Hülya Osmanağaoğlu

Sınıf mücadelesi hiçbir şekilde erkek egemenliğini bir bütün olarak ele alan politikalar üretemez mi? Kuşkusuz üretir, ancak sınıf mücadelesinin patriyarkayı “da” gerileten politikaları tarihin hiçbir döneminde sosyalist erkekler ya da sınıf mücadelesinin önderleri teorik tezlerle ikna edildiği için ortaya çıkmadı. Tam tersine erkeklerden, sermayeden, devletten bağımsız bir feminist hareketin siyasal özne olarak mücadele vermesi ile sınıf mücadelesi kadın emekçilerin taleplerini de gündemine almak zorunda kaldı

İstanbul’daki 8 Mart feminist gece yürüyüşüne on binlerce kadının katılması kadın hareketinin yanı sıra sosyalist hareketten erkeklerin de feminist siyaset üzerine tartışmaya başlamasına neden oldu. Her ne kadar ilk başta mevzu esas olarak dövizlerde yazan çarpıcı sloganlar çerçevesinde dönse de feminist mücadelenin neden yükseldiği ve neyi öne çıkarması gerektiği üzerine kadınlar arasında daha anlamlı bir tartışmaya evrildiği söylenebilir.

Dört bir koldan feminist mücadelenin ne yapması gerektiği üzerine fikirler havada uçuşurken feminist mücadelenin ne olduğunu konuşmaya öncelik verme ihtiyacı ortaya çıktı kanımca. Özge Yurttaş “Sınıf mücadelesi; kadın sorunu bunun neresinde?”[i] başlıklı yazısında feminist mücadelenin ne olduğu tartışmasına çok açıklayıcı bir giriş yapıyor. Özge’nin bıraktığı yerden devam ederken belki de ne olmadığını da açıkça belirtmek gerekiyor. Feminizm sadece AKP karşıtı mücadele değildir. Sadece neoliberalizm karşıtı mücadele değildir. Sadece sekülarizm mücadelesi değildir. Feminizmi kadınların ezilmişliğinin bir görüngüsünden yola çıkarak çekiştirmek, meşrulaştırmak da feminizm değildir. Çünkü patriyarka sadece neoliberalizmle artan karşılıksız emek, yeni muhafazakarlık, dine dayalı baskı ile gelen makbul kadınlık ya da AKP iktidarı döneminde artan kadın cinayetleri- erkek şiddeti değildir. Dahası patriyarka kapitalizmin bir sonucu da değildir. Bu nedenle patriyarkada yaşanan dönüşümler de tek başına kapitalizmin ya da daha kabalaştırılmış biçimiyle neoliberal muhafazakarlığın sonucu olarak açıklanamaz. Nasıl ki kapitalizmde yaşanan dönüşümleri sınıf mücadelesini hesaba katmadan sermayenin iç çelişkileri ile açıklamak mümkün değilse patriyarkada yaşanan dönüşümleri de feminist mücadeleden ayırarak tartışmak mümkün değil.

Patriyarkayı kurucu bir toplumsal egemenlik ilişkisi olarak görmeden, patriyarkada ve patriyarka- kapitalizm ilişkisinde yaşanan değişimleri ve dönüşümleri feminist mücadeleyi göz önünde bulundurmadan yapılan her tahlil feminist mücadeleyi kimlik politikasına indirgeme ve başka mücadelelere eklemleyerek ortadan kaldırma riski ile karşı karşıya kalır. Bugün feminist gece yürüyüşüne yönelik döviz eleştirilerinin temelinde de bu yatıyor. Patriyarkayı kendi iç dinamikleri olan bir sistem olarak görmemek, sadece kapitalizm tarafından belirlenen bir sistem olarak tarif etmek ve bağımsız feminist hareketin siyasal özne olarak varoluşunu görmezden gelmek, yok saymak söz konusu. Niyetten bağımsız olarak çoğu zaman hareketin içinden konuşan kimi kadın arkadaşların sosyalist sola ve/veya sınıf hareketine yaptıkları çağrılar da bu kulvarı güçlendiriyor. Feminist politikayı sosyalizmle meşrulaştırmak için yapılan neoliberalizm- kadın emeği ilişkisini görme çağrıları ya da sekülarizm mücadelesini feminist mücadele ile tamamlama girişimleri de aslında patriyarkanın bugün üzerimize nasıl geldiğinin resmini bir bütün olarak görememekle malul. Neticede feminist mücadeleyi de emek mücadelesi ve sekülarizm mücadelesi, ez cümle AKP’ye karşı mücadele ile sınırlama riski maalesef büyüyor.

Yine yeniden daima feminizm sekülerdir, ama…

AKP’ye karşı mücadelenin son yıllardaki en öne çıkan başlıkları erkek şiddeti ve özel alanın/ailenin dini normlara göre yeniden dizaynı. Erkek şiddeti artarken “kadına şiddet töremizde yoktur” diyen kamu spotları, “boşanmanın her türüne karşı değiliz şiddet varsa boşanılabilir” diyen Sümeyyeler ve KADEM’ler söz konusu. Kuşkusuz feminist mücadelenin artan etkisi AKP iktidarına ve KADEM’e bunları söyletiyor. Ancak kadın cinayetlerinin siyasal olarak tek başına AKP’ye, kuramsal olarak da neoliberal dini baskıya dayalı bir otoriterleşmeye/faşizme bağlamak, patriyarkayı sadece kapitalizm, hatta mevcut sermaye birikim rejimi ya da devlet biçimi ile “belirlenen” bir egemenlik ilişkisi olarak görmek anlamına gelir. Oysa erkek şiddeti üzerinden baktığımızda boşanmaların artması ya da meşrulaşması, erkek şiddetinin kader kabul edilmemesi bizzat feminist mücadelenin kazanımları. Boşanmanın kadınların zihninde meşrulaşması keza doğrudan feminizmin kazanımı. Patriyarka ise feminist mücadelenin etkisiyle ortaya çıkan bu kadın direnişine şiddetin dozunu artırarak yanıt veriyor. Yani kadınların, yarı rıza yarı zor ile hapsedildiği ailelerden çıkışlarını, kadın katliamıyla engellemeye çalışıyor. AKP ise söz konusu erkek şiddetini ve patriyarkayı ideolojik düzlemde dini referanslarla, toplumsal düzlemde ise yine çoğu dini referanslı yargı kararlarındaki erkeklik indirimleriyle meşrulaştırıyor. Elbette ki feminist mücadele bugün soyut bir erkek egemenliğiyle değil doğrudan AKP iktidarında cisimleşen erkek egemenliğiyle ve dine dayalı baskıyla mücadele ediyor ama patriyarkayı AKP’nin dini baskısına indirgemek feminist mücadeleyi temellerinden koparıp başka mücadelelere eklemlemek anlamına gelir. Yani patriyarkanın siyasal erkinin bugün AKP’de cisimleşmesi feminist mücadeleyi tek başına bir sekülarizm mücadelesine ya da anti faşist mücadeleye eşitlemeyi/indirgemeyi/eklemlemeyi gerektirmez.  Tersine feminist mücadelenin neden seküler olduğunu somut deneyimle görmeyi ve AKP’nin kadın düşmanı politikalarına karşı tüm kadınlara ulaşabilecek bir feminist siyaseti örgütleme ihtiyacına yanıt üretmeyi gerektirir.

“Dolapta zıkkımın kökü var”ın ekonomi politiği!

Feminist gece yürüyüşü, gelinen noktada, feminist hareket ve LBTİ+ hareketin ötesinde sosyalist soldan kendine feminist diyen ve demeyen kadın yol arkadaşlarımızın, keza ilk kez örgütlendiği 2003’ten beri hep katılan ancak son iki yıldır doğrudan parti açıklamasıyla yaygın çağrı yapan Kürt kadın hareketinin de katıldığı bir siyasi yelpazeye sahip. Bu siyasi yelpaze ve on binlerce kadının katılımı derhal sosyalist solun ilgisini çektiği içindir ki bu mücadeleyi sınıf mücadelesine nasıl eklemleyeceğimiz sorgulanıyor. Katılan kadınların kaçının emekçi olduğu, kadın emeğine ilişkin taleplerin dövizlerin kaçta kaçını oluşturduğu, neoliberalizme karşı mücadelenin ne kadar öne çıkarıldığı ama daha önemlisi bu kadınları sınıf mücadelesine katmak için ne yapmayı düşündüğümüz sorgulanmaya/öğretilmeye başlandı. Aslında bu sorunun çok kısa bir cevabı var: Feminist gece yürüyüşüne katılan kadınları sınıf mücadelesine kazandırmak, sınıf mücadelesi ile feminist mücadeleye katılan kadınlar arasında köprüler kurmak, kadınlara esas düşmanlarının evdeki ve sokaktaki erkekten çok kapitalizm olduğunu göstermek gibi bir niyetimiz de görevimiz de yok. Bizim yegâne amacımız daha çok kadına feminist mücadelenin sesini sözünü yaygınlaştırmak. Daha çok kadınla patriyarkaya karşı feminist mücadeleyi örgütlemek. Buyursun sosyalist sol, kadınlar ve erkekler olarak emekçi kadınları sosyalist mücadeleye örgütlesin. Biz 8 Mart’a gelen kadınlara 1 Mayıslara gitmeyin ya da sendikal örgütlenme gerçekleştirmeyin filan demiyoruz, hatta tam tersine sınıf hareketine kadınları da içerecek politikalar geliştirmeleri için baskı yapıyoruz. Ama en önemlisi sosyalist hareket hiç aklından çıkarmasın ki feminist hareket sosyalist solu kadın emekçilere bağlayan “volan kayışı” değildir ve olmayacak da.

