Yapabiliriz -2

18/01/2018

A. Halûk Ünal 

Yazının ilk bölümünde Fırat’ın batısındaki solun hakim sosyalizm anlayışı, parti, program yaklaşımı sürdükçe, duvarın altında kalan sosyalizmle köklü bir yüzleşme yaşanmadıkça, alternatif bir ülke ve yaşam tahayyülü geliştirmenin de imkansız olduğunu yazmış, Türkiye topraklarında söz ettiğim içerikte bir yüzleşmeyi göze alabilen tek liderin de A. Öcalan olduğunu iddia etmiştim.

Bu nedenle kısaca KÖH’ün geldiği teorik, politik konumu sonra da daha ayrıntılı biçimde HDK/HDP projesini ele almakta yarar var.

Kürt özgürlük Hareketi

KÖH, Türk devletinin sömürgeci bir devlet, Kürdistan’ın da bir “iç sömürge” olduğundan hareketle, 1978 le 1995 e kadar geçen sürede “milli mesele” merkezinde bir programla ve geleneksel sosyalizm anlayışıyla ilerledi.

1995’ten itibaren “erkek sorunu” ile başlayan yüzleşme, yeni yüzyılın ilk çeyreğinde teorik bir çerçeve ve temel ilkeler düzeyinde “tamamlandı.”

Merkeziyetçiliğin (veya demokratik merkeziyetçiliğin), devletçiliğin karşısına adem-i merkeziyetçiliği, komünalizmi; cinsiyetçi, eril geleneğin karşısına cinsiyet özgürlükçülüğü; tekçiliğin karşısına çoğulculuğu; endüstriyalizmin karşısına ekolojiyi koydu.

Elbette tamamlamak fiilini tırnak içinde kullanıyorum.

Hipotezin – her hipotez gibi – bir çok konuda, zenginleştirilmeye büyük ihtiyacı vardı; hala da var.

Kimilerine göre Marksizm’den bir savruluş, sapma, kimine göre de 21. yy sosyalizmi kapsamında tartışmak, ya zenginleştirmek, ya da aşmak zorunda olduğumuz bir eşik, Öcalan fikriyatı.

Öcalan fikriyatı, ya da KÖH’nin ifadesiyle “yeni paradigma” ikibinlerden bu yana önce dağlarda gerilla komünlerinde, şimdi Kuzey Suriye’de “üçüncü yol” olarak adlandırılan bir anayasa ve toplumsal değişim programı üzerinden test edildi ve edilmeye devam ediyor.

Üçüncü Yol

Elbette Rojava süreci “yeni paradigma”nın kendisine bir uygulama alanı bulmasından ötürü tüm dünya devrimcileri için çok büyük bir önem taşıyor.

Benim gözlemleyebildiğim kadar, 2011 arap baharı süreci, KÖH’nin önüne çok somut bir kurucu proje yapma zorunluluğunu pratik olarak koymuş oldu.

Örneğin dağ komünleri ve Rojava pratiği gösteriyor ki, “yeni paradigma” toplumsal dönüşümü devrimden sonraya ertelemiyor.

Tersine kapitalizmin – ve savaşın- içinde, onu çatlatan, gerileten, dönüştüren öz insiyatiflerin gelişmesini temel alıyor.

Sosyal ve siyasi dönüşümün bu günden başlaması gereken bir devrimci pratik olduğunu ileri sürüyor.

Öcalan’ın ortaya koyduğu perspektif uyarınca, kitlesini de “partinin takipçileri, tabanı” olarak değil, bir “kurucu irade” olarak geliştirmeye ve büyütmeye çalışıyor.

Geldiğimiz noktada artık, elimizde onlarca farklı halkın, bir çok dinin, ve bütün yoksulların, ezilenlerin damgasını vurduğu ve korumak için canını feda ettiği bir anayasa ve sosyo ekonomik bir geçiş programı var.

Bir başka ifadeyle Suriye ve tüm Ortadoğu için yeni bir gelecek tahayyülü vücut bulmuş durumda.

Emperyalistin silahıyla devrim olur mu, mealindeki mugalataları ne ciddiye alacak ne de bunlara zaman ayırabilecek bir durumdayız.

Tersine bir çoklarının üçüncü Dünya savaşı olarak da adlandırdığı bir bölgede, bütün bölgesel sömürgeci güçler ve küresel emperyal güçlerle kuşatılmış bir alternatif yeşeriyor.

Hepimizin yakından izlediği gibi, bölgede tutunmak isteyen bütün emperyal güçler, KÖH ile müzakere ve işbirliği yapmaksızın ilerlemeyi göze alamıyor.

Bunun nedenleri var elbette.

Birincisi, ne bölgede ne tarihte böylesi bir feda bilinci ve kararlılığa sahip, bu büyüklükte ve bu kitlesellikte bir politik güç varolmadı.

KÖH, milyonlarca Ortadoğulu (ve Dünyalı) bir çok milletten milyonlarca insanın politik, saygın bir temsilcisi durumunda.

Tarihin bildiği en geniş çok uluslu, çok dinli, milyonlarca insanın umudu olmuş bir organizasyondan söz ediyoruz.

KÖH’nin ulaştığı askeri yetenek ve teknik, tarihte muhalifler bakımından, çok az tanık olunan bir düzeye sahip. Hem dağ gerillası, hem şehir gerillası taktiklerini çok özgün biçimde sentezlemiş onbinlerce genç savaşçıdan oluşuyor.

40 yıldır, küresel emperyal güçlerin en gelişkin askeri tekniklerine sahip bölgesel sömürgeci devletlerin başedemediği, yenemediği bir güç.

Ve son olarak, büyük bir krizin ve kaosun hakim olduğu bölgede, barış ve istikrar sağlayabilecek tek kurucu projenin sahibi.

Burada bir not düşeyim, ak ve karadan, mutlaklıklardan söz etmiyorum.

Karmaşık ve çok bilinmeyenli bir sürece baktığımızın çok farkındayım.

Ama büyük resme baktığımda tanımlayıcı noktaların, bardağın dolu tarafının, bunlar olduğunu görüyorum.

Hareketin bölgedeki bütün öncü unsurları, bu konularda son derece açık, berrak bir zihne sahip.

Tüm bu nedenlerden ötürü, kendisine sosyalist diyen herkesin Türkiye sınırları içinde bir siyasi strateji tartışmaya başladığında denklemin şu iki bilinenini kabul etmesi de zorunlu.

Birincisi bu denklemde özdeş vektörlerden kıyas kabul etmeyecek biçimde büyüğü ve güçlüsü KÖH’dir. Ve hipotezi bir proje niteliği kazanmış ve her geçen gün daha da doğrulanmaktadır.

Samimi her sosyalistin, bu hipotezi ve onunla ilgili uygulamaları ya eleştirip çürütmesi, ya da alternatifini sunması gerekir.

Bence, KÖH’nin zaferi için seferber olmayı, bütün maddi ve fikri araçları eleştirel bir temelde bu mücadeleye seferber etmeyi gerektiren bir durumla karşı karşıyayız.

Marks’ın engels’in topu topu 71 gün süren Paris komününe gösterdikleri tutumdan daha azını gösterenlerin de gerekçelerini çok açık ortaya koymaları gerekir.

İkincisi ise, dönemin küresel koşulları, kriz ve savaş, hiç ülkedeki sol stratejinin lokal olarak ele alınmasına izin vermez.

Bu nedenle Türkiye’de de, kendimizi bu büyük resim içinde konumlandırmaksızın, başarılı bir demokratik sosyalist siyasi strateji tasarımı yapılamaz.

HDK/HDP’nin rolü ve misyonu

Bir KÖH projesi olan ve Kürt ve Türk solunun mücadelesini birleştirmeyi hedefleyen HDK/HDP kurulduğunda, en büyük beklentimiz KÖH’ün bu yazıda ele aldığım sorunlara dönük bütün kazanımlarını HDK/HDP’ye taşımasıydı.

Bu, bazı açılardan gerçekleşmedi.

Bence bunun temel sebebi Türkiye’li “Apocu”ların, Suriye’deki kardeşlerinin başardığını aynı düzeyde başaramamasıydı.

Başarıdan kastettiğim, “Arap Baharı” sürecinin sonucu olarak, Suriye’nin önemli bölümünde Şam’ın kontrol edemediği bölgelerin ortaya çıkması ve KÖH’ün de silahlı güçleriyle Rojava’da bir öz yönetim alanı yaratması değil.

Rojava’nın başarısı uzaktan bakanlarca hep buna bağlanıyor. Bu tamamiyle eksik bir tespit.

Ocak 2014’de ortaya konulan “toplum sözleşmesi/anayasa” bu başarının anahtarıdır. Elbette KÖH, en çok bilinen yanıyla malum askeri yeteneklere sahip olmasa, bu korunamayabilirdi. Ama bu tür bir içeriği olmayan askeri yeteneklerle de gidilecek yer çok uzun olmazdı.

