Archives For BDP


haluk ünal

 

örgütlenme meselesi bence, doğrudan bir sosyal, siyasi iletişim modeli ve teknoloji tartışması.

teknoloji terimi, “malzemesi” insan olan bir konuda, ilk bakışta çok soğuk ve paradoksal görünebilir.

bunu iki nedenle kasten yapacağım.

birinci nedenim, 16 yaşımla 56 yaşım arasında, her düzeyde örgütlü bir yurttaş olarak yaşama inadımın kazandırdığı gözlem ve deneyimden yaptığım çıkarımlar.

bütün bu deneyimin bendeki özeti; ister ticari, ister siyasi, örgüt, organizasyon denilen formlar, işleyiş ve sonuçları bakımından, bir zihniyeti temsil eder; onu oluşturanların ruhlarını ve zihniyetlerini biçimlendirirler. böylece modeli yaratan zihniyetin yeniden ve yeniden üretimini de sürdürmüş olurlar.

anadolu coğrafyasında bu defo çok daha vahim boyutlara taşınır; örgütler kutsallaşır, birer cemaate kolayca dönüşebilirler.

bu gerçekliği benzer biçimde algılamayanlar için böylesi bir sözlük tercih etmekte, pozitif yabancılaşma yaratmakta, farkındalık bakımından özel yarar görüyorum.

ikinci nedenim, böyle soğuk bir terimi seçerek analiz ve tartışma yapmakla, soyutlama düzeyinde işin kolaylaşacağını, bütünsel bir bakış için duygusal, psikolojik engelleri de azaltacağını sanıyorum.

devam edelim; iktisadi, sosyal ve kültürel tüm toplumsal formlar, biçimlerinde mündemiç(içkin?) olan zihniyet ve amacı yeniden üretir, demiştim. bu nedenle de hepsi, iki kişilik ilişkilerden başlayarak, politiktir.

gündelik hayattaki işleyiş karmaşası ve her formasyonun özerk görünümlerine kanmaz da yapısal açıdan ele alırsak görürüz ki, bütün bu formlar, dönemin egemen üretim ilişkilerini de taklit ederler.

örneğin ak parti (ve benzeri bütün örgütler, iç demokrasi derecelerine bakmaksızın) bence, fordist/taylorist teknolojinin dijital teknolojiyle desteklenmiş, iyi bir yansıması, sosyal tekabülüdür.

bu söylediklerime bir tespit daha ekleyip sadede geleceğim.

her örgüt belirli ihtiyaçlardan doğar. kendisine neden olan ihtiyaçları tatmin edebildiği sürece de gelişir, büyür ve sürdürülebilir.

çoğu örgütün iyi başlayıp kötü bitirmesinin en önemli nedeni, kuruluşunda onu yaratan ihtiyaçlara yanıt verirken, giderek kendisini oluşturan topluluğun ihtiyaçlarındaki değişime ayak uyduramaz olması (muhafazakarlaşma), bunun öneminin farkına varmaması değil midir?

şimdi temel soruyu, soruları sorabiliriz;

hdk/hdp hangi ihtiyaçların yarattığı bir organizasyon?

onu yaratan ihtiyaçlara ne kadar yanıt verebiliyor? ihtiyaçlara en uygun sosyal teknoloji hangisidir? yapılacak seçim, tasarlanacak “üretim biçimi” insan kaynakları üzerinde ne tür etkiler yaratır?

“üretim” sonucunda ortaya çıkacak “ürün”, hangi ihtiyaçları, nasıl karşılayacak?

bu soruların önemini vurgulamak için tersinden bir cümle kurmakta yarar olabilir: bütün iktidarlar (diktatörlükler bile) ihtiyaçlar üzerinde yükselir.

bu noktada hdk/hdp’nin temel metinlerine, resmi sözcülerin konuşmalarına, açıklamalarına bakalım. kendisini nasıl tarif ediyor.

hangi ihtiyaçları nasıl karşılamayı tasarlıyor?

“kimlerin, hangi ihtiyaçları” sorusunun en iyi özetini aşağıdaki paragrafta buluyoruz.

“Ezilenlerin ve sömürülenlerin; işçilerin, emekçilerin, yoksulların, farklı ulus, dil, kültür ve inançlardan tüm halkların, göçmenlerin, mültecilerin, kadınların, köylülerin, gençlerin, emeklilerin, engellilerin, LGBT bireylerin, küçük esnafın, dışlanan ve yok sayılan bütün halkların ve inanç topluluklarının, yaşam alanları tahrip edilenlerin buluştuğu ortak mücadele partisi”

nasıl bir sosyal teknoloji ile bu ihtiyaçlara yanıt verecek politika üretimi mümkündür; sorusunun yanıtını ise, öcalanın newroz deklarasyonu başta olmak üzere, farklı zamanlarda farklı resmi ağızlardan yapılan açıklamalardan biliyoruz: adem-i merkeziyetçilik.

buraya kadar son derece güzel ve bence de doğru bir çerçeve söz konusu. ancak yalnızca bir çerçeve; doğru bir sosyal harita ve amaca uygun bir sosyal teknoloji modeli.

ancak iş bundan sonra karmaşıklaşıklaşıyor, dallanıp budaklanıyor ve sorunlar başlıyor.

hdk bünyesindeki organizasyonları başlıca, kürt özgürlük hareketi, türk solu, kadın hareketi, ekoloji hareketi, lgbti hareketi, demokrat ve anti kapitalist müslümanlar diye kabaca tasnif edebiliriz.

bu bileşimden de görüleceği gibi batıda yukarıda hedeflenen kitleyi büyük ölçüde doğrudan temsil etmeyen yapılar sözkonusu. paragrafta anılan kesimler için varlar, ama söz konusu kesimlerin doğrudan, organik temsilcileri değiller.

oysa ihtiyaçlar kalemi, gündelik hayatta, tek tek her ücretlinin acil ve öncelikli ihtiyaçlarıyla başlayan bir manzumedir.