Bu anlamıyla toplumsal cinsiyeti gören sosyalizm çağrıları[ii] da özünde maalesef feminizmi ehlileştirme çabasından ibaret kalıyor. Sosyalist sol toplumsal cinsiyeti görerek politika yaptığında feminizmden “kadının yoksa parası amıdır kumbarası” dövizinden kurtulunacağını varsaymak da boş hayal. Sosyalist solda sıklıkla Komünist Manifesto’daki evlilik ve fuhuşun aynı madalyonun iki yüzü olduğuna yönelik tespitler, Marx’ın ve Engels’in kadın mevzusu üzerine gerekli kuramsal açılımı yaptıkları ve feminizme gerek olmadığı şeklinde değerlendirilir. Yanı sıra Can Yücel’in ünlü “göte göt denir” lafını hiç rahatsızlık duymadan on yıllardır tekrarlayıp, vajina-am kelimeleri karşısında Akit’le aynı ruh haline girmek, aslında sosyalist solun feminizm karşısındaki siyasi psikolojisini gözler önüne seriyor. Oysa tam da bu dövizi tamamlayan bir başka döviz/slogan yıllardır feminist eylemler başta olmak üzere kadın eylemlerinde var olur: “Dolapta zıkkımın kökü sokakta isyan var!”

“Dolapta zıkkımın kökü var” hemen her kadının defalarca, ama içinden ama dışından söylediği bir cümle. Bütün gün çocukla, temizlikle, yaşlı bakımıyla uğraşıp sofraya gelen yemeği beğenmeyen, eve gelip daha kapıda “yemekte ne var” diye soran erkeklere verilen cevaptır “zıkkımın kökü var”. Uzun saatler boyunca evde parça başı işlerle uğraşan ya da bir şirkette telefonla müşteri hizmeti veren, öğlen yemeği yemeye bile fırsat bulamayan, eve gelince ilk iş çocuğun kirlilerini çıkaran, sonra da yemek hazırlamakla uğraşan kadına, sofradaki yemeklere bakıp “dolapta başka ne var” diye soran erkeğe verilen cevaptır “zıkkımın kökü var”. Yemekten sonra adam televizyonun karşısında futbol tartışmalarını izlerken, bulaşıkları halledip, çocukları yatırıp, ertesi günün ütüsünü yapıp, sevdiği dizinin sonunu bile seyredemeden uyuklamaya başladığında bütün erkek bencilliğiyle tepesine çöken adama içinden attığı çığlığın ifadesidir “diktatör değil vibratör istiyoruz” dövizi. Çoğu zaman açlık ve sefaletle boğuşmamak için katlanılan bu evlilikler hakkında kadınların ne düşündüğü feminist gece yürüyüşünde taşınan “kadının yoksa parası amıdır kumbarası” dövizinde veciz şekilde ifadesini bulur. Bu üç döviz feminist mücadelenin heteroseksüel çekirdek aileye ilişkin en net kuramsal ifadeleridir sanıldığının aksine.

Sosyalist solun çok sevdiği, kadınların esnek güvencesiz çalışmaya mahkûm edilmesine dayalı yeni sermaye birikim süreçleri gibi -havalı- laflarla tarif edilen neoliberalizm de işte bu anlatılan ailelere dayanarak kendini yeniden üretiyor. Tam da bu yüzden steril steril “ev içindeki karşılıksız kadın emeği aslında sermaye birikimine kaynak sağlıyor” türünde analizler yaparak “toplumsal cinsiyeti gören” bir sınıf mücadelesi inşa etme çabaları kadınlar açısından hükümsüz kalıyor. Patriyarka kapitalizm ilişkisi ya da aslında bir bütün olarak patriyarka analizi, neolibaralizmle kadın emeğinin esnekleştirilmesi arasındaki ilişkiye indirgenemez. Erkek egemenliğine karşı mücadeleye kuşkusuz, neoliberalizmin yeni muhafazakarlıkla kendini örgütleyen/meşrulaştıran, güvencesiz niteliksiz esnek çalışmayı kadınlara dayatan, heteroseksist aile politikalarına karşı mücadele de içkindir. Ancak erkek egemenliğine karşı mücadele aynı zamanda kadınların güvencesiz, esnek, niteliksiz işlerde çalışmasını koşullayan aile içindeki karşılıksız emeklerine el koyan erkeklere karşı mücadeleyi de gerektirir. Patriyarkanın, evdeki erkeklerin kadınların emeğine karşılıksız el koymasını sürekli kılacak biçimde kendini yeniden üretmesini sağlayan ise kadınların emeklerinin yanı sıra bedenlerinin ve cinselliklerinin de yine bizzat evdeki erkekler tarafından denetlenmesidir. Kadınların erkeklerin denetimi dışına çıkmak istemeleri, sıcak aile yuvası yalanına dayalı rızanın ortadan kalkması üzerine ise patriyarkanın zoru devreye girer; bu zor erkek şiddeti, yani dayak, taciz, tecavüz ve kadın cinayeti olarak kendini gösterir. Bu nedenle [niyeyse erkek egemenliğini değil] toplumsal cinsiyeti gören sınıf politikası, sermayenin kadın emeğini daha yoğun sömürmenin ötesinde, evdeki erkek baskısını/denetimini/şiddetini topyekûn erkek egemenliğini gör(e)mediği için, özel alandaki bu egemenlik ilişkisinin kamusal alandaki tezahürlerini de doğru analiz edemez. Bu nedenle otobüste şort giydiği için tekmelenen kadın söz konusu olduğunda tekmeleyenin “erkek” olduğuna ilişkin feministlerin yaptığı vurguya “dinci tekmeyi görmeyen liberal feministler” diye saldırılır. Keza kadın cinayetlerinin artışını doğrudan AKP’nin dinci-gericiliğine bağlayıp “nerde bu feministler” çağrıları yapan sosyalist erkekler trans cinayetleri karşısında “delikanlılığa” yediremeyip ölüm sessizliğine aynı nedenle bürünürler.

Peki sınıf mücadelesi hiçbir şekilde erkek egemenliğini bir bütün olarak ele alan politikalar üretemez mi? Kuşkusuz üretir, ancak sınıf mücadelesinin patriyarkayı “da” gerileten politikaları tarihin hiçbir döneminde sosyalist erkekler ya da sınıf mücadelesinin önderleri teorik tezlerle ikna edildiği için ortaya çıkmadı. Tam tersine erkeklerden, sermayeden, devletten bağımsız bir feminist hareketin siyasal özne olarak mücadele vermesi ile sınıf mücadelesi kadın emekçilerin taleplerini de gündemine almak zorunda kaldı. Avrupa’da ve Amerika’da sosyalist hareketin kadınların oy hakkını gündemine alması birinci dalga feminist hareketten bağımsız düşünülemez. Keza ikinci paylaşım savaşı sonrasında, kapitalist Avrupa’da kadınların sanayideki bazı işkollarında çalışmasının yeniden yasaklanması girişimlerinin başarısız olması da, erkek sendikalara rağmen kadınların oy potansiyelini göz önünde bulundurmak durumunda kalan siyasi partilerin “zorunlu” tercihiydi.[iii] 19. yy boyunca kadınların sendikalara üye olmasını engelleyen erkek sendikacılara fikirlerini değiştirten, sermayenin sınıfı bölerek işçi erkekleri daha fazla sömürdükleri fikrine teorik olarak ikna olmaları değil, kadınların bağımsız sendikalar kurarak örgütlenmeleri ve greve gitmeleriydi.[iv] Keza 1960’ların sonundan başlayarak 1970’ler boyunca süren eşit işe eşit ücret mücadeleleri, kadınlara yasaklı iş kollarında kadınların da çalışmaya başlaması, cinsiyetçi iş bölümüne karşı yükselen eylemler, sosyal devlet politikalarıyla açılan kreşler, ikinci paylaşım savaşı sonrasında güçlenen sınıf mücadelesinin gündemine kendiliğinden gelmemişti. İkinci dalga feminist hareketin ev içindeki emekle, beden ve cinsellik üzerine kuramsal tezlerine sosyalist hareket ya da sendikal hareket teorik olarak ikna filan da olmuyordu. Ancak bağımsız feminist mücadelenin gücü sosyalist hareketi ve sendikal hareketi patriyarkaya karşı mücadelenin kimi taleplerini sahiplenmeye mecbur bırakmıştı. Keza 1979’da İngiltere’de sendikaların kürtajın yasaklanması girişimine karşı örgütlenen yürüyüşe katılmaları da aynı şekilde feminist hareketin gücünden bağımsız ele alınamaz.[v] Hemen bu topraklardaki feminist mücadelenin tarihine dönüp bakarsak, 1990 yılında feminist hareket kadının çalışmasını koca iznine bağlayan Medeni Yasa’nın 159. maddesinin değişmesi için kampanya örgütlerken[vi] sosyalist sol feministleri bölücülükle, burjuva olmakla suçlamaya devam ediyordu.

