A. Halûk Ünal

Sorunun yanıtını baştan verelim; bence, Kürt Özgürlük Hareketi (KÖH) bazı stratejik adımları atabilir ve doğru bir demokrasi programı geliştirebilirse, başarı şansımız var.

Daha lafın başında konuyu KÖH’e bağlamam bir kısım okuyucuyu kaçıracak bir kısmının da önyargılarını ayaklandıracak biliyorum.

Bana sorarsanız zaman, çok esnek ama bir o kadar da açık sözlü olma zamanı.

Önce kısaca neden KÖH’ni belirleyici bir güç olarak görüyorum, açıklamaya çalışayım.

Bu gün Ortadoğu’da yaşananları adlandırmakta iki terim öne çıkıyor.

Vekâlet savaşı ve 3. Dünya savaşı.

Her ikisi de doğru ve birbirini tamamlayan terimler.

3. Dünya savaşı bölgesel düzeyde vekiller eliyle sürüyor.

Vekil güçlerden devlet olanları sıralarsak, Suudi Arabistan, Katar, İsrail, İran, Suriye (Esad), Irak ve Türkiye.

Bu devletler Rus ve Amerikan eksenli iki ana cephede toplanmış görünüyor.

Aslında her birini küresel sermayenin bölgesel ihalesine katılmak için kılıçları çekmiş rakipler olarak tanımlamak daha doğru olur.

Her ne kadar bu yazının konusu değilse de, bir not düşmeden geçmemek gerek; bu süreç 1980 sonrası küresel olarak gündeme konan büyük bir özelleştirme harekatının izdüşümü.

Neo liberalizm, Avrupa’da Teatcherizm Türkiye’de Özalizm ve 12 Eylül askeri darbesi hep bu tasarımın izdüşümleriydi.

Sovyetler Birliği ve kendisine sosyalist diyen ama gerçekte hepsi birer devlet kapitalizmi modeli olan ülkelerle, onların uydusu Orta doğudaki haydut devletlerin birikmiş devasa kamusal kaynaklarının özel sektöre devri gerekiyordu.

Amerika, Rusya Federasyonu, Avrupa birliği hep bu birikimlerin emilmesi ve yeniden paylaşımı üzerinden büyüyüp, genişlediler.

Türkiye’de olup biten de benzer bir süreçti. Bütün kamusal sermaye birikimi özele devredildi.

Ancak ne kapitalizmin krizi bitti ne de küresel özelleştirme ve yeniden paylaşım süreci tamamlanabildi.

Şimdi yeniden Ortadoğu’ya ve Suriyeye dönelim.

Yukarıda saydığım vekil devletlerin oligarşileri bölgesel güç, oyun kurucu olma arzusuyla bölgesel ihalede yerlerini almış durumda.

Bunlardan en istikrarsız, en kararsız, tahmin edilemez “güç” ise T.C. Buna tekrar döneceğiz.

Bir de henüz resmi olarak devlet olmamış, güçler söz konusu.

Kürt Özgürlük Hareketi ile İslam Devleti başta olmak üzere sayısız cihadcı gruptan oluşan bir blok var.

Bu aşamada savaşın siklet merkezini, hikayenin ana çatışmasını ise KÖH ve İD çatışması oluşturuyor.

Aslında bu hiç tesadüf değil.

SİKLET MERKEZİ

Her iki güç de şu anda küresel savaşın kitlesel, yerel ve küresel iki ana ekseni.

Diğer bütün vekiller de bu iki ana eksendeki güçle değişik biçimlerde ilişkilenerek, kah birine kah diğerine yaklaşarak varolmaya çalışıyor.

İslam Devleti, CİA yetiştirmesi İslamcılığın kontroldan çıkıp, küresel provakasyona dönüşmüş hali. 21. yüzyılın kaosunun anti kahramanı (Antagonist)

Diğeri ise küresel seküler güçlerin ilişki kurabileceği tek yerel, ciddi güç. Küresel özgürlük hikayesinin güncel kahramanı (Protagonist)

KÖH, salt seküler olmakla sınırlı bir hareket değil.

İlk olarak İslam Devletini askeri ve psikolojik olarak hezimete uğratabilen bir niteliğe sahip.

İkinci olarak, bütün dünya son üçyüz yıldır erkek ve seküler güçlerce yönetilirken, KÖH kendisini dişi bir organizma olarak tanımlayabilen, kadını merkeze koyan, tarihen ilk hareket.

Ve bu, lafta kalmıyor. Kurdukları bütün idari sistemlerde, askeri kurumlarda, sivil yaşamda bütün tasarım kadın merkezli, dişi (adem-i merkeziyetçi) bir anlayışla ele alınıyor.

Öcalan’ın önermesiyle “içlerindeki erkeği öldürmeyi” değişimin temeli sayan milyonlarca kadın ve erkekten söz ediyoruz.

KÖH, aynı zamanda Dünya’nın bildiği en demokratik anayasalardan birini kaleme alıp, Kuzey Suriye Federasyonunda yürürlüğe sokmayı başardı.

Bundan başka ortada Ortadoğu’nun geleceğine ilişkin tek bir proje yok. Projesi olan yerel etkili bir güç de yok.

KÖH, sadece askeri ve siyasi bir alternatif olmakla kalmıyor; aynı zamanda ekonomiden, eğitime, sağlığa alternatif bir yaşam kurmak için savaşın göbeğinde bir inşa mücadelesi veriyor.

Başka ir dünyanın mümkün olduğunu kanıyla canıyla, teriyle kanıtlamaya çalışıyor.

TÜRK DEVLETİ’NİN “ENGELİ”

Bir süreden beri bütün yazılarımda bu temayı işlemeye çalışıyorum. Türk egemen sınıfları ve devleti, 12 Eylül askeri darbesi ve 24 Ocak kararlarıyla önüne konulan yeni vizyonu gerçekleştirmek için kıvranıyor.

Vizyon gereği Ortadoğu’da alt emperyalist, oyun kurucu, model ülke olması.

Bu elbette iktisadi, kültürel ve siyasi bakımlardan da sınıf atlamayı, bulunduğumuz basamaktan bir kaç basamak yukarı çıkmayı gerektiriyor.

Bunun kabaca yolları belli. Dünya’da sınıf atlamış sayısız örnek var.