örneğin benim gibi film endüstrisinde varolan bir birey için, üretim koşallarının kalitesi, kendisini yeniden üretmenin, yenilemenin maliyetlerinin karşılanabilmesi, sanatın salt kar merkezli olarak ele alınmaması, kamusal destek politikaları, özerk sanat kurumları vb. onlarca ihtiyaç ve bunlarla ilgili yasal düzenlemeler önceliktir.

bu konuda kim acil ve tatminkar yasalar için mücadele verirse onu desteklemek de doğal bir öncelik olmayacak mıdır?

peki onbinlerce sanatçının ortak ihtiyaçlarını, bunlarla ilgili reform paketlerini onların katılımı olmaksızın hazırlamak mümkün müdür? hayır.

kürt özgürlük hareketi(köh) ise – son demokratik islam kongresiyle de bir kez daha kanıtladığı gibi- büyük ölçüde söz konusu paragraftaki hedef kitlenin kürt coğafyasındaki karşılıklarını önemli ölçüde doğrudan ve organik olarak temsil eden bir yapı olsa da batıdaki karşılıklarına büyük ölçüde yabancı ve ilişkisiz.

öte yandan son seçimler gösterdi ki köh, anadoludaki orjinal coğrafyasında da gelişme sınırlarının sonuna yaklaşmış görünüyor. akp, bütün samimiyetsizliğine rağmen kürt oylarını nerdeyse yarı yarıya köh ile paylaşır durumda.

bu da gösteriyor ki, bırakalım batıya açılımı, köh, kendi coğrafyasında bile ihtiyaçlarını akp ile karşılayacağını düşünen toplumsal kesimlere akp den daha inandırıcı daha umut verici yanıtlar üretme sorunuyla yüzyüze.

demek ki, hdk/hdp, türkiye genelini esas aldığımızda, büyük ölçüde kendisine hedef seçtiği toplumsal kesimlerin ihtiyaçlarının doğrudan yarattığı ve temsilini bulduğu bir organizasyon değil.

bu durumda hedeflenen, akp’ye oy atan milyonlarca emekçi de dahil, kazanılacak olan kitlelerin ihtiyaçları da dışarıdan ve gözlemsel olarak, kısmen biliniyor.

oysa adem-i merkeziyetçi model, kelimenin tanımı gereği, bütün ihtiyaçlar listesini ve ihtiyaçların kazanım planını (parti programını) ihtiyaç sahiplerinin en geniş katılımla, aşağıdan yukarıya yapmasını gerektirmez mi?

zenon paradoksu gibi görünen bu durumu aşacak olan da ademi merkeziyetçi modelin ruhuna uygun yaratıcı yol ve yöntemlerdir.

ikinci temel paradoks ise (“bdp/hdp yönetimine açık mektup” başlıklı yazımda da belirttiğim gibi) bu tartışmayı yapanların hiçbirisinin adem-i merkeziyetçi örgütler olmaması, tersine merkeziyetçi, dahası uzun yıllar boyunca stalinist modeli kutsamış yapılar olması.

hdp/bdp coğrafyasında birleşme sürecine dair pek çok tartışma yapılsa da şu ana kadar benim gözüme bu konuda hiç bir tartışma çarpmadı ne yazık ki.

en çok duyduğum kaygı, bdp nin cesametinin fiilen yaratacağı belirleyicikle ilgili. kaygının tarifi, arkasındaki ön kabulleri de ele veriyor. bu kaygıları dile getiren kümelerde hakim ortak akıl belli ki, organizasyon içindeki kendi verili durumlarını temel alarak tartışıyor. “nasıl bir hdp” konusundaki tahayyüllerini de böylelikle, geleneksel bir “sol örgütler birliğiyle” sınırlamış oluyorlar.

aslında adem-i merkeziyetçi bir hdk yapılanmasını en çok bu kaygıyı dile getirenlerin savunması gerekmez mi? böyle bir çokluğun birliğinde merkeziyetçi model, haliyle taklit ettiği newton fiziğinin yasalarını beraberinde getirir. vektörel kuvvetler içinde en güçlüsü de (bdp), bileşkeyi fiilen tanımlayacaktır.

oysa adem-i merkeziyetçi yapılanma, çokluğun, çok merkezli bir şebeke olmasını sağlayacak; vektörler arasındaki ilişki, kuantum fiziğini taklit etmeye başlayacaktır.

haziranda yapılacak kongre her iki paradoksal duruma da yaratıcı çözüm yaklaşımları ve modeller üretmeyi herşeyin önün koyar umudundayım.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 


HALUK ÜNAL

BDP ve HDP nin değerli aktivistleri

Ben ve benim gibi onbinlerce özgürlükçü demokrat vereceğiniz kararları, atacağınız adımları dikkatle izliyor ve umutla bekliyoruz.

Bu ülkede ilk kez, tarihi ve uluslararası anlamda özgürlükçü demokrat bir siyasetin kitleselleşme imkanlarını kanıtladınız. Bu yönde çok önemli bir umut yarattınız.

Bu sürecin asıl öznesi olan Kürt Özgürlük Hareketi (KÖH), kendi coğrafyasında sağladığı başarıyı bütün Anadolu ve Mezopotamyaya taşımaya karar verdiği andan itibaren, bizler de kendimizi kaçınılmaz olarak, bu sürecin doğal unsurları olarak görmeye başladık. Artık yalnızca ezilen bir ulusun mücadelesi karşısında ezen ulus aydınlarının ilkesel duruşu ve görevlerinden öte, bu çaba bizlerin de çabası oldu.

Dilerdim ki, ben ve benim gibi, henüz hiç bir hukuksal ve organik bağı olmaksızın, kendisini bu sürecin doğal parçası sayanların sesini duyabileceğiniz, öneri ve düşüncelerini alabileceğiniz araçlara, mecralara sahip olsaydınız. Ama ne yazık ki henüz yok; neyse ki iletişim, bilişim çağındayız ve bu tür eksikleri aşmanın sayısız yolu yordamı mevcut.

