Kategori arşivi: Yeni İnsan Yeni Öncü

Soyalist mücadele tarihinin en temel sorunlarından birisi de “öncü/parti/siyaset” düzlemindek tartışmadır. Günümüzde bu alandaki geleneksel ezberlerin radikal eleştirilere tutulması elzemdir.

Kültür devrimi demokratik modernitenin öteki adıdır.


  • MİNA ROJ – İSTANBUL / ANF Pazar, 6 Oca 2019, 00:33

Rojava’da kadın savaşçıların DAİŞ’e karşı verdikleri mücadele dünya genelinde büyük yankı yarattı. Savaşın ortasındaki kadınların gerçekliğini, Jiyan’ın Hikayesi filmi ile beyaz perdeye taşıyan yönetmen Ahmet Haluk Ünal, Kürdistan’da çocuk olmayı anlatan ‘Küçük Kara Balıklar’ın yönetmenlerinden biri. Bir yaşam inşası için mücadele ağında yer alan kadınların hiçbiri savaşı, savaşmayı kutsamıyor ve bu filmde de bu açık bir şekilde gösteriliyor. Ünal, DAİŞ’e karşı Kobanê, Cizîr ve Efrîn’de mücadele veren Kuzey Suriyeli kadın savaşçılarla konuştu, yaşamlarını ve yarattıkları değişimi görüntüledi. Ünal, “Hikayesini anlattığım Rojavalı kadınlar ‘şu ana kadar bizi anlatan en iyi film’ diyorlar ki, başka ödüle de ihtiyacım yok” dedi. Jiyan’ın Hikayesi filminin yönetmeni Ahmet Haluk Ünal, sorularımızı yanıtladı.

Bu filmi yapmanızdaki en büyük etken neydi?

İki sebebi var bu filme karar vermemin; 2014 ortalarında elime Rojava Anayasasının geçmesi ve ‘kadın devrimi’ iddiasını çokça duymaya başlamam. Anayasaya hayran kalmıştım. Anayasanın ruhu için dişi terimini kullanabilirdim. Eğer ‘kadın devrimi’ bu anayasada vücut bulan bakış açısıyla gelişiyorsa Rojava’da çok tarihi bir olay gerçekleşiyor demekti. Marx’ın ikiyüz yıl önce çok sınırlı bir kısmını keşfettiği teorik kıtanın bütün karanlık bölgeleri aydınlanmaya başlıyor olabilirdi. Yani bilgi sevgisi ve merak duygusu götürdü beni oraya.

Filminizin mutfağında sıcak savaş var. Sizi bu gerçeklikler zorladı mı, biraz anlatır mısınız?

Elbette çok zorlandığım zamanlar oldu. 60 yaşındaydım, 110 kiloydum ve by pass olalı 4 yıl olmuştu. Ekipman çantam da 25 kiloydu. Her kantona gidip gelmek için yasadışı tehlikeli sınır geçişleri yapmak gerekiyordu. YPJ’nin kontrolündeki yaşam ve çekim sürecinde ise zorlandığım hiçbir şey olmadı. Bütün o yokluk ve yoksulluk içinde ellerinden gelen azami lojistiği sundular.

Filmin karakterleri dünyanın ilk kadın ordusundan oluşuyor. Böyle bir orduyu filminize konu edinirken izlenimleriniz ne oldu, çekinceleriniz oldu mu? 

Önce çekince kısmına yanıt vereyim. Hayır, hiçbir çekincem olmadı. Tersine kendileriyle en baştan bir pazarlık yaptım. Hep olumsuzluğun avukatlığını yapacağım, bu meslek etiğim açısından zorunlu, dedim. Yaptım da. Solcularda, solcu yöneticilerde hiç alışmadığım bir özgüven, esneklikle tanıştım.

Daha önce herhangi bir yerde gösterimi yapıldı mı?

Geçtiğimiz Mart’ta ilk gösterimi Rojava’da yapmayı planlıyordum ama Efrîn işgali başlayınca oradaki yakın arkadaşlarımla irtibatım koptu. O irtibat olmadan da gitmek imkansızdı. Film, Ekim’de Berlin’de bir kez, Selanik’te 6 kez gösterildi, Selanikli bir kooperatif alt yazı çeviri ve stüdyo masraflarını karşıladı. Atina’da başarılı Yunan solunun katıldığı bir gala yapıldı. Lavrion Kampı’nda iki gösterim yapıldı. Yunanlı dağıtımcı 10 Ocak’tan itibaren Yunanistan’da dolaşıma sokacağını söylüyor. Avusturya ve Portekiz kamusal TV’leri ile Alman Phoneix kanalı filmi satın aldılar. Avrupa’da başka da gösterimi olamayabilir.

Neden olamayabilir?

Bunun iki nedeni var, ilk olarak Avrupa’da gösterim demek gösterilen her ülkenin dilinde bir DCP kopyanın hazırlanması anlamına geliyor. Çeviri maliyetinden stüdyo maliyetine, toplamda benim karşılayamayacağım bir miktar bu. İkincisi ise Avrupa’da da Türkiye gibi ticari olmayan filmleri dağıtacak dağıtım ağları yok. Bazı ülkelerde çok zayıf da olsa var. Filmi dağıtabilmek için alternatif tanıtım ve dağıtım kanallarına ihtiyaç var. Örneğin İngiltere’de TUC (sendikalar birliği) 6 milyon üyeleri var ve iki ay önce genel kurullarında Öcalan’a Özgürlük Kampanyası kararı aldılar. Filmi bu sendika üzerinden tanıtabildiğimiz zaman İngiltere’de İngiliz işçi sınıfına geniş biçimde ulaşabilirsiniz ama bunun için işi yalnızca bu olan bir ekibe ihtiyaç var. Örneğin İtalya’da 17 belediye Öcalan’a fahri hemşerilik verdi. Burada da bir tanıtım ve dağıtım mecrası var. Çünkü filmi esas olarak Avrupalılar izlemeli. Biz nasılsa er ya da geç görürüz.

Erkek egemen bir dünyada, savaşın korkunç yüzüne karşı bir var oluş mücadelesi ve kadınlar var filminizde. Jiyan’ın anlattıklarından da Ortadoğu’daki kadınların yaşamlarını görüyoruz. Böylesi eril bir düzenden özgür yaşama doğru mücadele ağını ören kadınların size göre en büyük başkaldırı nedeni nedir?

Kadını sosyal bir devrimin merkezine koyan fikriyatın Ortadoğu’dan çıkması tesadüf olmayabilir, çünkü burada iktidarın erkek yapısı çok çıplak ve çok acımasız. Avrupa toplumlarında ya da Batı Anadolu’da olduğu gibi erkek iktidarının üzerinde biçimsel eşitliklerden oluşan bir tül yok. Binlerce yıllık erkek iktidarına ilk büyük fikri darbe de bir Kürt erkeğine ait; Abdullah Öcalan… İçinizdeki erkeği öldürün, mottosu kadın devriminin fitilini ateşliyor.

Bu film sizin yaşamınızı nasıl şekillendirdi ya da böyle bir duygu yaşadınız mı? 

Belki bir on yıl emek verip kurduğum atölyemin bütün plan, program ve çalışmalarını bir kenara bırakıp, Aralık 2014’te Rojava’ya geçtim. 7 ay her üç kantonda yalnızca YPJ taburlarında yaşadım. Benim yaşamımda bir dönüm noktası oldu. Fikren, ruhen ve mesleki olarak. Kadınlar bir çok ezberimi bozdu. 1,5 yıldan bu yana da ülkemden uzakta yaşamak zorunda kaldım. Ülkede kurduğum bütün ‘düzen’ alt üst oldu. Eskisinden daha büyük zorluklarla yaşıyorum artık ama hepsine değdi. Bu konuda hiç mütevazi olmayacağım. Dünya tarihinin ilk kadın devriminin, ilk profesyonel filmini yapmak kolayca bulunabilir bir hal değil açık ki. Üstelik hikayesini anlattığım Rojavalı kadınlar ‘şu ana kadar bizi anlatan en iyi film’ diyorlar ki, başka ödüle de ihtiyacım yok. Ağırlığı Yunanlı olmak üzere Avrupalı solcular da izledikleri ‘Kürdistani en iyi film’ olduğunu söylediler, film sonrası söyleşilerde. Bir yönetmen olarak öğrendiklerim ise bir kitap olabilir. Yani nereden baksanız değdi. Yunanistan’da iki büyük gazete ve iki önemli radyoda da onur verici iltifatlar işittik. Lavrion’da yapılan gösterilerde Rojavalı aileler, Bakur’dan gelmiş onlarca genç vardı. Orada da film çok iltifat gördü.

Siz 7 ay boyunca orada kayıtta kaldınız. Dünyanın bir çok noktasında Rojava’da savaşan kadınlara karşı bir sempati oluştu. Sizce bu sempatinin altında yatan neden neydi?

Bu sempati başlangıçta benim de çok mutlu olduğum bir gözlemdi ama bir buçuk yıldır Avrupalılarla ilişkilerim gösterdi ki, bu ‘romantik’ ve biraz da magazinel bir sempati. Kobanê direnişinde dünya basını savaşçı kadınları kapağa, manşete taşıyınca herkes dönüp bakmaya başlamış.