Ülkedeki öz kaynaklarınız yeterli olacak, ihraç ekonomisi olacaksınız, katma değeri yüksek alanlara yatırım yapacaksınız, inovasyonda ciddi yol katedeceksiniz, ya da yeni topraklar ilhak edip, öz kaynak artırımına gideceksiniz.

Türk egemen sınıfları ve devleti sivil ve demokratik yoldan bunu başaramayacağını kanıtladı.

Ancak tam bu noktada Türk Devleti’nin önüne büyük bir “engel” ortaya çıkmış durumda.

Herkesin ilhak etmek, paylaşmak için kan döktüğü  enerji kaynaklarının (su, petrol ve doğal gaz) tam üzerinde binlerce yıldır oturan, dört parçaya bölünmüş Kürt halkı, KÖH öncülüğünde tarihin tanık olduğu en büyük ve kapsamlı politizasyona ulaşmış durumda.

Örneğin biz Türkler öğrenim seviyesi ile eğitim seviyesi konusunun çok farklı olduğunu onlar sayesinde farkediyoruz.

Ortadoğu’nun öğrenim seviyesi en düşük kesimi, eğitim ve bilinç seviyesi en yüksek kesimi durumunda.

Hal böyle olunca iradeleri dışında pay edilmiş toprakların sömürgeleştirdiği devletler karşısında- her ülke bazında- tek alternatif güce; Ortadoğu’da oyun kurucuya dönüşmüş durumdalar.

YENİ PARADİGMA YENİ STRATEJİ

Türkiye tarihinin devletten ve sermayeden bağımsız tek ciddi siyasi partisi HDP bizzat Öcalan’ın önerdiği KÖH’nin sahip çıkıp geliştirmeye çalıştığı bir projeydi.

Solun tarihinde ilk kez kadınlara, emekçilere, yoksullara ve gençlere yaslanan bir partinin başkanının %26 sempati oranı yakalaması, partinin bütün strateji ve taktik hatalarına rağmen %13 oy alarak meclisteki üçüncü büyük parti haline gelmesi de tesadüfi değildi.

Türkiye toplumunda onyıllardır yaşanan değişimin ve yeniye olan açlığın hızlı bir tezahürü, projenin doğruluğunun bir kanıtı.

Ama proje bir kaç kanıt daha sundu hepimize.

İlk olarak Türk solunun sanıldığı gibi Batı toplumuna iyi bir arayüz olamayacağını gördük.

Onlarsız olmaz; ama onlardan, benim gibi yüzbinlerce tekil bağımsız türk solcusuna inandırıcı bir arayüz de olmaz, bunun anlaşılmış olduğunu umuyorum.

Demirtaş örneği kanıtladı ki, mührün ve gücün gerçek sahiplerinin inandırıcılığı da etkisi de çok daha yüksek.

Elde ettiğimiz bir başka sonuç, konumuz bir ittifak meselesi değildir. Tersine az önce ve bir çok yazımda söylediğim gibi yüzbinlerce solcu Türkle Kürt özgürlük hareketinin milli olanı, bütün kimlikleri aşan bir yerde harmanlanacağı insani modeli geliştirmektir.

Bu modelin teknik olarak HDP olmadığı artık çok açık.

HDP, ya orijinal projedeki gibi bir seçim partisi konumuna çekilecek; -çünkü her halükarda T.C. yasalarına uygun bir seçim partisine ihtiyaç var- ya da bileşenler hukukunu bırakıp yalnızca birey hukukunun geçerli olduğu bir tarzda reorganize edilecek.

Elbette birey hukuku yeterli olmaz. Bunun yanısıra yeni paradigmanın bütün ilkelerinin yaşam bulması şart.

İlk olarak, binlerce yıldır solun hasımlarıyla aynı araçları kullanma zaafiyetini aşmamızı sağlayacak olan adem-i merkeziyetçilik ilkesi çalışmaların temeli olmalı.

Çoğulculuk da bunun olmazsa olmaz tamamlayıcısı kılınmalıdır.

Üçüncü olarak “dişi bir örgüt;” bir kadın örgütü olmalıyız.

Ve sonuncu olarak bütün insani ve iktisadi bakışımızın merkezinde ekoloji olmalı.

Öcalan’ın ortaya koyduğu ve temelini bu ilkelerin oluşturduğu hipotez, zaten T.C. yasaları tarafından biçimlendirilmiş, kaçınılmaz olarak bürokratizm, merkeziyetçilik üreten bir araçla geliştirilemez.

SİYASİ VE KÜLTÜREL MUHALEFET BLOKUNUN ÖRGÜTLENMESİ

Ne yazık ki, ortada gezen bütün çıkış önerileri demokratizme saplanıp kalıyor.

Demokrasi ve Barış Planı gibi sosyal demokrat söylemleri aşamıyoruz.

Solun bütün ezberi demokrasi ve barış mücadelesi terimleri üzerine kurulu.

Biraz veri araştırma okuyan ortalama insan biliyor, bu ülkede barış da demokrasi de talep olarak %10-20 bandında.

Erdoğan mücadele programının başlıklarını açıkladı.

Savaş ve diktatörlük zeminininde ekonomik atılım ve kültürel hegemonya.

Evet, totolojinin ta kendisi. Ama işaret ettiği yer gerçek siyasetin de ta kendisi.

Ayrıca ekonomik ya da kültürel olarak ne atılım yapacak bir vizyonu var, ne de insan kaynağı.

Önce de söylediğim gibi kendisine sunulan fırsatları çarçur etmiş, aldığı ihalenin temel bir çok koşulunu ihlal etmiş bir korporasyonla karşı karşıyayız.

Buna rağmen kurucu irade olmanın gereklerini de çok iyi öğrenmiş: iktisadi ve kültürel hegemonya istiyor.

Nedenleri ayrı bir yazının konusu, ama bir mucize olmadıkça bu artık imkansız

Kemalizm, İslamcılık ve geleneksel sosyalizm artık bu ülkeye hiç bir şey katamaz.

Canlı örneğe sahibiz. Rojava Özgürlük Hareketi artık Suriyelileşti, Kuzey Federasyonu oldu.

En kritik eşik aşılıyor. Araplar kitlesel katılım göstermeye başladılar.

Yarın da Demokratik Suriye federasyonu olacak.

Bunu sağlayan parti veya örgüt bazlı ittifaklar değildi. (İttifak örgütlerle olmaz sınıflar ve tabakalarla olur.) Anayasada sunulan insani, siyasi ve iktisadi hedeflerdi.