Kişisel blogumda (https://unalhaluk.wordpress.com)bir dizi yazıyla seçim ve sonrasında yaşanacağını tahmin ettiğimiz sürece dair görüşlerimi kısmen dile getirmiştim. Yazının bütünlüğü için, burada bazılarını özetlemekte yarar görüyorum.

Bizlerin KÖH’nin dip akıntılarını görmesi mümkün değil. Değerlendirmelerimizi bu akıntılar kuvveden fiile, yüzeye yansıdığında algılayabilir, anlamlandırabiliriz.

Bizler için 2012 Newrozunda ilan edilen yeni strateji, bir paradigma değişikliğinin de ilanı anlamına geliyordu.

Geleneksel ulus devlet hapisanesi ve mezarlığı yaratma kolaycılığı yerine Anadolu/mezopotamya’da bir demokrasi bahçesi inşa etmek diyebileceğim çok daha zor, karmaşık, bir o kadar da doğru ve onurlu bir seçim yapılmış; bu yolculuğa bütün Anadolu halkları, emekçileri, ezilenleri davet edilmiş oldu.

Henüz Anadolu halklarının büyük çoğunluğuna anlatılamamış olsa da söylenen çok sarih. Bu yolculuğun kutup yıldızı adem-i merkeziyetçilik (özyönetim) kavramıyla tanımlanıyor.

Söz konusu değişime, paradigma değişimi adını verebilmemin nedeni de bu.

Bu ülkede yüzyıldır unutulmuş, unutturulmuş bu kavrama, bir tarz-ı siyaset olarak, yerel yönetimlerden başlayarak hayat vermeye başlamak, çok açık ki, tarihsel bir kırılma noktası.

Bu yolculuğun yarına dönük bütün cazibesi ve büyüsü de burası.

 

AMACA UYGUN ARAÇLAR

Çok kısaca özetlemek gerekirse, sosyalizmin büyük yenilgisi, bir hipotezin tez gibi ele alınmasıyla başladı. Egemen sisteme ait araçlarla alternatif bir yaşam kurulabileceği su-i zannıyla da mantıksal sonuçlarına ulaştı.

Şimdi yeniden özgürlükçü demokrat bir siyaset bu topraklarda, amaca uygun araçlar inşa etmeye çabalıyor. Para merkezli bir Dünya’ya karşı, insan merkezli yaşam alanları yaratma çabasında.

Vicdanını ve ahlakını yitirmemiş hiç kimse bu çabaya bigane kalamaz.

İşin en önemli tarafı, bu çaba, doğası gereği, her yurttaş için anlaşılır, somut, faydaları tanımlanabilir bir niteliğe sahip. Belki, en radikal yanı da bu.

 

BDP/HDP

Amacım kendi kendimize keyf bahşetmek değil elbette. Bir farkındalığı test etmeye ve paylaşmaya çalışıyorum. Eğer bu saptamalarımda farklılık, çelişki görmüyorsanız, “birleşme” sürecine ilişkin söylemek istediklerim de kolay anlaşılacak umudundayım.

Bu sürece ilişkin tartışmaları olabildiğince yakından, ulaşabildiğim bütün mecralardan izlemeye çalışıyorum. Tartışmalarda kaygı verici bir yön gördüğümü söylemek zorundayım.

Sürecin öznelerinin büyük çoğunluğu, birleşme problematiğini yalnızca BDP ve HDP yi oluşturan örgütleri veri alarak sürdürüyor.

Oysa önceki yazılarımda da altını kuvvetle çizdiğim gibi, bu birleşme esas olarak KÖH ile Batı’da yaşayan yüzbinlerce tekil özgürlükçü demokratın birleşmesi olmadıkça, yeni bir ÖDP den öte gitmesi zordur.

Kurucularından olduğum ÖDP’nin ne tüzüğü ne programında sorun vardı. ÖDP nin tükenmesi, %70 ini oluşturan bireysel, bağımsızları %30 u oluşturan örgütlerin yönetmeye kalkması ve rekabetiyle gerçekleşti. ÖDP projesinin aldığı en yaşamsal darbe ise, birinci yıl ortalarında parti meclisine sunduğumuz, “bütün işkollarında bütün ÖDP bileşenlerinin ortak çalışma grupları oluşturması”na dair, önergenin bir kesim tarafından engellenmesiydi. Tepede birleşen örgütlerden irice bir tanesi, tabanda taraftarlarını bizlerle karıştırmak istemiyordu. Bence Parti, o gün bitti.

“Biz o süreçten de ders çıkarttığımız için, bu kez çatı partisi ve kongre siyaseti (HDK) modelini geliştirdik” dediğinizi duyar gibiyim.

Söz konusu modelin ders çıkartmak, samimiyetle yeni bir yol aramak olduğundan kuşku da duymuyorum.

Ancak yapılan tartışmaların argümanları (ve arkada bıraktığımız seçim sürecinde gözlediğim çalışma tarzı) kaygılarımın temel nedeni. HDP ne olacak sorusuna verilen yanıtlar, Organik Parti mi, Çatı Partisi mi, Blok partisi mi soruları çevresinde dönüyor. Geçtiğimiz günlerde bütün HDP bileşen temsilcilerinin katıldığı (İMC TV)bir programda, tartışma bu kavramsal çerçeveyi aşamadı.

Benim açımdan daha şaşırtıcı olan, bütün bu sürecin asli örgütlenmesi HDK olmasına rağmen tartışmaya hakim olan, kongre siyasetini geliştirmek ve ihtiyaçlara uygun hale getirmek, hiç konuşulmadı.

Eğer “her amaç, ona uygun araçlarla inşa edilebilir” ilkesini paylaşıyorsak, bu tartışmayı yürüten bütün örgütlerin merkeziyetçi örgütler olduğu gerçeğini unutamayız. Yani paradoksal bir durumla karşı karşıyayız.