Ortadoğu’da ve dünyada silahlı kadın savaşçı figürü gereksiz biçimde abartılmış. Sol çevreler magazinden daha öteye geçen araştırmalar yapmışlar ama küçük bir azınlık dışında sol kitle de “seküler ama militarist kadınlar” kanaati edinmiş. Film sonrası söyleşilerin de en çok tartışılan konusu bu oldu. Neyse ki benimle konuşan Rojavalı kadınların hiçbiri savaşı ve savaşçılığı kutsamıyor, militarizmle aralarına mesafe koyuyordu. Filmde de belli ki bunu iyi aktarmışım. Yoksa aynı romantizme ben de kapılabilirdim. Filmi izleyenler bu düşüncelerinin değiştiğini, orada olup bitenin militarizmle ilgisinin olmadığını anladıklarını söylüyorlardı.

Bir halkın zor süreçlerinde filmlerin, şarkıların, resimlerin yani sanatın bir misyonu var mı? Gerçeğin propagandası elbette olmaz ama kastettiğim duygudaşlık adına bir görev alabilir mi sanat ve sizce siz bunu başardınız mı? 

Dahası var diyebilirim. Amacınız toplumsal bir devrimse siyasi, askeri ve ekonomik başarıların tamamını kalıcı kılacak cephe, kültür cephesidir. Kültür devrimi demokratik modernitenin öteki adıdır. Kültür devrimi değerler devrimidir. Ahlaki politik toplum kültür devrimiyle inşa edilebilir. Anadolu ve Mezopotamya devrimcileri, özgürlük hareketi siyasi, askeri alanlarda bir çok başarıya imza attı, atıyor. Kültürel mücadelede son 50 yıldır örgütlü olarak yokuz. Kültürel mücadele bir cephe düzeyinde kurulamıyor. Bu alanda eski zihniyeti aşamıyoruz.

Bu konudaki daha ayrıntılı düşüncelerimi merak edenler unalhaluk.com adresindeki bloguma bir göz atabilir. En son “sanat neden hala siyasetin kenar süsüdür” başlıklı bir yazıda tartıştım bu konuyu.

Bir röportajınızda ‘sınırları keyifle ihlal ettim’ demişsiniz. Sınırları ihlal etmenin verdiği duygu ile sınırları aşan kadınlarla bir araya geldiğiniz an film başlamış oldu mu? Benim gözümde böyle bir sahne belirdi. 

Bu çok güzel bir sahne. Hayatımda hiç böyle kadınlarla tanışmamıştım. Yüzüklerin Efendisi’nde bir At Beyi’nin Elflerle karşılaşması gibiydi. O sahneyi belki bir gün kurmaca bir filmde anlatırım. Tabi filmde şişko, yaşlı ve sigara bağımlısı bir yönetmenin, tellerin arkasında sürünürken Elflerle karşılaşma sahnesi olarak yazılır bu.

Biraz da son günlerin gündemine dönmek istiyorum. Biliyorsunuz ABD çekilme kararı aldı. Siz oradayken savaşçı kadınların duygusal olarak başka güçlere ihtiyacı var mıydı sizce?  

Ben kendi payıma müthiş bir diplomasi yeteneğine sahip olduklarını düşünüyorum. Bunun sırrı da öz güçlerine güvenerek siyaset yapmaları. Hazreti Yusuf sabrına sahipler, çok uzun vadeli düşünüyorlar. Aynı zamanda çok gerçekçiler. Onları pragmatizmden uzak tutansa ilkelerine çok sadık oluşları.

Siz nasıl değerlendiriyorsunuz son günlerde Rojava ile ilgili gelişmeleri, özellikle Türkiye’nin tutumunu?

Özgürlük Hareketi’nin Ortadoğu’da oyun kuruculardan olduğunu bütün dünya biliyor, artık. Sürekli büyük güçlere sırt dayayarak var olan Saray ittifakı, ilkesiz ve ahlaksız. Sahadaki hemen bütün güçlerin öz gücü var. En küçüğü Katar, gerisini siz anlayın. Tek öz gücü olmayıp, taşıma suyla değirmen döndürmeye çalışan Türk devleti. Her zaman ava giden avlanır. Rojavalıların üslubunda avcılık yok. Ava gitmedikleri için avlanamazlar ama bir avcı olan Türk devleti, her zaman avlanmaya müsaittir.

Kutup Yıldızı


A. Halûk Ünal

Faşizm koşullarında öncü, parti gibi temalar mı tartışılır diyenlere, tam da zamanı demeliyim. 

Ya hapistesiniz, ya sürgünde, ya da ülkede serbestsiniz ama serbestiyet günlerinin görece hareket imkanları daraldığı için, kımıldayamıyorsunuz.

Üstelik, faşizm galip durumdaysa, siyaseten ciddi bir özeleştiri ve sorgulama süreciyle yüzleşmenin zamanı gelmiş de geçiyor demektir.

Bu kategoride yazacaklarım, derin analizler sonucunda ulaşılmış köşeli önermeler olmayacak. 

Daha çok ele almak istediğim konular üzerinde kimi gözlemsel, kimi deneysel, kimi başkalarının önermeleriyle, sesli düşünmeye çalışacağım.

Dilerim bu temalar başkalarını da benim kadar ilgilendirir, bir tartışmaya katkı yapar.

Bölümdeki yazılara bir açıklamayla başlamış, ilk bölümde 31 yıl önce Yeni Öncü dergisinde yazdığım bir yazıyı-aslının aynısı- yayınlamıştım.

Söz konusu açıklamada da belirttiğim gibi, “Yeni Öncü” adı 1980 öncesinde hareketin yayınladığı “Öncü” dergisine ve onun ima ettiği şeyleri işaret etmek için düşünülmüştü.

Hareketin kendi geçmişine belirli bir özeleştiriyle yaklaşıyor olması ve “eski Öncü” nün yenilenmesi gerektiğini işaret etmek, ima etmek istediklerimiz içinde başat olanlardandı.

Elbette “yenilenmek”ten her kes aynı şeyi anlamıyordu. Ama yenilenme ihtiyacı öyle ya da böyle aramızdaki genel bir mutabakatı temsil ediyordu.

Başlatılan tartışmaların Türkiye solunun gelişimine önemli katkıları olduğundan hiç

hiç kuşkum yok.

Yalnızca kendimizin değil, Türkiye solunun da değişimine etkide bulunduğumuzu düşünüyorum, ve bundan elbette “öncü”lerimiz kadar ben de mutluluk duyuyorum.

Olan oldu, yaşanan yaşandı. 

Beni ilgilendiren kısmıysa elbette katedilen yol. Ve geçmiş hatalarımızdan çıkardığımız dersler.

Bu seride sınırlı ama bazı temel soruların üzerinde sesli düşünmek niyetindeyim.

Acaba “Öncü”ye duyulan ihtiyaç tarihen doğrulandı mı? 

Öncü(ler) hala bir ihtiyaç mı?

Öncü bir gereklilikse, üstene düşen rolü gerçekleştirebildi mi? 

Ve nihayet bu gün ileriye doğru baktığımızda nasıl bir öncüye/örgüte ihtiyacımız var?

“Öncüler artçılar”

Bir zamanlar ben de bir çok geleneksel solcu gibi yaşamın kendiliğinden (determinizm) bir akış olduğuna inanır, Marksiszmin bu kendiliğindenliğe önemli bir çare ürettiğini (volantrizm) düşünürdüm.

Marks’ın genel olarak “Feurbach üzerine tezler” olarak anılan metnindeki (Ludwig Feuerbach ve Klâsik Alman Felsefesinin Sonu 1888) ünlü 11. Tez’de bu soruna tarihi bir nokta konulmuştu; “Filozoflar dünyayı yalnızca çeşitli biçimlerde yorumlamışlardır; oysa sorun onu değiştirmektir.”

Tarihin “determinist gelişimi, iradi (volantrist) bir müdahale olmaksızın” değiştirilemezdi. 

Bu da “öncü” nün örgütlenmesini, ve bir dönüşümü planlamasını zorunlu kılıyordu. 

Bu fikre öylesine tutkuyla ve sabırsızca bağlanmıştık ki – bu işin en güzel kısmı- sorulması ve yanıtlanması gereken daha onlarca soru olduğunu unutma bönlüğünü kabullendik – bu da işin çirkin kısmı-

Öncü örgüt de bir insan tekiyle başlayan ve örgütlendikçe yüzlerce binlerce öncü olduğu iddiasındaki insanın kollektif iradesinin oluşması; güçlerini, yeteneklerini, zekalarını, bilgilerini birleştirmeleri anlamına gelmiyor mu?

2018 yılında bir çoğumuzun kulağını kesinlikle tırmalamadığından emin olduğum bu tanım, gerçekten böyle mi hayat buldu?

Çünkü bizler, bir tek kişi için bile, irade nedir; irademiz ne kadar bağımsızdır; irademizin yaşamdaki rolü nedir; ihtiyaç ve arzularımızla irademiz arasında nasıl bir ilişki vardır; gibi tartışmaların yakınından bile geçmiyorduk?

Yukarıdakiler kadar yalın bir soru dizisini bile tartışmış olmadığımız için, toplumun ne olduğunu da anlamaktan çok uzaktık.

İlk on tezi anlamadan “onbirinci tezi” kutsamak böyle bişey olsa gerek.

İnsan bedeni gibi toplumların da doğanın nasıl bir uzantısı olduğunu; uzantısı olduğu “canlı” gibi ne kadar mucizevi, karmaşık yapılar olduğunu da anlamadığımız için; önce toplumun çeperlerinde oluşturduğumuz kendi küçük toplumlarımıza, sonra da onunla temas eden toplum kesimlerine “kör bir murç” gibi dalmışlığımız çoktur.