Geniş bir muhalefet bloğunu “iktidara” taşıyan da bu oldu.

Yani aslında kitaptaki gibi PYD, programıyla kazandı.

Bizim de gerçek bir programa ihtiyacımız var.

Bunu bizim başarmamız için Kürt Özgürlük Hareketinin Ortadoğu/Anadolu Özgürlük Hareketine dönüşmesi gerekiyor.

Bu hedeflere ulaşmamızda, HDK/HDP 4 büyük kongrenin düzenlenmesine öncülük etmeli.

1. Demokratik İktisat Kongresi 2. Demokratik İslam Kongresi 3. Kadın Kongresi 4. Demokratik Eğitim Kongresi

HDK/HDP’nin tek başına bu kongreleri toparlayacak gücü yoksa da, bu kongrelerin toparlanmasına ve asgari müştereklerde geniş bir demokrasi cephesinin örülmesinin zeminleri haline getirmeyi başarabilir. Hatta böylesi bir entellektüel ve siyasi itibara sahip tek çevreyiz.

Şu anda entellektüel, kültürel hegemonya gücü ve araçları biz demokratların, liberallerin, özgürlükçülerin ellerinde.

Bu gücü toparlamalı ve başka bir Türkiye nasıl mümkün, bu toplumun içindeki erkeği nasıl öldürürüz, nasıl bir eğitim sistemiyle sınıf atlarız, gerçek bir bağımsızlığı nasıl sağlarız, nasıl bir iktisatla insanlaşırız, sorularının azami müşterek yanıtlarını alt alta yazmalıyız.

Demokrasi mücadelesi de budur, barış planı da, faşizme karşı birleşik cephe hareketi de…

BÜYÜK DÖNEMEÇ

18/05/2017

A. Halûk Ünal

Türkiye Cumhuriyeti tarihinin ikinci büyük dönemecinde.

Kuruluşundan bu yana tarihinin en büyük yapısal krizini yaşıyor.

Söz konusu dönemecin büyüklüğü ve tarihselliğini yaratan sayısız etken var.

Küresel kapitalist sistem gittikçe derinleşen büyük bir krizi atlatmaya çabalıyor.

Buna bağlı olarak Ortadoğu’da yüz yıllık bir sayfa kapanıyor; yeni bir paylaşım savaşı sürüyor.

Bir çok siyasal gözlemci ve analistin Ortadoğu sürecini “üçüncü dünya savaşı” olarak yorumlaması boşuna değil.

Bütün küresel oyun kurucuların, değişik biçim ve düzeylerde katıldığı bu savaş, şimdilik vekalet savaşı olarak yaşanıyor.

Bu süreçte yaşamsal habitatımız olan 1923 Kemalist Türkiye Cumhuriyeti projesi de tüketilmiş durumda.

İslamcıları ve Kürtleri asimile edemeyen Cumhuriyet projesi, İslamcıların askeriyeyi iktidardan önemli ölçüde tasfiye edip devleti ele geçirmesiyle son nefesini verdi.

Geminin kaptan köşkünü ele geçirmiş olan “Neo Osmanlıcı” ideoloji bu dönemeci geçmenin yolu olarak açık faşist bir diktatörlük inşasını çare olarak seçmiş durumda.

Egemen ittifak (AKP, MHP, Askeriye, Derin CHP, yerel sermaye) bir önceki yazımda (Faşizmin Yerel Kaynakları) özetlemeye çalıştığım bir stratejiyle hareket ediyorlar.

Her tür muhalefetin susturulduğu, çalışan sınıfların bütün güvencelerinin ve haklarının sıfırlandığı, toplumsal iletişimin tümüyle kontrol altına alındığı, açık bir diktatörlük için bütün ittifak bileşenlerinin açık ya da örtük rızası var.

Çok kırılgan ve paradoksal yanları da olsa, Erdoğan’ın böyle bir hegemonyayı kurmayı başardığını kabul etmeliyiz.

T.C. nin alt emperyalist bir ülke olması için, küresel sermayenin geçtiğimiz 15 yıl boyunca AKP’ye sunduğu bütün imkânları çar çur ettiler.

Ülkeyi sürükledikleri büyük krizi, savaş ihraç ederek; toprak, enerji ve su kaynaklarını ilhak ederek atlatmayı hayal ediyor, zaman kazanmaya çalışıyorlar.

Kısacası Erdoğanist stratejinin 12 Eylül stratejisinden özde hiç bir farkı yok.

Evren’in düzlediği zeminde kurulan yeni stratejiyi, Erdoğanla tamamlamaya çalışıyorlar.

İçine düştükleri krizi atlatmak, mecbur olduklarını düşündükleri alt emperyalist rolü kazanabilmek için, egemen ittifakın sopayla yönetilen dikensiz bir gül bahçesine ihtiyacı var.

Ve bu uğurda her tür melaneti yapabileceklerini de kanıtladılar.

Öte yandan ülke siyaseti artık giderek bir çok yorumcunun da kabul etmeye başladığı üzere, kimlik siyasetine kilitlenmiş durumda.

Bu, iktidarın son derece işine gelen bir durum.

Son referandum sürecinden de göreceğimiz gibi “karşısındaki” %50 bu kilitlenmeyi aşabilecek bir pozisyon sergileyemiyor.

KÜRT ÖZGÜRLÜK HAREKETİ

Yaşadığımız tarihi krizin sebebi “Türkiye, sünni, Kemalist Türklerindir” tezini yüz yıldır şiddetle dayatan, T.C. devletinin bizzat kendisi.

Bu sorunun görünür hale gelmesini sağlayan, bütün kimliklerin özgürleşme talebinin gelişmesine ilham veren, kimliği için devlete itiraz etmeyi, gerekirse bu uğurda ölmeyi pratikleştiren ise Kürt Özgürlük Hareketi (KÖH).

Bir çok yazıda sıkça vurguladığım gibi Türkiye’nin oyun kurucu iktidar bloku karşısında, oyun kurucu ve alternatif nitelikte yegane güç Kürt Özgürlük Hareketi.

Bütün diğer kimlik siyasetleri, ondan ilham alarak; duvarda onun açtığı çatlaklardan sızarak cesaret buldu.

90 lardan itibaren Kemalizm, geleneksel sosyalizm ve Milliyetçilik zaten yeni çağa yanıt veremez olmuş, birer kimliksel varoluşa dönüşmüşlerdi.