Türkiyede Öcalan fikriyatı, somut bir toplum sözleşmesi ve sosyal, ekonomik ve kültürel programa dönüştürülemedi.

Örneğin daha önce Bakur’da yüzün üstünde yerel yönetimi ezici bir üstünlükle kazanmış olan KÖH, yerel yönetimleri bu gün Rojava’da ele aldığı gibi alamadı.

Eğer bu konu doğru ele alınabilseydi; Rojava kadar güçlü evrensel etkilere sahip bir deneyime dönüşebilirdi.

Bu eksiklik, bence HDK/HDP’ye de taşındı. Partinin de benzer biçimde bir ülke tahayyülü ortaya koymasını engellediği gibi, kimlik siyasetine sıkışmış bir parti gibi algılanmasında da büyük rol oynadı.

Bence eksiklerimiz bununla da sınırlı kalmadı.

HDK/HDP projesi başka açılardan da Öcalan’ın önerdiği tarzda inşa edilemedi.

En önemlisinden başlayarak bakmaya çalışalım.

Her ağacın kurdu kendinden olurmuş. HDP de , HDK’nın kurdu oldu.

Aslında bu, sürecin en çok bilinen yönlerinden biri. Yine de bilmeyen ya da unutmuş olanlar için hatırlatayım.

Öcalan tarafından bizzat ortaya konulan ve barış görüşmeleri sürecinde topluma sunulan proje Halkların Demokratik Kongresidir.

Yani Öcalan, KÖH pratiğinde başarısı test edilmiş Demokratik Toplum Kongresinden mülhem HDK’yı KÖH ve “Türk” solunun ortak mücadele platformu olarak önerdi.

Kongre tarzı örgütlenme, bilindiği gibi, geleneksel parti örgütlerinden bir çok temel açıdan farklı, yeni nesil bir siyasal örgütlenme formu.

Birinci bölümde özetlemeye çalıştığım gibi üretici güçlerin yeni niteliği, çalışan sınıfın yeni kompozisyonu, Dünya’da sayısız kent isyanı, yeni nesil politik örgütlenmeleri koşulluyor artık. Kongre tarzı da bunlardan biri.

Tekil bireyler, yeni nesil yerel inisiyatif ve girişimler, politik kümeler, sendikalar ve partilerin bir arada mücadele edebileceği muhalefet blokları ancak bu tarz formlarla mümkün.

Bu teklif solda geniş bir kabul gördü ve HDK kuruldu.

Elbette bir önemli araç daha lazımdı, HDK bileşenlerinin seçimlere katılabilmesi için bir parti.

HDP de ilk olarak bu şekilde gündeme geldi.

Ancak belli ki Türkiye sınırları içinde Kürt solu da Türk solu da kongre siyasetinin önemini yeterince kavramamıştık; parti severliğimiz, bürokratik ve merkeziyetçi alışkanlıklarımız hızla galebe çaldı.

HDP, bir seçim aracı olmaktan çıktı ve çalışma tarzı ve örgüt normları bakımından süratle büyük ölçüde geleneksel bir partiye dönüştü.

Üstelik Demirtaş’ın ve milletvekillerinin ortaya koyduğu insani özelliklere, siyasete getirdikleri ahlak ve usluba, toplum öylesine hasret kalmıştı ki, parti süratle markalaştı.

Örneğin, Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Demirtaş, adayların genel sempati oranları sıralamasındaki konumu % 20- 26 larda okunuyordu.

(7 Haziran seçimlerinde kazanılan %13 bu oranın ancak yarısıdır, bunu da hiç akıldan çıkartmamakta büyük yarar olduğunu düşünüyorum.)

Bu arada bir büyük hata daha yapıldı.

KÖH, BDP aracılığıyla, HDK içindeki kürsülerden, bayraklardan biri olacakken, BDP kapatılıp, bütün kadrolar ve kitle HDP’ye taşındı.

Bu, aynı zamanda HDK’nin da sonuydu; daha mantıksal sonuçlarına ulaşamadan, serpilip gelişemeden, bir kabuğa dönüştü.

Ya da proje ayaklarının üzerinde değil başaşağı durur hale geldi.

Türkiye’nin içinde bulunduğumuz sürecinde, Türk toplumunun KÖH’ü dinlemeye, duymaya çok ihtiyacı var.

Bundan kastım, “Türk solunun” birlikte belirlenmiş doğruları söyleme yeteneği olmaması değil; 90 yıllık kara probagandanın solun içine bile sızmış çok çeşitli etkilerinin hızlı kırılabilmesi için, KÖH’ün doğrudan Türk toplumuna hitap etmesinin çok önemli olduğuna inanıyorum.

Diyeceksiniz ki, şu kadar televizyon şu kadar gazete, dergi, daha nasıl hitap edelim?

KÖH’ün “Kürdistani” döneminde modern iletişim araçlarını kullanmak konusundaki çok önemli başarısını, batıya açılım sürecine tercüme edemediğine inanıyorum.

Batıdan bakanlar için ya çok “partizan” ya da “savaş medyası” olarak algılanıyor, bu mecraların tamamı.

Bu da inandırıcılıklarını ciddi ölçüde zedelediği gibi, önyargıları da büyütüyor.

Bizler meseleye farklı baksak da toplum algısı hala kimliklerle belirleniyor.

Bu nedenle en karşı insanlar bile komşudaki “mühür sahiplerinin” kendi sorunlarına, dertlerine, ortak geleceğe nasıl baktığını “birinci ağızdan” duymaya çok ihtiyaçları var.

Zaten iyi biliyoruz ki, bu coğrafyadaki solun bütünü, tek bir strateji ve taktikle ilerleyemez.

Sömürgeci ulusun (Türklerin) halkı içindeki sosyalist örgütlenmelerle, sömürge halkın sosyalist örgütlenmeleri, bazen stratejik bazen taktik nedenlerle farklı ritm ve tempolara sahip olur.

HDK gibi bir örgütlenme içinde bu farklar telif edilebilecekken, HDP’de en azından iletişim bakımından telif edilemez hale gelir.

Hatırlayalım, hendek direnişleri döneminde Demirtaş’ın bir cümlesi KÖH’ün sesi, diğer cümlesi “Türk orta sınıf solcu” nun sesi olarak çıkmak zorunda kaldı. Hal böyle olunca da ne İsa’ya ne de Musa’ya yaranabildi.

Zincirleme birbirini yaratan sorunlar

Bir süre sonra bu hata dile getirilip, HDK yeniden canlandırılmaya çalışılsa da hala bu yönde kaydadeğer bir başarı sağlanabilmiş değil.

Nedeni de çok açık. HDK’nın yeniden projenin asli zemini, HDP’nin ve HDP vekillerinin de aslında HDK temsilcileri olduğunun topluma kabulü ciddi bir kampanya ve dil birliği gerektirir.

Oysa HDK’yı canlandırma çabaları sürerken, parti, bu yönde en küçük bir destek vermedi.

HDP kurumsal ve resmi olarak “çaldığı rolü” terkettiğini açıklamadıkça, HDK olması gereken konuma ulaşamaz.

Bu hatalar zinciri elbette bir başka sonuç daha doğurdu.

HDP, doğası gereği merkeziyetçi bir yapıydı. Merkezinde KÖH ve “bileşenler” duruyor; bütün kararlar burada alınıyor ve “aşağı doğru” paylaşılıyordu.

Bir seçim partisi için bunun kayda değer bir sorun olmayacağı açık.

Ama HDP “esas araca” dönüştüğü andan itibaren, partinin temsil ettiği 6 milyon oyun oluşturduğu çokluk, partinin benimsediğini ilan ettiği en temel ilkeye uymayan merkeziyetçi bir pratik içine sokuldu.

En son ÖDP de dahil solun merkeziyetçi bütün yapılarının yaşadığı tipik sıkıntı istenmese de yaşandı.

Yerel meclisler ağı oluşamadı.

Kitlenin içerdiği çokluğa uygun zengin, çeşitli yerel örgütlenmeler gelişmedi.

Bu çokluk, il, ilçe teşkilatlarından ve komisyonlardan oluşan bir elbiseye sokulmaya çalışıldı.

Yeni oluşumun kitlesinin en dinamik kesimlerinden biri olan yüzbinlerce bağımsız tekil birey pasifleşip, partiden uzaklaştı.

Bu çözülmeye yukarıda söz ettiğim “kekemelik” de önemli bir katkı sağladı. Batı HDP’nin SHP sesi çıkartmasını isterken, doğu KÖH sesi çıkartmasını bekledi.

Bu sorunu besleyen bir diğer sorun da Batı’dan seçilen milletvekillerinin oy veren topluluklarla çok yoğun, iç içe, sistematik bir ilişki içinde olmayı başaramamış olmalarıdır.