Niyet ne kadar iyi olursa olsun, şu anda HDK bileşeni merkeziyetçi örgütler, adem-i merkeziyetçi bir örgütlenme modeli tartışmıyor.

Yüzbinlerce bağımsız tekil demokratla nasıl bir modelle birleşeceğinizi de tartışmıyor.

Birleşme, güç dengeleri, KÖH ile diğerlerinin güç dengesizlikleri vb. tartışılıyor.

Üstelik sanki HDK bünyesindeki BDP ile diğer örgütlerin ortak örgütlenme modeli tartışılır gibi tartışılıyor.

Oysa sorun çok yalın.

KÖH’ün 30 yılda ulaştığı düzey, yarattığı birikim, ademi merkeziyetçi bir eksende, Batı’da yaşayan bütün renklerden demokratlarla nasıl paylaşılacak? Nasıl bir ortak mücadele zemini yaratılacak?

Yaygın ağlar/şebekeler (network) biçiminde örgütlenen, adem-i merkeziyetçi bir model nasıl inşa edilecek?

Yüzbinlerce tekil, bağımsız, müslüman, sosyalist, kemalist veya liberal demokrat bu zeminde kendisini nasıl ifade edebilecek, nefes alabilecek ve bu büyük çabaya katkı verebilecek?

Kasten mi istemeden mi ortaya çıkıyor bilemiyorum, ama bu tartışmalar, HDK’nın BDP dışındaki bileşenlerinin, yeni bir “arayüz yaratmakta” anlamlı bulunduğunu ima ediyor. Herkesi tenzih ederek bunun da söz konusu kurumlara çok büyük bir haksızlık ve yanlış işlev yüklemek olduğunu düşünüyorum.

Biçim, içeriğin en güzel ve tutarlı görünümünüdür. İçeriğimizi ademi merkeziyetçi, programımıza uygun bir ağ örgütlenmesi haline dönüştürmeyi başarabilirsek; yani Gezi ruhuna, söylemine uygun bir öz yaratabilirsek, buna uygun biçimin de süratle vücut bulacağından bir kuşku duymamalıyız?

Seçim deneyimi gösterdi ki, Gezi topluluğuna ulaşabilen söz üretmekte, uslup geliştirmekte önemli sorunlara sahibiz.

En önemlisi de bunu yaratanların kahir ekseriyeti HDK içinde değil.

Öte yandan milyonlarca Batılıya en hızlı nüfuz edebilecek, gezi uslubundan katbekat güçlü sözlerimiz, kanıt değeri taşıdığı için, yerel yönetim pratiklerimizden üretilebilir.

Hareketin aktif ve etkin öznelerinin önünde benim de göremediğim, çözüm bekleyen, onlarca hatta yüzlerce sorun olduğunu tahmin edebilirim.

Ama yeniden yapılanma sürecinde bence iki temel sorun anahtar niteliğinde. Ve bunlara doğru yanıtlar verilemezse, diğer sorunlar da tatminkar çözümlere kavuşamazlar kanısındayım.

Bunlardan birincisi, HDK nın örgütlenme modelidir.

 

ADEMİ MERKEZİYETÇİLİK VE AĞ ÖRGÜTLENMELERİ

Gezi süreci, yarattığı bütün kırılmalara rağmen, arkasında, kendisini tanımlayan derli toplu bir siyasal metin ve politik yapılar bırakamadı.

İstanbul’da 32 ilçede binlerce kişiyle başlayan forumlar onlarla ifade edilecek sayılara düşerek, sönümlendi.

Bence bunun en önemli nedeni, kitlesel ve demokratik siyasetin, internet bazlı iletişim kanallarını (intranet) yaratamamasıdır.

Bu zaafiyetin ilk büyük alameti, Gezi parkındaki kitlenin kendi sözcülerini üretememesi, her gün periyodik forumlarda kendi kararlarını alamaması, Taksim Dayanışmasına bütün yetki ve sözcülüğünü devretmesiydi.

Taksim Dayanışmasının 130 olduğu iddia edilen bileşeni de, Türkiye sol örgütlerinin tezahürleri olarak, fıtratları gereği, bu noktayı asli mesele olarak görmediler.

En tuhafı da facebook ve twitter sayesinde geliştiği ayan beyan olan bu sürece müdahale etmek için çırpınan örgütlü öznelerin, geçtim kendi intranet alternatiflerini geliştirmelerini, twitter, facebook gibi mecraları bile öğrenmekteki isteksizlikleriydi.

Gezi hareketi adem-i merkeziyetçi bir yapılanma olduğu için, kendisine katılan her bir ferdin, her küçük grubun, bulunduğu yerde bir merkez olmasını sağladı. Twitter, facebook da yüzbinlerce merkezin irtibatını, bilgi alışverişini mümkün kıldı.

Peki, böyle hareketlerin genel merkezleri olmaz mı? Elbette olur. Ama söz konusu genel merkezin görevi, milyonlarca küçük merkeze ne yapacağını söylemek, nasıl yapacağını söylemek değildir.

En büyük ihtiyaç, internette gezinen milyonlarca bilginin, hareketin ihtiyaçlarına göre toplanması, tasnif edilmesi, yalınlaştırılıp, milyonlar tarafından kolayca ulaşılabilir hale getirilmesidir öncelikle. Bu, aynı zamanda ortak gelecek için karar alabilecek devasa bir ortak aklın da oluşması anlamına gelecektir.

Aksi halde merkeziyetçi partilerin başına gelen bizim de gelir. Kendisi adına düşünen, kararlar alan güçlü, kadiri mutlak bir merkezle, tembel, isteksiz, atıl bir kalabalığın ilişkisi. Böyle yapılar hem lider öğütme mekanizmasıdır, hem de “tepede yaşanan, belirlenen” iç çatışmalar ve hizipler tarihi.