1989 da büyük duvar yıkıldıktan sonra ortaya çıkan, saçılan gerçekler ise, “büyük öncü”lerin abartısız birer “kör murç” haline gelmiş olduklarının tahammül fersa kanıtlarıyla doluydu.

En eleştirel olanlarımız bile, ileride buna “toplum mühendisliği” diyerek soylulaştıracak; kulağa hoş gelir bir sıfatla giydirecektik. Oysa bu mühendisliğin kumu insan bedeni, suyu da kandı.

Bilinç ve İnanç

Örgütlü bir topluma ulaşabilmek için, örgütlü bireylere, örgütlü bireye ulaşabilmek için de buna uygun bireylere ihtiyaç vardı, haliyle.

Bir ferdin politik olma ihtiyacı duyması, yaşamını buna göre dönüştürmesi, kendisini bu yönde eğitmesi için nasıl bir motivasyona sahip olması gerektiğini, böyle bir motivasyonu nasıl elde edebileceğini, aslında bilmiyorduk. 

Bu sorulara verdiğimiz yanıtlar ise son derece skolastik, hatta teolojik çağrışımlara sahip bir anahtar kelimeyle açıklanıyordu : inanç… 

Komünizmin insanlığın ulaşması gereken zorunlu bir evre olduğuna inanmak; yaşamını buna adamak, bu uğurda ölmeyi göze almak.

Terimleri değiştirdiğinizde on bin yıldır bütün din savaşçılarının cihat kavramından ayırması zor olan bu tanım, tarih ve toplum biliminin tekeline sahip, “bilimsel sosyalist”lerin bayrağı haline gelebiliyordu.

Daha sınırlı bir yer tutsa da ikinci anahtar kelime de “bilinçti” elbette. 

Ama bu da öyle ulvileşmiş bir varoluş haliydi ki, bir türlü ulaşılamıyorduk.

Artık böylesi bir bilinci oluşturacak olan, nasıl bir bilgi türüyse bir türlü ona erişemiyorduk. 

Yüz kitaplık bir kısa liste, iki bin kitaplık da uzun bir liste yapabilirdiniz. 

Hiç birimizin, gündelik koşuşturmalardan, iki bin kitaplık listeyi tüketecek zamanı olmadığı için bu seçeneğin vereceği sonuçlar hakkında tahmin yürütemiyorum. Ama Hacettepe kampüsünde kendi kendine klasiklerden alıntılar okuyarak gezinen bir genç adamı işaret ederek, “bak bu bir kaç bin kitabı okuyup kafayı kırdı” diye gülüştüğümüzü hatırlıyorum. 

Bu durumda ister istemez gerçekte hiç birimizin ulaşamayacağı kerteyle(komünist) “bilinç” kavramı da ait olduğu felsefe sözlüğünden kopuyor; inanç kavramının yanına, sol teoloji sözlüğüne yerleşiyordu. Selçuklu dervişlerinin “aşkınlık hali” bile bilinç kavramını daha iyi tanımlayabilir.

İşçi sınıfına bilgi mi taşıyacağız bilinç mi?

Benim kuşağım bu başlık altında yaptığımız tutkulu tartışmaları çok iyi hatırlayacaktır. Bu tartışma da bilinç nedir, bilgi nedir, bilinç bilginin ne tür bir formudur, türünden sorulara pek de tatminkar yanıtlar vermemişti. 

Daha çok Marks, Engels ve Lenin’in çıkarımları baz alınarak yürütülen bir tartışma olmaktan öte geçemedi.

Zaten bence en büyük sorunumuz, Marks Engels Lenin vb. “öncü”lerin kendilerinden önce üretilmiş bilim ve felsefenin çıktılarıyla tartışarak ortaya koydukları önermeleri, hipotezleri, benzer bir yoldan sınamış olmayışımızdı.

Peki, hangi kritere göre bu “doğruları” tartışmasız benimsemiş, fizik yasaları gibi tartışmasız doğrular olarak kabullenmiştik?

Kaldı ki o günler “izafiyet” kavramını bilsek de henüz Newton fiziğini tanıyorduk; quantum fiziğinden haberdar değildik.

Solcu olup da Marksizmin üç kaynağı ve üç bileşenini duymayan yoktur; Fransız sosyalizmi, ingiliz siyasal iktisadı ve Alman felsefesi. 

Ancak Marks ve Engelsin bu izlekteki çalışma ve tartışmalarını bilen kaç kişi vardı derseniz, ortaya çok mahcup edici bir sayı çıkacaktır.

Hal böyle olunca tartışmasız doğruların kaynağı olan kitapların da İncil’den Kuran’dan farkının kalmadığını anlayabiliriz. Ne büyük haksızlık!

Nasıl ki her kutsal kitap yorumu ayrı bir mezhebe neden olduysa, bizim kitapların da her farklı yorumu farklı bir mezhebi yaratabildi.

Bu durumda ister bilgi diyelim ister bilinç, taşıyacak olduğumuz şey kendi prizmalarımızdan kırılan skolastik bir şey olacaktı; öyle de oldu zaten.

Bu bilinç ve irade meselesini o kadar yanlış (felsefi idealizm) anlamıştık ki, “işçi sınıfının özünün devrimci olduğu”na inanıyorduk. 

Tek eksik “öncü”nün taşıyacağı doğru bilinçle buluştuğunda, “izimizden” yürümeye başlayacağı ve yeni bir 1917 devriminin başlayabileceği ihtimaline “inancımız” tamdı.

İşçi sınıfının böyle bir özüolmadığı son yüz yılda sayısız kez kanıtlandı. 

Ayrıca böyle bir özü olduğunu kabul bile etsek, yüzlerce farklı “devrimci öncü parti” nin taşıyıp getirdiği “doğru bilinç” kafalarını ne hale getirmiştir siz düşünün. 

Üstelik bu “öncü” bolluğu, zarif bir akademik rekabeti de getirmiyordu. 

İşçiler, son derece şiddetli ve kıyıcı olabilen bu erkek rekabeti karşısında “tarafsız” kalmayı “sınıf çıkarları” açısından daha uygun mu buldular acaba?

“İnsanın insanileşmesi”

Artık kendimi Marksist de Leninist de saymıyorum.

Ama siyaset tarihinde “yeni bir kıta” keşfedildiyse bunu keşfeden öncüleri saymaya kalktığımda elbette Marksla başlayan Engels, Lenin, Troçki, Mao, Gramsci gibi çok önemli düşünür ve eylemcilerle devam eden; Öcalan’a kadar uzanan bir liste yapabiliyorum. Asıl önemli olan henüz kıtanın keşfinin tamamlanmamış oluşu.

Bunun için de bilinen tek yol var. Pratikte bütün bu muhteşem tarihten edindiğimiz ilkelere sadakatle mücadele ederken, yaptıklarımıza kuşbakışı bakarak anlamlarını düşünmeyi sürdüreceğiz.

Felsefe bütün bu fikri mücadelenin agorası. 

Buradaki kutup yıldızımız da bence hala Marks’ın o ünlü veciz, iki kelimelik şah beyiti; insanın insanileşmesi.

Sanat neden hala siyasetin kenar süsüdür?


A. Halûk Ünal

Anadolu toprağında demokratik aydın hareketi İttihatçılar tarafından soykırımlarla yok edildikten sonra iki tür aydın profiliyle tanıştık.

Birincisi, yok edilmiş halkların iyi eğitimli çocukları içinden gelen aydınlardı. Çok küçük bir azınlık olsalar da, bu halkların eğitim konusunda köklü bir gelenekleri vardı. 

Diğer bilgi ise kan ve acının içinden edinilmişti; eğitimli “azınlık” eğitimsiz egemen için vazgeçilmez olabilirdi. Çaresizlikten türeyen bir uzlaşma ve savunma biçimi…

İkinci tür ise, İttihatçıların iktidara yakın okur yazar kesiminin yarı münevver çocuklarıydı. 

Büyük süratle, aydın hareketinin boşalttığı bütün alanları, bu devlet devşirmesi yarı – aydın tabaka doldurdu.

Bu tabaka yarım kalmış Kemalist aydınlanmanın, yani Türk devleti ve ulusunun yaratılması çabasının, baş rolüne soyundu. 

Görevleri tamamiyle siyasiydi ve bu günden geriye baktığımızda kısmen başarılı olduklarını teslim etmek gerekir.

Kürt halkı dışındaki bütün halkları havuç ve sopayla “ne mutlu türküm diyene” ulusu haline getirmeyi başardılar.

Başarısızlıkları ise ulus inşası sürecinde Kürt halkının asimilasyonu kabul etmemesiyle başladı.

Gelinen noktada Kürt halkı anadolu’nun bütün kadim halklarına yeniden varolma ve birarada yaşama umudunu aşılamayı başarıyor.

Dahası KÖH’ün “Demokratik Modernite” perspektifi yeni bir aydınlanma sürecine de kapı aralamış durumda.

Sanat kim içindir?

Sol hareketin de ittihatçıların “yarı-aydın” karakterini aşaşamış olması tesadüf değil.

Böylesi bir milli yarı-aydın hareketi elbette onun içinden çıkan sol, muhalif kesimlerin de yüz yılın başında yitirilmiş aydınlanma sürecini tamamlamasına izin vermeyecekti.

Çünkü bu tür nitelikler, toplumsal olarak kuşaklar arasında aktarılan geleneklerle doğru orantılıdır.