Sonuç olarak, KÖH, HDK, HDP bileşenleri çok çetin bir dönemece girdik.

Faşist diktatörlüğü bozguna uğratmak, antikapitalist yönde siyasal, sosyal, kültürel ve iktisadi radikal reformlara öncülük edebilecek tek potansiyel dinamik biziz.

Buraya son bir not düşmekte yarar var.

Vekillerimizin tamamı saygıyı, sevgiyi ve güveni hak eden arkadaşlarımız. Bir kısmını yakinen de iyi tanıyorum, doslarım arkadaşlarım.

Bu eleştirinin amacı sorunları doğru tespit etmek, sebeblerini bulmak ve aşmak.

Çünkü benim için KÖH, HDK/HDP hala çok önemli; yegane umut kaynağı.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Yapabiliriz – 1

13/01/2018

A. Halûk Ünal

Daha 1987’de “Yeni Öncü” dergisinin birinci sayısının çıkış ve takdim yazısında “amaca uygun araç ve yöntem” meselesi üzerine yazdığımı hatırlıyorum.

Mealen şöyle yazmıştım;

“Amaca uygun olmayan, hatta onunla zıt yöntem ve araçlarla, amaca ulaşamayız. Bu nedenle yöntem ve aracımızın ilkelerini yarından edinebiliriz. Yarından bu güne bakarak doğru bir yöntem ve araç inşa edebiliriz.”

Böyle yazmıştım çünkü, iktidardaki 19 ve 20 yüzyıl sosyalizmi, yöntem olarak düşmanına benzemiş; kendisiyle birlikte uzantısı olan bir çok yerel partiyi de benzetmiş; yazıdan iki yıl sonra “duvar” 89 da büyük bir gürültüyle üstümüze yıkılmış, alternatif bir sosyalizm perspektifi kuramayanların tümü altında kalmıştık.

Ancak ne Türkiye’de ne Dünya’da geçmişle yüzleşme, uzun bir süre, ne yazık ki gereken cesaret ve kapsamda yapılamadı.

Eril bürokratizm ve iktidarcılık bütün solu kuşatmış; zehirlemişti.

“İçimizdeki aparatçik” Marks’ın bilimsel ilkesine hep ihanet etti.

Geçmişle yüzleşme sürecini başlatanların hiç biri eleştirilerini, sonuçlarından korkmadan geliştirmeye cesaret edemedi.

Eldeki örgütü korumak, bunun için örgütsel dengeleri kollamak, Nasrettin Hoca gibi herkese “sen de haklısın” demek örgüt içi ilişkilerin temeli haline geldi.

Eleştiriyi bütün mantıksal sonuçlarına taşımaya çabalayanlar da tasfiye edildi.

Hep “içimizdeki apartçik” kazandı.

Bu topraklarda bu kuralın yıkıldığı tek akım Kürt Özgürlük hareketi, yıkan tek lider de A. Öcalandır.

Yazı akışında bir süre daha Batı’ya bakmaya devam edip, bu konuya tekrar döneceğim.

Büyük yüzleşme

Kısaca, yüzleşmeden genel olarak ne anladığımı yazmak, asıl tartışacağım siyaset tarzı meselesinde anlaşılmak bakımından yararlı olabilir.

Bu gün “Türk” solu olarak durumumuza baktığımızda söz konusu yüzleşmeyi yapamamış olmanın bütün sonuçlarıyla karşıkarşıyayız.

1968 -78 arası bütün çocukluk hastalıklarına rağmen, bu ülkenin vicdanı haline gelen, milyonlarca insanı etkileyen solun, Fırat’ın batısında geldiği nokta çok üzücü.

Suçu 12 Eylül askeri darbesine atma kurnazlığına sığınanlara burda yer ayırmayacağım.

Geriye doğru 19 ve 20. Yy’da hareket olarak da iktidardaki sol olarak da bizi düşmanımıza benzeten özellikler belli.

Bizim “sosyalizmimiz” erkekçi, merkeziyetçi (demokratik merkeziyetçilik diye bir kılıfımız vardı tabi), devletçi ( ve milliyetçi), tekçi ve endüstrialistti.

Dikkat edin, kapitalist – emperyalist sistemin bütün egemen kodlarından söz ediyoruz.

Yöntemini, kurucu ilkelerini hasmından alıyorsan, alternatif olmak mümkün mü? Epistemolojik bir kopuş yaşanmaksızın alternatif nasıl ortaya çıkar?

Parti/Örgüt

Marksı, Engelsi, Troçkiyi, Lenin’i izmleştirip, putlaştırmayı, taşlaştırmayı başarmak, ürettikleri çok değerli bilgileri ve ortaya koydukları hipotezleri de işe yaramaz hale getirmek anlamını taşıyordu.

Bilim yönteminden haberdar olsak, bu ustaların ortaya koyduğu önermelerin ancak bir hipotez olarak kabul edilmesi gerektiğini de biliyor olurduk.

Bilgi sevgisini ve merakını yitirmemiş olanlar artık biliyor, bunlar birer hipotezdi ve önemli bir kısmı doğrulanamadı.

Yeni hipotezlere bakmaya, ya da yeni hipotezler geliştirmeye ihtiyacımız var.

Ürettikleri bilgi alanını yok saymamız, Marks ve Engels’in açtığı yeni “kıta”yı reddetmemiz de gerekmiyor.

Marks’tan öğrendiğimiz ve bence hala geçerliliğini sürdüren en önemli bilgilerden biri de devrim dinamiğinin üretici güçlerin gelişmişlik seviyesi ile varolan üretim ilişkileri arasındaki çelişkiye bağlı olduğuydu.

Hala siyaset teorimizi de, örgüt teorimizi de bu bilgiden hareketle geliştirebiliriz.

Ama bu bilgi bize bir formül veya şablon vermez, yeni nesil örgüt ve mücadele tarzları geliştirmek için artık parçası olduğumuz çalışan sınıfa yeniden bakmalıyız.

Bu gün çalışan sınıfların kazandığı yeni kompozisyon ve nitelik, teknolojik devrimin sunduğu imkanları birlikte ele aldığımızda geçtiğimiz 150 yıl boyunca inanılan örgüt ve siyaset teorilerinin köklü biçimde gözden geçirilmesi gerektiği kolayca görülebilir.

Bu gün Dünya’da neredeyse bütün yeni nesil muhalefet hareketlerinin yatay ağlar biçiminde örgütlenmesi, Türkiye’de DTK ve HDK gibi kongre siyaset tarzının vücut bulmaya başlaması tesadüflere ya da entellektüel heveslere bağlı değil.

Üretici güçlerin ulaştığı nitelik, bu tür formların da ortaya çıkmasını koşulluyor.

  1. yy sosyal mücadele sürecine baktığımızda görüyoruz ki, cinsiyet özgürlükçü, anti kapitalist mücadele ve toplumsal dönüşüm, geçmişte sanıldığı gibi devlet, devrimci güçler tarafından ele geçirildiğinde başlamıyor.

İşte, yaptığımız bütün teorik çalışmaların, tartışmaların, hayatı anlama faliyetinin sebebi de, kitlelere bu alametleri başka bir açıdan gösterme, başka bir hayatın mümkün olduğunu anlatma, çabası.

İsyan ve özgürlük fikriyatını örgütlerin özet broşürlerinden öğrenmiş bir çok arkadaş, bu çabanın kitleleri kuşatan ve kapitalizmin ürettiği sahte gerçekliğe karşı, alternatif bir gerçekliğin bilgisini her ülkenin somutunda üretme çabası olduğu hala anlamıyor ne yazık ki.

Özgürlük için mücadele tarihinin son yüz yılına baktığımızda kendisine sosyalist komünist diyen partilerin tıpkı kurduğumuz iktidarlar gibi zihniyetimizin tipik birer tezahürü olduğunu görürüz.

Hala, program denildiğinde, hedeflediğimiz toplumsal dönüşümün senaryosunu; parti/örgüt denildiğinde ise bu programın bilgisini üreten, toplumdaki bütün değişim ve dönüşüm dinamiklerinin öncülerini birleştiren, iletişimini kuran, moderasyonunu yapan temel aracı anlıyoruz.

Ama değişen çok önemli bir şey var; artık bir zamanlar sandığımız gibi Olimpos dağında üretilmiş kutsal bilgiyi/bilinci emekçilere taşımıyor; tersine emekçilerin sahip olduğu değişim dinamiklerinin, değişim öncüllerinin parçalı kısmi bilgisini birleştirmesine, bu gücün farkına varmasına, kendi kendilerini yönetir hale gelmesine öncülük ediyoruz.