Hareketin milyonlarca katılımcısı da kriz anlarında hiç bir katkı veremez hale gelir. Çimento olmak yerine “iç savaş” yığınağı oluşturmaya yararlar.

 

YENİ STRATEJİ VE KÜLTÜREL MÜCADELE

İkinci ve en önemli sorunumuz, yeni stratejimizin, ancak çok güçlü ve organize bir kültürel mücadeleyle birlikte yürümesi zorunluluğudur.

Sınıf mücadelesi kavramına kutsiyet atfedenler için bu cümle parazitli gelebilir.

İster Gramchi’nin ister Laclau/Muff’un penceresinden bakın, isterseniz Devlet’in 1923 den beri hangi araçla kazandığına bakın.

Hepsinin yanıtı kültürel hegemonyadır.

T.C. devleti kendi utanç verici suçlar tarihini gizlemeyi başarmakla kalmamış (bkz Ayşe Hür) Ermenileri, Kürtleri, Yahudileri, Alevileri, solcuları, dindarları, Ezidileri, Süryanileri, lanetlemeyi, nefret nesnesi haline getirmeyi başarmıştır.

Bu başarıyı da güçle değil, kültürel araçlarla sağlamıştır.

Resmi, tarihi, piyasa kültürünü altedebilecek güçte kültürel mücadele zeminleri yaratmak için, insan kaynağı bakımından hiç bir eksiğimiz yok. Tek sorun bu zenginliğe özgürce nefes alacağı, işbirliği yapacağı zeminler sunmak.

Son olarak mektubumun mantıksal sonucu olan üç öneri yapmak istiyorum.

Birincisi, HDK nın bir yeniden yapılanma dinamiği olarak görmesi gereken, ülke çapında bir bağımsızlar meclisi organize etmesi.

İkincisi, iletişim ve ağ örgütlenmeleri başlıklı bir arama konferansını -yeniden yapılanmanın acil ihtiyaçlarından birisi olarak- organize etmesi.

Üçüncüsü de yine ivedilikle, etkin bir alternatif kültürel mücadelenin nasıl organize edileceği, sorusunu merkez alan bir başka arama konferansını, organize etmesi.

Saygı ve dostlukla

 

 

 

 

 

 

 

 

 


Türkiyelileştiremediklerimizden misiniz?

Haluk Ünal

Birinci yazıda, ” Eğer temel ölçütü modern yaşam tarzı değil de evrensel demokrasinin ulaştığı en ileri nokta olarak kabul etmeye kalkarsak; merkeziyetçi, muhafazakar, otoriter, eril militarist, milliyetçi partilere verilen oyların oranının yaklaşık %90 larda dolaştığını”hatırlatmıştım.

Program, tüzüğünü ve en önemlisi anayasa teklifini, adem-i merkeziyetçi, yenilikçi, demokrat, çoğulcu, eşitlikçi, özgürlükçü, ezilen cinsler ve sınıflardan yana yazmış olan tek siyasi parti ise HDP/BDP. Her ikisinin geçtiğimiz seçimlerde aldığı toplam oyun miktarı da %6.61.

Bence kendisine demokratım diyen herkesin asıl dikkat etmesi, çözümlemesi, anlaması gereken gerçek budur.

Elbette bu resme ülkemizdeki demokratların oranı 6.61, kalanı da sağcı gerici gibi düz ve kaba bir mantıkla bakılamaz.

Başka pencerelerden baktığımızda HDP/BDP program ve tüzüğünü belirleyen, radikal demokrasi siyasi hattını formüle eden hakim zihniyetin yanısıra, bu zeminde buluşan geniş koalisyonun içinde, kimlik siyaseti nedeniyle bu yığınağa güç veren, ya da merkeziyetçi zihniyete dahil edilebilecek, azımsanmayacak sayıda insan olduğunu görebiliriz.

Bu resim daha çok, kitlelerin kısa vadeli siyasi algılarını, kısa ve orta vadede hangi güç merkezine yığınak yapmaya karar verdiklerini anlatıyor. Aynı zamanda Türkiye toplumunun, kimlik merkezli güçlere dayanan bir cepheleşmeyi sürdürdüğünü de ima ediyor.

Bu nedenle seçim sonuçlarını AKP ve diğerleri ekseninde okumak bana göre yapılabilecek en büyük hata.

Ama aynı resim çok önemli bir veri daha sunuyor elbette. Özgürlükçü demokrasi, demokratik cumhuriyet hedefini politik hattına merkez edinmiş tek siyasi oluşum da HDP/BDP.

Bu nedenle ben de kameramı, diğer açıları unutmaksızın, esas olarak HDP/BDP öznesinin yanına koymayı doğru buluyorum.

HDP/BDP sürecini nasıl okumalıyız? 

Adını daha doğru koyarak konuşursak, PKK orijinli Kürt Siyasi Hareketi’nin (KSH) silahlı mücadeleden siyasi mücadele esaslı bir politik stratejiye geçtiğini ilan edişinin üzerinden bir yıl geçti.

Yeni strateji, kaçınılmaz olarak hareketin kendi asli coğafyasıyla sınırlı politikanın yerini, misakı milli kapsamında bir politikaya geçişi anlamını da taşıyor.

Buna yaygın olarak, “Türkiyelileşmek” dense de, yeni stratejinin muhtevası misakı milliden çok daha geniş bir vaade ve iddiaya sahip.

Burada katiyen gözden kaçırılmaması gereken nokta KSH’nin onyıllardır orjinal tarihi coğrafyasında (Kuzey, Güney, Doğu ve Batı Kürdistan) sürdürdüğü mücadeleyi, Türkiye’nin batısına da taşımaya karar vermiş olması. Bu nedenle, seçilen stratejiye Türkiyelileşme adı vermek, muhtevasını doğru anlatan bir terim değil aslında.