68 Hareketi Dünya’da aydınlanma sürecinin yeni bir evresi olsa da Türkiye’de kültürel açıdan bunu söylemek çok zor.

Bunun tipik göstergelerinden biri de şu ünlü “sanat sanat için mi, toplum için mi” tartışmasında saklıdır.

İkinci, üçüncü elden, kötü, hatta hileli (kendi siyasi hattını doğrulatmak için yapılan bilinçli yanlış çeviriler) çevirilerden öğrendiğimiz “solculuk”, tarihi de son derece kaba ve indirgemeci okumamıza neden oldu.

Hala internete ara başlıktaki soruyu aratın, çıkan bütün yorumlar, tartışmalar bu tartışmanın nasıl yanlış bir tarih okuması üzerine yapıldığını kanıtlar.

“Sanat için sanat” mottosu (Thopile Goutier) tarım toplumlarından kapitalizme geçiş sürecinin önemli bir dönemecini işaret eder.

Sanatçının kilisenin ve senyörlerin kanadı altından çıkışını müjdeleyen, devlet ve tanrının hizmetindeki sanatın bağımsızlığı için attıkları bir slogandır.

İyi bir amatör tarih okuyucusunun bile, asgari bilimsel bir kuşku taşıdığı koşulda, bu sloganın atıldığı 17. Yüzyılda, tarihin henüz “toplum için sanat” diye bir kategoriyle tanışmadığını anlayacaktır.

Bütün varoluşunu, feodal iktidarların himayesine borçlu olan sanatçı, zaten yeteneklerini ekmeğini verenin hizmetine sunmuştur.

Bu, sanatçının yarattığı eserlerin kalitesini düşürmez, konusunu belirler.

Sanatı sanat yapansa konusu değil, yapısıdır. Bu nedenle feodalizmin hüküm sürdüğü yüzyıllar, sayısız büyük sanat eserine de sahne olabilmiştir. 

Kapitalizm ve sanat

Kapitalist devrimin şafağı üst yapıda dinin yerine devleti ve parayı geçirirken, sanatçıların himayedarı senyörlerin ve “mesen”lerin yerine de kültür bakanlıklarını geçirdi. 

Dün devletin ve dinin aracıyken, artık ulus inşasının aracıydık.

Ama bu süreç, eş zamanlı olarak bir özerkleşme alanı da yarattı. Sanatı ve sanatçıyı sanatı için destekleyen, iyi sanattan para da kazanmak isteyen girişimciler ortaya çıktı. 

Kapitalist devrim küresel pazarı radikal biçimde, tüketim merkezli yeniden düzenlerken, sermaye sanatın da kitlesel bir tüketim aracı olabileceğini aynı hızla öğrendi.

Böylece sanatçı kendisini daha özgür, hala güncel üç seçenekle yüzleşirken buldu; devlete mi, sermayeye mi, sefalete mi teslim olacaksın?

Oysa daha dün, ne kilise ne kral “sanat sanat içindir” diye sanatın bağımsızlığını savunanlar; artık devlet mi sermaye mi sefalet mi üçlemine hapsoluvermişti.

90’lar, bu kabusun ülkemize de çöküşüne tanık olduğumuz yıllar.

Kültür endüstrisi süratle kurulurken, butik sermaye de bütün sol muhalif yetenekleri emdi. 

İletişim, reklam, medya sektörlerinin arka bahçeleri, iyi maaş, konfor, itibar ve muhalifliği birleştirme çabası içinde telef olmuş binlerce yeteneğin mezarlarıyla dolu.

Tek tek kimseyi suçladığım sanılmasın. Ama hafızayı tazelemek, bazı dersler çıkartmak şart.

O günler Özalizmin tavan yaptığı günlerdi. Butik sermayeyle işbirliğine girenlerin, masumiyetlerinin bittiği yer, işbirliğinin kendisi değil, bunun ideolojisini ürettikleri kertedir.

Hani bir zamanların komünist dendiğinde listenin başına yazdığımız “abi”nin Metriste tek tip giymenin gerekleri üzerine de teorik metin yazması gibi.

Bu dostlarımız, “para kazanamayanın yeteneklerinin de olmadığını” söyleyebilecek kadar, gözlerini karartmışlardı.

Oysa butik sermaye de somut bir hedef kitlenin, bir tür orta sınıfın tüketebileceği tarzı arıyor, buluyor ve sipariş ediyordu.

Kültür endüstrisinin ister konfeksiyon ister butik bütün pazarlarında siparişi tüketici verir.

İster “festival filmi” çekin, ister banka yayınevi romanı yazın, sonuçta alan belliydi. Hala da öyle. 

Konfeksiyon veya butik, bunun dışında hangi eser kitleye ulaşır ve sevilebilir, kim biliyor ki?

Yine not düşeyim, ne bu kulvarda üretilmiş bütün eserleri inkar ettiğimi, ne de istisnaları reddettiğimi sanmayın.

Örneğin, Doğan Kitaptan da yayınlansa İsmail Güzelsoy veya Yavuz Ekinci romanı bence iyi sanattır. (İstisnalarım bu iki isimle sınırlı değil elbette; isimlerini saymadıklarım hoşgörsün.) Ama onlar da bütün yazarlık deneyimlerini butik sermayenin kılavuzluğunda yaşamaya mahkumlar. Bu kılavuzluk bir eğitim sürecidir ve tek tek insanlar olarak ne kadar bağışıklığımızı koruyabiliriz, kimbilir?

Bu saydıklarım gibi binlercesini tanıyorum. Ama benim gibi onlar da sermayenin kuşatması altında alternatif çalışmalar peşindeler. 

Devrimci organizasyonların “kültürel mücadele” diye bir gündemi olmadığı sürece, bu yalnızlığımız sürecek.

Sanat Toplum için midir?

Sol politika tam da burada sahne alıyor. 20.yy ın başında bütünr bunlar olup biterken, 1917 devriminden başlayarak aydınlanma tam da Kant’ın tanımladığı gibi sürebilirdi.

Tarihte ilk kez halk kendi öz yönetim organlarını kurmuş, kendi kaderine karar verme gücünü eline geçirmişken, onların yönettiği ve/veya denetlediği idari, siyasi yapılar da sanatçıya gerçek bir bağımsızlık ve kitleyle ön koşulsuz buluşma imkanı sunabilirdi.

1917 kısmen kısa bir süre de olsa böyle bir ana tanık oldu. Yani sanatçıya özgürlük ilk kez göz kırptı. Ama kısa, çok kısa bir süre için.

Sonra o uğursuz tartışma ve mottoyla tanıştı sol.

“Sanat toplum içindir!” 

Bu yine üzerinde hiç düşünülmemiş, tam bir oksimorondur.

Üzerinde iyi sanat diye mutabakat sağlanmış hangi eser, halk düşmanıdır?

Kaç eser sayabilirsiniz ki, kötülüğü kutsasın?

Hangi iyi sanat eseri yerleşik yargıları, boş inançları kırmaz, ezber bozmaz?

Peki bu sloganı ortaya atanlar, Jdanov, Stalin ve bütün izleyicileri iyi sanatın bu niteliğini bilmiyorlar mıydı?

Yoksa bu da sanatçının üzerinde partinin ve devletin egemenliğini kurmanın başka dilden bir aracı olarak mı düşünülmüştü?

Böylece sefaleti seçen sanatçıya elini uzatacak son “güç” odağı da şartını ortaya koymuş oldu; ya partiye, devlete hizmet edersin ya da hapse gidersin.

Elbette muhalefetteki sol partiler, birer küçük devlet olarak hapis uygulaması yapmıyordu. 

Onların yöntemi partinin sanat kurumlarına katılmanızı talep etmekti. Bu durumda sanatınızı partinin sanat kolu olarak probagandanın hizmetine sunmanız yeterli oluyordu. 

Emin olun bunun arkasında hiç bir kötü niyet yoktu. Basit bir nedeni vardı. “Bu işlerden anlamıyorlardı.” 

Şimdi siz hasmane bir yorum yapabilir, bu insanların günahını almaya kalkabilir, “bilmemek ayıp değil, öğrenmemek ayıp diyebilirsiniz.”

Bu durumda da küçük bir engel karşımıza çıkıyordu. 

Söz konusu merkezler “doğrunun tekliğine sahip” olduklarını öğrenmişler ve bu çok hoşlarına gitmişti. O nedenle “bu işleri bilmiyoruz” aslında “her şeyi biliriz ama bak, bir sanatçının karşısında da çok mütevaziyiz” demenin başka bir biçimiydi.

Sanat yapıdır, konu değil

Ne yazık ki, yarı münevver geleneğimizin bize aktaramadığı çok temel bir bilgi de bu. Ya da, sosyalist geleneğe bulaşmış pozitivizm virüsünün yarattığı ağır tahribatın sonucu, diyebiliriz.

Düşünün son 50 yıldır tıpkı ulus inşasının görevlisi “sanatçı” lar gibi sol da sanatın konu seçimiyle ilgili olduğunu sanıyor.

Bu nedenle sözleri probagandif, keskin ama melodik bakımdan çok kötü eserler türkü diye dilimizden düşmüyor. Ordu marşlarına “devrimci söz” yazıp; uygun adım yürümeyi devrimcilik sanıyoruz.

Devrimci tiyatro, devrimci roman, politik sinema, yapısal olarak dünyanın ulaştığı hikaye anlatma estetiğinden çok geri, ama probaganda görevini başarıyla yapan eserlere verilen isim olabiliyor.

68 Avrupasını bile doğru okusak, 68 devriminin rock müziğini nerelere taşıdığını, rock müziğin neden müzikteki devrimlerden biri olduğunu, biliyor olurduk.

