Archives For adem-i merkeziyetçilik


Türkiye’deki Cizre ile Rojava Cezire kantonu aslında aynı adı paylaşıyor. Birbirleriyle akraba aynı halkın iki kesimi. Saray darbesine karşı Cizre halkı “öz yönetim” ilan ederek senin darbeni, darbe anayasanı tanımıyoruz dedi. Ayrı devlet istemiyoruz ama buz bu ülkede senin anayasanla da yaşamayacağız, kendi seçmediğimiz hiç bir yerel yönetici bizi yönetemez dedi. Örnek olarak da Cezire kantonundaki gibi bir anayasayla yaşamak istediklerini tahmin etmek zor değil.

Aslında bu tavrı alan yanlızca Cizre halkı değil. Şu an Türkiye Kürd coğrafyasında hemen bütün il ve ilçeler bu talebi paylaşır durumdalar. Geçtiğimiz seçimde AKP’yi bölgede barajın altına itip, kitlesel olarak HDP’yi barajın üzerine taşımakla da Kürt halkı bu talebini açıkça ifade etmiş oldu.

Bunu bir dizi basın açıklamalarıyla duyurdukları andan itibaren başlayan toplu tutuklama dalgasına karşı da bu kez, mahallelerde güvenlik güçlerini sokmamaya, direnişler geliştirmeye başladılar.

En az bir haftadır söz konusu mahallelere güvenlik güçlerinin giremediğini sağır sultan bile biliyor artık.

Belli ki Saray bloku, Cizreyi plot bölge olarak seçti ve bu gece şehri toplarla döverek bu direnişi kırmaya çalışıyor.

Böylece Cizre direnişi sivil bir itattsizlik eylemiyken tarihi anlam taşıyan bir dönemeç noktası, bir eşiğe dönüşmüş durumda.

Her halükarda faturası çok büyük olacak. Ama videodaki Canlı kalkan Sakine Ananın nabzına bakılırsa hiç de kolay olmayacak.

Batıda çaresiz kalmış ben ve benim gibiler adına bari sosyal medyadan bir kez daha bu gece tanklarla toplarla ezilmek istenen talebi paylaşayım.

“Rojava Toplumsal Sözleşmesi

Giriş

Din, dil, ırk, inanç, mezhep ve cinsiyet ayrımının olmadığı, eşit ve ekolojik bir toplumda adalet, özgürlük ve demokrasinin tesisi için. Demokratik toplum bileşenlerinin siyasi-ahlaki yapısıyla birlikte çoğulcu, özgün ve ortak yaşam değerlerine kavuşması için. Kadın haklarına saygı ve çocuk ile kadınların haklarının kökleşmesi için. Savunma, özsavunma, inançlara özgürlük ve saygı için. Bizler demokratik özerk bölgelerin halkları; Kürtler, Araplar, Süryaniler (Asuri ve Arami), Türkmenler ve Çeçenler olarak bu sözleşmeyi kabul ediyoruz.

Demokratik Özerk Bölge Yönetimleri; ulus-devleti, askeri ve dini devlet anlayışını, aynı zamanda merkezi yönetimi ve iktidarı kabul etmez.

Demokratik Özerk Bölge Yönetimleri; bütün etnik, toplumsal, kültürel ve ulusal oluşumların kendilerini kurumları aracılığıyla ifade etmeleri için toplumsal mutabakata, demokrasiye ve çoğulculuğa açıktır. Demokratik Özerk Bölge Yönetimleri; ulusal ve uluslararası barışa, Suriye’nin sınırlarına ve insan haklarına saygılıdır.

Toplumsal Sözleşme’nin oluşması, demokratik toplumun inşasının aracı ve toplumsal adaletin güvencesi olan Demokratik Özerkliğin tesisi ve bilimsel bir toplumun inşası için; Demokratik Özerk Yönetimler’deki Kürtlerin, Arapların, Süryanilerin, Ermenilerin ve Çeçenlerin istemleri ile Suriye’nin diğer halklarının istemleri demokratik bir Suriye ve Demokratik Özerk Yönetimler’in siyasi-toplumsal bir sistem olmasında birleşti. Bu amaçlar ve böyle bir yönetim için bu sözleşme kabul edilmiştir. ”

(…)


Haluk Ünal

Yaman Çelişki… 

Kobane artık tarihi bir direnişin mekanı, adı ve sembolü. Bunun nedeni, muazzam bir güç farkına rağmen, Kürt Özgürlük hareketi’nin gösterdiği olağanüstü direniş başarısı ve askeri zeka değil yalnızca. Kobane aynı zamanda siyasal islamın iflasının da sahnesi.

24815627

Erkek egemenliği ile kör inancın birleştiği yerde, nasıl bir vahşet, vandalizm, barbarlık tablosunun ortaya çıktığının güncel hafızası.

50 tank binlerce ateş gücü yüksek ağır silahlarla kuşatılmış, “eğit – donatlar”ın mahsulü erkek savaşçı, bütün şehri ele geçirmiş, son bir kaç sokağı düşürmeye çalışırken başlayan kadın hamleleri ile başladı düşüşleri.

arinMirkanW

Bizim devletin sınıra döşediği mayınlardan ürettikleri patlayıcıları bedenlerine bağlayıp, tankların içine girme iradesini gösteren Arin Mirkanlarla bu sefiller ilk kez başka bir zihniyetin fedakarlığıyla tanıştı.