PKK merkezli kürt siyasi hareketi bu gün geldiği noktada çok geniş bir koalisyona dönüşmüş durumda. Bu ülkenin tarihinde gerçek bir halk partisinden söz edilecekse bunun adı BDP dir. (DTK, KCK, PKK, bin bir adlı bir allah, deyip bilgi eksiklerinden yapabileceğim hatalar için peşinen özür dilerim. T.C. utansın…)

BDP istese de yalnızca doğu ve güneydoğu Anadolu ile sınırlı bir stratejiye sahip olamayacak kadar, diğer Kürt coğrafyasından etkilenen, etkilenmeyi ve etkilemeyi arzu eden bir hareketin Türkiye’deki görünümüdür.

Bu nedenle Türkiyelileşme, bir çok bakımdan sorunlu ve yol gösterici bir kavram olamıyor.

Bence BDP herkesten çok Türkiyeli, hiç birimizin olamayacağı kadar da Ortadoğulu.

Tartıştığımız, anlamaya çalıştığımız, HDP süreciyle ise ortaklaştığımız, 1980 lerden bu yana hayatını bu tarzda kurmuş ve yaşamış bir siyasi hareketin şimdi, misakı milli sınırları içinde de kendi dışında kalan kesimlerle, birlikte siyaset yapmaya karar vermesi, buna uygun araçları ve dili geliştirme çabasıdır.

Konunun doğası da gösteriyor ki KSH, son derece devasa bir siyasal örgütsel bir sorunla karşı karşıya. KCK tutuklamalarıyla içeri tıkılan binlerce yetişmiş siyasi kadronun yokluğu da düşünülürse, işlerinin hiç kolay olmadığı, olmayacağı çok açık.

Resmi böyle çektiğimizde, misakı milli içinde KSH’i ile birlikte siyaset yapmak isteyenler için de sürecin hiç kolay olmayacağı kolayca görülebilir.

Peki KSH Türkiye bazında söz konusu strateji değişimi açısından başarılı mı? Çünkü yukarıda resmetmeye çalıştığım denklemin çözümü esas olarak KSH nin yetenekleriyle doğru orantılı.

Bu gün benim gibi sürece esas olarak Batı’daki etki ve sonuçları üzerinden bakmaktan başka çaresi olmayanlar için çok önemli bir başarı söz konusu.

Böyle bir süreçte sayısal artış veya eksilişler başarının asli ölçütleri olamaz, olmamalıdır. Kaldı ki karşımızda, oy potansiyelini stabilize etmiş, belediye sayısını artırmış bir parti duruyor. Yani sayısal açıdan büyük bir başarı yoksa da, başarısızlıktan da söz edilemez.

Ama nitel açıdan bakıldığında kutlanacak bir başarı sözkonusu.

Şöyle söyleyelim, BDP Halkların Demokratik Kongresinin bir üyesi olduğuna göre, HDK’nin bu ülkenin gündemine bir yıl içinde soktuğu yenilikler hayranlık verici düzeyde.

Hem Demirtaş, Baydemir, Buldan, Türk gibi isimlerin geliştirdikleri uslup ve dil ile Batı’da yarattığı saygınlık ve geniş sempatiden; hem de bu topraklarda yepyeni demokratik bir zihniyetin ilkelerine dair onlarca kanıta -kağıt üzerinde bırakmayıp- kendi iç politik kurgusunda hayat veren bir koalisyondan sözediyoruz.

T.C.nin şedit, tecavüzkar politikalarıyla, merkeze gelmesini engelemeye, yerel alana hapsetmeye çalıştığı KSH, yerel yönetimlerden küresel alanda ses getirecek tartışmaları ve gündemleri yaratma potansiyelini kanıtlamaya başladı.

Örnek mi, uzağa gitmeye gerek yok. İki gündür Türkiye’nin tartıştığı ” yerel yönetimlerin yerel zenginliklerden pay alması” talebinin demokrasinin iktisadi yönüyle ilgili ne kadar güçlü ve radikal bir mesele olduğunun herkes farkındadır sanırım. Bu tartışmada tek sorun Gülten Kışanak’ın “dil sürçmesi” oldu. Sürçme de Amed(Diyarbakır)’ı anarak başlayıp, talebinin İzmir’i de kapsadığını söylememesi. Ne gam, düzeltiverdi. Bundan böyle İzmirliler düşünsün.

Örnekten de görüleceği gibi, Kürdistan’da ortaya atılan, siyasi ve iktisadi her demokrasi talebi sonuna kadar “Türkiyeli…” Rojava’da olup bitenlere göz kapatmak, sessizlikle öldürmek de artık çare değil.

Bu ülkenin dörtte birinde yepyeni bir zihniyet yerel yönetimlerden başlayarak denenmeye başladı bile.

Bu, yeni Türkiye’nin( ve ortadoğunun) kuruluş imkanı olarak algılanamaz mı?

Bunu başaran kollektif akıl dileriz, Batı’nın her alanda biriktirdiği zengin insan malzemesinden katkı talep etmeyi de ihmal etmez. Böyle bir katkı talebini milliyetçi bir pencereden ele almaz. 

Yeni Türkiye isteyen herkes, bu kuruluşun başladığı Anadolu Kürt coğrafyasına akın akın gider, marifetlerini, uzmanlıklarını taşırsa bunun adı da Türkler için bir kardeşlik görevi ve Türkiyelileşme olmayacak mı?

Öte yandan, BDP belediyelerinde gündeme gelen her yeni uygulama ve bunun sonucunda ortaya çıkan başarı hikayeleri, bütün diğer partilerden belediyelere bir örnek, öneri, eleştiri ve yarış olmayacak mı?

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 


Haluk Ünal

2014 Yerel Yönetim seçimlerini arkamızda bıraktık. Henüz ciddi değerlendirmelerini yapamadan Cumhurbaşkanlığı seçim rüzgarına yakalanacağız gibi görünüyor.