Brecht’i, Benjamin’i orjinallerinden ve zamanında okumuş olsak, Brecht tiyatrosunu devrimci yapanın metinlerin konuları olmadığını; tiyatro üretiminin bütün sürecinde devrim yaptığını biliyor olurduk. 

Sol “kadro”ların, militanların kahir ekseriyeti hala bilmiyor ve örgütleri, partileri içinde bu bilgileri iyi devrimci olmanın bir gereği olarak gören bir yöneticiden, bunları aktaran yayınlardan mahrumlar. 

Bu durumda sanatın siyasetin kenar suyu olmaktan kurtulması imkansız. Kendi payıma tanıdığım binlerce yüzünü sola dönmüş, muhalif genc sanatçının da sermayeyle uzlaşmaktan başka şansı yok. Çünkü sanat amatör olarak yapılacak bir faliyet değildir. Asgari insani giderlerinizi eserlerinizin geliriyle karşılayamıyorsanız, başka bir iş yaparak sanat yapmaya çalışıyorsanız, bu amatörce bir hobidir ancak.

6 milyon oy alan muhalif bir partinin ülke çapında kar amacı gütmeyen bir dağıtım ve tanıtım organizasyonu kurup, genç pırıltılı sanatçıları sermayenin etkisinden kurtarmayı gündemine bile almıyor oluşu, bir vakıadır. (Aynı partinin kuruluşunda iletişim işlerinden sorumlu bürosuna “probaganda ve basın bürosu” adını vermesi de, bir başkan yardımcısını bu titr ile görevlendirmesi de bu vakıadan bağımsız değildir.)

Ama artık biliyoruz, yeni nesil bir çok yayıncı sayesinde çok önemli ve zengin bir hazineye 90 lardan itibaren ulaşmaya başladık.

Bahanemiz kalmadı. 

Kültürel mücadele konusunda, sanat konusunda “biz bu işlerden anlamıyoruz” diyen “yöneticilere” siyasal hayatımızda yer yok. Ya öğrenecekler, ya da yerlerini, bilenlere terkedecekler. 

Mücadelenin siyasi, askeri, kültürel bütünlüğü “kadro” eğitiminin, parti okullarının “müfredatlarının” temeli olacak.

Yoksa hiç bir zaman toplumsal bir devrimimiz olmayacak.

İlk ben söylemiyorum, Marks, Engels, Mao, Troçki, Gramchi, Öcalan benden önce söylemişlerdi.

Sanat sanat içindir!

Sanat tarihine giriş türünden bir çalışmayı bile okumuş olsanız, görürsünüz ki, tarihen üzerinde “bu sanattır” diye uzlaşılmış her eser yapı bozucu, put kırıcı niteliktedir.

Bu nedenle önce de söylediğim gibi sanat zaten insan içindir. İnsanın insanileşme sürecinin en önemli “eğitmenlerinden”dir.

Dahası eğer kapitalizm bütün üretim tarzları gibi kendi değerler sistemini bir üst yapı olarak kurabildiyse, buna karşı mücadelenin temeli de bir değerler mücadelesidir.

Değerler mücadelesi kültürel alanda gerçekleşir ve lokomotifi sanat, öncü savaşçısı da bağımsız sanatçılardır.

Çünkü iyi sanat, bu toplumun bağrında ortaya çıkmış, gelecek toplumun öncülü olan olgulardandır.

Kapitalizmin ötesinde bir toplumun hayalini kuran bizlerin öğrenmesi gereken en temel şey, kapitalizmin bağrında ortaya çıkan hangi olgu oluşum ve ilişkiler gelecek toplumun öncülleridir, ayırt etmektir.

İster cümleyi komünist manifestonun külliyatından, ister demokratik modernite paradigmasının külliyatından devralın, ikisi de size bir ve aynı şeyi söyleyecektir. İyi sanatı ve sanatçıyı toplum mühendisliğiyle yaratamazsınız?

“Üretici güçlerin gelişme seviyesi” tarihin motorudur ve onun üzerinde verili ilişkilerle çelişen, çatışan sayısız olgu geleceği işaret eder.

İyi sanat ve onu üreten sanatçı da bu işaretlerdendir.

Sol siyasetin görevi, iyi sanatı ve sanatçıyı devlet, sermaye ve sefalet üçleminden kurtaracak, gerçekten bağımsızlaştıracak mekanizmaları yaratmaktır. 

Bunu yapıyorsanız gerçekten demokratik moderniteyi, sosyalizmi bu günden yarına kurmaya başladınız demektir.

Çünkü devrimin belirleyici kertesi kültürel alandır.

Bu güne kadar solun yanlış siyaseti, muhalif, iyi sanatçıyı kültür endüstrisinin butik sermayesine teslim etti.

Kapitalist uygarlığın çöküşe geçtiği, yeni alternatif bir uygarlığın doğum sancıları çektiği bir çağda, devrimciliğin temel ölçüsü, geleceğe ait olan her olgu ve oluşumu ayırt edebilmek, birliğini ve dayanışmasını sağlamaktır.

İnsani olan her şey bizimdir!

Yaşasın bağımsız sanat!

İçimizdeki Aparatçik



Açıklama

Aslına uygun olarak paylaştığım yazım 31 yıl öncesine ait. 1987’de “Kurtuluş Hareketi” olarak açık alanda çıkartmaya başladığımız “Yeni Öncü” adlı derginin 12. sayısında yayınlandı. Dergi, 12 eylül darbesi bütün şiddetiyle sürerken açık alanda yayınlanmaya başlayan ilk dergilerden biriydi. O dönem derginin bütün hapisanelerde, bütün örgütlerin komün ve mahfillerinde okunup tartışıldığını biliyorum. 
Yazı, bizim çevrede de yüksek bir heyecanla karşılandı.  Bu heyecanın önemli bir kısmı öfkeden, bir kısmı cesarete duyulan saygıdan, bir kısmı da herkesin bildiği ama konuşmadığı bu yakıcı sorunun tartışmaya açılmasındandı.
Hapisanelerdeki “abilerimizin” önemli bir kısmının kendisini mi kastettiğimi merak ettiklerini, hatta böyle olduğundan emin olanlar çıktığını ve çok sinirlenmiş olduklarını da tebessümle hatırlıyorum.
Kısa süre sonra gerek dergi yayın kurulundan “uzaklaştırıldığım” için, gerek açık alandaki çalışmaların polis tarassutunun sınırlayıcılıkları nedeniyle yazının yarattığı etkileri ölçemedim.
Ama aradan geçen yıllarda hep aktif olarak politikanın içinde oldum. Parçası olduğum “Türk” solunu zaten çok yakından izlediğim gibi Kürt soluyla da her geçen gün daha yakınlaşan bir ilişkim oldu. 
Şimdi 31 yıl sonra geldiğimiz noktada asıl yazmak istediğim konu faşizme karşı mücadelenin (ve daha bir çok stratejik meselenin) merkezinde duran “Öncü/Örgüt/Siyaset” teması. 
Bu nedenle blogumda “Yeni İnsan Yeni Öncü” başlığı altında bir kategori yarattım. Periyodik ve ardışık olmasa da bu konudaki sesli düşüncelerimi, iç tartışmalarımı paylaşmak istiyorum.
Zaten, 1980 öncesinde yine bizim yayınladığımız “öncü” dergisinin adından mülhem derginin adını (yeni öncü) kategori başlığı yapmamın nedeni de bu. 
O zaman “yeni öncü” adını seçerken, bizlerce siyasetin vazgeçilmezi olan “öncü”nün yenilenmesine dair bir mesajı taşısın istemiştik.
Ben de bu gün aynı temadaki tartışmaya bu yazıyla başlamayı uygun buldum. Bakalım 31 yıl sonra 29 yaşındaki bir aktivistin yazısı size neler düşündürecek. İyi okumalar.

Ahmet Ural (A. Haluk Ünal)

Sosyalizm tarihinin belki de en önemli sayılması gereken konularından birisi bürokrasi sorunudur. Bürokratizm, bürokratik sosyalizm vb. bir çok kavramla anlatılmak istenen çoğunlukla aynı şeydir. Elbette kavramların kullanılış biçimleri, kavrama yüklenen anlamın ya da kavramın teorik arka planında farklılıkları gösterebilir. Ancak açık olan şudur ki, bütün bu tartışmaların içinde, kavram ister bir tavrı i̇ster bir sistemi tanımlasın, sonuçta ortalıkta gezip dolaşan aynı şeytan; deyimi severseniz, içimizdeki şeytan yada içimizdeki aparatçiktir. Bazen özel biri, çoğunlukla da her birimizdir. O’na sosyalizmin memuru da diyebiliriz

Bugüne değin yapılabilen tartışmalar çoğunlukla bürokrasinin ve memurculuğun sosyal tarihsel ve siyasal tanımlarını yapmayı amaç edindi. Bu elbette gerekli çünkü bir hastalığı teşhis etmek yetmez; aynı zamanda hastalığın nedenlerini ve tedavi yollarında belirlemek zorunludur.  Ancak hastalığın bulgularının yeterince tanımlanmış oluşundan kuşku duyabiliriz. Koruyucu hekimliği öneminin her geçen gün daha çok kazandığı çağımızda memurculuğun bulguları üzerine de ayrıntılı bir tanımlamanın yapılması gerekir.