Makbul kadınlığa da makbul feminizme de hayır

İstanbul’daki feminist gece yürüyüşleri on altı yıldır örgütleniyor. Bundan sadece on iki on üç sene önce yaklaşık beş yüz kadın yine İstiklal Cadde’sinde yürürken en coşkuyla attığımız slogan ve dikkat çeken dövizimiz “ar değiliz zar değiliz mal değiliz feministiz biz feministiz”di. Ama o zamanlar sadece yüzlerle ifade edilen sayıda kadın yürüdüğümüz için sosyalist soldan erkekler bize akıl verme ihtiyacı duymuyorlardı. Oysa biz dün de feminist politika yaparken emek, beden, cinsellik, şiddet [o dönemde daha sınırlı olsa da] heteroseksizm, arasındaki diyalektik ilişkiyi açığa çıkaran bir patriyarka analizine dayalı feminist siyaseti örgütlemeye çalışıyorduk. Dünden bugüne gücümüz arttıkça kuşkusuz cesaretimiz de artıyor ve daha doğrudan, çarpıcı ifadelerle feminist isyanı örgütlemeye çalışıyoruz. Ancak belli ki AKP’nin şiddet ve baskı rejimine karşı feminist mücadelenin etki ve meşruiyet alanının genişlemesi feminist siyaseti makbul sınırlar içine çekme çabalarını da güçlendirdi. Feminist siyaseti sekülarizm için ve neoliberalizme karşı mücadeleyle tanımlama-sınırlama girişimleri aslında maalesef sadece feminist hareketi sosyalist soldan erkekler için makbul hale getirmek anlamına geliyor. Kuşkusuz feminist siyasetin önceliği bugün AKP’de cisimleşen patriyarkal politikalara karşı mücadele, ancak patriyarkanın ömrü AKP ile ya da neoliberalizmle sınırlı olmadığı gibi kendini yeniden ürettiği yegâne yer de kamusal alan değil. Bizzat özel alanda örgütlenen erkek egemenliği patriyarkanın can damarını oluşturuyorsa feminist mücadele neoliberalizm, sekülarizm-dincilik, barış, erkek şiddeti gibi birbirleriyle bağları silikleşmiş ve patriyarkanın aile, cinsellik, heteroseksizm ve kadın bedenine dayalı tahakküm politikalarını görmeyen bir siyasetle sınırlandırılamaz. Bir bütün olarak patriyarkaya karşı mücadele edebilecek yegâne siyasi hareket de bu nedenle “tam” bağımsız feminist hareket olabilir; erkeklerden, sermayeden, devletten ve sosyalist solun makbul feminizm dayatmalarından bağımsız. Şu anda bu bağımsızlığı önemli ölçüde koruyabildiği için de on binlerce kadın kendi sözüne ve sesine sahip çıkarak feminist gece yürüyüşlerine katılıyor.

Dipnotlar:

[i] http://sendika62.org/2018/03/sinif-mucadelesi-kadin-sorunu-bunun-neresinde-ozge-yurttas-483348/

[ii] Ebru Pektaş http://ilerihaber.org/yazar/kapitalizm-elestirisinde-kadinin-adi-var-mi-83425.html

[iii] Sylvia Walby, Patriyarka Kuramı, Dipnot Yay. Çev. Hülya Osmanağaoğlu, sf.253

[iv] Başak Tuğsavul https://catlakzemin.com/fabrikalardan-evlere-kadin-grevi/

[v] Anne  Munro, Kadınlar İş ve Sendikalar, Kadınlar ve Sendikalar içinde, Hava-İş Yay., Derleyen Eylem Ateş,          Çev. Hülya Osmanağaoğlu, sf.29-30

[vi] 159’a Hayır, Feminizm Kitabı, Dipnot Yay. Haz. Hülya Osmanağaoğlu, sf.360-361


 

A. Halûk Ünal 

Tartışmaya bir önceki yazıda kaldığım yerden devam etmek istiyorum.

CB seçimlerinden bu güne sık sık değişik açılardan hep bu tartışmayı canlı tutmaya çalıştım.

Türkiye’de Tayyiban faşizmini yıkıp yerine demokratik bir cumhuriyet inşa etmek için temel iki şart söz konusu.

Bunlardan ilki, Kürt ve Türk solunun toplum karşısına birleşik bir kurucu irade olarak çıkması.

İkincisi ise toplumun önüne Ayşe teyzenin anlayacağı yalınlık ve süzülmüşlükte bir Demokratik Cumhuriyet sözleşmesi koyması.

 

Zafer, kazanacak olanın stratejisinde saklıdır

Faşizmin kurumsallaşma süreci hız kazandıkça, solun güçlerini birleştirme ve faşizme karşı güçlü bir mücadele hattı kurma ihtiyacı da yükseliyor.

Her geçen gün birlik ihtiyacı ve imkanları konusunda farklı kesimlerin düşüncelerini okuyoruz.

Birleşik bir mücadele odağının yaratılmasının zorunluluğunu dile getirmeyen yok gibi.

Ancak hiç bir girişim, temas, müzakere sonuç vermiyor.

Türkiye solunun bölünmüşlüğü, ortaklaşamama zaafı bütün yaralayıcılığı ile sürüyor.

KÖH’nin Kürt ve Türk solununun ortak mücadele köprüsü olarak kuruluşuna ön ayak olduğu HDP’de devletin imha harekatı karşısında bu yeteneğini yitirmiş görünüyor.

HDP dışındaki sol örgüt ve partilerin tamamı birlik ihtiyacını şu ya da bu biçimde dile getirse de bunun nasıl gerçekleşebileceğine ilişkin amaca uygun bir model ortaya koyamıyor.

Biz bu durumun bir benzerini 12 Eylül darbesi öncesi ve darbe sürecinde yaşadık. Kendimizi de bize inanan insanları da kandırmaya hakkımız yok. Tecrübeyle sabittir ki, böyle giderse faşizmi yıkamayacağımız gibi, bir hezimet yaşayabiliriz.

 

KÖH’nin vaadi ve Türk solu

Fırat’ın doğusunda ise KÖH 2018’i Bakur’da zafer yılı olarak ilan etti.

40 yıllık mücadelelerini vasat bir dikkatle izleyen bile biliyor ki, KÖH sözcüleri “laf olsun, torba dolsun” cinsinden konuşmalar yapmazlar.

2011 den bu yana Ortadoğu’da sağladıkları askeri ve siyasi başarı da böyle bir vaadi ciddiye almamız için bir başka güçlü kanıt.

Bakur’da yıllarca yüzün üstündeki belediye yönetimini çok büyük yüzdelerle ellerinde tutmalarından olsun; Suriye’de Kuzey Federasyonu’nun vücut bulmasından olsun, biliyoruz ki KÖH, Kürt toplumu nezdinde bir “kurucu irade” olarak kabul görmüş durumda.

Ancak, Kürt toplumunda bir kurucu irade olarak kabul edilen KÖH, Fırat’ın batısında yaşayanların kahir ekseriyeti için bir “yıkıcı ve bölücü” irade.

Peki KÖH’nin bu vaadinden Fırat’ın batısında yaşayan enternasyonalist Türkler ne sonuç ya da görev çıkartacağız?

Bakur’da bir serhıldan başlayınca bu rüzgarın otomatik olarak Fırat’ın batısına çökmüş kara bulutları da dağıtacağını mı düşünmeliyiz?

Bakur’da “zafer” faşizmin yıkılıp, Demokratik Cumhuriyet’in kurulmasına yeterli olur, sonucunu mu çıkarmalıyız?

“Türk” solu hem kendi içinde hem de KÖH ile birleşik bir odak oluşturmadıkça KÖH’ün başarıları ne kadar yeterli olacak?

Çünkü biz de batıyı iyi biliyoruz. Batılı emekçilerin, yoksulların algılarını ve eğilimlerini tanıyoruz.

Belki milyonlarca Kürt için eğitim, sağlık, konut, ulaşım gibi temel konularda hangi çözümleri sunacağımızın şimdilik bir önemi olmayabilir.

Belki yalnızca kimlik meselesiyle ilgili taleplerinin karşılanması önceliği, diğer meseleleri bir süre için önemsizleştirmiştir. Bunu da tartışmak, eleştirmek haddimiz değil.

Hal böyleyse, bir Türk olarak, saygı duyup desteklemekten başka bir şey düşmez bize.

Bu güne kadar olduğu gibi bağımsız kararlarını almak, istedikleri yönde, kimseyi beklemeksizin harekete geçmek en meşru hakları.

Ama yine de Türklere sormak zorundayım, Kürt halkı demokratik devrimi yapacak, biz Türkler de muradımıza erip, kerevetine mi çıkacağız?

 

Nasıl çoğalacağız?

Sorulması gereken sorular şu ana yazdıklarımla da sınırlı değil.

Bir an için bütün “Türk” solunun bir çatı altında buluştuğunu varsayalım.

Bu birleşme “Türk” toplumunun kaçta kaçına denk düşer?

Kürt toplumunu bilemem, ama iyi biliyorum ki, ekseriyeti CHP, İYİ PARTİ, SAADET ve AKP/MHP arasında bölünmüş “Türk”yoksulları, emekçileri öncelikle temel yaşamsal sorunlarına önerilen çözümlerle ilgililer. (bütün ülkelerin çoğunluk işçi emekçileri gibi)

Bunun tek yolu da bizim nasıl bir ülke istediğimizi sokaktaki vatandaşa anlatabilmemizden geçmez mi?