Böyle bir faaliyeti başaracak örgüt ancak, cinsiyet özgürlükçü, adem-i merkeziyetçi, çoğulcu, anti-kapitalist ilkeler üzerine inşa edilmişse amacına ulaşabilir.

Eski model (Newton fiziğine uygun olarak ürettiğimiz) siyasi araçlar, çalışan sınıf içinde örgütlenirken onları varolan mutlak merkezi bir iradeye eklemlemek için çalışırlar.

Merkezi iradenin, beynin uzuvları gibi algılanırlar.

Oysa artık, “Pandora’nın Na’vi leri” gibi, bütün hücreleri hem uzuv hem beyin, hem savaşçı hem derviş olan, yeni bir canlı türüne ihtiyacımız var.

Bu nedenle temel görev, ilişkilendiğimiz bütün kesimlere öz inisiyatif ve irade kazandırmayı gerektiriyor.

Program

Bu özelliklere sahip olmayan eski model bir araçlarla çalıştığımız dönemde , bilgiyi Olimpostan taşıyan “yarı- tanrılara” inandıgımız için, programı da “yarı tanrıların” yazacağını sanırdık.

Bu nedenle 50 yıldır bir programımız, alternatif bir ülke tahayyülümüz olmaksızın – alt alta sıralanmış -sloganlarla siyaset yapıyoruz.

Evet 50 yıldır bu ülkede hiç bir örgütün gerçek bir programı olmamıştır.

İtiraz devrimciliği ve maximalizm bütün pratiğimizi belirleyen zihniyet oldu.

Kalkınma, ekonomi, sosyal güvenlik, eğitim, konut sorunu ve gündelik yaşamın düzenlenmesi meselesini tarihen sağ partilere teslim ettik.

Örneğin, sağlık sistemi Dünya’da büyük çoğunlukla kar amaçlı organize edilmiş durumda. Yani merkezinde insan ve insan sağlığı yok.

Ama bilimsel ve teknolojik olarak da neredeyse ölümsüzlüğün kıyısında duruyoruz.

Yani her türlü kar amacından uzakta, insanların ücretsiz ve eşit biçimde ulaşabileceği bir sağlık sistemi kurmanın bilgisi de evrensel olarak sağlık emekçilerinde birikmiş durumda.

Partinin, veya siyasi örgütün görevi o alandaki üyeleri aracılığıyla bu bilgiyi edinmek, birleştirmek, programının bir bölümü olarak yazmak ve çalışan sınıfın bütün kesimlerine taşınmasına aracılık etmek olmalı.

Eğitim sistemini düşünün, bu gün yalnızca sermayenin kar ihtiyacına uygun bir eğitim sistemine sahibiz. Üniversitelerimiz esas olarak bilgi değil, endüstriye teknoloji üretiyor.

Ama Dünya’da eğitim emekçileri para merkezli değil, insan ve doğa merkezli bir eğitimin bilgisine ulaşmış durumda.

Bu bilgiye erişmek, onu bir yaşam tahayyülüne dönüştürmek, programına yazmak ve kitlelere yalın ve somut bir teklif olarak ulaştırmak ise partinin/örgütün görevi bence.

Örneği bütün alanlara uygulayabiliriz; yöntem ve sonuç değişmez.

Sonuç olarak bu gün çalışan sınıfın yani %99’un çıkarlarını temsil edebilecek, üretici güçlerin gelişme düzeyine uygun bir örgüt ve programa sahip olmak zorundayız.

Bu da cinsiyet özgürlükçü, adem-i merkeziyetçi, ekolojist, çoğulcu bir Türkiye tahayyülünü ortaya koymayı zorunlu kılar.

Bu noktada bütün okuyucuların aklına gelecek olan, eski ezberin terimleriyle demokratik mi sosyalist mi bir program olması gerektiği, sorusu olacak.

Bence buna ilk olarak Engels sonra da Troçki ve Lenin yanıt vermişlerdi.

Halkın acil ekonomik, sosyal, kültürel, siyasal ihtiyaçlarına önereceğimiz bütün çözümler, halk tarafından sahip çıkılabilir, kapitalistlerce uygulanamaz nitelikte olmalıdır.

Buna da “geçiş programı” veya “kesintisiz devrim” perspektifi adı verilmişti.

(devam edecek)


A. Halûk Ünal

Üç bölümdür süren bu seri yazının bir önceki bölümünde yazıyı şöyle bitirmiştim; Kısacası Erdoğan/Avrasyacı ittifakı için deniz bitmiş görünüyor.

Burada tartışmanın gelip dayandığı yer, bizim ne yapacağımız ve nasıl yapacağımız, meselesi.

Eğer doğru bir strateji kuramazsak, büyük ihtimalle “geleneksel Atlantikçi devlet aklı” hazırladığı projeler üzerinden (Kılıçdaroğlu ve Akşener) Erdoğan’dan kurtulup, başkanlık sistemine demokrasi süsü vererek, sistemi restore etmek için hazırlanıyor. Ama krizler, yoksulluğumuz, çaresizliğimiz bitmeyecek.

Bizler de bu restorasyona “dışardan destek” verir duruma düşeceğiz.

Doğru bir strateji kurabilirsek, tarihimizde ilk kez radikal demokratik bir geçiş süreci başlayabilecek.”

Faşist bir diktatörlük aracılığıyla krizi atlatmanın mantıklı bir yol olduğunu düşünmeyen egemen sınıf fraksiyonlarının AKP’yi dağıtmadan, Erdoğan’dan kurtulup, bir restorasyon planı yapmış olmaları çok doğal.

Devletin dehlizlerinde Erdoğan sonrası dönemin ilk koalisyonu bile konuşuluyor olabilir.

Sorun o ki, karşımızda ne bu partilerin, ne de diğer güçlerin Dünya’nın ve bölgenin şartlarına uygun, halktan yana bir planları yok.

CHP hala sosyal devlet soslu neoliberal politikalar tartışıyor. Sosyal devletle neo liberal hedefleri sentezleme çabası için tek uygun terim oksimorondur.

Üstelik bunu son 30 yıl içinde küresel düzeyde neoliberal politikaların tıkandığı, çıkmaza girdiği bir dönemde yapacağını ileri sürüyor.

İYİ Parti’nin ise henüz ortada kıyaslanabilecek hiç bir belgesi yok. Ama çıkacak belgeyi tahmin etmek zor değil. Kuruluş kutlamalarına eşlik eden çığlık “TSK’yı mahvettiniz” oldu.

Ve her iki partinin temel açmazı AKP ile aynı.

Temsil ettikleri sermaye kesiminin çıkarını, halkın çıkarı gibi sunacak kitlesel rant paylaşımı, rüşvet ve suspayı dağıtmak için kaynakları kalmadı.

Eğitim çökmüş, sosyal güvenlik can çekişir durumda.

Ama her şeye rağmen, üç sermaye fraksiyonunun da halkın hafızasında çok önemli geleneksel bir avantajı var.

Kalkınma meseleleri, ekonomi, istihdam “onlardan sorulur.”

Sol ise “demokrasi” başlığı altındaki meselelerle ilgilidir. Ekonomi, kalkınma, gelir dağılımı vb. Konuları güncel görev alanında kabul etmez.

Bu zaafiyet gerçektir ve yerel bir sorun da değildir.

Tersine, sosyalist mücadele tarihine baktığımızda, bütün Dünya’da solun bu konudaki söz üstünlüğünü sağa kaptırdığına tanık oluruz.

Üstelik önümüzdeki süreçte sömürgeci burjuva muhalefeti, kaçınılmaz olarak hem devletin, hem de ekonominin yeniden restore edilmesi için söz üretmek zorunda olduğunun farkında ve bunun hazırlıklarını yapıyor.

Ve bu kez yıkım, onlar için de çok büyük.

Sadece, askeriyenin ve yargının burjuva fraksiyonları arasındaki “tarafsızlığı” tesis edecek tarzda yeniden düzenlenmesi bile nasıl bir karmaşa gerektirecek, düşünürseniz,   bütünlüklü bir restorasyon sorununun büyüklüğünü görebilirsiniz.

Peki, sizce “birinci cumhuriyet”in yıkımı böylesi bir kapsamda ve sert “iç” çatışmalarla mümkün oluyorsa, burjuvazinin restorasyonu “barışçı” yoldan gerçekleştirmesi mümkün mü?

Toplumun büyük çoğunluğunun acil sorunlar listesinin başına ekonomi, işsizlik, eğitim gibi başlıkları yerleştirmeye başladığı bir dönemde, yalnızca %10-15 inin önem atfettiği demokrasi ihtiyacı üzerinden kurulacak stratejiler faşizmin alaşağı edilmesini nasıl sağlar?

Üstelik, bütün kurtuluş umutlarının bağlandığı demokrasi mücadelesine verilen anlam bakımından da, onlarca farklı yorumun egemen olduğu bir azınlık içinde, başarı ve birlik şansı nedir?