Memurların tarihini devletin tarihiyle yaşıttır. Özel mülkiyet toplumları memurları tanıdığı gibi, “sosyalist toplumlar” da memurlardan kurtulamamıştır. Bu noktadan hareketle sorunun “tarih üstü, sınıflar üstü”, yönünü belirtmek gerekir. 

Bu elbette tesadüfi bir durum değildir. Sorunun bu yönünü açıklığa kavuşturabilmek için devlet denen kurumun ayrıntılı olarak ve kıyaslamalı bir biçimde tartışılması gerekir. Özel mülkiyet toplumlarının tümünde devletin karşılaştırmalı bir incelemesi memurların devletle özel mülkiyet arasındaki doğrusal ilişkisini kolayca gösterebilir. Sorunun asıl karmaşıklaştığı alan sosyalizmin siyasal üst yapısıdır. Bugün Gorbaçov’un yapmak istediği estetik ameliyat bile  pörsümüş, canlılığını yitirmiş en gizil yerleri görmemize neden oluyor. Ve aparatçiğin etkinliği ve ideolojiler üstü rolü karşısında daha da şaşkınlığa kapılıyoruz. Elbette bu noktada ideolojiler üstü bir durumdan çok reel sosyalizmin geri beslenen önceki toplumun mirasıyla ilişkilerini tartışmak çok daha gereklidir. Fakat reel sosyalizmdeki memurculuğun kesin bir açıklaması ancak sosyalist devletin nitelikleri kendisinden önceki tüm özel mülkiyet toplumlarının devlet tipleriyle farkının kavranılmasıyla olanaklıdır. Bir başka ifadeyle neden Sosyalist devletin gittikçe güçlenen değil sönümlenen olması gerektiğinin kavranması gerekir. Bunun için de işçi sınıfının kendisini ve toplumun yönetmesi anlamını taşıyan sosyalist demokrasinin geniş bir biçimde tartışılması zorunludur. Bu yazıda bu tartışma yazıyı odağından uzaklaştırabilir. Bir süredir yazının odağından yani sosyalizmin memurunun profilini çizmekten biraz olsun uzaklaşmayı göze almamızın nedeni ise başka.

İktidar devlet ve memurlar bir arada nispeten daha kolay tanımlanabilir kavramlardır. Belirli bir iktidarın maddi nimetlerinin ambarında bekçilik yapmanın, bekçinin düşüncelerine yapabileceği etkiyi anlamak olanaklıdır. Oysa asıl zor olan iktidara aday bile olmayan, hatta ülke politikasında ciddi bir etken olmaktan uzaklaştırılmış sosyalist kampın içinde memurculuğun alabildiğine yaygın oluşunu kavramak ve bu memur tipini bu koşullarda tanımlamaktır. Burada bir an susup sessizce gelecek tepkiyi dinleyelim. Ve memurculuğun ülkemiz sosyalist hareketinde çok yaygın olduğuna dair yapılan bu saptamaya ne kadar çok itiraz yükselirse biz genelde korkumuzu belli etmeden ve gülümsemeyi elden bırakmadan, yüzlerce kanıtın içinden hemen birini seçip, yeniden sabırla anlatmaya başlayalım. 

Bazen “doğal önder, abi” bazen menkıbeler anlatarak politika yapan “eski arkadaş” bazen “orta veya küçük boy şef,” çoğunlukla da abilere biat etmiş bir teba olan bizler değil miydik? 12 Eylül halüsinasyonlarımızı   dağıtınca  tanrı yapıcılıktan put yıkıcılığa, abi “nihilizmine” terfi eden ve böylece “bireyleşmeye” çalışan da biz değil miyiz?

Şu anda çoğunluğumuz aslında eski kafayla yeni fikirleri savunmaya çalışıyor. Ancak kafayı değiştirmeden şapkayı değiştirmeye kalkışanlar, eski olumsuzluklara nemli ve gölgelik bir toprak oluyorlar o kadar.  Kısacası bu grafik bile bizlere çok şey düşündürmeli. Bu tür bir grafik çizerek yürümeye yetenekli tek öznenin ise “i̇çimizdeki aparatçik” olduğunu bilmeliyiz. Onu içimizden söküp atabilmenin biricik yolu, çok iyi tanımaktan geçer. Elbette tanımak, tanımlamak yeterli olmayacaktır. Nedenlerini ve çözüm yollarını bulmak gerekir.

Ondan arınmanın kolay olduğunu sanmak tehlikeli bir yanılgı olur.  Bu Uzun ve enerjik bir mücadeleyi gerektirecektir. Bu nedenle hiç zaman geçirmeden onu tanımlamaya çalışarak işe başlamalıyız. İyi yapılmış bir tanım bize çözüm yollarına ilişkin ipuçları da sunacaktır. Tanımlamayı denerken dikkat edilmesi gereken aparatçiğin her koşula ayak uyduran bir görünümü olduğudur. Bu nedenle gerçek ayraçlar bulmak biraz tartışmayı ve zamanı gerektirebilir. Dolayısı ile içimizdeki aparatçiğin genel bir profilini çizmeye başlamadan önce aparatçiğin başlıca bir metot olduğunu vurgulamak yararlı olabilir. Her girişimi her yeni açılımı kucaklayıp onu ileri götürecekmişcesine sahip çıkan, oysa onu ağır ağır yavaşlatan ve giderek özümseyip yok eden aparatçiğin ta kendisidir.

Aparatçik kendi niteliklerinden önce parçası olduğu aygıtla tanımlanabilir. Elinden tüm yetkileri alsanız, apoletlerini sökseniz, tüm kararnameleri yaksanız, aparatcik hiçbir anlam ifade etmez bir hale gelecektir. BU “niteliği” onun hep bir aygıtın parçası olmasını zorunlu kılar. Söz konusu olan örgütlülük bilinci değildir. Çünkü bilinçten sözetmek, varolanla karşı karşıya kalabilmeyi de içerir. Gerçek bir bilinç gerektiğinde parçası olduğu örgütlülüğün radikal eleştirisini yapabilmeyi de gerekli kılar. Oysa aparatçik bu tür bir özellik taşımaz. Tersine özeleştiri, şiddetle kendisini kabul ettirinceye kadar, o statükoyu savunmayı sürdürür.

Buradan hareketle aparatçiğin hiçbir zaman zaafları görmediğini sanmak, onu saf olarak tanımlamak budalalık olur. Çoğu kez hastalıkları görür, hatta bir şikayetçi olarak bile karşımıza çıkabilir. Bu kez de şikayetçiliği bırakıp, eleştiri silahını kavramasını engelleyen bir başka özelliği ayağına bağ olur. Her gerçek yenilik ve ilerleme karşısında önce kendi durumunun ne olacağını düşünmesi… Söz konusu gelişmenin kendi durumu üzerinde etkisinin ne olacağından emin olmaksızın temkini sürdürür. Elbette bu durum onu gelişmenin sonucu belirginleşinceye kadar, şu ya da bu görüşün taraflarıyla karşı karşıya gelmekten  alıkoyar. Kimseyle kötü olmaz. Bu süreçte eğer yönetici konumundaysa kesin bir görüş belirtmek zorundadır. Bu nedenle ya “bilgece” susar ya da görüşlerini herkesin kabul edebileceği biçimlere sokar; eğer, büker. İkinci tür bir tercih yaptığında teorik ve politik dengeciliğin de öncülüğünü yapmaya başlar. Bir şeyler söylemesi beklenen yani “önder” konumda bulunan birisinin uzun süre susması pek olanaklı olmaz. Bu nedenle teorik dengecilik daha çok yönetici kademelerdeki memurlarla görülen bir hastalıktır.

Memurcuk, bir işin nasıl yapılacağını değil, nasıl yapılamayacağını en iyi anlatabilendir. Bu cümleden çıkarak memurcuğun iş yapmaktan kaçan bir olduğunu düşünmek yanlış olur. Memur iş yapmaktan kaçmaz. Ancak işin yeni bir tarzda yapılması ya da  yeni bir işin önerilmesi karşısında, belirli bir tavır takınır. Tartışılan, yapılan bir işin yeni bir tarzda yürütülmesi ise yeni yolun güçlüklerini, risklerini uzun uzun anlatır. Çoğu kez de amacına ulaşır. Çünkü talimat bile çare olmaz. Çünkü bu aparatçinin tezini kanıtlamasını sağlar. Yeni bir iş önermişseniz önerinizin mükemmelliğini anlatmaya başlar. Aslında alttan alta mükemmeliyetçilikle suçlanıyorsunuz demektir. Bu övgüye tahammül eder de dinlerseniz görürsünüz ki son söz, “bu kadar mükemmel bir önerinin bu koşullarda gerçekleşmeyeceği”dir. Zikzaklardan, yükselme ve alçalmalardan hoşlanmaz; bir yol tutturur ve yalnızca bu doğrultuda gider gelir; yol ister ister doğru olsun, ister yanlış. 

Aparatçik yenilikçi olmadığı için, inceleme ve araştırmacı da değildir. Bu onun doğasına aykırıdır. İnceleme ve araştırma yapmak, var olandan sürekli bilimsel bir kuşku duymayı, yapılanı sürekli eleştirel bir gözle ele almayı gerektirir. O, bu tür bir kaygı duymaz, bilimin kıyısına bile yanaşmaz. Onun ”inançları, engin tecrübeleri ve derin sezgileri” vardır. Yolunu bunlarla bulur. Var olanı koruyup kollamakla yetindiği için, geçici çareler (palyatif) bulmakta uzmanlaşmıştır. Hiçbir zaman kalıcı ve tarihsel kazançlar elde etmek yönünde bir kaygı hissetmez.