İnsanlığın daha iyi bir yaşama, daha insani koşullara ulaşmasının çözümlerini özgürlükçü sosyalist bakış üretebilir.

Hem varoluş amacıdır, hem de sermayenin değil insanın çıkarlarının penceresinden bakan bir Dünya görüşüdür.

Devrimden önce, kapitalizm altında da böyledir, devrimden sonra da.

Ama bunu diğer partileri destekleyen benimle eşit haklarla doğmuş milyonlara nasıl anlatacağız?

Bu iddiamızın tek kanıtı onların gündelik yaşamlarında bütün temel sorunlarına ilişkin önerdiğimiz çözümlerde saklı olması gerekmez mi?

Bu taleplerin demokrasi ve sosyalizm mücadelesi için anlamı kalmadı mı, ya da hiç mi yoktu?

Son 40 yıldır yaptıklarımız doğru muydu?

Mesele, “Türk” halkının aptal oluşunda mı?

Varsayımımıza devam edelim. Türk solu birleşmiş ve bütün seçimlere tek çatı altında girmeye karar vermişti.

Milyonlarca insan devrim öncesi kurduğumuz kitle partilerine politika teorisi yazılarımızı okuyarak mı üye olur ya da oy verir?

Neye bakarak oy verecekler?

Siyasi gazetelerdeki köşe yazılarına mı, politik dergilerdeki makalelere mi?

Aynı varsayımdan devam edelim. Hatta varsayımı çok daha iyimser bir hale getirelim.

“Faşizmin yıkılabileceği bir seçim mümkün ve “Türk” ile Kürt solu ortak bir çatı altında seçime birlikte giriyoruz.”

Varolan sayısal sınırlarımızın ötesine nasıl geçeceğiz?

Nasıl çoğalacağız?

 

Toplumsal sözleşmeyi kim yazacak

Elbette sorular bununla da bitmiyor?

Önce de söylediğim gibi belki Kürt toplumu için kimlik öncelikli bir politika çimento olabilir.

Ama Fırat’ın batısında bu imkansız.

Fırat’ın batısında toplmumun önceliği aş, iş, ekmek, konut, sağlık, eğitim.

Bu gün bir imkan olsa da Kürt ve Türk solunun bütün lider kadrolarını bir kampta toplasak, belirli bir süre sonra insanlığın bütün temel meselelerine yanıtlar üretmiş olarak dağılabilirler, diye mi düşünüyorsunuz?

Bu topluluk TTB’den daha iyi bir sağlık sistemi, Eğitsenden daha iyi bir eğitim sistemi tasarlamaya muktedir midir?

Bu soruya tartışmasız evet diyenler, aynı yanıtı verenlerin yarattığı sosyalizm tarihini okusunlar. Altında kaldığımız “duvar” ın yıkıntılarını bir daha gezip, dolaşsınlar. Sonuçlar ortada. İsterlerse yazının burdan sonraki kısmını da okumayabilirler.

Türkiyedeki sağlık çalışanlarının en bilgili demokrat temsilcileriyle, potansiyel sağlık hizmeti alacak halkın temsilcilerinin oluşturacağı bir meclisten daha iyi bir sağlık sistemini kimse tasarlayamaz.

Bu model, eğitim, konut, ulaşım, tarım vb. bütün sorunların çözümünde de geçerlidir.

Bu tarzda bir model çerçevesinde “nasıl bir ülke” istediğimizi, birlikte barış içinde birlikte nasıl yaşayacağımızı anlatan yeni bir toplumsal sözleşme taslağı olmaksızın, toplumun karşısında inandırıcı bir alternatif olarak çıkmamız mümkün değil.

Türkiye siyasi tarihinin en tiraji komik, naiv sahnelerinden biri bana göre, gezi isyanında, devletin paralize olduğu o uzun 15 gün boyunca, parkta toplanmış isyanın öznesi gençlere, merdivenlerin başında standtlarını kurmuş tanıtım broşürleri dağıtan sol örgütlerdi.

Hadi diyelim “Türk” solu olarak son 50 yıl deneylerimiz yetmedi. Gezi deneyi de mi yetmedi.

Gezi isyanında milyonlarca isyancı gencin taleplerini birleştirecek, yeni bir ülke talebini dile getiren tek bir broşür gören bilen var mı?

Bu olmadığı gibi çok önemli temel bir çabadan da yoksunduk.

“Örgütlü” sol büyük çoğunluğu Gezi ile politize olmuş gençlere, kendisini tanıtmak, onları kazanmaya çalışmak yerine, kendi öz örgütlülüklerini, öz inisiyatiflerini yaratmak, isyanı politize etmek, kendi sözcülerini yaratmak konusunda hiç bir çaba sarfetmedi.

Peki bütün bunlar için değilse, biz bu devrimi niçin yapacağız?

Marks 15 yıl o analizleri niçin yaptı?

Adlarını buraya sığdıramayacağım bütün devrimci bilgeler on binlerce sayfayı niçin yazdı?

On binlercemiz niye toprağın altında?

Her ülke devrimcisi “kendi somut koşullarına uygun” alternatif bir kurucu irade olmanın yolunu kolay bulsun diye.

Bütün çaba Dünya’nın bütün Ayşe teyzelerine “başka bir ülke, başka bir dünya mümkün” anlatmak için değil miydi?

Başka bir dünya, başka bir tarım, başka bir istihdam, başka bir eğitim, başka tür bir hukuk, başka bir sağlık anlamına gelmiyor muydu?

Bunu anlatmanın biricik yolu, halkın anda yaşadığı, kapitalizmden kaynaklı tahribatları azalatacak, kimini ortadan kaldıracak, her adımda halka daha insani, daha özgür bir toplumsal organizasyonun da mümkün olduğunu kanıtlayacak, alternatif çözümleri, reform önerilerini sunmak değilse nedir?

Bu güne kadar herşeyi denedik, tek denemediğimiz budur.

Bu olmadan, yani reformlar için mücadele olmaksızın, silahlı mücadelenin de hiç bir değeri yoktur.

 

Faşizm seçimlerle yıkılmaz

Şimdi vasayımları bir kenara bırakıp gerçekler dünyasına dönelim.

Faşizm, seçimle filan yıkılmaz, zorla yıkılır.

Gezi isyanında olduğu gibi, milyonların sokağa dökülmesiyle, kuşatmasıyla, gerektiğinde nefsi müdafaa amaçlı silaha sarılmasıyla yıkılır.

Bunun dışında tarihten elde edebileceğimiz hiç bir bilgi kırıntısı yok ne yazık ki?

Ama faşizm altındaki milyonların öfkesi yeterli olgunluğa ulaşsa bile, elimizde önceden hazırlanmış bir toplumsal sözleşme yoksa, bütün isyanlar gezide olduğu gibi med cezir kuralına uymaya mahkumdur.

Bu ülkede faşizm yıkılsın ve demokratik bir cumhuriyet kurulsun istiyorsak iki temel şartın gerçekleşmesi zorunludur.

Birinci şart, Türk ve Kürt solunun bir büyük birleşik siyasi odak/blok yaratmasıdır.

Böyle bir buluşma ve niyet beyanı bizim dışımızdaki kitlelerde olumlu, devlette ise caydırıcı bir sonuç yaratacaktır.

İkinci temel şart ise, bu odağın topluma “yeni bir toplumsal sözleşme taslağı” bir Demokratik Cumhuriyet programı sunmasıdır.

Ya da bir başka deyişle Türkiye solunun kendisini toplum karşısında alternatif bir kurucu irade olarak konumlandırabilmesidir.

Birlik şart diyenlerin gözlerini 1930 lardan bu güne çevirmesi ve acilen hiç denemediğimiz böyle bir sözleşme taslağı etrafında birlik aramaya başlamasından başka da bir yol yoktur.

 

 

 

 

 

 

 


A. Halûk Ünal

Faşist saray ittifakının siyasal yolculuğunda yeni bir kilometre taşına daha ulaştığını söyleyebiliriz.

Geçtiğimiz 15 gün içinde bu tespiti yapmamıza olanak veren önemli üç önemli gelişmeye tanık olduk.

Birincisi, Erdoğan ve müttefiklerinin Türk Devleti’nin (TD) Ortadoğu’da bir alt emperyalist güç olduğu iddiasının kanıtı olarak pazarlamaya başladıkları, Efrin işgali.

İkincisi, Doğan Medya grubunun “havuz medyasına” katılmasıyla TD’nin ideolojik aygıtlarında Erdoğanist tekelleşmenin tamamlanması.

Şu ana kadar yasama, yargı ve TSK’nın ele geçirilmesi tamamlanmış, 4. Güç medyada ise tek ayak bağı, bütün teslimiyetçi tutumuna rağmen, Doğan medya kalmıştı. Buna “birinci cumhuriyetin” el değiştirmesinin son adımı da diyebiliriz.

Üçüncüsü de seçim yasalarında yapılan ve Saray ittifakına seçim kaybetmeyi imkansız kılan yeni düzenlemeler.

Her üç gelişme de Erdoğan’ı biraz daha stratejik hedeflerine yaklaştırmış görünüyor.