HDP-BDP den kapsamlı değerlendirmelerin gecikmeyeceğine inandığım için bir süre bekledim. Görünüş ve duyumlar, gereği gibi acil ve derinlemesine değerlendirmeler beklemek gerçekçi olmayacak. Bu durumda yurttaş sorumluluğu gereği kişisel değerlendirmemi yapmak, kişisel kürsümden paylaşmak gerekli hale geliyor.

Bu türden değerlendirmenin sayısı ne kadar çok olursa, HDP/BDP yönetimlerinin elinde o oranda veri olacağını düşünerek, bunu bir görev kabul etmek bile mümkün.

***

Değerlendirmeye ilk olarak bazı kısa hatırlatmalarla başlamakta yarar olabilir. 2014 yerel seçimlerinde oy kullanacak toplam seçmen sayısı 52.710.730 yurttaştan oluşuyordu. Geçerli oyların sayısı ise 44.875.292. Bu durumda 7.836.000 bin oy açıkta kalıyor. Bu oylardan yaklaşık 1.800 milyon geçersiz; geri kalanı ise oy vermemiş. Bu durumda toplam seçmenin %43.32’si AKP; %25.59’u CHP; %17.63’ü MHP; %6.61’i BDP/HDP; %2.77’si SP; %1.58’i BBP; %2.50 si de Diğer partilere oy vermiş. ***

Şu ana kadar yapılan değerlendirmelere göre bu seçimin kaybedeni yok? Herkes başarılı ve zaferle çıkmış durumda. Bu durum geleneksel hasletlerimizden biri. Yenilgiyi kabul etmek, nedenlerini tartışmak ve geleceğe dönük gerçekçi çıkarımlar yapmak, genlerimizde yok.

Kazanan kim, tartışmasından önce, toplumsal sınıflar ve tabakaların karşılıklı ilişkiler ve çatışmalar alanı anlamına gelen siyaset sahnesine ilişkin bazı gözlemler yapmak, daha işe yarar kanısındayım.

Türkiye toplumu Cumhuriyet denilen deli gömleğinin içinden çıkan bedenin, eline yüzüne bakılır halde olmadığı malum.

Şedit, tacizkar, tecavüzkar bir babanın talihsiz çocukları gibi bu toplum. Bütün travmaları, çarpıklıkları, deformasyonlarıyla bir ucubeye benziyoruz. Bu nedenle de ne kendimizi, ne ötekini sevebiliyor, ne de aynaya tarafsız bir gözle bakabiliyoruz.

***

Farklı kesimler, farklı değerlendirmeler yaptılar. hepimiz bunları okuduk dinledik. Laik/Seküler kesimlerin değerlendirmelerinde temel parametre AKP nin aldığı oylardı.

Gerek miktar, gerek oran gerekse nedenler üzerine her türden tuhaf, seçkinci tartışma yapıldı. İş, (43 mü 45 mi) AKP’ye oy verenlerin neo faşizmin kitlesel temeli olarak ilan edilmesine kadar vardı.

Laisist, modernist şaşkınlığın, düş kırıklığının, karamsarlık ve kötümserliğin, şimdilik vardığı en aşırı noktaydı bu. Bu kesimlerin sigortası da kalan %55 olarak ilan edildi.

Neyse ki, “bu cahil sürü” hala azınlıktaydı; ve genişleme sınırlarına da gelip dayanmıştı.

Örneğin, Ahmet İnsel’in tespit ettiği “muhafazakar otoriter kabarma” yüzde kaçı ima ediyor? Ve hangi kriterleri esas alarak tanımlıyor?

Oysa bu açıdan bakıldığında ben ve benim gibiler için çok daha “karanlık bir tablo” sözkonusu. Eğer temel ölçütü modern yaşam tarzı değil de evrensel demokrasinin ulaştığı en ileri nokta olarak kabul etmeye kalkarsak; merkeziyetçi, muhafazakar, otoriter, eril militarist, milliyetçi partilere verilen oyların oranının %90 larda dolaştığını görebiliriz.

Kophenag kirterlerini bile temel alsak, %90 otoriter, muhafazakar bir ortak payda iddiası yalanlanamaz. Söz konusu %90 ı bölen ikinci ölçüt ise laik-seküler/dindar ayrımıdır.

Parti programlarında merkeziyetçi, muhafazakar, otoriter, eril, militarist, milliyetçi geleneksel TC zihniyetine alternatif bir zihniyet geliştiren, bu zihniyeti bir anayasa teklifi olarak somutlamış, parti içi yaşamında, politik pratiğinde hakim kılmaya çalışan partiler hangileri?

***

Bu durumda siyasi mücadele stratejileri açısından da iki farklı aks mevcut demektir. Birisi, Laiklerin devlette yeniden egemen olması, ne pahasına olursa olsun, AKP yönetici kliğinin tasfiyesini esas alan strateji.

Diğeri ise, ben ve benim gibilerin, geliştirmesi gereken strateji. Bu gün toplumda varolan bütün kesimlerin devletle somut bir çelişkisi veya çatışması var. Bunların tamamı da anayasal sorunlar. Ancak toplumsal kesimlerin hiç birisi ötekilere dönük, ortak mücadelenin faydalarını anlatma çabası içinde değil.

Kürtler Türkler’e, Aleviler sünnilere, Hıristiyanlar müslümanlara, Laikler mütedeyyinlere devleti birlikte değiştirmenin önemini, yeni bir anayasanın zorunluluğunu anlatması tek geçerli yol.

Demokrasi mücadelesinin merkezi meselesi de bu.

Bir başka deyişle demokrasinin genişlemesi herkesin “Türkiyelileşmesinden” geçiyor. Merkeziyetçi zihniyetle, adem-i merkeziyetçi (özyönetimci) zihniyetin mücadelesi, gelecek 50 yılı belirleyecek.