 

Restorasyon iradesi ve muhalefet?

Farklı sınıf ve tabakaların karşılıklı siyasi mücadele alanında devlet, egemen sınıfın siyasi ivmesini belirleyici kılmanın da aracıdır.

Ama bütün siyasi tarih gösterir ki, alternatif ivmelerin gücü ile egemen sınıfın ivmesinin bileşkesi yönünde bir biçimleniş ortaya çıkar.

Bu nedenle Türkiye siyasetini belirleyecek ivmelere, şimdi de gelecek tahayyülleri açısından, kuş bakışı bir göz atalım.

Bunu yaparken de kolay anlaşılır olmak için, sınıfsal blokların, ve çıkar gruplarının parti düzeyinde ifade kazanmış olanlarıyla yetinelim.

AKP, Erdoğan/Avrasyacı Asker ittifakının temsilcisi olarak, Faşist Diktatörlük seçeneğini uygulamaya sokan ivmenin partisi. MÜSİAD, Barolar Birliği, Odalar Birliği gibi genetiğinde müesses nizamın olduğu yapılar da bu ittifakın doğrudan ya da dolaylı destekçileri.

Bunun karşısında bence Başkanlık sistemine hayır demeyecek, AKP kadar tekçi, eril, devletçi, sömürgeci ve Türkçü İYİ Parti ve CHP’nin fiili bloğu söz konusu.

TSK’nın NATO’cu kanadı ve TÜSİAD vb odaklar doğrudan veya dolaylı olarak, bu iki parti aracılığıyla temsil sağlıyor.

Bir üçüncü güc, ivme ise Kürt Özgürlük Hareketi. Bu güç odağı sivil siyasette HDP ve DBP aracılığıyla temsil ediliyor.

Dördüncü güç ise “Türk” solu.

Bir kısmı HDP’de bir kısmı Demokrasi için birlik platformunda temsil bulan bu örgüt ve partiler ise siyasi güç olmak bakımından ülkenin en zayıf odağını oluşturuyorlar.

Buraya bir not düşmeksizin devam etmek doğru değil.

Aslında bütün bu güçleri dikine kesebilecek bir potansiyele sahip beşinci bir odak daha var. Kadın Özgürlük Hareketi.

Butün bu ivmelerin içinde en sirayet etme kabiliyeti yüksek (viral) odak, kadınlar. Üstelik, “erkek sorununu” getirip, hepimizin malum ezberi olan işçi patron sınıfsal çatışmasının pareleline, – daha kadim bir başka sınıf çatışması olarak- yerleştiriyorlar.

Yine de potansiyel okuyucunun algı çerçevesini alt üst etmeden derdimi anlatabilmek için, Türk solu için henüz çok tartışmalı olduğunu bildiğim alanlardan uzak durup, bu konuyu bu yazıda bir miktar paranteze alacağım.

Elbette, temel ivmelerden biri olarak ele alacağım KÖH’ün eril değil dişil bir hareket olma yönünde büyük yol katettiğinin de farkında olarak.

Devam edelim, bu dört ana ivmenin içinde iki tanesi, AKP ve KÖH bölge çapında güçler. İkisi de yalnızca ülkenin değil, Ortadoğu siyasetinin biçimlenmesi için ciddi bir etkinlik gösteriyorlar.

AKP inişe geçmiş sürekli yalpalayan ve kaybeden bir konumdayken, KÖH başarılı bir yükseliş trendine sahip.

İşte önümüzdeki sürecin karakteristiğini belirleyecek ana dinamik, bu güçler arasındaki mücadele olacak.

Buraya kadar üç bölümde, “Ne mutlu Türk’üm” burjuvazisinin faşist bir diktatörlüğe duyduğu ihtiyacın kaynaklarına; faşist diktatörlüğün avantaj ve dez avantajlarına; önümüzdeki süreci belirleyecek güç odaklarına; ilişkin bir tartışma ve analiz zemini sunmaya çalıştım.

Şu anda HDP’nin yürütmekte olduğu “danışma toplantılarına” da bir katılım olarak kabul edilmesini dilerim.

Gelecek yazıdan başlayarak, karşı bir stratejinin imkanları, içerik ve araçlarına dönük düşünce ve önerilerimi paylaşmaya çalışacağım.


A. Halûk Ünal

Bu serinin ilk yazısında artık yüzyüze olduğumuz Faşist Diktatörlüğü yenebilmemiz için, onun hangi ihtiyacın ürünü olarak vücut bulduğunu doğru analiz edersek, doğru bir mücadele stratejisi belirleyebileceğimizi söylemiş; buna ilişkin tespitlerimi paylaşmaya başlamıştım.

Temel önermemi hatırlatıp, devam edeyim.

Küresel kapitalizmin 1980 lerde yöneldiği “neoliberal piyasacı ekonomi” stratejisi, Türk Devleti’nin önüne de yeni bir strateji koydu; Asya ve Ortadoğu’da Atlantik paktının alt emperyalist, hegemon uç beyliği…

12 Eylül 1980 darbesi ve 24 Ocak kararları bu projenin kurulumudur.

Üstleniciler, önce Özal/ANAP, sonra Erdoğan/AKP, projeyi mantıksal sonuçlarına ulaştırmak için var güçleriyle çalıştılar.

Türk egemen sınıfları arasındaki çatışmalar sonucu üstlenicilerin ikisi de başarılı olamadı ve gelinen noktada proje tıkandı.

Ortaya çıkan tıkanıklık, küresel ve bölgesel koşullarda Türk Devletini bir varlık yokluk krizinin eşiğine sürükledi.

20 Temmuz darbesiyle yürürlüğe sokulan faşist diktatörlük inşa süreci, bu stratejik krizi aşmak için “Ne mutlu Türküm devletinin” son çaresidir.

Kürt Gerçeği

Türk devletinin bu son ve stratejik krizinin böylesi bir boyut kazanmasının tek nedeni geleneksel egemen sınıf bloku içindeki çatışmalar değil yalnızca.

Kürt Özgürlük Hareketi’nin son kırk yıl içinde gösterdiği istikrarlı ve başarılı gelişme de bu krizin boyutlarını ve şiddetini büyük ölçüde büyüten temel bir unsur durumunda.

Son iki yıldır izlediğimiz gibi Saray İttifakı ile hem Rusya’nın hem Batı’nın ilişkilerindeki en büyük sorunlardan biri de “Kürt meselesi”.

Hem Atlantik hem Shangay, “Kürt Gerçeği”nin farkında ve KÖH gibi bir kurucu irade ile işbirliği yapmadan Ortadoğu’da başarılı olamayacaklarını biliyorlar.

KÖH’ün kendi tarihi misyonları bakımından arzettiği siyasi tehdide rağmen, seküler bir eksen için vazgeçilmez olduğunun da çok farkındalar.

Öte yandan KÖH, AKP’nin bütün oyun planını bağladığı IŞİD, El Nusra vb. örgütleri hezimete uğrattı.

Ortadoğu’da demokratik ve seküler bir dalgakırana dönüşmekle kalmadı; önemli bir eşiği de aşıp, en kalabalık olan Arap halkı saflarında taraftar kazanmaya başladı.

Öncelikle kadınlar, ezilen haklar, kültürler, PYD’nin projesine dört elle sarılıyor, bir gelecek tahayyülü olarak benimsiyorlar.

KÖH, bununla da kalmadı HDP projesi ile ülke tarihinde ilk kez devletten bağımsız, emekçilerin, yoksulların ve ezilenlerin ve entellektüellerin milyonlarla oy verdiği bir partı olarak 80 milletvekiliyle parlementoya girip, iktidara da ortak olduğunu kanıtladı.

Geleneksel Türk Devleti içinse durum tam tersi.

Bu tablo onlar için bir kabus senaryosu.

KÖH kazandıkça onlar kaybediyor.

Barış ve müzakere, yeni bir anayasa ve ilk kez bu toprakta gerçek bir demokrasi inşasının başlaması demek.

Bunun için internette Dolmabahçe Deklerasyonu’nu bulup bakmak bile yeterli olacaktır.

Oysa Avrasyacılar, TSK’nın bütün pis işlerini yapmış kesimi.

1915 ten bu yana İttihatçı misyonun ve bütün pis işlerin taşıyıcısı oldukları gibi; 90 yıl boyunca kapısından içeri sivil tek bir müfettişin girmediği ülkenin en büyük bağımsız bütçesini yönetmiş bir yapı.

Genel Kurmay ister, siviller de sorgusuz sualsiz verir. Yani ilk bağımsız parelel bütçemiz varlık fonu değil. TSK bütçesidir.

1923 ten bu yana kasalarından geçmiş silahlanma ve iaşe bütçesini hayal edin.