Halkın Durumu

Peki bütün bunlar olup biterken bağımsız demokrasi güçleri ne yapıyor?

Erdoğan’ın adım adım mutlak ve açık bir diktatörlüğü kurumsallaştırma yolculuğunu durduracak nitelik ve kapsamda hangi girişimlerin içindeyiz?

Bu soruyu sorarken bütün bu gelişmelerin yanısıra devletin, gerçek muhalefete dönük nasıl bir tasfiye operasyonu içinde olduğunu unutmuş değilim.

Başta HDP olmak üzere, bütün örgütlü yapıların yetişmiş aktivistleri gözaltı ve tutuklamalardan nasibini alıyor, bir çok biçimde etkisizleştiriliyor.

Saray ittifakını desteklemeyen herkes, şiddet ve zor araçlarıyla, çok büyük bir yılgınlığın, korkunun ve teslimiyetin kucağına itilmeye çalışılıyor.

Ancak, bütün bu faşist tasfiye ve “temizlik” çabasına rağmen son Newroz’da gördük ki, milyonlarca insan cesaretle alanları doldurdu ve çok yüksek bir enerjiyle kararlılığını ilan etti.

Kaldı ki unutmayalım, meydanları dolduranlar aktif ve örgütlü kitlelerdi.

Bu kitlenin açık ve net hedeflere, bu hedefler için planlanmış gündelik çalışmalara aktığı bir süreçte en az bir o kadar daha insanın şu anki sinik durumunu değiştirebilmesi ve aktif gündelik çalışmalara katılması çok mümkün.

Doğru bir siyasi model ve öncülükle faşizmi durduracak ve yıkabilecek, alternatif kitlesel kurucu bir irade olmaya aday, ülkenin kaderini değiştirebilecek, çok ciddi bir kitlesel güç mevcut.

“Öncü”nün durumu

Bu noktada faşist Türk Devleti ile mücadele eden iki ana akımdan söz etmek zorundayız.

Bunlardan biri Kürt Özgürlük Hareketi (KÖH), diğeri ise Türk Solu (TS) ve onun etkisindeki STK ve Sendikalar

Ne yazık ki bu iki kesim arasında köprü oluştursun diye kurulmuş olan HDK/HDP’nin bu yeteneği ağır yaralar aldı ve almaya devam ediyor.

Şu anda ne KÖH ve TS ne de HDK/HDP bütün demokrasi güçlerini kapsayacak bir yol haritası ve program ortaya koyabilmiş değil.

Ve korkmalıyız ki, bu parçalı tablo, bir süre daha böyle devam ederse, geri dönülmez biçimde bir yenilgi trendine girip, küçülecek ve etkisizleşecek.

Bunun doğal sonucu olarak da bu gün hala “öncü” olduğunu iddia edenlere çok önemli mesajlar veren Newroz kitlesi, Fırat’ın batısında yeniden kollektif bir aklın ortaya çıkacağı günü beklemeye başlayacak.

Fırat’ın doğusunda ise 40 yıldır süren gelenek, KÖH, Fırat’ın batısıyla etkin ve organik bir ilişki kuramadan, kendi mantıksal sonuçlarına ilerlemeyi sürdürecek.

Yani en büyük zaafımız hala Fırat’ın dousu ile batısındaki demokrasi güçleri arasında bir köprü oluşturamamış, bu güçleri birleşik bir kurucu irade haline getirememiş oluşumuz.

Cumhuriyetin kuruluşundan bu güne itiraz etmekten, soyut sloganlar atmaktan öte geçememiş, büyük çoğunlukla devletin gündemlerine hapsolmuş bir sol olarak yaşamımızı sürdürmek mi istiyoruz?

Tarih, hiç değilse yüz yıl sonra bu topraklarda yeniden bir kurucu irade vücut buldu diye yazabilecek mi? 

Bir kurucu irade inşa etmek

Bu gün artık en küçük bir zaman kaybına mahal vermeksizin yapılması gereken; bütün ülke sathında, bir büyük güç birliğini, etkili bir kurucu irade inşa etmektir.

“Faşizme karşı” güç birlikleri, ittifaklar bir yıldır konuşuluyor. Bu yöndeki girişimlerin tümü de akamete uğradı, başlamadan bitti. Sürdürmeyi başaranlar da işlevsiz ve etkisiz.

Bu, ne öznelerin beceriksizliği ne de genetik kodlarımızla ilgili, başarısızlığın asıl sebebi kullandığımız yöntem ve yaklaşımla ilgili.

Kurucu bir iradeye dönüşmedikçe, bütün muhalif hareketler devlet tarafından kontrol edilmeye, tüketilmeye mahkumdur.

Türkiye solu bu gün kadar sayısız model ve birlik yöntemi denedi, bunların tamamının en büyük ortak paydası, örgütler arası birlikti ve birliği de politika teorisinde bulabileceğimize inanmıştık.

1989 yılında Türkiye siyasal tarihinde ilk kez 26 sol örgütün bir araya gelip iki yıla yakın bir süre ilk kez birliği tartıştığı “Kuru Çeşme” toplantılarının hem başalamasını sağlayan küçük toplulukta hem de başladıktan sonra sonuna kadar geçen süreçte koordine edilmesinde etkin biçimde çalışmış olmanın onurunu taşıyanlardan biri olarak, geriye doğru baktığımda görüyorum ki, az önce söz ettiğim büyük hatayla baştan malülmüşüz.[1] Birlik tartışmasını politika teorisi alanında yapmak katiyen birleşmenin imkanlarını sunmayacağı gibi, ayrılıkları da kışkırtacak bir tartışma alanıymış. Sonraki bütün girişimlerde de bu yaklaşım değişmemiş.

Denenmemiş olanı denemek

Gelinen noktada Türkiye toplumunu bir arada tutan ortak bir çimentonun kalmadığı çok açık.

Burada asıl önemli olan, bütün farklı kimlik gruplarının ve siyasi eğilimlerin bu gerçeği farklı kelimelerle de olsa teyit etmiş olmaları.

Bunun anlamı açık, bu toplumun varolduğu iddia edilen zoraki kapitalist, modernist sözleşmesi geçerliliğini yitirdi.

Şu anda her ne kadar Saray ittifakı döve döve kendi değerler paketini bütün topluma dayatabilir gibi görünmeye çalışsa da, bunun geçici olacağını, bütünsel bir rıza üretemeyeceğini kendileri de çok iyi biliyor.

Öte yandan halkın büyük bir çoğunluğu da bu gidişin karakolda biteceğinin farkında.

Bu durumdan mutlu olanların hali hazırda çoğunluk olmadığını biliyoruz.

Kim, ne zaman, nasıl düşeceğini bilmiyor?

Aslında dikkatli bakan her gözün göreceği gerçek, toplumun büyük kısmının bütün bu tehlikeleri sezdiği ve farkında olduğudur.

Temel sorun, ortada milyonlarca tekil insanın anlayacağı tarzda sunulmuş bir gelecek tahayyülünün olmayışıdır. Alternatifsizliktir.

İnsanların, gelirlerini, ücretlerini nasıl artıracağı, çocukları için parasız ve kaliteli bir eğitimi nasıl elde edebileceği, sağlık sorunlarında insanca bir hizmeti nasıl alabileceği, kısacası mütevazi ama yarın endişesi taşımayan mütevazi ve huzurlu birer hayat nasıl kurabileceklerini sermaye partileri ve devlet dışında kimsenin anlatmıyor oluşudur.

Bir başka deyişle para merkezli yaşamda, merkezine insanın yerleştirildiği bir sosyo ekonomik alternatifi kimsenin dillendirmiyor oluşudur.

Yani şu an itibariyle hiç bir güç, kurucu bir iradenin teklif etmesi gereken “toplumsal sözleşme” taslağını ortaya koyabilmiş değil.

Türk solu tarihen bu konular etrafında tartışmayı, ortak hedefler aramayı hiç denemedi.

KÖH ise bunu Rojava pratiğine kadar hiç gündemine almadı.

Kurucu bir irade olarak ortaya çıkmadı, çıkamadı.

Şimdi eğer Fıratın batısıyla doğusundaki bütün demokrasi güçlerinin güç ve eylem birliği sağlansın isteniyorsa hiç denenmemiş olanı denemeliyiz.

Yeni Toplumsal Sözleşme (new deal)

Yeni toplumsal sözleşme kavramı daha çok bize bir anayasa hatırlatıyor, doğal olarak. Kastettiğim “yeni sözleşme” ise, anayasa kadar kuru ve anlaşılması zor olmayan, toplumun yeniden kuruluşunu veciz biçimde özetleyen bir metin.

Bu, elbette bir sosyalizm programı değil.

Bu metne isteyen demokrasi programı, isteyen geçiş programı, isteyen parti programı diyebilir. Malum bu tür tanımlarda bile sözlük birliğimiz yok.

Böyle bir metnin üzerinde anlaşmak, bir adım sonrasında ayrıntılı bir teşkilatı esasiye metni yazmayı da, ayrıntılı bir ekonomi programı yazmayı da mümkün kılar.

Bu metin, eğer yarın yönetimde söz sahibi olursak, toplumun yaşamının nasıl düzenleneceğine ilişkin bütün ilkeleri ortaya koyduğu gibi her ilkenin güncel/evrensel gerekçesini ve nasıl yapılacağını da kısaca ifade edebilmelidir.