Sonuç ortada, ağır bir yenilgi, giderek hezimete dönüşüyor.

Ne yazık ki, artık herkesin malumu, bu şehirde taş taş üzerinde bırakmadı İslam Devleti.

kobane-zaferi-sonrasi-30-01-15-12

Şimdi, savaşın kuşatılmışlığı içinde binlerce Kobane’li vatanına dönmeye başladı. İyi de şehir nasıl onarılacak?

Bu noktada PYD yönetimi, hayata bakışlarının çarpıcı bir kanıtı olarak, hayranlık verici bir projeye niyetlendi.

Kobane, olduğu gibi bırakılıp, bir hafıza müzesine dönüştürülecek. Yeni şehirleşme ise sıfırdan tasarlanacak.

Tasarımın temel ilkesi her bakımdan doğayla uyumlu, 10 bin kişiyi geçmeyen yavaş şehirler yaratmak. Şehirlerin mimarisi ise – mimarların süzgecinden geçerek – geleneksel kerpiçten tasarlanacak.

Ancak projenin gerçekleşmesi için çok büyük engeller var. Birincisi ve en önemlisi halkın acil geri dönüş ve yerleşim ihtiyacı.

Şehir planlamacılar ve mimarların hoşgörüsüne sığınarak, projenin bence hayranlık verici bir örnek olduğunu söylemeliyim. Üstelik muazzam bir iletişim gücüne sahip olacağını görmek için iletişimci olmak bile gerekmiyor.

Ama… PYD’nin bütün Rojava’ya hakim kıldığı doğrudan demokrasi ve özyönetim sisteminin omurgası, mahalle meclislerinden başlayarak semt, il ve kanton meclisine kadar uzanan bir meclisler sistemi.

Bir mahalle meclisinin kararını anayasaya aykırılık dışında hiç bir “üst” meclis değiştiremiyor. Tek yol ikna ve mutabakata dayalı tartışma.

kobane_19kasim_9

Hal böyle olunca proje, ancak Kobane halkının ikna edilmesine bağlı.

Kobane halkını ikna etmek açık ki böyle bir durumda soyut bir tartışmanın konusu değil.

Varolan kaynakların nasıl kullanılacağı, bu proje için gerekli ek kaynakların nasıl yaratılacağı, proje takvimi içinde halkın acil barınma başta olmak üzere temel ihtiyaçlarının nasıl karşılanacağı da ayrı bir tartışmanın konusu elbette.

Bütün bunlar, sonucunu bilmesek de Rojava devriminin nasıl modern ve geleceğe ışık tutan bir laboratuvara dönüştüğünün ciddi kanıtları değil mi sizce de?


Haluk Ünal

Çekim yoğunluğu, fiziki şartlar derken, amaçladığım oranda yazamadım. Dört gün önce Cezire çekimleri bitti. Afrin ve Kobane çekimleri planlaması için kısa bir mola verdim.

Anlatacak şey elbette çok, burada anlatabilecek olan da var, olmayan da, haliyle…gerilayenjin79

Şu ana kadar tanık olduklarım içinde bence en önemlisi, Kürt Özgürlük Hareketi ile ilgili çok cahil olduğumuz gerçeği.

Benim gibi 16 yaşından beri siyasetle bu kadar içli dışlı, üstelik “Kürt Sorunu” karşısında Kemalist zihniyetten uzak, şövenizmle mesafeli, hala yakından izlemeye çalışan birinin bile bu şaşkınlığı yaşaması.

Sezgilerimde çok haklıymışım. Burada gelişen “devrim” bir çok açıdan tartışılabilir. Henüz proje safhasındaki bir çok önemli ve yeni iddianın kanıtlanması talep edilebilir.

Tek bir konuda ise tartışmasız bir gerçekle karşı karşıyayız.

Kadınlar gerçekten bir devrim yapmışlar ve bu, gelişerek yayılarak sürüyor.

Devrim, sanacağınız gibi burada başlamamış.

gerilayenjin112

Kadın Devrimi, Kürdistan İşçi Partisi (PKK) kamplarında başlamış. 1990 ların başında parti içindeki erkek egemenliğine karşı kadınlar gizli gizli örgütlenmeye başlamışlar. 1995 de Abdullah Öcalan’ın Mahir Sayınla birlikte gerçekleştirdiği bir dizi seminer ve tartışmasının kayıt ve redaksiyonuyla ortaya çıkan, “Erkeği Öldürmek” adlı kitabı, bu süreçte kadınların önünü açmış, parti içi kadın örgütlenmesine ciddi bir hız kazandırmış.

Böylece salt kadınlardan oluşan “özgün taburlar” ve nihayet HPG ye paralel YJASTAR kadın ordusunun oluşmasına kadar varmış.