Yeni bir soluk, yeni bir gelecek tahayyülü beklenebilecek iki kitlesel akımdan İslamcılar da 15 yılda kendilerini tüketti, kendileriyle birlikte Anadolu müslümanlığının itibarını da yerle bir ettiler.

Bu kriz bu gün yalnızca Türkiye’nin sorunu da değil. Bu Ortadoğu’da egemen savaş politikalarının da yaslandığı mümbit bir imkân.

Diyebiliriz ki, kapitalizmin küresel krizinin en belirgin semptomu.

Kürt Özgürlük Hareketi ise, 1995’ten bu yana çok farklı bir değişim, dönüşüm yaşadı.

Pratik, askeri ve politik sonuçlarını Ortadoğu’da Rojava, Türkiye’de HDP süreciyle birlikte görmeye, anlamaya başladığımız bu değişime şimdilik (bu yazıyı çok aşacak bir tartışma alanı olduğu için) hoşgörünüze sığınarak özel bir sentez (fusion) deyip geçmek istiyorum.

2014 Kasım- 2015 Ağustos arası Rojava’nın her üç kantonunda toplam 6,5 ay geçirmiş biri olarak; bence Kürt Özgürlük Hareketi, bir açıdan 150-200 ülkede örgütlü tarihin en büyük komünü.

Öte yandan baktığınızda “birleşik ve eşitsiz gelişen” çok özel bir habitat. (Bu gözlem, ya da saptamanın işaret ettiği analiz ve tartışma da bu yazıyı aşan bir başka büyük alan.)

Bırakın benim gibi dışarıdan bakmayı, içeriden bile tasvirinin kolay olmayacağı çok açık.

Bu devasa komün, kimlik siyasetiyle yola çıkıp, kimlik siyasetini aşmış, 21. yüzyılın yeni bir toplumsal devrim pratiği olmakla kalmamış; kadın devrimi pratiğiyle yeni bir devrim hipotezine de dönüşmüş durumda.

Lafı uzattığımın farkındayım.

Ama bu gerçekliğin kısaca da olsa tasvirini kendimce yapmadan, alt başlığın sonrasındaki önermemi anlamlandıramazdım.

KÖH, Rojava’da kimlik krizini aşabilen, kimlikleri barıştırabilen, Arap toplumunun yüz yıllık Kürt anti patisini sempatiye dönüştürebilen, Süryanisinden, Türkmenine, Ezidisinden, Hıristiyanına bir çok kimliği – eski adıyla Rojava- Kuzey Federasyonu Anayasası altında buluşturup, hepsinin yeni bir Suriye imkânına inanmasını sağlayan yegane güç.

Türkiye’de de HDP, sistem ve egemenler nezdinde çok sarsıcı bir süreç olarak gelişti.

Egemen sınıf ilk kez gerçek bir politik kilesel alternatifin mümkün olduğunu gördüler.

Ancak kurgusunda, gelişiminde yapılan hatalar ve devletin şiddetli tasfiye operasyonuyla kimlik siyaseti kilidini kırmaya yetemedi.

Yetmediği gibi “yeni paradigmanın” Batı’da anlaşılmasına, zenginleştirilmesine, Türkler içinde yaygınlaşmasına da katkısı çok sınırlı kaldı.

(Buna rağmen proje, geliştirilebilecek çok önemli kazanımlar ve deneyler sundu.- unalhaluk.com)

Oysa bir çok yazıda vurguladığım gibi benim gibi yüzbinlerce bağımsız özgürlükçünün, demokratın, doğrudan KÖH le etkileşim içine gireceği kanalların oluşması bu girişimin sağlaması gereken en önemli hedeflerden birisi olmalıydı. Olmadı, olamadı.

Varolan proje yapısı değişmedikçe, benim gibi tekil demokratlarla KÖH ilişkisine Türk solu arayüz olmaya devam ettikçe, HDP de oluşmuş merkeziyetçilik ve bürokrasi aşılmadıkça bunun gerçekleşmesi çok zor.

Bu noktada KÖH’nin yüzbinlerce bağımsızla doğrudan etkileşime girmesi için doğru fikri (yeni paradigma temelinde birlikte mücadele) doğru bir modele oturması şart görünüyor.

Bizler bir model önerme şansına sahip değiliz, ama bir model tartışmasına katkımız olabilir.

Bu nedenle böyle bir tartışmayı teşvik edebilmek için, dışarıdan söylenebileceklere bir kaç husus daha eklemeye çalışayım.

İlk söylenmesi gereken şu; dikkat ederseniz bir çok anlam yüklediğim harekettin adı hala Kürt diye başlıyor.

Oysa, hareketin en dinamik en canlı fidanı Rojava, Kürtlüğü çoktan aşmış, bir çok milliyete ilham veriyor.

Bunun sonucu, Suriye’de oluşumun adını bile değiştirip, Kuzey Suriye Demokratik Güçleri/Federasyonu yapıverdiler.

Bu cesur ve kompleksten uzak adım, eminim bütün Dünyanın gözünde çok önemli bir güven verici bir artı oldu.

Bu değişime ayak uydurmuş, Ortadoğu ve Anadolu çapında politik ağlara ciddi bir ihtiyaç olduğunu düşünüyorum.

Dışarıdan ikinci gözlemimi paylaşayım, KÖH, yani bu dev komün kendi aralarında yunuslar gibi haberleşiyor.

35 yılda gelişmiş, çok özel bir dil ve ruhla iletişim kuruyorlar. Bu çok güzel ve saygı değer bir gerçek.

Tanıştığım bir çok dağ kadrosu bir lokma bir hırka dişi ve özgürlükçü bir komünün dervişleri gibiler.

Ancak, bu dilin içinde Kürt olmayan birinin konuşması, yaşam alanı bulması henüz çok kolay değil.

Hayatın diyalektiği onları ister istemez Kürt Özgürlük Hareketi olmaktan, milliyetsiz, bütün ezilenlerin özgürlük hareketi olmaya taşıyor.

Bunun gerektirdiği dili de, uslubu da bulacaklarının sayısız alameti Rojava’daki savaşçılarda, yöneticilerde ve HDP vesilesiyle tanıdığımız o şahane arkadaşlarda var.

Kürt Özgürlük Hareketinin bence, bu değişimi hızlandırmaya ihtiyacı var.