Ülkede kapitalizmin yarattığı bir çok melaneti ortadan kaldırabilecek, bir çoğunu sınırlayabilecek, milyonlarca emekçiyi işçiyi, kapitalizmin yıkıcı sonuçlarına karşı koruyabilecek, yaşamlarını iyileştirecek hangi reformları yapacağımızın belgesini yazabiliriz.

Örneğin konuştuğumuz salt bir anayasa metni olsa, eğitim bölümünde parasız, bilimsel ve kaliteli eğitim, bir cümle ile yer alacak ve bu ilkenin altı yasama faliyeti çerçevesinde yasalarla doldurulacaktı.

Bu maddenin mutlaka bir de bir kaç paragraflık gerekçesi olacak, kendi kendine yetmeyi hedefleyen bir ekonomi için, herkese eşit, çağdaş, bilimsel, çok dilli ve ücretsiz eğitimin neden gerekli olduğu anlatılacaktı.

Ancak hiç bir zaman bu hedefin nasıl elde edileceği yer almayacaktı.

Oysa bizim metnimizde bir paragraf bile olsa bu eğitimi nasıl gerçekleştireceğimiz de yer almalıdır.

Böyle bir teklif metni toplumun bütün kesimlerinin anlayabileceği ve üzerinde tartışabileceği bir hedefler manzumesi haline gelebilir.

Yöntem

Elbette bu kadar süzülmüş, bu kadar veciz metinlere ulaşmanın tek yolu da adem-i merkeziyetçi bir modeli gerektirir.

Yine eğitim örneğinden gidelim.

Sözleşme teklifinin eğitim maddesi, geleneksel alışkanlıklarımızda olduğu gibi uzman komisyonlar, ya da her şeyi bilen “ideolojik bürolarca” yazılamayacağı çok açıktır.

Böyle bir maddenin 80 milyon insanda bir karşılık bulabilmesi için, onların bir biçimde işin içine katılmış olması şarttır.

Bunun yolu da eğitimcilerden, velilerden, öğrencilerden oluşacak bir eğitim meclisleri ağının bu maddeyi yazmasıdır.

Örnekleri bu mantıkla çoğaltabiliriz. Yargının nasıl bağımsız ve tarafsız olabileceği; güvenlik güçlerinin nasıl toplum dostu olabileceği; din ve vicdan hürriyetinin nasıl adil bir biçimde sağlanabileceği; nasıl bir alternatif sağlık sistemine kavuşabileceğimiz gibi sayısız sorunun çözüm yolları benzer geniş katılımlı nitelikli meclislerle yanıtlarına kavuşabilir.

Ama atın önüne arabayı koşmamak için, önce “yeni toplumsal sözleşme” metni için bütün solun katılacağı bir zemini organize etmek, sözleşmede sağlanacak ortaklıklara bağlı olarak da bu iradenin nasıl vücut bulacağını tartışmak gerekir.

Böyle bir çalışma ve işbirliği yönteminin en yenilikçi, demokratik, bilinen, denenmiş adı da “kongre siyaseti”dir.

Kongre tarzı örgütlenme, her türden kuruluşu ve bireyi adem-i merkeziyetçi bir zeminde, işyeri, köy, mahalle, meslek alanı meclisleri temelinde bir araya getirebilecek, bilinen tek demokratik, çoğulcu formdur.

Yeni sözleşme ve stratejik uzlaşmazlık

Böyle bir sözleşme çalışmasının bize sağlayacağı en önemli yararlardan biri, Fırat’ın doğusu ile batısı arasındaki stratejik farkı ve bunun yarattığı gerilimi en aza indirme imkanı yaratmasıdır.

Örneğin benim gibi yüzbinlerce bağımsız solcu için şu anda sayısı belirsiz Türk sol örgütü arasında tercih yapmanın tek ölçüsü, politika teorisi bakımından söyledikleridir. Hiç birinin Eğitim, sağlık, konut, ulaşım, çalışma koşulları konusunda alternatiflerini bilmiyoruz.

Ha keza bu konularda KÖH’nin de alternatiflerini bilmiyoruz?

KÖH Rojava pratiğiyle bu açıdan çok daha önemli bir fark yarattıysa da, henüz Türkiye/Bakur sathı mahallinde bu perspektifi nasıl somutladığını, nasıl güncellediğini bilmiyoruz?

Yeni her iki kesimin de önümüzde Türkiye programları yok.

Bu, iki büyük soruna neden oluyor.

Sorunlardan biri, Türk veya Kürt solunun ülke çapında bir kampanyasına, diğer kesimin nasıl katılacağı ya da katılmayacağının bir kriterlerine sahip olamıyoruz.

Bu kesimler birbirlerine makro siyasal kavramlar dışında hangi mikro politikalarda işbirliği teklif edebilirler bunu da bilemiyoruz.

Ha keza bu Türk solu için de geçerli.

Örgütlerin politik teori dışında etrafında ortak çalışma organize edebileceği bir eğitim sistemi alternatifine sahip değiliz.

İkinci büyük sorun, iki kesim birbirimizle strateji ve taktik tartışamıyoruz.

Birbirimizden ne bekleyip, ne bekleyemeyeceğimizi bilmiyoruz?

Ve en kötüsü de eğitim, sağlık, kadın, ulaşım, konut, istihdam vb mikro alanların hiç birisinde işbirliği, güç birliği yapamıyor; ya hep ya hiç noktasında ilişki kuruyoruz.

Oysa salt eğitim, salt kadın konusunda ülke çapında sonuç alıcı, iktidar savunmasında önemli gedikler açacak uzun vadeli kampanyalar mümkünken, hiç birini gerçekleştiremiyoruz.

Elbette burda bu açığı kapaması gereken, iki toplum arasında köprü olması beklenen, solun tamamı nezdinde etkili ve çağrıcı olabilen HDK/HDP de bu diplomatik gücünü, – nedendir bilinmez – “yeni bir toplumsal sözleşme” taslağı yazma sürecini örgütlemek için kullanmayı ve bütün Türkiye solunu bunun etrafında bir tartışmaya sokmayı hedeflemedi!

Oysa “kadro particiliği” ile sonuç alamayacağımızı 1980’de anlamış olmalıydık. Belli ki bu zihniyet hala en dirençli hastalıklarımızdan.

Sözleşmenin ilkeleri

Peki böyle bir tartışmaya başlayacak olanların havanda su dövmemesi için baştan bazı ilkelerde anlaşmaları gerekmez mi?

Bence bazı ilkelerin hemen her tartışmada önümüze gelmesi, bazen bir üst belirleyene dönüşmesi güçlü bir olasılık.

Örneğin “yeni toplumsal sözleşmede” erkek egemenliğine karşı tutumumuz her maddede karşımıza çıkacaktır.

Merkeziyetçiliği mi adem-i merkeziyetçiliği mi ilke olarak kabul ettiğimiz de tıpkı erkek sorunu gibi hayatın her alanında eskiyi ve yeniyi tarif eden bir ilke olacaktır.

İnsanın doğaya hakimiyeti yaklaşımı kaçınılmaz olarak endüstriyalizmi savunmamızı getirirken, ekolojist bir yaklaşım, kapitalizmin doğada ve insanda yarattığı tahribatı dikkate alan bir tasarıya neden olacaktır.

Kısacası, topluma demokratik muhalefetin sunacağı toplumsal sözleşme taslağı, anti kapitalist bir perspektiften neşet eden reformlar önerebilmek için, kaçınılmaz olarak, adem-i merkeziyetçi, cinsiyet özgürlükçü, din ve vicdan özgürlükçü, çoğulcu ve ekolojist temel ilkeler üzerinde yükselmek zorunda olacaktır.

Ancak böyle bir sözleşme taslağını birlikte yazabilenler, ülkede alternatif bir kurucu irade iddiasıyla ortaya çıkabilirler.

Bu sorun çözülmedikçe, programsızlık aşılmadıkça, ne faşizme karşı başarı mümkündür ne de yüzbinlerce Türk ve Kürdün fedakarlıkları, özverileri, gösterdikleri cesaret, ödedikleri bedeller, yeni, gerçek ve inandırıcı bir ülke vaadine dönüşebilir.

 


[1] Bu arada bu sol kültürün değişiminde önemli kazanımlar sağlamış ve ÖDP dahil bir çok birlik deneyimine de ön ayak olmuş bu çabanın fikir babalığını ve çağrıcılığını yapan 17 arkadaşımızı sevgili Ertuğrul Kürkçü’nün şahsında anmadan geçmek olmaz.

 


Türk devletinin Kürt halkına karşı işlediği suçlara ilişkin Paris’te kurulan Uluslararası Tribunal’de Cizre, Sur ve Şırnak’taki savaş suçları ve insanlığa karşı suçlar ele alındı. Vahşet bodrumlarının bir tanıdığı, diri diri yakılan arkadaşlarını anlattı.

ANF – PARİS / Perşembe, 15 Mar 2018, 16:49

İki günlük mahkemenin ilk günü sabah saatlerinde Türk devletinin suçlarının tarihsel, siyasal, ekonomik ve kültürel alt yapısı uzmanlar tarafından oluşturuldu. Kürtlere karşı işlenen suçların devlet adına işlenen suçlar olduğunu belgeleri ile savcılık adına iddianamede ortaya koyan avukat Jan Fermon, öğleden sonra da iddianame kapsamında tanıklara söz verdi.

