, hiç birimizin olamayacağı kadar da Ortadoğulu.

Tartıştığımız, anlamaya çalıştığımız, HDP süreciyle ise ortaklaştığımız, 1980 lerden bu yana hayatını bu tarzda kurmuş ve yaşamış bir siyasi hareketin şimdi, misakı milli sınırları içinde de kendi dışında kalan kesimlerle, birlikte siyaset yapmaya karar vermesi, buna uygun araçları ve dili geliştirme çabasıdır.

Konunun doğası da gösteriyor ki KSH, son derece devasa bir siyasal örgütsel bir sorunla karşı karşıya. KCK tutuklamalarıyla içeri tıkılan binlerce yetişmiş siyasi kadronun yokluğu da düşünülürse, işlerinin hiç kolay olmadığı, olmayacağı çok açık.

Resmi böyle çektiğimizde, misakı milli içinde KSH’i ile birlikte siyaset yapmak isteyenler için de sürecin hiç kolay olmayacağı kolayca görülebilir.

Peki KSH Türkiye bazında söz konusu strateji değişimi açısından başarılı mı? Çünkü yukarıda resmetmeye çalıştığım denklemin çözümü esas olarak KSH nin yetenekleriyle doğru orantılı.

Bu gün benim gibi sürece esas olarak Batı’daki etki ve sonuçları üzerinden bakmaktan başka çaresi olmayanlar için çok önemli bir başarı söz konusu.

Böyle bir süreçte sayısal artış veya eksilişler başarının asli ölçütleri olamaz, olmamalıdır. Kaldı ki karşımızda, oy potansiyelini stabilize etmiş, belediye sayısını artırmış bir parti duruyor. Yani sayısal açıdan büyük bir başarı yoksa da, başarısızlıktan da söz edilemez.

Ama nitel açıdan bakıldığında kutlanacak bir başarı sözkonusu.

Şöyle söyleyelim, BDP Halkların Demokratik Kongresinin bir üyesi olduğuna göre, HDK’nin bu ülkenin gündemine bir yıl içinde soktuğu yenilikler hayranlık verici düzeyde.

Hem Demirtaş, Baydemir, Buldan, Türk gibi isimlerin geliştirdikleri uslup ve dil ile Batı’da yarattığı saygınlık ve geniş sempatiden; hem de bu topraklarda yepyeni demokratik bir zihniyetin ilkelerine dair onlarca kanıta -kağıt üzerinde bırakmayıp- kendi iç politik kurgusunda hayat veren bir koalisyondan sözediyoruz.

T.C.nin şedit, tecavüzkar politikalarıyla, merkeze gelmesini engelemeye, yerel alana hapsetmeye çalıştığı KSH, yerel yönetimlerden küresel alanda ses getirecek tartışmaları ve gündemleri yaratma potansiyelini kanıtlamaya başladı.

Örnek mi, uzağa gitmeye gerek yok. İki gündür Türkiye’nin tartıştığı ” yerel yönetimlerin yerel zenginliklerden pay alması” talebinin demokrasinin iktisadi yönüyle ilgili ne kadar güçlü ve radikal bir mesele olduğunun herkes farkındadır sanırım. Bu tartışmada tek sorun Gülten Kışanak’ın “dil sürçmesi” oldu. Sürçme de Amed(Diyarbakır)’ı anarak başlayıp, talebinin İzmir’i de kapsadığını söylememesi. Ne gam, düzeltiverdi. Bundan böyle İzmirliler düşünsün.

Örnekten de görüleceği gibi, Kürdistan’da ortaya atılan, siyasi ve iktisadi her demokrasi talebi sonuna kadar “Türkiyeli…” Rojava’da olup bitenlere göz kapatmak, sessizlikle öldürmek de artık çare değil.

Bu ülkenin dörtte birinde yepyeni bir zihniyet yerel yönetimlerden başlayarak denenmeye başladı bile.

Bu, yeni Türkiye’nin( ve ortadoğunun) kuruluş imkanı olarak algılanamaz mı?

Bunu başaran kollektif akıl dileriz, Batı’nın her alanda biriktirdiği zengin insan malzemesinden katkı talep etmeyi de ihmal etmez. Böyle bir katkı talebini milliyetçi bir pencereden ele almaz. 

Yeni Türkiye isteyen herkes, bu kuruluşun başladığı Anadolu Kürt coğrafyasına akın akın gider, marifetlerini, uzmanlıklarını taşırsa bunun adı da Türkler için bir kardeşlik görevi ve Türkiyelileşme olmayacak mı?

Öte yandan, BDP belediyelerinde gündeme gelen her yeni uygulama ve bunun sonucunda ortaya çıkan başarı hikayeleri, bütün diğer partilerden belediyelere bir örnek, öneri, eleştiri ve yarış olmayacak mı?

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 


Haluk Ünal

(Yazar – Yönetmen)

Continue Reading…