Eğer PKK’yi salt bir askeri örgütlenme, gerillayı da bildiğimiz askeri bir örgüt sanırsanız yanılırsınız. Dolayısıyla, kazanım salt askeri değil, sosyal, siyasi boyutları olan, çok yönlü, katmanlı bir süreci geliştirmiş.

O yılları yaşayan erkek gerillalardan birisi, kadınlara yaptıkları manevi eziyeti, gündelik yaşamda çıkarttıkları fiziksel zorlukları anlattı, bana da saygıyla susup, dinlemek düştü elbette.

En önemlisi de eğer kadın örgütlenmesi olmasaydı, kendisi de dahil, erkek askerlerin bu gün vahşi birer savaşçıya dönüşeceğini itiraf etmesiydi!

gerilayenjin83

Hemen arkasından da bu gün PKK’nin bir kadın partisi oluşuyla öğündü. Haftalardır sürdürdüğüm çekimler sürecinde YPJ saflarında, ortak taburlarda, PYD temsilcileri ve “devlet kademelerindeki” temaslarda, yeterli gözlem biriktirdiğim ve yeterli şaşkınlığı atlatmış olduğum için, anlamakta zorlanmadım.

PKK’nin bir kadın partisine dönüşmesi yalnızca kadınlarla ilgili açılımda saklı değil elbette. Ama bence bu, Öcalan’ın geleneksel Marksizme yönelttiği eleştiri ve burdan hareketle teklif ettiği politikaların da temelini oluşturuyor.

Çünkü 5 bin yıldır erkek merkezli olan her şey, dişi bir perspektiften yeniden ele alınmış oluyor.

Öcalan’ın dile getirdiği bir çok fikir, açıkça bütün çalışmalarına koyduğu dipnot zenginliğinin de gösterdiği gibi, farklı kişilerce ifade edilmiş. Ama bu fikirlerden manzum bir hipotez oluşturmak ve bunu önce PKK saflarında sonra onun beslediği bütün oluşumlarda denemek, asıl zor olan iş.

Marksist hareketin Leninist, Stalinist yorumlarının parti içinde çok güçlü olduğu, Kürt milliyetçiliğinin kitlesel çimento oluşturduğu bir ortamda, üstelik İmralı’da tecrit edilmişken, bu çapta bir paradigma değişikliğini ortaya atmak, büyük cesaret isteyen bir çaba.

Kendi bilgim ve görgüm içinde bunu yapabilen tek bir lider tanımadım.

Beşinci Element

Yeni hipotez dişi demiştim. Çünkü kadın’ın yanına, çoğulculuk, ekoloji ve adem-i merkeziyetçilik eklenmiş.

Hepsi de dişi, doğurgan ve yeni bir hipotezin ana sütunlarını oluşturuyor. Luc Besson’un “Beşinci Element” filmindeki gibi 4 element tamam, buna bir “yeni insan” ruhu, melez bir yeni toplumsal kültür gerekiyor.

Marksizmin, erkek, tekçi, merkeziyetçi, militarist yorumu karşısında varın siz hesap edin durumu.

( Bu arada Qamışlo silah seslerinden yıkılıyor. Tel Hemis şehri, bu gün İŞİD’den temizlendi; zaferi kutluyorlar. İŞİD’i Allahları bile terk etmiş durumda.)

Diyebilirsiniz ki, kadınlar neden askerliğe bu kadar meyletmiş durumda, bu bir çelişki değil mi?

DIGITAL CAMERA

Bir bakıma doğru bir soru bence de kadın ruhu, şiddetle kolay kolay uzlaşmıyor. Ancak Kürt coğrafyasını dörde bölen, Türkiye, İran, Irak ve Suriye sınırlarına hapseden Skyes Picot anlaşması, ve her dört devletin de yürüttüğü inkar ve imha politikalarına karşı PKK isyan etmeyi seçmiş. Bu isyanı hücrelerinde duyan herkes için de gerillaya katılmak tek seçenek haline gelmiş.

Yani kadınlar için silahla buluşmak bir zorunluluk olmuş. Ancak, bunun getireceği tehlikelere ilk parmak basan yine Öcalan. Savaş’ın erkeği vahşileştireceğini, buna karşı önlem alınması gerektiğini kuvvetle vurgulayan da o.

gerilayenjin56

Erkek egemenliğinin asıl panzehrinin “içimizdeki erkeği öldürmek” olacağını saptayan Sayınla birlikte yine Öcalan. (Mahir Sayın, THKP-C üyesi, Kemalizm ve Kürt Sorunu konularında demokrat bir perspektife sahip nerdeyse tek Türk siyasi çizgisi Kurtuluş Sosyalist Dergi/1974 hareketinin de birinci kalemi. Yeni Öncü/1987 dergisinde Türkiye Solu içinde ilk kez sosyalist demokrasi ve feminizm tartışmasını başlatan arkadaşımız.)