Erdoğan tarafından hapisten çıkarıldıkları günden beri yaptıkları pis işleri, işledikleri suçları ise bütün Dünya ile birlikte izledik.

Erdoğan’ın 2011’e kadar işlediği suçlar bu nitelikte değildi.

Ancak, sonrasında, hem İhvancı kalkışmanın öncülüğünde inat etmek, hem de devleti ele geçirip, kendi vesayetini kurabilecek fonları yaratmak için, kara para aklamaktan tutun, IŞİD petrolü satmaya, cihatçılara lojistik destekten, İran’a altın transferine, sayısız suç işledi.

Avrasyacılarla el sıkıştığında ise, Türkiye tarihinin en kirli suç ittifakı ortaya çıkmış oldu.

Eğer KÖH, Barzani gibi bir AKP ile uyumlu bir zihniyete sahip olsaydı, işleri nisbeten daha kolay olurdu.

Oysa KÖH, Türkiye halkları için asgari demokratik kazanımları içermeyen hiç bir anayasaya imza atmayacağını her vesileyle dile getirmeyi sürdürdü.

Asgari bile olsa demokrasi ve yeni anayasa, 1915 ten bu yana, işlenen bütün suçların ortaya dökülmesine, TSK’nın kapısından içeri sivil müfettişlerin girmesine, eski iaşe ve satınalma defterlerinin açılmasına, ve en önemlisi de sosyal ve ekonomik demokrasiye sebeb olur ki, bunu göze almalarının imkan ve ihtimali yok.

Ayrıca bu noktada NATO cu Avrasyacı ayrımının da biçimsel kalacağını, el altından birbirlerini destekleyeceklerini hiç unutmamak lazım.

7 haziran seçimlerinden başlayarak, KÖH ve HDP yi “çöktürme” tasfiye etme planının devreye sokulmasının nedeni bu.

Bu planın başarılı olabilmesi için, Fırat’ın batısında da yaprak kımıldamaması gerekiyor. Ve bunu geleneksel otoriter yönetim uslubuyla başaramadıklarının farkındalar.

Bütün bunlar “Ne mutlu Türküm Burjuvazisi”ni ve TSK’yı faşist diktatörlük inşasında mutabakata zorluyor. Kimi şerhen, kimi kerhen, kimi tutkuyla bu projenin arkasındalar.

Diktatörlüğün ekonomisi

Faşist diktatörlüklerin tamamı büyük sermayenin ekonomik ve siyasi olarak ülkeyi yönetemez hale geldiği, halkın da yönetilemez olduğu bir zeminde, büyük sermayenin egemenliğini kurtarmak için ortaya çıkarlar.

Normal, parlementer kurallar içinde ulaşılamayacak hedefler için, olağanüstü bir devlet gerekir demiştik.

24 Ocak kararları için 12 Eylül askeri açık diktatörlüğü gerekmişti.

Neoliberal küreselleşme, alt emperyalist bir pozisyon için de ancak 20 Temmuz darbesiyle geçiş yapılabilen başkanlık sistemi gerekti.

Krizdeki büyük sermaye, faşist diktatörlük aracılığıyla, ihtiyacı olan her coğafyayı ilhak etmeyi, ülke içindeki bütün kaynakları gaspetmeyi, varlıklara kanun dışı biçimde el koyabilmeyi ve sermayenin kar maksimizasyonunun önündeki her engeli, her örgütlü ilişkiyi tasfiye edebilmeyi arzu ediyor.

Yani halk için ekonomik ve siyasi bir cehennem, onların cenneti oluyor.

Ama kitlesel rıza ilişkisi sadece sopayla sağlanamaz, halka vaatlerde bulunmak, güçlü bir gelecek tahayyülü sunmak, bunları kısmen de olsa gerçekleştirip, sus payı dağıtmak zorundalar.

Hitler ve Musollini’den Saddam veya Suud diktatörlüklerine kadar açık diktatörlüğün ekonomi politiği esas olarak bunun üzerine kuruluydu.

2018 Bütçe görüşmeleri daha yeni bitti.

HDP vekillerinin başarılı performanslarıyla, hep birlikte tanık olduk ki, 2018 bütçesini de bir savaş bütçesi haline getirmiş durumdalar.

Ülke hazinesinin yanına, varlık fonuyla her tür denetimden uzak ikinci bir hazine kurup Saray’a bağladılar.

Buna İran’a altın transferlerinin getirisi, ya da El Beşir gibilerin kara parasını aklamayı, IŞİD petrolünü pazarlamayı da eklerseniz iktidar savaşının hazinesini görebiliriz.

Ancak bilinen faşist diktatörlük pratiklerinden önemli bir farka sahipler.

AKP’nin ve sömürgeci Türk ekonomisinin çıkışı ve altın çağı bitti. İnişe geçmiş durumda.

Yeni bir yükseliş ve başarı hikayesine ihtiyacı var.

Oysa son iki yıldır gördüğümüz gibi hiç bir çıkış planı ortaya koyamaz durumdalar.

Küresel kapitalizmin neoliberal piyasa ekonomisi projesi de tıkandı.

Sonuç, son on, belki yirmi yıl içinde ilk kez halkın endişeli olduğu konular ilistesinde ilk sıraya “issizlik ve ekonomi sorunu” yükselmiş; “terör” alt sıralara düşmüş durumda.

Öte yandan güvenilir veri araştırmacılar, ilk kez AKP’nin çekirdek tabanında erime başladığını anlatıyor.

Saray bloku, “Yeni Savaş Devleti”nin sürdürülebilirliği için gerekli kaynakları yaratmayı başaramıyor.

Üstelik artık açık diktatörlükle hedeflerine ulaşamazlarsa yaşanacak çöküş yalnızca Saray’ın değil, oligarşik Cumhuriyetin de sonu olabilir.

Peki, faşist iktidar, vaatlerini gerçekleştirebilecek, %50-60 bandına yeniden oturabilecek, sürdürülebilir ekonomik kaynakları yaratabilir mi?

Ciddiye alınabilir iktisatçıların hiç biri bu soruya olumlu yanıt vermiyor.

Şu anda saldırdıkları bütün kaynaklar, ürettikleri bütün sözde çözümler, günübirlik; 2019 dan sonrasına bakamıyor.

Ne Batı’dan ne de Rusya, Çin ekseninden, ne de Ortadoğu hanedanlıklarından iktidarlarını sürdürecek kaynak aktarımı ufukta görünmüyor.

Bu da gösteriyor ki son KHK, aktif bir direnişe karşı Saray’ın savunma hazırlığından çok, saldırı hazırlığı.

Ama önemli bir hizmeti daha olacak, “terörü” yeniden birincil tehlike haline getirecek algı operasyonlarının zemini de bu KHK’nin dokunulmazlık kazandırdığı para militer güçlerce gerçekleştirilecek.

Varlık yokluk meselesi

Şu ana kadar çizdiğim büyük resmi inandırıcı ve ikna edici buluyorsanız, “Ne Mutlu Türk’üm Burjuvazisi” için içinde bulunduğumuz koşulların bir varlık yokluk meselesi olduğunu da görmek zorundayız.

1923 Kemalist Cumhuriyeti bir seçim yapmıştı.

Yaptıkları secim Osmanlı imparatorluğunun tarihi içindeki iki ana akımdan birinin seçimi olan kapitalist ve Batıcı yoldu.

İslamcılık veya doğuculuk ise yenilen kesim oldu.

İslamcılığın içinden “müslüman demokrat” modernist bir akımın çıkması fıtratlarına uymadı.

İslamcılığın Hristiyan ve kapitalist Batı ile barışacak bir neo Osmanlıcılık veya İslamcılık üretmesi ise zaten imkansızdı.

Artık günümüzde İslamcılık El Kaide, IŞİD vb örgütlerin tekelindedir.

Onlarla birbirine bakışan bir siyaset üretmediğinizde oyun sahasında kendinize bir yer bulmanız da olanaksızdır.

Erdoğan’ın Cihadist, tekfirci örgütlerle işbirliğinin nedeni de büyük ölçüde burda saklıydı.

İslamcılık ya da onun özel bir biçimi olan Erdoğanizm’in büyük iflası ve yenilgisinin önemli bir nedenini bizzat kendi ağzından duyduk; hatırlayalım.

“Siyasi olarak iktidar olmak başka bir şeydir. Sosyal ve kültürel iktidar ise başka bir şeydir. Biz 14 yıldır kesintisiz iktidarız. Ama hâlâ sosyal ve kültürel iktidarımız konusunda sıkıntılarımız var” 

Bu itirafın ardındaki gerçek, yalnızca Erdoğan gibi diktatörlerin değil, arkasına belirli bir kitle desteğini almış bütün radikal değişim talep edenlerin geçmesi gereken bir sınavı işaret eder.