Bizi Babil’in lanetinden kurtarabilecek tek çare bu.

Üçüncü bir nokta, KÖH’ün iletişim alanındaki büyük başarısını, yeni duruma uyarlayamıyor olması.

1990 lardan başlayarak  bir çok yayın çıkartan, özellikle TV yayıncılığıyla Kürdistan’daki her evi çift çanak antenli hale getiren hareket, diğer toplumlarla iletişiminde aynı başarıyı gösteremiyor.

Burada mali ve insani veya teknik sorunları görmüyor değilim, kastettiğim işin politikası.

Örneğin şu anda bir iki istisna dışında Kürt medyası “savaşan bir tarafın milli medyası.”

Diyeceksiniz ki, bundan tabi ne olabilir.

Elbette savaşan taraf Kürtler, “savaş medyası” yaratabilir.

Ama savaşın doğrudan tarafı olmayan milyonlarca insana savaşın tarafı olanlara hitap ettiğiniz dil ve terminolojiyle hitap edemezsiniz.

Ederseniz, düzenli izleyiciniz olmasını bekleyemezsiniz.

Ücüncü taraf diyebileceğim bu kesimlere – ki asıl kazanılması gerekenlerdir- dönük kitlesel milliyetsiz mecraların yaratılması bence büyük bir ihtiyaçtır.

KÖH’e sempati duyduğunu bildiğim sayısız arkadaşımın varolan KÖH medyasını paylaşmıyor, paylaşamıyor oluşundan da bu sakıncayı görmek mümkün.

Yine aynı konuda bir başka büyük ihtiyaç da “yeni paradigmayı” tanıtan, alt metinlerini geliştiren, tartıştıran (dijital) merkezi bir politik mecranın olmayışı.

Bu tür çok dilli, popüler, “amiral gemisi” yayınlar olmaksızın dil birliğini yaygınlaştırmak, derinleştirmek imkansız.

Aslında bu cümleden daha geniş bir ihtiyacı özetlemek mümkün.

Özgürlük hareketinin Ortadoğu ve Anadolu çapında “merkezi” milliyetsiz, çok dilli kültürel araçlara ve ağlara ihtiyacı var.

Ancak o zaman büyük bir coğrafyanın her dil ve milliyetten aydınları, sanatçıları, kültür insanları, gazetecileri, hareketle organik ilişki kurabilirler.

Komünün hızla daha adem-i merkeziyetçi, daha kadın merkezli, daha çoğulcu, ve milliyetsiz, kılınması, anti bürokratik Rojava uslubunu (ilkeli ve gerçekçi) heryere taşıması da temel ihtiyaçlar arasında.

Büyük dönemecin ihtiyaçlarını, ancak böylesi bir organizasyon eksiksiz karşılayabilir; “Türkiyelileşme, Ortadoğululaşma” hedefine hızla ulaşabilir kanısındayım.

ÖLÜM VE HAYSİYET

12/05/2017

A. Halûk Ünal

Akademisyen Nuriye Gülmen ve öğretmen Semih Özakça OHAL koşullarının ürünü kanun hükmünde kararname ile işsiz bırakıldıktan bir süre sonra “açlık grevi”ne başlamışlardı.

Bu gün 63. gün.

Artık eylemlerinin adı “ölüm orucu”. Fiilen böyle. (İsteyen “açlık grevi” de diyebilir.)

Çünkü bütün tehlikeli sınırları aştılar.

Artık ölümle yüzleşiyorlar.

Tam bu sırada, son derece yersiz, giderek densiz bir tartışma uç verdi.

Tartışmanın ana fikri, “ölüm orucu/açlık grevi” doğru eylem mi yanlış eylem mi?

Tartışmaya katılanların bir kısmı edebden olduğu gibi, saygıdan da yoksunlar.

Bedenlerimiz bize aittir, onun üzerindeki her türlü tasarruf hakkı da…

İster her santimini dövmeyle kaplar, ister bütün hayatiyetine son veriririz.

Bu konuda bedenin sahibinden daha yüksek hiç bir merci yoktur ve olamaz.

Üstelik, hangi eylemin, hangi ortamda, ne türden sonuçlar vereceğine dair bir ölçüm aleti de icat edilmedi.

Asıl burada sormak lazım, “adanmışlık” diye bir terimi hatırlıyor musunuz?

Ya da haysiyet için ölümle yüzleşmek, size ne ifade ediyor?

Bu değerli iki arkadaşımızın eylemini tartışmak bir yana, asıl fiilen temsil ettikleri yüzbini aşkın insana bazı sorular sormak gerekmez mi?

Muktedirlerce açlıkla, itibarsızlıkla cezalandırıldınız.

Gülmen ve Özakça öncelikle buna isyan ettiler.

Bununla da yetinmeyip, “bizi aç bırakarak kavgaya mı davet ediyorsunuz, davetiniz kabulümüzdür” dediler.

Siz ne diyorsunuz? Ne yapmayı düşünüyorsunuz?

Yüksel caddesinden bir kez geçmeyi de düşünmediniz mi?

Yaptıkları seçim son derece haysiyetli, radikal üstelik çok da insani, neden mi?

Onlar, salt ölümle yüzleşmeyi göze almakla kalmadılar; asıl önemli olan; muktedirlere, “bize yönelttiğiniz tehditin, yapmak istediğiniz şantajın vücut bulmuş, çıplak halini gösterelim size” demiş oldular.

Ölümü göze almadan böyle sözler kurulamıyor ne yazık ki…

Geçmişi bırakın, yalnızca son 35 yıldır onbinlerce Kürt gencinin zindanlarda, sokaklarda, dağlarda kurduğu söz gibi.

Haysiyetle ölüm bu yüzden yan yana yaşar.

Hakikat, bir bakıma haysiyetle, ölümün dengesidir.

Bu yüzden çoğu Kürt gencinin bir omzunda umut bir omzunda ölüm durur.

Belki bu vesileyle anlayabiliriz ki, adanmışlığın, haysiyetin kimliği yok.

Bütün kimlikleri dikine keser haysiyet.

Yaşamı gerçekten sevmeyen, haysiyetli olabilir mi?

Yaşamla kurdukları ilişki, haysiyetli bir aşk olmasa, hiç böyle bir söz kurabilirler miydi?

Çok yaşayın siz, ömrünüze bereket.