İnsanlık, geldiği noktada kazanımlarını koruyabilmek için, bu onbin yıllık modası geçmiş sosyal teknolojiyi çöpe atmak, gelişmişlik seviyesine uygun özyönetimci sosyal teknolojiyi benimsemek zorunda.

Refah da özgürlük de aynı kapıdan geçiyor.


Haluk Ünal

 

Geçtiğimiz hafta, HDP’nin seçim çalışmalarına sistematik bir linç kampanyası başlatıldı. Bu gün HDP eşbaşkanlarının basın toplantısında aktardığı bilgilere göre şu ana kadar saldırılar 22 yerde gerçekleşmiş.

Toplumsal kutuplaşmanın tavan yaptığı, üç farklı egemen fraksiyonun devlet içinde görünür güvenlik araçlarını ve bürokrasiyi(asker, polis, mit) paylaştığı, herkesin kılıcını kınından sıyırdığı bir dönemden geçiyoruz.

Egemen sınıf bloku dağılıp, fraksiyonlar arası savaş tavan yaptığından beri, deneyimli olan herkes, BDP/HDP yi bu kirli savaşın içine çekmek için atılacak pusuları bekler vaziyetteydi zaten. Bu cenahta kimse şaşırmadı. Kaçınılmaz melanet, başladı.

Bundan sonrasında olacakları elbette tek başına BDP/HDP  belirleyemez ama, bu kumpası doğru anlamak ve ülke çapında dil ve tutum birliği içinde olmak çok önemli.

Bu gün Ertuğrul Kürkçü’nün konuşması da yeterli farkındalık ve tecrübenin HDP nin ortak aklında mevcut olduğunu gösteriyordu.

Kürkçü’nün konuşmasının sonunda işaret ettiği Ümit Özdalga’nın açıklaması, bize yönelik saldırıların da anahtar cümlesi. Diyebiliriz ki devlet aklı en veciz ifadesini malum kişide bulmuş: “HDP/BDP %10 barajını aşmak üzere, bunu durdurmalıyız!” (Olup bitenler, Ümit Kıvanç’ın Riya Tabirleri adlı blogunda yine çok veciz ifade ettiği üzre %10 barajına ek olarak Linç barajı diye de okunabilir)

BDP/HDP çizgisinin %10 barajını aşması, geri kalan kafadengi sermaye ve devlet partilerinin %90 ına karşı nicel bir önem arzetmemesi gerekir.

Mesele %10 barajı da değil bence. Mesele BDP/HDP çizgisinin potansiyel anlamıyla, vaadettiği siyasal pozisyonla ilgilidir.

Muradımı daha iyi anlatmak için, bir geri dönüş yapıp, 1992 yılında 3. İzmir İktisat Kongresi’nden bir anımı paylaşmak istiyorum.

DİSK Sinema Emekçileri Sendikası delegesi ve bir sosyalist olarak bu kongre, hayatımda ilk kez Türkiye’nin ve Dünya burjuvazisinin en önemli temsilcileriyle fiziksel olarak bir araya gelmem, aynı havayı solumam ve Türkiye’nin geleceğini “tartışmam” anlamına geliyordu.

3 gün süren kongre atölyeler temelinde organize olmuştu. Bana da sinema/kültür insanı kategorisinden Kültür temalı atölyede yer vermişlerdi.

Geçmiş gün bir çok ayrıntıyı unutsam da Atölyenin moderatörlüğünü Üzeyir Garih’in yaptığını Ali Koçman’ın da hemen yanında oturduğunu iyi hatırlıyorum. Her iki isim de TÜSİAD’ın ve Türkiye burjuvazisinin önemli figürleriydi.

O yıllarda henüz geleneksel yanlarının tümüyle yüzleşememiş bir solcu olarak, her iki ismin yaptığı sunumların entellektüel kalitesi ve karşılıklı tartışmalardaki performansları beni hem şaşırtmış, hem de çok düşündürmüştü.

Amacım bütün kongre sefahatını anlatmak değil elbette. Ama ikinci gün, birbirimiz hakkında belirli kanaatler edindikten sonra bir kahve molasında Ali Koçman yanıma geldi ve selam sabahın ardından doğrudan lafa girdi…

Mealen söylediği şuydu “Delikanlı 1960 lı yıllarda Türkiye’de sol çok örgütlüydü. Özellikle de kültürel, entellektüel ve teknolojik açıdan bizi sollamışlardı. Biz ise dağınık ve geriydik. Az kaldı iktidarı alıyordunuz. 1971 sonrası süratlen toparlandık örgütlendik ve bu kez biz sizi açık ara solladık. Ne zaman bu açığı kapatırsınız, yeniden bizi sollarsınız, yeniden iktidar alternatifi olabilirsiniz.”

Ümit Özdalga’nın açıklamasıyla bu anektodu hatırladım. BDP/HDP zemininde, Koçman’ın işaret ettiği bir çok alamet belirmiş durumda. Hareketin ortak aklı da bu alametlerin görünür olmasının sebebi. Ve her geçen gün bu alametlerin harekete sinmesi, hakim olması için ciddi bir çaba var.

BDP/HDP zemini Koçman’ın işaret ettiği bütün kriterleri barındırmakla birlikte, bir kısmını henüz kuvveden fiile çıkartabilmiş değil. Ama 1. TİP ten sonra ilk kez bu kadar niteliğin, imkanın, gücün ve aklın biraraya geldiğini görüyoruz. (Belki de asıl emanet DEVGENC’e değil hep beraber 1.TİP e iade edildiğinde çevrim tamamlanmış olacak.)

Eh şakası yok, bu hareketin bileşenleri, günahıyla sevabıyla, bizler için kurulan cehennemlerden geçip geldik. Ve farkındayız… Çok pusudan geçtik, kolay kolay düşmeyiz. (Düşersek de hiç bahane uydurmadan “o, biz değilmişiz” demekten başka çare kalmaz.)

İşte Ümit Özdalga’nın da gördüğü ve sahiplerini uyarmak istediği tehlike bu olsa gerek!