Bu sayede kadınlar hem doğayla hem erkekle mücadele etme imkanı bulmakla kalmamış; erkeğin kas gücüyle askerliği elde tutmasının, ona tarihi iktidarı açısından nasıl bir ayrıcalık sağladığını da görmüşler. Ve önce erkek = asker denklemini yıkmışlar. Böylece başka türlü bir askerliğin de mümkün olabileceğini kanıtlamışlar.

gerilayenjin38

Bu konuda kompleksi kalmamış her YPG’li savaşçı, kadınların bu alanda da erkeklerden çok başarılı olduğunu itiraf ediyor, büyük rahatlıkla. Kompleksi atamamış olanlar – her düzeyde- ise, bunu bana illaki bir laf dokundurarak gösteriyordu zaten. “İhtiyar şişko kalkıp gelmiş, yalnız kadınları çekiyor” iç seslerini duyuruyorlardı. Elbette bütün gün taburlara hakim olan yaygın şakalaşma tonunu kaybetmeden.

Reber Apo

Boşuna değil, burada da yer gök Öcalan posterleriyle dolu. Abartısız bütün çocuklar ve gençler de “Apoçi”

PYD, PKK ile kardeş partiler. Her ikisi de Öcalan felsefesini temel alıyor. Aradaki fark burada İŞİD saldırıları dışında engelsiz bir biçimde proje uygulamaya konulmuş durumda. Ha keza Kandil de bir yaşam alanı ve burda da PKK, engelsiz biçimde, kapitalizm ve onun beşiği şehirden uzak, doğayla baş başa komünal bir yaşamı organize etmiş.

gerilayenjin54 gerilla_yasam6

PKK’nin doğduğu topraklarda ise T.C. ve İran’ın kıyıcılığına rağmen geliştirilmeye çalışılıyor proje.

2011 de “Arap Baharı” başlar başlamaz PYD, Rojava’nın her noktasında örgütlenmeye ve öz savunmasını oluşturmaya başlamış.

Olacakları önceden gördükleri, o kadar net anlaşılabiliyor ki. Bu nedenle de İŞİD belasına fenersiz yakalanmayan tek güç Kürt Özgürlük Hareketi.

Bu gün binlerce Ezidi, Arap, Süryani, Aşuri, Türkmen bir soykırıma uğramadıysa bu, HPG, YJASTAR (PKK askeri güçleri) ile YPJ ve YPG (PYD askeri güçleri) sayesinde.

Ancak önemli bir fark var. PYD nin askeri kananadı hızla, Rojava topraklarındaki bütün kimliklerin ortak askeri gücüne dönüşüyor. Bununla da övünüyorlar.

Kürt ve Arap toplumlarında hala çok güçlü bir biçimde yaşayan erkek egemenliğinin beli öyle bir kırılmış ki, en büyük aşiretlerin genç kızları için tek alternatif YPJ saflarına katılmak olmuş. Röportaj yaptığım onlarca genç kadın 12 yaşında evlendirilmek zorunda kalışlarını ağlayarak anlattı.

Aslında başka bir açıdan da ilginç bir durumla karşı karşıyayız.

Eğer Öcalan, tanıtılmaya çalışıldığı gibi, ulus devlet peşinde, iktidar düşkünü biri olsa, ikinci bir Barzani olmasının önünde emin olun en küçük bir engel yokmuş.

phoca_thumb_l_reberapo42

Rojava, Kuzey Irak Kürt Yönetimi gibi, süratle ABD başta olmak üzere uluslararası toplumdan siyasi kabul görürmüş.

Türk devletinin yönetimi de, “terörist başıyla” başlattığı müzakereyi, Güney sınırındaki bu yeni devletin başkanıyla sürdürmek komedisini yaşarmış.

Oysa Öcalan, ulus devlet belasıyla yüzleştiğinden bu yana, “Kürtçe konuşmuyor”. Yeni melez bir dil/söylem geliştiriyor. Yani tarihin son devletsiz ulusu Kürtler, Kürt olmayan evrensel bir projenin öncülüğünü yapıyor. Yani hala romantik ve idealistler.

Gelişen yeni söylem ise Rojava’da her geçen gün genişleyen bir “tarihsel blokun”  ve “radikal demokrasi”nin çimentosu durumunda. (Bu ara herkese Laclau/Muffe, Hegemonya ve Sosyalist Starteji okumayı öneririm. Kitap 1992 tarihli!)

gerilayenjin73

İki yıl öncesine kadar boğazına kadar Esadla işbirliğine batmak zorunda kalmış, her koşulda gemisini yürütmüş Süryani zenginleri bile Öcalan felsefesi “burnumuzu boktan, elimizi kandan” kurtaracak tek çıkış, diye itirafta bulunabiliyor.

Bana kalırsa bu itiraf, şu anda Birleşmiş Milletler koridorlarında da yankılanıyor. Resmen duymamıza da çok kalmadı.

Fransa Cumhurbaşkanının PYD’yi ağırlaması, Alman Parlamentosunun PKK’yi terör örgütü listesinde tutup tutmayacaklarını tartışma gündemine alması tesadüf değil

.kadin-gerilla-2014  (11)

Sözün özü, Öcalan felsefesi ve onun izinde oluşan devasa bir örgütler yumağı, Ortadoğu’da sekülerizmin, iktisadi ve siyasi demokrasinin, eşitliğin sigortası konumuna gelmiş durumda.