Kendisine sunulan iş bölümü onun varoluş biçimidir. Kendisini seçenlere karşı sorumlu ve hizmet vermekle yükümlü değildir. İster büyük, isterse küçük bir yönetici olsun kendisine eleştirecek, aşacak insanlar yetiştirmeye çalışmaz; kolay yönetilenlerden hoşlanır. Bu bu nedenle kendisini yenilemeye de uğraşmaz. Tersine kendisini eleştiren hatta aşmaya yeltenenlere kızar. Değerinin anlaşılması ve verdiği hizmetin kadrinin bilinmesini ister.  Bu onun farklı görüşler karşısında tahammülsüzleşmesi sonucunu doğurur; ondan yana olmayan, onun hasmıdır. Eleştiriyi anlamak ve zenginleştirmekten çok bertaraf etmeye çalışır. Bunu da ahlakçı temelde yapar. Eleştireni ya inkarcılıkla ya da örgüt yıkıcılığıyla suçlar. Yetmezse hasmının kişiliğini yıpratmaya çalışır. Sonuçta hasmını “yok etmeye” kadar da varabilir. Bu tür bir eleştiriyi yürütebilmesinin biricik yolu kulisçiliktir. Açıkta hasmın yüzüne güler, kulislerde mücadele eder. Hasmının açıklarını kollamak, çetele tutmak, yöntemin zorunlu araçlarındandır.  Nihayetinde aparatçik stilini  yalanla mutlaka taçlandıracaktır.

Buraya kadar gözlemlediğimiz kadar içimizdeki şeytanı tanımlamaya çalıştık. Tanım tamamlanmış değil; farklı gözlemlerin, farklı örneklerin de katılması gerekli. Burada yazıya son vermeden, aparatçiğin ülkemizde iki genel görünümde karşımıza çıktığını not düşmekte yarar var. 

Çoğunlukla kasabalı/köylüdür. Daha doğrusu kabuğu böyledir; tevekkül içinde saygınlık kazanmaya çalışır derin derin susar; i̇şi zora geldi mi ya başı ağrır ya da fazla lafın gereksizliğini anlatır. Tartışmadan kaçmanın; cahilliğini örtmenin bahanesi mutlaka hazırdır. 

İkinci görünümü ise kent soyludur. Etkileyici görüntüler, cilalı sözlerle bir imaj yaratır. Ama işleri yeni kurnazlıkla ve idare-i maslahatla yürütür.  

Her iki görüntünün altını kazıdığımızda ise karşımıza çıkan bir ve aynı şeydir: içimizdeki aparatçik… 

Altıncı yıldönümünde Rojava kadın devriminin anlamı üzerine


A. Halûk Ünal

Rojava’ya 2014 yılının Aralık ayında ayak bastım.

Ocak başından başlayarak 7 ay süresince her üç kantonda toplam 7 ay yaşadım ve “kadın devrimi” temalı bir belgesel çektim.

Filmin kurgusu 2017 Kasım’ında bitti.

Rojava hakkında yapılmış ilk ve tek uzun metraj belgeselin “türk ve erkek” yönetmeni olarak, gördüklerimi sindirmek, derinlemesine anlamak için, yaptığım okumalar sonunda, bu sürecin benim dünya görüşüm açısından bir milat oluşturduğunu söylemem mümkün.

Her belgesel iki düzlemde değerlendirilebilir: estetik ve enformatik niteliği.

Yönetmenlerin filmlerinin estetik değeri üzerine konuşmasını ayıp sayanlardanım. Ancak yapmak istediklerimi anlatabilirim ki, eleştirmenler ve izleyici yapmak istediğimle ortaya çıkan sonucu mukayese edebilsin.

Ama filmlerin enformatik niteliği açısından daha özgürce konuşmak mümkün.

Doğru anlaşılabilmek bakımından bir bilgiyi daha paylaşmam iyi olabilir.

Hikaye anlatıcısı yönetmenlerin tamamı bilir ki, ön araştırma yapılmaksızın, yaklaşım metinleri çekim planlamaları yapılmaksızın hiç bir filme başlanmaz.

2014 yılının Eylül ayında iki önemli gelişme oldu.

Birincisi Rojava’daki devrimi bir “kadın devrimi” olarak adlandırıyor olduklarını duymam.

İkincisi ise, ilk toplumsal sözleşme (anayasa) metinlerine “tesadüfen” ulaşmamdı.

Ani bir kararla elimdeki bütün işleri bir kenara koydum ve kameramı Rojava’ya çevirmeye karar verdim.

Aralık ayında Rojava’ya tek başıma ayak basmıştım.

Bir devrime tanıklık ediyordum, ancak gördüklerim ne 1960-80 arası yapmaya çalıştığımız, ne de kitaplardan okuduğumuz devrimlere benziyordu.

Ama bir devrim olduğuna da kuşku yoktu.

O andan başlayarak araştırma, öğrenme ve çekimler parelel gelişti.

Bunun zorluğunu ancak meslektaşlar iyi anlayacaktır.

Söz konusu yedi ayın kamera arkası öyküsü de kesinlikle ayrı bir belgesel ya da kitabın konusu.

Bu yazıya sığmaz, ben yedi ay içinde öğrendiklerimle, bu bilgilerin yarattığı yeni bilgileri edinme ve sindirme sürecim tamamlandı diyemem, ama önemli bir yol kattettiğimin farkındayım.

Bu açıdan benim için Rojava Kadın Devrimi ne anlama geliyor, özetlemek  ve sizlerle paylaşmak, 6. yıldönümü için anlamlı olabilir.

İşçi devrimleri ve kadın devrimi

Sosyal mücadeleler tarihinde Marksizmin ortaya çıkışı, modern sosyalizmin de başlangıcı kabul edilir.

Marks ve Engels’in attığı temeller, Lenin ve Troçki’nin katkıları ile büyük ölçüde biçimlenen teorik alan, siyaset teorisinde de önemli değişimlere neden oldu.

Toplumların analiz yöntemi, ekonominin bu analizdeki belirleyici rolü, kapitalizmin analizi ve buna bağlı sayısız tespit, ortaya konuldu.

Binlerce kitaba sığmayan bu alanı bir yazıda özetlemeye kalkmak gibi bir çabaya girecek değilim elbette.

Ama siyaset tarihinde yeni bir paradigmanın ortaya konulduğunu ve bunun insanlık tarihinde önemli değişimlere neden olduğunu hepimiz biliyoruz.

Ama “kadın devrimi” kavramını anlayabilmek için geleneksel sosyalizmin işçi devrimi kavramı ile mukayesesine girişmek şart.

Marksist paradigmanın en belirleyici önermelerinden birisi, kapitalist toplumlarda temel çelişkinin sermaye ile emek arasında olduğunu ve yeni devrimin öznesinin ise işçi sınıfı olacağını ileri sürmesidir.

Kürt halk önderi A. Öcalan ise, -1995 ten başlayan ve 2000 lerin ilk çeyreğinde tamamladığı- geleneksel sosyalizmin eleştiri özeleştirisi sonunda “yeni bir paradigma” yı ortaya koydu.

Yeni paradigma geçmiş teorik yapıyı bir çok açıdan eleştiriyor ve yerine alternatifler sunuyordu.

Bunların en önemlisi ve bence başat olanı, gelecek devrimlerin merkezine işçilerden önce kadınları özne olarak koymasıydı.

Burada bence çok fazla çarpıtılan bir nokta var.

Öcalan’ın hipotezini, işçi sınıfının tarihi rolünün bittiği yönünde mi anlamalıyız.

Bence hayır, tersine başka tarihi bir gerçeğin tespit edilmesi ve işaret edilmesi olarak görmek daha doğrudur.

Erkek egemenliği, Marksizm ışığında gerçekleşen devrimlerin tamamında aşılamamış, kendisini yeniden üreten bir egemenlik ilişkisi olmuştur.

Erkek egemenliği bu güce, tarihin en kadim temel çelişkisi olduğu için sahip. Ve devletle toplum arası çelişkilerde de devletin toplumun bir yarısına sunduğu sus payı işlevini görüyor.

İdeolojik ve kültürel olarak kadınlar ve çocuklar erkek cinsinin mülkü ve “üretim aracı” olarak tanımlandığı ölçüde, her sosyo ekonomik formasyonun iktidarına destek veren bir ilişki üretiyor.

Bu nedenle işçi sınıfı erkek egemenliğini aşmadıkça demokratlaşamıyor ve devrimci bir özneye dönüşemiyor.

Bütün “devrimler tarihi” de bunun kanıtı durumda.

Öcalan’ın hipotezi ise önce dağ komünlerinde, ve nihayet Rojava’da vücut buldu.

Böylece bir tez değeri de kazanmış oldu.

Rojava’da ilk gözünüze çarpan – ki dağ komünlerinden mülhemdir- kadınların bağımsız siyasi, kültürel ve askeri örgütlenmeleri olur.

Bu bağımsız örgütlenme, toplumun bütün idari katmanlarında karşılığını bulduğu gibi, Kadın Bakanlığı ile sosyo – kültürel bir odağa dönüşür.

Yani çalışan sınıfın içinde kadınlar bağımsız bir siyasi örgütlenmeyle bir yandan erkeklerle birlikte kapitalizme karşı mücadele ederken, bir yandan da erkek egemenliğine karşı mücadele ederler.

Ve bu konuda katettikleri yol sayesinde en azından KÖH çizgisindeki milyonlarca yoksul, emekçi, ezilen değişmiş, demokratlaşmıştır.