Siyasi, askeri fetihler yetmez, şu ya da bu yönde bir sosyal değişim istiyorsanız, kültürel değişimi de sağlayacak donanım ve perspektife sahip olmanız gerekir.

En hafif deyimiyle Ekim devrimi de burada çuvallamıştır; Çin devrimi de, daha bir çok sosyalizan devrim girişimi de.

Erdoğan’ın ise bu alanda hiç bir şansı olmamıştır, olamayacaktır.

Yeni Şafak kalemşörlerinin İslam’ın aydınlanma çağının yakınından bile geçmeyen derme çatma kültür teorileriyle varacakları menzil buraya kadar.

Kapitalist tüketim çağının kültürel kuşatması karşısında, çocukları, gençleri imam hatip denilen, ne islamla, ne irfanla alakası olmayan binalara tıkıp, korumak; olsa olsa bir iki kuşak içinde bu ülkede IŞİD patlamasına yol açar.

Kısacası Erdoğan Avrasyacı ittifakı için deniz bitmiş görünüyor.

Burada tartışmanın gelip dayandığı yer, bizim ne yapacağımız ve nasıl yapacağımız, meselesi.

Eğer doğru bir strateji kuramazsak, büyük ihtimalle “geleneksel Atlantikçi devlet aklı” hazırladığı projeler üzerinden (Kılıçdaroğlu ve Akşener) Erdoğan’dan kurtulup, başkanlık sistemine demokrasi süsü vererek, sistemi restore edecek. Ama krizler, yoksulluğumuz, çaresizliğimiz bitmeyecek.

Bizler de bu restorasyona “dışardan destek” verir duruma düşeceğiz.

Doğru bir strateji kurabilirsek, tarihimizde ilk kez radikal demokratik bir geçiş süreci başlayabilecek.

(devam edecek)

 


A. Halûk Ünal 

Son KHK ile yeni ve çok tehlikeli bir eşiğin aşılmış olduğu malum.

Faşist diktatörlük, asgari kurulumunu tamamladı.

Yeter şart değilse de, gerek şart oluştu.

Artık faşit diktatörlüğün önlenmesi değil, yıkılması mücadelesiyle yüzyüzeyiz.

Bence, başarılı bir mücadele için, ilk anlamamız, açıklamamız gereken, yüzyüze olduğumuz faşist diktatörlüğün kimin, hangi ihtiyacından kaynaklandığı, sorusu?

Açık diktatörlüklerin tamamı, büyük sermayenin içine girdiği toplumsal bir krizi aşma ihtiyacından vücut bulur.

Ne yazık ki, muhalefete hakim iki önerme var, biri Erdoğan’ın suçlarından, korkularından; diğeri ise Kürt düşmanlığından bu yola saptığını ileri sürüyor.

Önermelerin her ikisi de doğru ama sebeb değil, sonuç.

Asıl sebebi görmeden doğru söz üretmek de mümkün olmuyor.

Bütün muhalefet bu önermeleri sebeb gibi ele alınca, muhayyel bir ahlak ve demokrasi tanımı etrafında bir blok yaratabileceğini düşünüyor. Ama bütün girişimler kadük kalıyor.

Daha önceki yazılarımda tartışmıştım, bir kez daha hatırlamakta yarar var.

Bu sürecin kodları 12 Eylül 1980 darbesinde saklı.

Türk devleti gibi büyük fay hatlarının üzerinde inşa edilmiş, sömürgeci iktidarlar, eğer içerideki kriz potansiyellerini yumuşatacak sus payını üretemezlerse, varlıkları tehlikeye girer.

Kısaca hatırlayalım, söz konusu darbe iki temel görevi gerçekleştirmek üzre yapıldı.

Bu görevlerden birincisi, darbeci paşaların deyimiyle “bataklığı kurutmak”, gelişen sol muhalefeti tasfiye etmekti. Ki bunu kısmen başardılar.

“Türk Solu” olarak yenilmekle kalmadık, kendi hatalarımızın sonucu olarak hezimete uğradık.

Düşmanımız kadar erkekçi, tekçi, merkeziyetçi, devletçi, militarist ve şovendik.

Büyük çoğunluğumuz hala bunların tümüyle yüzleşemedik. Alternatif bir siyasi proje de yaratamadık.

Dolayisiyle bu yazının potansiyel okuyucusu için bu konuda hiç bir hatırlatma gerekmiyor.

Yaşadık veya yaşayanlardan okuduk ve dinledik.

Kürt Solunda ise, 78 yılında Kürdistan İşçi Partisi (PKK)nin kuruluşuyla ayrı örgütlenme, ayrı mücadele çizgisi hakim oldu.

Zaman içinde Türk solunun yapamadığı yüzleşmeyi cesurca yaptılar; kendilerini mücadele içinde değiştirdiler.

Yenilmek bir yana bu gün geldikleri noktada Ortadoğu’da bir oyun kurucu durumundalar. Bu konuya ilerde değineceğim.

Devam edelim.

Darbenin ikinci temel görevi ise, kapitalizmin küreselleşme politikalarına bağlı olarak, önümüze konulan yeni bir ekonomi politik formata (ithal ikamecilikten neoliberal bir ihraç ekonomisi olmaya) geçişimizi kolaylaştırmakla ilgiliydi.

Buna kısaca Türkiye kapitalizmine sınıf atlatılması ve bölgesel alt emperyal bir rol yüklenmesi demek de mümkün.

Sermaye TSK çatışması

Söz konusu politikanın ihalesinin ilk yüklenicisi bilindiği gibi Özaldır.

Dünya’da Thatcherizm olarak adlandırılan bu politika, Türkiye’de de Özalizm olarak adlandırıldı.

Küresel sermaye ve onun yerel uzantısı TUSİAD ve siyasi sözcüleri Özal ile TSK arasında ilk gerilim burada başladı.

TSK, 1923’den beri, devraldığı ittihatçı geleneğin sürdürücüsü olarak, bu ülkenin kurucu gücü, gerçek sahibi ve görünmeyen yönetimiydi.

Aslında derin devlet yoktu, TSK vardı. Açıktan söylenemediği için böyle kodluyorduk.

CHP, TSK nın siyasal uzantısı, Kemalizm de ideolojik çimentosu idi (hala da kısmen öyle).

1923 Kuruluş’a kadar soykırımlardan elde edilen varlık transferleriyle gelişen “ne mutlu Türküm” burjavisi, kuruluştan itibaren devletçe desteklendi (ilerde karma ekonomi denilecekti); ülke ekonomisinin inşası kamu iktisadi devlet teşekkülerince (KİT) yapıldı.

Yani yeni palazlanan özel sektörün yüklenemeyeceği hangi yatırım ihtiyaçsa hazine üstlendi ve halk adına (kamu) yönetti.

Adı “kamu” olsa da TSK ve ona bağlı kurulmuş, ve bizzat TSK tarafından yönetilen MİT’in denetlediği, sivil bürokrasi aracılığıyla el altından yönettiği KİT’ler, sivil ve askeri bürokrasinin arpalığı olarak büyüdü gelişti.

1980’de hala ülke ekonomisinin %70’ini KİT ler belirliyordu.

Thatcherizm/Özalizm denilen ekonomik ve siyasi formatın basitçe anlamı, KİT lerin biriktirmiş olduğu kamu sermayesini, finans krizi yaşayan özel sektöre devretmek (özelleştirme) , buna bağlı olarak küresel sermaye ile yerel sermayeyi organik olarak kaynaştırmak, Anadolu halklarını etkin bir pazarın müşterisine dönüştürmek, ve derdim kolay anlaşılsın diye seçtiğim terimle söylersek, “Ne mutlu Türküm” kapitalizmine sınıf atlatmaktı.

Özal’ın bu doğrultuda Ortadoğu politikası, Suriye ve Irakla sınırları olabildiğince belirsizleştirmek, mümkünse Kuzey Irak’ı bir federasyon çerçevesinde Türkiyeye katmak; değilse AKP’nin 15 yıldır yaptığı gibi derin bir ittifak ve petrol işbirliği geliştirmek esasındaydı.

Bunun yanısıra Türki Cumhuriyetlerin, Rusya’nın, İran’ın ve Irak’ın petrol ve gaz boru hatlarının geçiş koridoru olmak; kapitalist zenginleşmenin, enerji politikalarımızın yeni doğrultusunu oluşturuyordu.

Bu, ülkenin asli sahibi asker sivil bürokrasinin işine gelmeyecek bir gelişmeydi.

KİT’lerin özel sektöre devredilmesi karşısında ellerindeki bütün iktisadi ve siyasi gücü yitirmekle yüzyüzeydiler.

Ayrıca ekonomideki bu gelişme siyasette ve idarede AB sürecini gerektiriyordu.

AB süreci demek ise, artık ülkenin, gerçek sahipleri olması gereken finans sermayesince yönetilmesi anlamını taşıyordu.