DAVİD: BU TERÖR DEĞİL, BİR İSYAN HAREKETİDİR

Bu bölümde ilk olarak uluslararası insani hukuk açısından bir çerçeve oluşturuldu. Brüksel’deki Özgür Üniversite’den profesör Eric David, uzman olarak tanıklıkta bulundu. David, Türkiye’deki bu meselenin bir silahlı çatışma mı yoksa bir terörizm sorunu mu olduğu konusuna uluslararası hukuk açısından izah getirdi. Belçika’daki PKK davasına dikkat çeken David, “PKK’ye yönelik suçlamalar terör değil, silahlı çatışma olduğu değerlendirmesi yapıldı” dedi. PKK’yi bir silahlı grup olarak değerlendiren David, yapısı gereği “çatışmanın tarafı” olduğunu vurguladı. David, “Bu bir isyan hareketidir” dedi.

David, PKK’de siyasi ve hiyerarşik bir düzen olduğunu belirterek, bütün PKK güçlerini ilgilendiren kararlar alabilen bir örgüt olduğunu ve dolayısıyla “sorumluluk sahibi” olduğunu kaydetti. PKK’nin Cenevre sözleşmeleri ve ek protokollere uyacağını, Cenevre çağrısına da uygulayacağını taahhüt ettiğini hatırlatan David, “Gerçekten de burada sorumlu bir merci önündeyiz” diye konuştu. PKK’nin kamu hukukuna tabi olan herhangi bir merciinin tüm özelliklerini gösterdiğini dile getiren David, bir tarafta Türk hükümeti, diğer tarafta PKK’nin olduğunu ve bu kıstasın uygulanması için herhangi bir engel olmadığını vurguladı. David, çatışmalı taraflar sözkonusu olduğunda terör suçlamasının her iki tarafı da ilgilendirdiğinin altını çizdi.

NEDEN SAVAŞ SUÇLARI?

İnsanlığa karşı suçları değil de neden sadece savaş suçundan bahsedildiği üzerine hakimlerden Norman Peach’in sorusu üzerine David, “Roma sözleşmelerine göre bunun insanlığa karşı suç da teşkil edebileceğini” vurguladı.

Savcılık adına Jan Fermon da bu iddianamedeki suçlamaları insanlığa karşı suçlar olarak de genişletebileceklerini belirtti. “Temel suçları savaş suçları olarak tanımladık” diyen Fermon, bunun bir savaş ortamı olduğunu vurgulamak için yaptıklarını söyledi. Fermon, ama bunun yanısıra işlenen suçların insanlığa karşı suçları da teşkil edebileceğini kaydetti.

VAHŞET BODRUMLARI

“Terörist eylem” ve “terörizm” üzerinde de durulan mahkemede bir hakim Texier, artık tanıklara söz verilmesini istedi. İlkin Cizre’de sivillere yönelik işlenen suçlar konusuna bir sinevizyon gösterimi izlendi. Görüntülere, ellerinde beyaz bayraklarla dışarı çıkan sivillere yönelik saldırılar yer aldı. Savcılık heyeti, sokağa çıkma yasağı sırasında ise artık sivillerin sokağa çıkmasının mümkün olmadığını belirtti. Savcılık vahşet bodrumları ve burada işlenen katliamları anlattı. Mahkemede vahşet bodrumlarına ilişkin görüntüler de izlendi. Savcılık, üç vahşet bodrumuna toplam 143 kişinin hayatını kaybettiğini hatırlattı.

ANF Images

ANF Images

ERDOĞAN TAM TEŞEKKÜLLÜ BİR DİKTATÖR

Daha sonra Faysal Sarıyıldız ve Leyla İmret’in tanıklıkları dinlendi. Sarıyıldız, Erdoğan’ın bugün Efrîn’de de aynı suçları işlediğini hatırlatarak konuşmasına başlarken, daha sonra 79 gün süren Cizre’deki vahşeti anlattı. “Orada büyük savaş suçları, insanlığa karşı suçlar işlendi” diyen Sarıyıldız, “Cizre çok önceden planlanmış bir göçertme, yıldırma, post-modern anlamda bir soykırımdı” şeklinde konuştu. 14 Aralık 2015’te operasyon başlamadan önce, devlet memurlarının kenti terk etmesi talimatının verildiğini söyleyen Sarıyıldız, “Kalanlar Kütlerdi” diye ekledi. Kuşatma başlamadan su ve elektrik kaynaklarının patlatıldığını söyleyen Sarıyıldız, fotoğraflarla aşama aşama detaylı bir şekilde Cizre’de yaşananları anlattı. Sarıyıldız, Cizre’deki vahşet bodrumlarında katledilenlerden halen 18’inin DNA ile kimliğinin belirlenmediğini aktardı. Parçalanmış insan cenazelerin bir kısmını Dicle nehrine atıldığını da anlatan Sarıyıldız, “Baştan sona çok korkunç suçlar işlendi” dedi.

Sarıyıldız, aynı Erdoğan’ın bugün Efrin’de insanları katlettiğini kaydetti. Sarıyıldız, “Tam teşekküllü bir diktatörle karşı karşıyayız, her gün savaş suçu işlemeye devam ediyor” diyerek tanıklığına son verdi.

BİR GÜN ERDOĞAN YARGILANIRSA ANNELERİN ACISI BİRAZ DİNER

Cizre’deki suçlara ilişkin ikinci tanık olarak o dönemin Cizre Belediyesi eşbaşkanı Leyla İmret dinlendi. Cizre’de çocuklarını kaybeden annelerin bir talebiyle sözlerine başlayan İmret, “Bir gün Erdoğan’dan hesap sorulduğunda acılarımız ancak biraz dinebilir” dediğini aktardı. Büyük katliamdan önce 9 günlük sokağa çıkma yasağında da 20’den fazla kişinin katledildiğini söyleyen İmret, daha sonra katliamın alt yapısının medya üzerinden oluşturulmaya başladığını ve partilerinin karalandığını dile getirdi. Bulunduğu bir eve de bomba atıldığını anlatan İmret, “Şans eseri yara almadık” dedi.

TANIK: DİRİ DİRİ YAKTILAR

Cizre’deki katliamlara ilişkin Skype ile görüntülü olarak bir tanık da dinlendi. Bodrumlardan birinden canlı olarak çıkmayı başaran kadın tanık, şöyle konuştu: “Bodrumda 50 kişiydik, 25’i yaralıydı. Aralarında çocuklar ve anneler de vardı. Evde mahsur kaldı. Sürekli bu eve saldırılar vardı. En son evin etrafını kuşattılar, tanklarla top atışlarına tuttular. Ardından biber gazı attılar. Kimyasal da olabilirdi, nefes alamıyorduk. Sonra da benzin şişeleri attılar ve çakmakla ateşe verdiler. İnşaat olduğu için yangın çok yayılmadı. Yakın olanlar yandı, 25 kişi yanarak can verdi. Çok ağır bir vahşetti. Yaralıları yaktılar. Ben köşedeydim. Ne yapacağımı bilmiyordum, üst kata çıktım. Orada da 20 kişi vardı (…) Ulaşabildiğimiz her yere telefon ettik. 16 yaşındaki bir çocuk da vardı. Annesi aradı yardım için. Akşam ambulans geleceğini söylediler, gelmedi. Sık sık telefon açıyorduk, ‘gelin bizi kurtarın’ diye. Ben de yaralıydım, ağır değildi ama yaralıydım. Bazılarının yarası çok ağırdı. Sağlık malzemelerimiz de yoktu. Örneğin Güler Eroğlu’nun hem ayakları hem de elleri gitmişti, sadece nefes alabiliyordu. Sürekli top atışları vardı. Dışarı çıkanlar da doğrudan taranıyordu. Sabah 08.00 olduğunda ambülans yine gelmedi, devleti güçleri taradığı için gelemiyordu. Sonra da askerler tam kuşatmaya alıp yağmur gibi mermi yağdırdılar. Yanımdaki herkes yaşamını yitirdi. Orhan Tunç da yanımdaydı. ‘Ben ölmek istemiyorum, yeni doğan çoğumu görmek istiyorum’ diyordu. Ben mucizevi bir şekilde kurtuldum, kapıdan kendimi dışarı atıp çöpler altında saklandım. 10 gün orada kaldım. Anneler geldiğinde, çöplerin altından çıktım ve öyle kurtuldum.”

Savcılık, “yetkililerin bu bodrumda sivillerin olup olmadığından haberdar olduğuna açıklık” getirmesini isteyince tanık, “Biz dışarıya, yetkililere telefon açıyorduk. Anneler de bize doğru gelmek istedi, yetkililer de aralarında vardı, onlara da saldırı oldu” dedi.