Ne yalan söyleyeyim, dokunan da yanıyor…


haluk ünal

 

örgütlenme meselesi bence, doğrudan bir sosyal, siyasi iletişim modeli ve teknoloji tartışması.

teknoloji terimi, “malzemesi” insan olan bir konuda, ilk bakışta çok soğuk ve paradoksal görünebilir.

bunu iki nedenle kasten yapacağım.

birinci nedenim, 16 yaşımla 56 yaşım arasında, her düzeyde örgütlü bir yurttaş olarak yaşama inadımın kazandırdığı gözlem ve deneyimden yaptığım çıkarımlar.

bütün bu deneyimin bendeki özeti; ister ticari, ister siyasi, örgüt, organizasyon denilen formlar, işleyiş ve sonuçları bakımından, bir zihniyeti temsil eder; onu oluşturanların ruhlarını ve zihniyetlerini biçimlendirirler. böylece modeli yaratan zihniyetin yeniden ve yeniden üretimini de sürdürmüş olurlar.

anadolu coğrafyasında bu defo çok daha vahim boyutlara taşınır; örgütler kutsallaşır, birer cemaate kolayca dönüşebilirler.

bu gerçekliği benzer biçimde algılamayanlar için böylesi bir sözlük tercih etmekte, pozitif yabancılaşma yaratmakta, farkındalık bakımından özel yarar görüyorum.

ikinci nedenim, böyle soğuk bir terimi seçerek analiz ve tartışma yapmakla, soyutlama düzeyinde işin kolaylaşacağını, bütünsel bir bakış için duygusal, psikolojik engelleri de azaltacağını sanıyorum.

devam edelim; iktisadi, sosyal ve kültürel tüm toplumsal formlar, biçimlerinde mündemiç(içkin?) olan zihniyet ve amacı yeniden üretir, demiştim. bu nedenle de hepsi, iki kişilik ilişkilerden başlayarak, politiktir.

gündelik hayattaki işleyiş karmaşası ve her formasyonun özerk görünümlerine kanmaz da yapısal açıdan ele alırsak görürüz ki, bütün bu formlar, dönemin egemen üretim ilişkilerini de taklit ederler.

örneğin ak parti (ve benzeri bütün örgütler, iç demokrasi derecelerine bakmaksızın) bence, fordist/taylorist teknolojinin dijital teknolojiyle desteklenmiş, iyi bir yansıması, sosyal tekabülüdür.

bu söylediklerime bir tespit daha ekleyip sadede geleceğim.

her örgüt belirli ihtiyaçlardan doğar. kendisine neden olan ihtiyaçları tatmin edebildiği sürece de gelişir, büyür ve sürdürülebilir.

çoğu örgütün iyi başlayıp kötü bitirmesinin en önemli nedeni, kuruluşunda onu yaratan ihtiyaçlara yanıt verirken, giderek kendisini oluşturan topluluğun ihtiyaçlarındaki değişime ayak uyduramaz olması (muhafazakarlaşma), bunun öneminin farkına varmaması değil midir?

şimdi temel soruyu, soruları sorabiliriz;

hdk/hdp hangi ihtiyaçların yarattığı bir organizasyon?

onu yaratan ihtiyaçlara ne kadar yanıt verebiliyor? ihtiyaçlara en uygun sosyal teknoloji hangisidir? yapılacak seçim, tasarlanacak “üretim biçimi” insan kaynakları üzerinde ne tür etkiler yaratır?

“üretim” sonucunda ortaya çıkacak “ürün”, hangi ihtiyaçları, nasıl karşılayacak?

bu soruların önemini vurgulamak için tersinden bir cümle kurmakta yarar olabilir: bütün iktidarlar (diktatörlükler bile) ihtiyaçlar üzerinde yükselir.

bu noktada hdk/hdp’nin temel metinlerine, resmi sözcülerin konuşmalarına, açıklamalarına bakalım. kendisini nasıl tarif ediyor.

hangi ihtiyaçları nasıl karşılamayı tasarlıyor?

“kimlerin, hangi ihtiyaçları” sorusunun en iyi özetini aşağıdaki paragrafta buluyoruz.

“Ezilenlerin ve sömürülenlerin; işçilerin, emekçilerin, yoksulların, farklı ulus, dil, kültür ve inançlardan tüm halkların, göçmenlerin, mültecilerin, kadınların, köylülerin, gençlerin, emeklilerin, engellilerin, LGBT bireylerin, küçük esnafın, dışlanan ve yok sayılan bütün halkların ve inanç topluluklarının, yaşam alanları tahrip edilenlerin buluştuğu ortak mücadele partisi”

nasıl bir sosyal teknoloji ile bu ihtiyaçlara yanıt verecek politika üretimi mümkündür; sorusunun yanıtını ise, öcalanın newroz deklarasyonu başta olmak üzere, farklı zamanlarda farklı resmi ağızlardan yapılan açıklamalardan biliyoruz: adem-i merkeziyetçilik.

buraya kadar son derece güzel ve bence de doğru bir çerçeve söz konusu. ancak yalnızca bir çerçeve; doğru bir sosyal harita ve amaca uygun bir sosyal teknoloji modeli.