A. Halûk Ünal

Egemen blokun sahnelediği, bütün toplumun farkında olduğu, tutarsızlık ve ahmaklıklar silsilesi karşısında yeniliyorsak, bunun belirleyici nedeni, içinde bulunduğumuz, ufuksuzluk ve siyasetsizliktir.

Referandumdan bu yana analiz yağmuru altındayız.

Kürt basını ve bir elin bir elin parmaklarını geçmeyen sayıda dürüst haber mecralarının köşe yazarlarının hemen tamamı analiz kervanına katıldı.

Bir çok yazıda, resmin zihin açıcı, önemli bir parçası bulunsa da bütünlüklü değerlendirmeler konusunda pek iç açıcı durumda olduğumuzu düşünmüyorum.

Fehim Taştekin, Bekir Ağardır gibi bilgi yoğun bazı analizciler dışında, hem Türk hem de Kürt medyası genellikle iki eğilimi paylaşır durumda.

Bunlardan yaygın olanı “hayır biz kazandık”çılar. Diğeri ise “yenildik” çiler.

Yenildikçilerin yorumları Erdoğan’ın önü çok açık tespitine varırken, “hayır biz kazandık”cıların yorumları, “deniz bitti, Erdoğan kendi kendine çökecek” noktasına ulaşabiliyor.

“Hayır biz kazandık”çılar, %49 dan bir demokrasi bloku çıkartmaya çalışırken; “yenildik”çiler, umutsuzluktan başka bir yaklaşım üretemiyorlar.

Türk solu ve CHP’ye hakim olan bu ufuksuzluk ve öngörüsüzlükle ilk kez yüzleşmiyoruz.

Siyasetsizlik diyebileceğimiz, her iki kesimin de geleneksel özelliği olan bu hal, son dört yıl içindeki sandık maratonunda sürece damgasını vurdu.

Bütün sol, maalesef HDP, muhalif partiler ve CHP bazen açık, bazen örtülü tek bir hedefe kilitlendiler: bir anti Erdoğan bloku…

İşin ironik tarafı bu hedefe, Erdoğan’ın korku salma ve kamplaşmaya dayalı iletişimi sayesinde, ulaşıldı.

Hayır hareketini oluşturan güçlere baktığımızda MHP, CHP ve Türk solunun 80 milyona sunabileceği hiç bir anlamlı gelecek tahayyülü, hiç bir kurtuluş reçetesi yok.

Burada elbette Türk solunun durumu daha da içler acısı.

Referandumda ilk kez müesses nizamın iki ana akımı, Batıcılar ve Avrasyacılar çarpıştı.

Bizler de tıpkı 2010 da olduğu gibi ehveni şere oy verdik.

Oysa Erdoğan’ın temsil ettiği küresel ve yerel güçlerin çevresinde toparlanmış yerli egemen ittifak, yerli sermaye, askeriye kendileri açısından çok önemli bir eşikteler, ve çok net bir hedefle haraket ediyorlar.

KEDİ BUDU

Türk finans sermayesinin tarihindeki ikinci bölümün ilk sayfasında 24 Ocak 1980 yazıyor.

Kısaca hatırlayalım, 24 Ocak kararları, koruma duvarları arkasında, ırkçı kıyımların varlık transferleriyle palazlanmış, ithal ikameci bir ekonominin miadını doldurmuş olduğunun ilanıydı.

Koruma duvarları kalkacak, küresel pazara entegre olunacak, yerli burjuvazi başaramayacağı için devlet eliyle biriktirilmiş olan kamusal sermaye özel sektöre aktarılacaktı.

Kuruluşundan itibaren Batıcı, kapitalist çizgide gelişen yapı, bir “ihraç ekonomisi” ne dönüşecekti.

Dünya’da Thatcerizm, Türkiye’de Özalizm olarak pazarlanan bu politika neo liberalizmin ta kendisiydi.

Bunun mantıksal sonucu Türkiye’nin bölgesinde bir alt emperyalist güce dönüşmesiydi. Kıvılcımlının deyimiyle kedi budunu de biz alacaktık.

İyi de nasıl? Enerji kaynakları, petrol, doğalgaz vb. doğal enerji kaynaklarından mahrum bir ülkenin bunu başarması için Dünya’da denenmiş bazı modellerden birisini kendisine örnek alması gerekiyordu.

Kısacası ya 4.0 bilişim devrimine ayak uyduracak, ya enerji kaynaklarının korunması ve aktarımında bir rol üstlenecek ya da bu tür kaynakların bulunduğu toprakları ilhak etmemiz gerekecekti.

Burjuvazinin sınıf atlama eşiği, çok kabaca söylersek, sermaye ihracıdır.

Toplumun değişim talebi ise daha zenginleşme, daha çok tüketim, daha çok konfor talebi olarak gündeme gelir.

Bu beklentileri karşılayamayan ülkeler büyük bir iç krizle yüzleşmek zorunda kalmıştır hep.

Türkiye de benzer bir sürecin içinde. 24 Ocak kararlarıyla başlayan, 90 larda büyük bir ivme kazanan kapitalist değişim süreci AKP iktidarıyla zirve yaptı.

2001 seçimlerinde bütün siyasi sistem partileri, her zaman olduğu gibi, Küresel sermayenin açtığı ihaleye katıldı ve ihale AKP’de kaldı.

Toplumun zenginleşme beklentilerinin tamamı AKP tarafından sahiplenildi.

Üstelik AKP, o ana kadar müesses nizamın çeperinde kalmış büyük bir kitleyi, muhafazakarları ve Anadolu sermayesini de merkeze taşıdı.

Küresel sermaye 2001 ihalesine sadakatine inandığı AKP’ye bütün kredi musluklarını açtı. 2011’e kadar “altın bir çağ” yaşattı.

Toplumun zenginleşme hayalleri de bu süreçte tavan yaptı.

Dindar alt sınıfa, muhafazakar orta sınıfa, yüz yıllık komplekslerimize ağrı kesici işlevi görecek, mesnetsiz bir öz güven pompalandı.

Dahası bana göre Erdoğan ait olduğu ve iktidarına oynadığı sınıflar için çok ciddi riskler de aldı. Arap baharının abisi olmak, Müslüman Kardeşlerin lideri olmak, alt emperyalist bir konum elde etmenin kayda değer denemeleriydi.