Yani artık kafası bozuldukça asker darbe yapamaz, sivillere ayar veremez, kafası bozulduğu yerde kontr gerilla aracılığıyla TÜSİAD üyelerine, aydınlara kurşun sıktıramaz, kaos organize edemezdi.

Bundan böyle her türden örtülü, açık operasyonlar, kaos organizasyonları, savunma siyaseti, doğrudan büyük sermayenin ihtiyaçlarına göre tanzim edilmeliydi.

İç ve dış politikalar, bütün kapitalist ülkelerde olduğu gibi küresel ve yerel sermaye platformlarınca belirlenmeli; TSK kendi kurumsal çıkarlarından hareketle bu süreçlere taş koyamamalıydı.

Özal bu doğrultuda “başkanlık sistemini” ilk dile getiren sağ lider oldu.

Çünkü Türkiye gibi Emperyalizmin jeostratejik bir uç beyleğinin yönetimi çok daha güçlü bir toplumsal rıza ilişkisine ve merkezileşmeye ihtiyaç duyuyordu.

(1923 ile 2002 arasında her 1,5 yılda bir hükümet değişmiş, ve her seferinde farklı bir parti hükümeti kurmuş.)

Bütün bunların yanısıra, 90’da Doğu Bloku’nun çöküşü sonrası, emperyal merkezlerde planlanan küresel yeniden paylaşım, sert, çatışmalı ve krizli bir sürece işaret ediyordu.

Böyle bir süreç de TSK’nın bölgesel önemini artırdığı gibi, yine, yönetiminin doğrudan büyük sermaye elinde olmasını gerektiren bir başka güçlü nedendi.

Bu yaşamsal gerilim, AB, Amerika ve TÜSİAD ile Türkiye’nin eski sahipleri arasında o günden beri sürdü.

Sayısız farklı görünümle dışa vurulan bu çatışmanın boyutunu anlamak için, Özal’a yönelen “başarısız” suikast girişimini; Sabancılara yapılan “amacına ulaşmış” suikasti hatırlamak bile yeterli.

Lafı uzatmayıp sadede gelebilmek için, ayrıntılı bir resimden çok, bir kroki olarak tasvir ettiğim bu geçmiş birikim, bu günü anlamamız bakımından bütün kodları barındırıyor.

2002 AKP’si küresel sermayenin çok yönlü ihtiyaçları bakımından aranan kandı.

TSK yı hizaya sokmaya, Kemal Derviş’in inşa ettiği yapıyı ileri taşımaya, Ortadoğu’da “ılımlı islam” çizgisiyle “model ortak” olmaya adaydı.

Fetullah Gülen cemaatine biçilen küresel role bakmak, bu rolü doğru okumak, Türkiye’ye biçilen küresel, bölgesel rolü; AKP’nin 2002 de üstlendiği ihaleyi anlamayı çok kolaylaştırır.

 

Evdeki hesap çarşıya uydu mu?

Bütün bu gelişmeler olur, devletin tepesindeki fay hatlarında ciddi bir enerji birikirken, bir başka gelişme bu süreci derinden etkiledi, hatta tetikledi.

Kürt Özgürlük Hareketi (KÖH), Kuzey Kürdistan’da doğup, Kürdistan’ın ve tarihin en güçlü, en kitlesel isyan hareketine dönüştü.

TSK’nın 90 lı yıllar boyunca bütün çabalarına rağmen, hareket bastırılamadığı gibi, büyük bir hızla serpilip, gelişmişti.

Ortadoğu su, petrol ve gaz potansiyelinin önemli bir kısmını barındıran, bu kaynakların iletim yollarını içeren toprakların üzerinde vücut bulmuştu.

Bu toprakları arasında paylaşmış olan bütün sömürgeci yerel devletlerin geleceklerini bağladığı bu coğrafyada artık, toprağın kadim sahipleri uyanıp, ayağa kalkmış, tarihi ve kollektif haklarını talep etmeye başlamıştı.

Bu gün de, bitip tükenmek bilmeyen Kürt düşmanlığının altında yatan asıl sebep, işte budur.

Bu düşmanlığı kitleselleştirmenin aracı da Fars, Arap ve Türk milliyetçiliğidir.

TSK, 1990 larda küresel sermayenin kendisine biçtiği tenzili rütbeye karşı, Kürt İsyanı’nı bahane ederek, ipleri tekrar eline almayı başardı.

Tümüyle küresel projeyi tasfiye edemeyecekleri için, kendi işlerine gelecek biçimde gelişmesine izin verdiler.

Ekonomide istediğinizi yapın, ama siyasetin çerçevesini biz çizmeye devam edeceğiz.

TSK içinde Atlantik paktının isteklerini uygun bulanların dışında kalan güçlü bir kanat, pakt içinde kaldıkça bir yerden sonra direnemeyeceklerini anlamıştı; (şimdiki Avrasyacılar) bu sürecin tasfiyesi için radikal bir yönelim geliştirdi ve Shangay Beşlisi kampına geçme yönünde alternatif bir planı devreye soktular.

Küresel sermaye ise, Avrasyacılara karşı aranan yeni kanı 2002’de AKP ile buldu.

2011’e kadar AKP ve Erdoğan, emperyalizm ve küresel sermaye için aranan kan özelliğini korudu.

Milli görüş, Fetullahçılar ittifakı ile Türkiye kapitalist sınıf atlama sürecinde çok ciddi bir yol aldı.

Denilebilir ki, tarihi proje ilk kez ele avuca gelir bir hale bürünebilmişti.

Askeri vesayet geriletilmiş, neoliberal “ılımlı islam” egemen olmuştu.

Nihayet her şey yoluna girmiş gibi görünüyordu ki, “Arap Baharı” bütün hesapları yeniden alt üst etti.

Milli Görüşçülerin “İhvan”cılıkları depreşti. İhvancıların ise hiç bir zaman ılımlı olamayacakları açığa çıktı.

Batı, “Sünni kalkanı” (açık yeşil kuşak) projesinde hızla revizyonlara gitti.

AKP İslamcıları için belki de yüz yıldır beklenen an gelmişti; ve “Arap Baharı” vesilesi ile İslamcılarla Batıcılar arasındaki tarihi rövanşı alabileceklerdi.

İhvan rüzgarında yelkenlerini şişirip, Ortadoğu’daki yayılmacı hedeflerine ulaşacak; böylece Batılı sahiplerinin de vazgeçemeyeceği “ebedi” bir iktidara dönüşeceklerdi.

Batı’nın bütün uyarılarına rağmen bu yöndeki atılımlarını sürdürdüler.

ABD 1980 den beri yatırım yaptığı Fetullah Gülen cemaati içindeki yapılanmasıyla, Erdoğan ve ekibini cezalandırmaya kalkınca da kılıçlar çekildi.

Erdogan da dönüp, tasfiye ettiği TSK’nın “eski düzeni” korumak isteyen, bunun için kapağı Rusya’ya atmayı planlayan kanadı (Avrasyacılar) ile yeniden müttefik oldu. Atlantikçileri (FETÖ kodlamasıyla) tasfiyeye başladı.

İzlemekte olduğumuz darbe matruşkası bu sürecin geçici bir görünümüdür, şimdilik.

Hasılı kelam, Erdoğan ve Avrasyacılar, öyle sadece korkularından bu yola girmiş değil. Elbette korkuyorlar, yakalandıkları anda başlarına ne geleceğini çok iyi biliyorlar. Ama taht oyunlarında hedefsiz, plansız kral olmaz.

Çünkü iddiayı yitirdikleri anda, iktidar blogunu sürdürmeleri ve merkezinde durmaları mümkün olamaz.

Hatırlayalım, Türkiye’nin “satılabilir potansiyelleri” nelerdi?

TSK’nın bölgesel gücü, sünni eksenindeki potansiyel rolümüz, jeostratejimiz, pazar değerimiz.

Peki Rusya Çin merkezli bir eksende Şiilerin lideri İranla “Sünnilerin lideri” Türkiye’nin işbirliğinin stratejik değeri ne olabilir?

Bu kabus senaryosunun önündeki engeller aşılabilir mi?

Yani evdeki hesap alt emperyalizm olmak ve küresel sistemde sınıf atlamak ise, böyle de olmaz mı?

Gördüğünüz gibi, bu pirinç daha çok su kaldırır.

Ama son KHK lerden de belli ki, Saray için bir şey artık çok net, küresel zirvelerde kılıçlar çekilmiş durumda ve herkes tahkimatını yapıyor.

Öte yandan aralarındaki itişmenin gürültüsü de kafamızı karıştırmamalı.

Nasıl ki, 12 askeri darbesiyle ekonomiye küresel bir format atıldı, 20 Temmuz 2016 darbesiyle de devlete yine küresel sermayenin ihtiyacına uygun bir format atılıyor.

(devam edecek)