ancak iş bundan sonra karmaşıklaşıklaşıyor, dallanıp budaklanıyor ve sorunlar başlıyor.

hdk bünyesindeki organizasyonları başlıca, kürt özgürlük hareketi, türk solu, kadın hareketi, ekoloji hareketi, lgbti hareketi, demokrat ve anti kapitalist müslümanlar diye kabaca tasnif edebiliriz.

bu bileşimden de görüleceği gibi batıda yukarıda hedeflenen kitleyi büyük ölçüde doğrudan temsil etmeyen yapılar sözkonusu. paragrafta anılan kesimler için varlar, ama söz konusu kesimlerin doğrudan, organik temsilcileri değiller.

oysa ihtiyaçlar kalemi, gündelik hayatta, tek tek her ücretlinin acil ve öncelikli ihtiyaçlarıyla başlayan bir manzumedir.

örneğin benim gibi film endüstrisinde varolan bir birey için, üretim koşallarının kalitesi, kendisini yeniden üretmenin, yenilemenin maliyetlerinin karşılanabilmesi, sanatın salt kar merkezli olarak ele alınmaması, kamusal destek politikaları, özerk sanat kurumları vb. onlarca ihtiyaç ve bunlarla ilgili yasal düzenlemeler önceliktir.

bu konuda kim acil ve tatminkar yasalar için mücadele verirse onu desteklemek de doğal bir öncelik olmayacak mıdır?

peki onbinlerce sanatçının ortak ihtiyaçlarını, bunlarla ilgili reform paketlerini onların katılımı olmaksızın hazırlamak mümkün müdür? hayır.

kürt özgürlük hareketi(köh) ise – son demokratik islam kongresiyle de bir kez daha kanıtladığı gibi- büyük ölçüde söz konusu paragraftaki hedef kitlenin kürt coğafyasındaki karşılıklarını önemli ölçüde doğrudan ve organik olarak temsil eden bir yapı olsa da batıdaki karşılıklarına büyük ölçüde yabancı ve ilişkisiz.

öte yandan son seçimler gösterdi ki köh, anadoludaki orjinal coğrafyasında da gelişme sınırlarının sonuna yaklaşmış görünüyor. akp, bütün samimiyetsizliğine rağmen kürt oylarını nerdeyse yarı yarıya köh ile paylaşır durumda.

bu da gösteriyor ki, bırakalım batıya açılımı, köh, kendi coğrafyasında bile ihtiyaçlarını akp ile karşılayacağını düşünen toplumsal kesimlere akp den daha inandırıcı daha umut verici yanıtlar üretme sorunuyla yüzyüze.

demek ki, hdk/hdp, türkiye genelini esas aldığımızda, büyük ölçüde kendisine hedef seçtiği toplumsal kesimlerin ihtiyaçlarının doğrudan yarattığı ve temsilini bulduğu bir organizasyon değil.

bu durumda hedeflenen, akp’ye oy atan milyonlarca emekçi de dahil, kazanılacak olan kitlelerin ihtiyaçları da dışarıdan ve gözlemsel olarak, kısmen biliniyor.

oysa adem-i merkeziyetçi model, kelimenin tanımı gereği, bütün ihtiyaçlar listesini ve ihtiyaçların kazanım planını (parti programını) ihtiyaç sahiplerinin en geniş katılımla, aşağıdan yukarıya yapmasını gerektirmez mi?

zenon paradoksu gibi görünen bu durumu aşacak olan da ademi merkeziyetçi modelin ruhuna uygun yaratıcı yol ve yöntemlerdir.

ikinci temel paradoks ise (“bdp/hdp yönetimine açık mektup” başlıklı yazımda da belirttiğim gibi) bu tartışmayı yapanların hiçbirisinin adem-i merkeziyetçi örgütler olmaması, tersine merkeziyetçi, dahası uzun yıllar boyunca stalinist modeli kutsamış yapılar olması.

hdp/bdp coğrafyasında birleşme sürecine dair pek çok tartışma yapılsa da şu ana kadar benim gözüme bu konuda hiç bir tartışma çarpmadı ne yazık ki.

en çok duyduğum kaygı, bdp nin cesametinin fiilen yaratacağı belirleyicikle ilgili. kaygının tarifi, arkasındaki ön kabulleri de ele veriyor. bu kaygıları dile getiren kümelerde hakim ortak akıl belli ki, organizasyon içindeki kendi verili durumlarını temel alarak tartışıyor. “nasıl bir hdp” konusundaki tahayyüllerini de böylelikle, geleneksel bir “sol örgütler birliğiyle” sınırlamış oluyorlar.

aslında adem-i merkeziyetçi bir hdk yapılanmasını en çok bu kaygıyı dile getirenlerin savunması gerekmez mi? böyle bir çokluğun birliğinde merkeziyetçi model, haliyle taklit ettiği newton fiziğinin yasalarını beraberinde getirir. vektörel kuvvetler içinde en güçlüsü de (bdp), bileşkeyi fiilen tanımlayacaktır.

oysa adem-i merkeziyetçi yapılanma, çokluğun, çok merkezli bir şebeke olmasını sağlayacak; vektörler arasındaki ilişki, kuantum fiziğini taklit etmeye başlayacaktır.

haziranda yapılacak kongre her iki paradoksal duruma da yaratıcı çözüm yaklaşımları ve modeller üretmeyi herşeyin önün koyar umudundayım.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 


Dünyalılaştıramadıklarımızdan mısınız?