Bu noktada Avrasyacılarla girdiği ittifak da büyük bir özgüven yarattı.

Böylece AB sürecinin zorladığı her türden denetim, kontrol, demokratikleşme vb. ayak bağlarından azade bir güce dönüşmek mümkündü.

İyi biliyorlardı ki, kitle desteği, güç ve para olduğunda, kimse sizin siyasi üst yapınızın durumuyla ilgili sorun çıkartmaz. Herkes alışverişine, işine bakar.

Az önce de söylediğim gibi ulus devletlerin kapitalist gelişme sürecinde sermaye ihracı eşiği çok önemlidir. Ulus devletin sınıf atlama aşamasıdır.

Erdoğan ve müttefikleri bütün topluma bu hayali satmayı başardılar.

Bunu sadece gerçeklerden habersiz bırakılmış kitleler değil, Koç, Sabancı gibi yerel sermayenin lokomotifleri de satın almış görünüyor.

Eğer bu proje gerçekleşmez, Türk egemen sınıfları ve askeriyesi sermaye ihraç eden bir ülkeye dönüşemezlerse, kriz ithal edecekler.

Savaş ihraç edemezlerse, savaş ithal edecekler.

Şimdi topluma bir ufuk noktası gösteremezlerse, herkes birbirine dönecek.

Böyle anlarda eğer bir muhalefet beklentileri elde etmenin alternatif bir yolunu sunabiliyorsa kökten değişimler olur. Olmazsa bu da iç savaşı besler büyütür.

1923 PROJESİNİN RESTORASYONU

16 Temmuz darbesinden bu yana inşa edilmeye çalışılan faşist rejimin başat nedeni, Erdoğan’ın ruhundaki kötülük değil. Asıl neden, Türk finans sermayesinin çıkışsızlığı.

Bilmeliyiz ki, 24 ocak sürdürülemezse, Türkiye sınıf atlamazsa büyük kaybeder.

AKP, kendisine teslim edilen ihaleyi başaramadı. İstenilen sonuçları yaratamadı.

Biliyoruz ki, iktidar ittifakları akşamdan sabaha kurulup dağılmaz.

Varoluşlarını tüketmeden, ya da toplumsal bir güç tarafından püskürtülmeden sahneden çekilmez.

Bu nedenle bir süreden beri Erdoğanizm, tarihimizde hiç denenmemiş yeni bir formülü uygulamaya soktu.

Kemalizmle Erdoğanizmi uzlaştırmak.

Bu uzlaşma uğruna Erdoğan İslamcıları bile gemiden atıyor. Çünkü bu uzlaşmanın çok daha tarihi ve stratejik sonuçlar verebileceğini görüyor.

Bu uzlaşmanın CHP cephesindeki sonuçlarını da Cumhurbaşkanlığı seçimlerinden bu yana açık biçimde görebiliyoruz.

Derin CHP, Kılıçdaroğlu, Baykal ikilisi aracılığıyla Kemalist-Muhafazakar ittifakının gereğini her anlamda yerine getiriyor.

Laik kanatta, faşist başkanlık rejiminin – iki partili sistemin – her halükarda bir partisi CHP, kolaycılığı çok yaygın.

Bu da gösteriyor ki Erdoğanizm, ihalede üstlendiği hedeflere ulaşmak için elinden geleni yapacak, yapıyor.

Önemli olan ülkenin geldiği bu eşikte biz özgürlükçülerin ve demokratların ne yapacağı?


A. Halûk Ünal

Referandum süreci ile ilgili son yazımı 23 Ocak’ta yazmıştım. (Referandum Tarihin Sonu mu?)

Ne yazık ki hiç bir odak hayır kampanyası süresince yine, Erdoğanizm’in belirlediği alandan çıkmayı; alternatif bir gündem ortaya koymayı, başaramadı.

Kampanyanın kazanımlarını, sağladığı başarıyı görmezden gelmek elbette mümkün değil. Sonuç olarak ülkenin açık diktatörlüğe geçiş referandumunda çok güçlü ve caydırıcı bir itiraz ortaya konmuş oldu.

Hayırcı kampanyanın çok merkezli, yaygın, kitlesel, yaratıcı, renkli, cesaret verici niteliği üzerine bir kaç gün içinde medyada katıldığım sayısız yorum ve tespit paylaşıldı.

OHAL koşullarında bütün gücü, ve imkanlarıyla devletin “Evet”i desteklediği, “Hayır”ı yasakladığı, bütün şiddet ve korku kampanyalarıyla “Hayırcı”ları sindirmeye ve caydırmaya çalıştıkları bir ortamda karşı kamptan %10 kazanmak, toplamı %61 olan bir kampı 51’e indirmek; tartışmasız bir başarıdır.

Bunları tekrar etmem gerekmiyor. Bütün hayır cephesi aktivistlerini ben de canı gönülden kutluyorum.

Özellikle de bütün kümelerde sürece damgasını vuran kadınları ayrıca ve özellikle alkışlamalıyız.

KİM KAZANDI KİM KAYBETTİ

Artık önemli olan bir durum analizi yapmak, yeni bir strateji ve hedef belirlemek.

Ocak ayında tahmin ettiğim gibi yarış başabaş bitti.

1 milyon oy o tarafa mı, bize mi yazılacak; bence hiç bir önemi yok.

İster 51 bizde, ister o tarafta olsun.

İki tarafın da diğerine rağmen istediğini yapamayacağı bir pata durumuyla yüz yüzeyiz.

Ben, %51 evet çıkmasına çoğunuz gibi üzülmedim; tersine sevindim.

Toplum Erdoğanistlerin kucağına son derece tartışmalı – YSK marifetiyle de şaibeli- bir yetki koydu.

Güvensizlik oyuna dönüşmesine izin vermedi ama, güven oyu sayılacak bir sonuç da ortaya çıkmadı.

Daha önce de yazmıştım, bütün açık diktatörlükler, temsil ettikleri ulusal sermaye ve egemen sınıfların büyük bir krizden çıkabilmesi için, sınıfsal çıkarları topluma, büyük vaatler ve yeni bir gelecek paketi içinde sunar.

Bununla yükselir, yükselirken kısmen bu vaatlerini de gerçekleştirir.

AKP bu türden bir sunumu 2002’de yaptı 2010’a kadar da toplumun önemli bir kısmını ikna etti.

2011’den itibaren inişe geçti.