Elbette kadın özgürlükçü bir çizgi tek başına sigorta değeri taşımazdı.

Demokrasinin değişen tanımı

1987 yılında açık alanda çıkarmaya başladığımız Yeni Öncü dergisi Türkiye solu için çok yeni gündemler oluşturmuştu.

Bunların başında sosyalist feminizm ve sosyalist demokrasi kavramları gelir.

Her iki kavram da geleneksel sosyalizmin eleştirisi niteliği taşıyordu.

Ama ne yazık ki, bu eleştiriyi sonuçlarından korkmaksızın bütün mantıksal sonuçlarına ulaştıramadık.

Bence Öcalan’ın en büyük başarısı, daha önce hiç bir stalinist örgüt liderinin yapamadığı, yapabilecek donanımı olsa bile cesaret edemediği, Marksist tutumu seçmesiydi: “Var olan her şeyin gözü kara eleştirisini kastediyorum. Hem eleştirinin varacağı sonuçlardan hem de iktidarlarla çatışmaktan korkmamak anlamında gözü kara eleştiriden konuşuyorum.” (K. Marks, “Arnold Ruge’ye Mektup”, Eylül 1843, Seçme Yazılar, çev. David McLellan, İng., s. 36.)

Bir önceki bölümde özetlemeye çalıştığım gibi emek sermaye çelişkisinin yanına bir çelişki daha tanımlamış, hatta emekçi sınıfın devrimci rolünü başarabilmesi için bunu şart koşmuştur.

Sosyalist demokrasi konusu da devlet meselesine getirilen bir katkı olarak karşımıza çıkıyor.

Yeni Öncü’nün 1987 de tanımladığı sosyalist demokrasi, gelenekten kendisini çoğulculuk önerisiyle ayrıştırıyordu.

Ama merkeziyetçilik ve devletçilik konusunda kayda değer hiç bir eleştirimiz olmadı.

Yeni Paradigma ise, geleneğin merkeziyetçi/devletçi (demokratik merkeziyetçi) yaklaşımına karşı adem-i merkeziyetçiliği koyarak, radikal eleştirisini derinleştirdi.

Bunun gündelik yaşamda vücut bulduğu en temel alan ise meclis ve komünler.

Rojava devrimi ilk günden itibaren bu bakışla gelişimini sürdürse de, süreç merkeziyetçi biçimde işledi.

Bu nedenle en kısa zamanda ülke çapında genel seçimler aracılığıyla, bütün idari yapının omurgasını meclisler sistemi üzerine oturtmayı hedeflemişlerdi.

Devrim, bu hedefine 2017 yılında ulaştı.

Yapılan seçim takvimine göre Eylül’de köy ve mahalle komünleri, Aralıkta İlçe ve il komünleri, Ocak 2018’de ise bütün kantonların ortak meclisi, Halk Kongresi (Kongra Gel) seçilecekti.

Basından edindiğimiz en son haberlere göre ilk ve ikinci aşama seçimler gerçekleştirildi. Ve vaad edildiği gibi çoğulculuk seçimlerin temel ilkesi oldu.

Efrin işgali sürecinde üçüncü aşamayla ilgili bir haber okumadım.

Ama ilk iki aşamada 6 binin üzerindeki bir sayıda komünün seçimle belirlendiği ve yaşamı günahıyla sevabıyla yönetmeye başladığını biliyoruz.

Yeni Paradigma bu pratiğin devrim sonrası değil, devrime giden bütün süreçte esas alınması gerektiğini söylüyor.

Yani emekçi sınıfların bütün örgütlenmelerinin kadın merkezli ve adem-i merkeziyetçi tarzda inşa edilmesi önerisiyle kendisini gelenekten ayrıştırıyor.

Devlet olmayı ve devletçiliği reddeden bu yaklaşım, mücadele sürecinde, devrim öncesinde geleneksel sosyalizmin bir başka temel sorununa da alternatif öneriyor.

Gelenek, demokrasi mücadelesi kavramını – kitaba uygun olarak- burjuva demokrasisinin genişletilmesi olarak ele alır ve istismar etmekle, genişletmek arasında salınır.

Yeni Paradigmanın ortaya koyduğu hipotez ise, demokrasinin devrim öncesinde komünler, meclisler temelinde örgütlenerek alternatif bir alana dönüştürülmesini önerir.

Bu, aynı zamanda yeni bir uygarlığın, demokratik modernitenin de inşa alanıdır.

Yani yalnızca siyasal değil, kültürel bir mücadele alanıdır. Öcalan’ın ahlaki politik toplum olarak adlandırdığı alternatif değerler sistemi ve ilişkiler burada vücut bulmalıdır.

(Örneğin, bence HDP’nin, kongre siyaseti (HDK) yerine geleneksel merkeziyetçi parti (HDP) siyasetini seçmesi, bu bakışın ortak kabul görmemesindendir.)

Yeni aydınlanma süreci

Yazı alanım dar; bir çerçeve çizmeye devam etmek için özetlemeye çalışayım.

Aydınlanma çok uzun bir zamandan beri Anadolu solu için bilgi esaslı bir mesele olarak ele alındı. Modern bilimi ve felsefeyi, sosyalist literatürü ne kadar çok bilirsek o kadar aydınlanırız diye düşündük.

Oysa aydınlanmanın iki önemli tanımından birisi İ. Kant, diğeri Marks tarafından yapılmıştı.

Kant, aydınlanmayı halkın iradesini ele alması, kaderini kendi belirlemeye başlaması olarak tanımlarken, Marks da o ünlü 11. Tezinde “hayatı anlamakla yetinmeyip onu değiştirmeyi” önererek tanımı farklı terimlerle yeniden inşa ediyordu.

Bence devrimin sürekli kılınabilmesi, aydınlanmanın da sürekli kılınabilmesidir.

“Üretici güçlerin gelişme seviyesi varolan üretim ilişkilerini aştığında” devrimin temeli ortaya çıkmış olur.

Peki üretici güçlerin gelişme seviyesinden yalnızca üretim teknolojisinin sağladığı marifet ve bilgiyi kast edemeyeceğimize göre, üretici güçlerin kullandığı sosyal ve siyasi teknolojiye de bakmak zorunda değil miyiz?

Siyasi teknolojiden kabaca siyasi örgütlenme formasyonlarını, sosyal teknolojiden de gündelik hayatta egemen kılınan değerler sistemini anlamak gerektiğini düşünüyorum.

Bence bu noktada Öcalan’ın hem “ahlaki, politik toplum” tanımına, hem de kitlelerin öz insiyatifi ve öz savunması temelinde inşa edilen komünler ağı önerisine ulaşırız.

Bunu başarabildiğimizde, artık devrimin sürekliliği, aydınlanmanın da sürekliliği haline gelecektir.

Söz konusu aydınlanmanın sonuçlarını, KÖH’nin gerilla komünlerinde ve Rojava şehirlerinde (aslında bunu KÖH’nin örgütlü olduğu bir çok yerde) ilk okul, orta okul, lise mezunu bilgelerin çokluğunda görmek mümkündür.

Sonuç yerine

Bir sanatçı olduğum için benden Rojava dinlemek isteyenlerin çoğunluk beklentisi hep, detaylar, anektodlar vb. olur.

Yedi ay sonra döndüğümde dostlarıma en çok kurduğum cümle her gün yeni bir durum karşısında yaşadığım şaşkınlıktı.

Elbette Rojava ne dikensiz bir gül bahçesiydi ne de bir peri masalı.

Canlı ve maalesef kanlı bir inşa süreci.

Ama sonuç olarak tanık olduğum bütün ayrıntılar, bütün durumlar yukarıda özetlediğim bakış açısının realize edilme çabalarına dairdi.

Ya da bu çabaların anlaşılamaması, tam tersine geçmiş alışkanlıkların ve ilişkilerin nüksetmesine ilişkin anektodlar olarak kendi tarihimde yerlerini aldılar.

Üç yıl içinde yaşadığım tanıklık sayısız yeni okumalara ve araştırmalara da sebeb oldu.

Şu an gönül ferahlığıyla diyebilirim ki, Rojava Kadın Devrimi, 21.yy sosyalizminin inşa sürecidir.

Ve hiç bir şey olmasa bile, Rojavalı kadınlar tarihe erkek egemenliğinin belini kıran devrimciler olarak geçtiler bile.

Ben giderken Paris Komününün 71 günlük ömrünü unutmaksızın yola çıktım.

Oysa 6 yıllık, büyük bir kuşatma altında sürdürülen inşa var elimizde.

Böylece film ve Rojava benim için bir okula dönüştü.

Bu yazıda da ilk kez filmde kurmayı tercih etmediğim cümleleri kurmuş oldum. Filmin kahramanları, kendi hikayelerini kendileri anlattılar.

Benim yorumum ise 150 saatlik görüntü içinden hangi 80 dakikayı seçeceğime karar vermekti.

Filmi henüz Yunanistan’da beş kez gösterebildim.

İlk gösterimden sonraki bütün gösterimler gelen talepler üzerine oldu.

Ve Yunan solcularının Rojava kadın devrimine verdikleri tepki öyle gösteriyor ki – gerekli kaynak ve araçlar yaratılabilirse- bir kaç yıl içinde Yeni Paradigma, Avrupa solunda da çok yaygın bir kabul görecek.

Bana da son söz olarak, başta A. Öcalan olmak üzere bütün Özgürlük hareketi öncülerine, aktivistlerine, savaşçılarına ve şehitlerine şükran duygularımı iletmek düşüyor.