Haluk Ünal

 

Serinin üçüncü ve son yazısında, Kürt Siyasi Hareketi (KSH) hakkında yazmayı sürdüreceğim.

Bunun temel nedeni, bu ülkede programı, yönelimi belli olan ve bu ülkenin kaderinde özne olabilecek donanım ve yaklaşımlara sahip iki hareketin varolduğunu düşünmem. Bunlardan birisi AKP diğeri PKK orijinli Kürt Siyasi Hareketi.

Kendi konumum da açık. Birisi ile aynı, diğeri ile karşı saflardayım.

Henüz misakı milli sınırları içinde, bu netlikte, vizyonu ve eylemi tutarlı başka siyasi hareket yok ne yazık ki.

Öte yandan, bütün anlatıların bir kahramanı; her kahramanın da bir yolculuğu söz konusudur. Hikaye bu yolculuğun kendisidir. Ben de kendi yolculuğumun ilkeleri ve vizyonu ile en çok örtüşen özne üzerine düşünmeyi elbette tercih ediyorum.

Benim gibi Batı’da yaşayan Türk kökenli bir özgürlükçü için, baktığı yerin açmazlarının da farkında olarak, sürecin resmini çekmekten, anlayabildiği kadar analiz etmeye çalışmaktan daha ileri bir katkı şimdilik mümkün de doğru da değil. Bunun faydası da elbette sınırlı olacaktır. Ama dostlara mukayese yapmak için şimdilik sunmamız mümkün olan da gerekli olan da bu.

Ötesi, bir süre daha KSH’nin kollektif aklına kalıyor. Gerçekten birlikte mücadelenin zemini doğdukça bizlerin de katkı imkanları çok daha zengin ve derinlemesine olabilecek.

Kendi payıma anlamaya çalıştığım, benzerlerime de önerdiğim en önemli nokta, bizim baktığımız yerden KSH’nin yolculuğunda 2013 Newrozundan bu yana görünen değişim.

Söz konusu olan, siyasal bir hareketin, kuruluşundan başlayan, doğal, doğrusal gelişim ve değişiminden çok farklı bir durum.

Okuduklarımı, bölge seyahatlerimdeki gözlemlerimi ve duyumlarımı birleştirdiğimde, bana öyle geliyor ki bu, bir paradigma değişimi. Ne zaman başladı; nasıl gelişti, nasıl kuvveden fiile çıktı; benim uzaklığımdakilerin görmesi çok zor. Anlatılması ise bir ihtiyaç.

Klasik Ulusçuluk Demokratik Ulusçuluk

Ulusal hareketlerin doğrusal gelişimi için yakın ve uzak tarihte örnek çok. En yakın örnekse parçası da olduğumuz T.C.’nin yolculuğu.

T.C. nin yolculuğu klasik ulusal hareketlerin tümünde yaşanan açmazlarla bu güne ulaştı. Pozitivist, merkeziyetçi, tekçi, eril uluşçuluk vizyonuna sahip, “homojen” bir ulusun belirli bir coğrafyada kurduğu hegemonyaya dayalı bütün hareketler, devletleştikçe, sadece hakimiyet alanlarındaki halkların hapisanesini ve mezarlığını örmekle kalmadı; kendi hapishanelerini ve mezarlıklarını da örmüş oldular.

Örneğin bu gün Irak Kürdistan bölgesi yönetimini ve baskın eğilimini de bu yönelimin bir örneği olarak okumak yanlış olmaz kanısındayım.

PKK ise, ilk alametleri 1995 lerde Abdullah Öcalan’ın Mahir Sayın’la yaptığı ve adını “Erkeği Öldürmek” koyduğu nehir söyleşi ve benzeri literatürde ortaya çıkan bir paradigma değişiminin yeni bir evresine ulaşmış görünüyor. Kendisine sunulan sınırlı olanaklarla da klasik ulusçuluk ile demokratik ulusçuluk arasındaki farkı anlatmayı da sürdürüyor.

Benim anladığımın özcesi diyor ki, “ya T.C. nin, Barzani’nin yolundan gidip bu Dünya’ya yeni bir halklar hapisanesi ve mezarlığı ekleyeceğiz; ya da yeni bir sıçrayışla Anadolu ve mezopotamya haklarına refah, barış ve özgürlük temelli yeni bir gelecek vizyonu sunacağız.

Türk solu gibi, hamuru Stalinizmle mayalanmış bir hareket için bu, aynı zamanda köklü bir zihniyet değişimini ima ediyor.

Türkiyelileşmek mi Dünyalılaşmak mı?

Söz konusu zihniyet değişiminin yaşayan ilk labaratuarı, Batı Kürdistan, Rojava. Geçtim Esad’ı, Erdoğan’ı, Barzaniye bile hendek kazdırtan hakikat.

Önümüzdeki 5 yıl belli ki, BDP nin yönetiminde olacağı yerel yönetimlerin tamamı Rojava deneyiminin bu ülkedeki izdüşümü olmaya çalışacaklar.

Adem-i merkeziyetçiliği temel alan bu bakış açısı son derece pratik, yaşayan ve her yurttaşın anlayacağı kadar somut olduğu gibi, soyutlama katına çıktığımızda; Marksist hipotezin yenilgisini tartışmak için çok yeni bir teorik alan da açıyor önümüze.

Geleneksel solun hapsolduğu skolastik, doktriner, bu nedenle gündelik hayatı kuşatamayan; “önce ekmek sonra ahlak” diyen yurttaşa ulaşması imkansız söyleminin yerine; mikro kosmostan başlayan (özel olan politiktir) aile, mahalle, semt, şehir düzeyinde politikanın önemini farketmiş bir bakış açısı bu.

Pratik; gündelik, kuşatıcı ve bir okadar da da radikal.

Üstelik, milyonlarca yurttaşın yaşadığı, düşündüğü düzleme dair söz üretmeksizin varolamayacak bir zihniyet.

Böyle bir zihniyetin yön verdiği hiç bir siyasi hareket, millileşemez. Geçen yazıda değindiğim “Türkiyelileşmek” bence eski paradigmanın içinden bakarak kurulmaya çalışılmış olumlu bir cümle denemesi gibi duruyor daha çok.

Oysa böyle bir zihniyetin kaçınılmaz hedefi Dünyalılaşmaktır.

Dünyalılaşmak nedir, sanat kültürümüzden biliyoruz. Anlatımız, Newyork’tan bakıldığında da, Tokyo’dan bakıldığında da anlaşılabilir, bilinebilir, aşina imgelere yaslanmak zorundadır. Aksi halde ne yaparsanız yapın yerel kalmaya mahkumsunuz demektir.

Geçen yazıda verdiğim sıcak örneği yinelemekte yarar olabilir. Gülten Kışanak’ın yeraltı zenginliklerinden pay talebi üzerine oluşan gündem ve benzeri taleplerle örülü bir program, mikro ekonomi, gündelik hayat, refah, iktisadi ve siyasi demokrasi bakımından, dün partisine saldıran Fethiye’liyi düşünmeye mecbur etmeyecek mi?

Böylesi bir program, bütün Anadolu ve Mesopotamya halklarına elle tutulur, gözle görülür, refah ve demokrasi umudu dile getirmiş olmayacak mı?

Bu düzlemdeki bütün pratik siyasal ve iktisadi taleplerin viral etkisini tahmin bile edemiyorum.

BDP mi HDP mi?

KSH içinde bu zihniyeti hakim kılmaya çalışanların, bir süre iki ateş arasında kalması çok mümkün.

Bir tarafta “ulusal davamızı terk mi ediyorlar” kaygısı, diğer yanda “bunlar toprağın üstüyle yetinmeyecek altındakileri de istiyor” korkusu…

Kaçınılmaz olan bu duyguların aşılmasının anahtarı – bu noktada rahatlıkla biz diyebilirim- bizlerde.

Böyle bir sözün kurguya, doğru araçlarla, çağa uygun iletişime ihtiyacı olduğu çok açık.

Gezi isyanını boşuna mana manyağı yapmadık. Bu tarzda düşünenler olarak, kurmak istediğimiz söz, muhafazakar babalar gibi yönetmediğimiz, denetlemediğimiz, atamadığımız genç bireysel insiyatiflerce mükemmelen yapılıverdi.

30 gün içinde ortaya çıkan edebiyatın “yüz yıllık yalnızlığımızı” bitiriverdiğini birlikte gördük.

Bu kitlenin son seçimlerde otomatik olarak gelip, HDP/BDP ye oyvereceğini sanmamız ise, geleneksel sol alışkanlık ve zihniyetimize dair bir yanılgı.

Niye gereken sözü kuramadık, niye doğru bir iletişim geliştiremedik sorularının yanıtları üzerinde daha çok çalışmamız zaten gerekecek. Ama en azından şu basit çıkarımı yapmalıyız; son seçimlerde iletişimimizi tasarlayanlar, kuranlar, yönetenler, Gezi’nin söz kurucularından değilmiş.

Buraya kadar yazdıklarımın kendi düşünme sürecimdeki bir sonucu da, şu sıralar HDP/BDP içinde yaşanan birleşme süreci tartışmalarındaki argümanların çoğunun eski paradigmaya ait oluşu saptaması.

Sürecin aktif özneleri hoşgörsünler ama birleşme sürecini HDP bileşenleri ve BDP olarak algılamak bence yapabileceğimiz en büyük hata olur.

Doğru soru sanıyorum, bu yazının yazarı gibi yüzbinlerce, yüzünü yeni paradigmaya çevirmiş olanlarla, bu paradigmayı tanımlayanlar arasında birleşmenin nasıl başarılacağı? Ve karşı olanların nasıl ikna edileceği, olsa gerek…