Her geçen gün vaatleri inandırıcılığını yitirdi, küresel sermayeden aldığı finansal destek eridi.

Ortada çıkış projeksiyonundan geriye hiç bir şey kalmadı.

Erdoğan ve AKP belki de tek bir hayırlı iş yaparak, 1923’te planlanan ve sonuç olarak dindarları ve Kürtleri ikna edememiş, yani başaramamış olan – askeri vesayet zoruyla ayakta duran- örtülü diktatörlüğün/müesses nizamın da sonunu getirdi.

Bu referandumda 12 Eylül anayasasını da restore edip, Türk tipi bir açık diktatörlük anayasasını toplumun ancak yarısının desteğiyle diğer yarısına dayatmış oldu.

Şu anda iktisadi, sosyal, kültürel, siyasi bir krizin göbeğindeyiz, ellerinde yönetilemez bir ülke, çökmüş bir bürokrasi var.

Küresel sermaye ve Türk burjuvazisi açısından Erdoğanizme son bir kendisini kanıtlama imkanı olarak – Ortadoğu paylaşımından “kedi budunu” kapmak için – topyekün bir Kürt savaşı kredisini sürdürüyor olabilir. O maceranın da sonucu şimdiden belli.

Öyle ya da böyle, sonuç olarak, Erdoğanizm için deniz bitti.

HAYIR HAREKETİ

Bence tarihen son derece istisnai ve sıra dışı bir durum yaşıyoruz.

AKP ve MHP nin  temsil ettiği egemen ittifak (devletin bir kanadı) fiilen elde ettiği ‘dinci – milliyetçi’ açık diktatörlük rejimini kitle desteğiyle yasal hale getirmek istiyor.

Karşısında ise CHP ve MHP’nin %80’inin temsil ettiği (devletin diğer kanadı) laik-milliyetçi ittifak açık diktatörlüğe ve buna destek veren kanada karşı mücadele ediyor.

Bu noktada Kürt Özgürlük Hareketi, Türk solu ve bizim gibi bağımsız demokrasi yanlısı Türkler de bir üçüncü yol önermekte başarısız olduğumuz için; ana akım, sistem içi güçler çatışmasında dinci milliyetçilere karşı laik milliyetçilerle güç birliği yapmış olduk.

Sonuç olarak hayırcı %50, bir demokrasi bloğu filan değil.

Tersine çoğunluğu erkek, tekçi, merkeziyetçi, devletçi, milliyetçi.

İktisadi vizyonu neo liberal.

Demokrasi cephesi diyebileceğimiz kesim %20 yi geçmez.

Bütün kamuoyu yoklamalarında bu ülkenin sorunları nedir sorusuna demokrasi yazanların oranı ise  % 15’i geçmiyor.

Birinci sırada güvenlik, huzur; ikinci sırada ekonomi geliyor.

Biz solcuların bin yıldır anlamadığı konu yani: önce ekmek, sonra ahlak…

ALTERNATİF GELECEK TAHAYYÜLÜ

Başta da söylediğim gibi azami %20 lik bir demokrasi cephesinin toparlanması, bir strateji tartışmasına acil ihtiyaç var.

Bütün renklerin birbiriyle kavgalı olduğu bir ülkeden, renkahenk bir Türkiye’ye nasıl geçeriz; projelendirilmesi ve toplumun geri kalanı içinde anlamlı bir kesimin ikna edilmesi gerekiyor.

Ama buna geçmeden önce aktüel olarak karşı karşıya bulunduğumuz referandum kriziyle ilgili bir kaç şey söylemek istiyorum.

Referandumun yenilenmesi meselesi CHP için ana meseleye dönmüş durumda.

Bu kez itirazlar çok haklı. Ama unutmayın ki CHP bildim bileli her seçimde yenilgisini rakibin hilesi hurdasıyla açıklama alışkanlığıyla malüldür. Yine bildim bileli ne artan ne eksilen kitlesi de yenilgiyi bu tür şeylerle sindirir.

Ayrıca derin CHP her halükarda 2 partiden biri olacağını düşünerek; taktik ve teknik konuları esas mesele haline getirmeyi, bunun etrafında koparacağı yaygarayı muhalefetmiş gibi sunmayı her zaman olduğu gibi tercih edebilir.

Bu noktada referandumun yenilenmesinden stratejik hiç bir fayda beklenemez.

AGİT’in bile usulsüzlüğü tescil ettiği bu durumdan elde edilecek tek kazanç, seçeneksizlikten açık diktatörlüğü desteklemek zorunda kalmış bir kesim muhafazakarın daha gözünün açılmasını sağlamak olabilir.

Bu anayasayı ve referandumu tanımadığımızı ilan ederek parlementodan çekilmek ve bir erken seçimi zorunlu hale getirmek; çok daha işe yarar seçeneklerden biri olabilir.

Öyle ya da böyle bunlar taktik meseleler. Bence acil olarak yapılması gereken 2 parelel kampanyadır.

Birincisi;  çimentosunu yitirmiş, kimliklere bölünmüş, kamplaşmış,  ortak referans ve değerlerini yitirmiş toplumların yaşama şansı olmayacağını bu topluma anlatmak çok acil ve önemli bence.

Bu da ancak bir değerler kampanyasıyla mümkündür.

Kimlikleri aşan evrensel ve insani değerler, referanslar çevresinde sivil bir değerler hareketi yaratmak…

Böyle bir kampanyayı çok geniş yelpazedeki bir sanatçı ve aydınlar topluluğu başlatıp, hayır kampanyası gibi çok merkezli yatay ülke çapında bir harekete dönüştürebilir.

İkinci acil kampanya ise, alternatif bir Türkiye tahayyülünün takdimidir.

Ekonomiden, eğitime, ulaşımdan, konuta, sağlıktan, sosyal güvenliğe somut örnek ve projelerle sunulan alternatif bir gelecek teklif etmek gerekir.

Böyle bir takdim elbette soyut kavramlar çerçevesinde olamaz.

Bu kampanyanın merkezinde, alternatif Türkiye’nin toplumsal sözleşme taslağı, en azından böyle bir taslağın geniş bir özeti, en öncelikli ürün olarak durmalıdır.

Bu anayasanın  milliyetlere, kimliklere kör olması şarttır.

Sonuç olarak; Erdoğanizm için deniz bitse de seçeneksizlik aşılmadıkça bu pirinç daha çok su kaldırır.