20180315-img-0229444f42-image

NUSAYBİN’DE İŞLENEN SUÇLARIN TANIKLARI

Cizre tanıklarından sonra Nusaybin’de işlenen suçların tanıklarının dinlenmesi istendi. Erhan Dinç ve Sahiba Gündüz, bu amaçla tanık kürsüsüne çağrıldı. Cezaevinde üç ay kaldıktan sonra serbest bırakılan HDP’li Sabiha Gündüz, tacize de maruz kaldığını anlattı. Ben kadın olarak, altı çocuk annesi olarak konuştuğunu ifade eden Gündüz, kentin tüm bileşenlerinin özyönetim kararı aldıktan sonra devletin tüm gücüyle saldırdığını söyledi. Kent sakinlerinin de kendilerini korumak zorunda kaldığını ifade eden Gündüz, çok sayıda insanın katledildiğini belirtti. Gündüz, “İnsanlık dışı bir şekilde gözaltına alındık ve tutuklandık” diye anlattı. Tanıklığını sürdüren Gündüz, “Devlet tankları ve topları ile siviller katledildi, bir seferinde üç genç komşulardan yemek istemek için dışarı çıkınca, tarandılar. Anneler daha sonra onların üzerine kendilerini atınca, onlar da katledildiler. AKP hükümeti, Erdoğan, ne kadın, ne çocuk demeden gözlerimizin önünde katletti” dedi. Gündüz, fotoğrafla yıkılan ve taranan evini gösterdi. Dükkanının da yakıldığını söyleyen Gündüz, “Benim için en ağırı, annemin evinin önünde patlama oldu, annem beyin kanaması geçirdi. Beş saat sonra hastaneye kaldırıldı, hayatını kaybetti. Polisler onu terörist olarak görüyordu” diye tanıklık etti. Gündüz, “Şimdi ben Avrupa’dayım kültürünüzü, dilinizi öğreneyim, entegre olayım ama ben Kürdüm. Kürt olduğum için başım dik. Eğer bu mahkeme bize, Kürt halkına bir ses olursa, bir Kürt annesi olarak, Kürt çocuklarının geleceği için çok memnuniyet duyacağım” dedi.

KARAR ANKARA’DAN ALINDI

Diğer tanık Erhan Dinç, Cizre, Nusaybin, Şırnak ve Sur’un ortak noktası “aynı uygulamalardan geçirilmesi” olduğunu söyledi. Elektrik ve sular kesilerek insanların mahallelerden çıkarılmaya çalışıldığını dile getiren Dinç, Nusaybin’de kurulan barikatların bir karşı koyuş olduğunu kaydetti. Devletin saldırması üzerine barikatların daha da güçlendirildiğini ifade eden Dinç, “Selamet Yeşilmen isimli iki çocuk annesi, ikinci kattan alt kata inmek isterken, zırhlı araç tarafında taranıyor ve öldürülüyor. Çocuğu da gözünden yaralanıyor” diyerek bir örnek verdi. Nusaybin’de daha çok keskin nişancılar tarafından yapılan katliamların olduğunu söyleyen Dinç, bazılarının hedef gözetilerek, bazılarının da hedef gözetilmeden katledildiğini anlattı. Dinç, “Bir kentin tamamen yok edilmesi kararı Ankara’dan alındı ve bu açık açık yapılıyordu” derken, “İnsan ölümlerinden moral alan bir askeri güç vardı karşımızda” diye ekledi.

 


 

Türk ordusunun Efrîn’i işgal etme, sivil, toplumsal, kültürel soykırım saldırıları sürüyor. İşgal girişimi ve katliamlara karşı Çağın Direnişi ile Efrîn halkı savunma güçleri buna meydan vermemek için direniyor.

Efrîn’deki çağın direnişi uluslararası güçler, bölgesel güçler ve özellikle de Kürdistan üzerinde egemen olan güçler arasındaki ilişkiler ve hesapları değiştirdi. Birçok bölgesel ve uluslararası güç Kürtlerle olan ilişkilerini de gözden geçirmeye başladı. Bunun en bariz yansıması Güney Kürdistan ile Irak Merkezi hükümeti arasındaki ilişkilerde görülmeye başladı.

Güney Kürdistan halkı referandumdan sonra 16 Ekim’de Irak ordusu ve Haşdi Şabi güçleri ile Xaneqîn, Xûrmatû, Dakuk ve Kerkûk’u işgal ettiklerinde yapılan anlaşmadan dolayı herhangi bir direniş gösterilmemişti. Güney halkı Güneyli güçlere yaşananlardan ötürü büyük bir öfke duymakla birlikte, âdeta bir umutsuzluğu yaşamaya başlamıştı. Neredeyse kendileri için her şeyin bittiği bir psikoloji gelişmeye başlamıştı. Efrîn’deki Çağın Direnişi ile Güney halkı örgütlülük, iradeli olunca bir dünya ordusu ve güçlerine karşı savaşılabileceğini gösterince, güney halkından yaşanmaya başlayan umutsuzluk ortadan kalktı. Yeniden kendisine güvenmeye başladı. Onun için ilk günden itibaren Efrîn direnişine en fazla sahip çıkılan alan oldu. Güney halkındaki bu gelişmeyi gören Irak merkezi hükümeti yeni hesaplar yapmaya, Kürt güçleri ile olan ilişkilerini gözden geçirmeye, Kürdistan Bölgesel yönetimini ortadan kaldırmaya yönelik izlediği politikaları değiştirmeye ve bazı konularda geri adım atmaya başladı.
16 Ekim’den sonra Irak merkezi hükümeti ile Kürdistan Bölgesel yönetimi arasında birçok konuda kriz yaşanıyordu. Yaşanan krizlerin başında Kerkûk, Xûrmatû, Dakuk’un durumu, sınır kapıları ve havaalanlarının açılıp açılmaması, memur maaşlarının ödenip ödenmemesi, bütçenin oranının düşürülmesi temel konular olmak üzere birçok konuda kriz yaşanıyordu. Bölgesel yönetim özellikle de hükümet, Irak’ın tüm taleplerini kabul etti. Kaldı ki hükümet adına açıklamalar yapan Neçirvan Barzani, bunları açık bir şekilde ifade ediyor. Her şey kabul edilince Irak merkezi hükümeti de politikalarını Güney Kürdistan Federe sistemini dahi ortadan kaldırmaya kadar ileri götürdü. Irak Başbakanı Haydar Abadi, bundan aldığı güçle İran ile ilişkiler konusunda ABD’ye kafa tutmaya başladı. Bundan dolayı ABD güçlü bir bölgesel Kürdistan istediği açıklamasını yaptı. Bu durum İran’a daha fazla yanaşan Abadi’yi dengelemek içindi. ABD Güney Kürdistan bölgesel yönetiminin başta Habur Sınır Kapısı olmak üzere, Peşhabur yani Semalka Sınır Kapısı ve havaalanlarının Irak merkezi hükümetine devir edilmesine karşı çıktı ve bunu engelledi. Irak Merkezi hükümeti onun için havaalanlarını üç ay daha kapalı tutacağı yönünde açıklama yaptı ancak ABD’nin baskısından ötürü Abadi Newroz’dan önce açılacağını söyledi. Abadi’nin bu açıklaması bir geri adımdı. Çünkü Güney halkının Efrîn için ayağa kalkması, oradaki çağın direnişini desteklemesi, ileride Irak’a yönelik bir direnişin içine geçebileceğinin de işaretlerini veriyordu. Bu durumu gören Abadi, sadece havaalanlarının açılması değil aynı zamanda her ne kadar Kürtler olmadan bütçe yasa tasarısını kabul etse de farklı yöntemlerle bütçeyi arttırma ve memur maaşlarını ödeme yönünde de geri adım attı. Abadi Güney halkının Çağın Direnişi’nden çıkardığı sonuç ile Kürtlerin hiçbir zaman hazmedemediği Kerkûk, Xûrmatû, Xaneqîn, Dakuk’tan çıkarılmaları ve o bölgede Kürtlere yapılan baskılara karşı ileriki dönemde bir öfke patlaması şeklinde adımlar atabileceklerini düşündüğü için çok resmi olmasa da, Kerkûk’e ilişkin de bir geri adım attı.

Merkezi hükümet artan DAİŞ saldırılarına karşı -ki DAİŞ saldırıları Türkiye’nin Efrîn’e yönelik başlattıkları işgal girişiminden sonra artmıştı- Kürdi güçlerin Kerkûk’e dönerek, Kerkûk’û birlikte savunalım talebinde bulundu. Önümüzdeki günlerde bu yönlü gelişmeler hızlanarak yaşanabilir. Zira Efrîn’deki çağın direnişi Kürtler için yeni bir süreci başlattı. Bu süreç Kürt ulusal birliğini, ulusal ordusunu, ulusal siyaseti ve diplomasisini beraberinde getirecek. Hiçbir güç artık bu sürecin önünde duramayacak ya da bu süreci durduramayacak. Çünkü bu süreci Efrîn direnişinden güç alan halk başlattı. Onun için güneyli hiçbir güç, Kürtler lehine yaşanabilecek bu gelişmeleri durduramayacak. Kaldı ki şu ana kadar engelleyici konumda olan güçlerin bile verdikleri mesajların satır aralarında bunu görmek mümkündür. Kürtler arası özellikle halkın direnişten aldığı güçle yeniden dirilip sahaya inmesini gören uluslararası güçler de Kürtlerle ilişkilerini buna göre yeniden gözden geçiriyor. ABD’nin Irak’a baskı yapmaya başlaması sadece İran ile olan ilişkilerinden kaynaklı değil elbette. Güney halkının Efrîn direnişinden aldığı güçle yeniden sahaya inmesi Irak’ın İran ile olan ilişkilerinden çok daha etkili olduğunu söylemek yanlış olmaz.

%d blogcu bunu beğendi: