Archives For Yazılar

Taksim Sözleşmesi için hazırlanmış yazılar.


Demirtaş’ın benim algımdaki önemini tanımlayarak başlamak daha doğru.

Ben kendisinde ne gördüm, benim gözlem alanım içindeki Türkler ne gördü ne buldu?

Continue Reading...

Paylaştığım yazım 31 yıl öncesine ait. 1987’de “Kurtuluş Hareketi” olarak açık alanda çıkartmaya başladığımız “Yeni Öncü” adlı derginin 12. sayısında yayınlandı. Dergi, 12 eylül darbesi bütün şiddetiyle sürerken açık alanda yayınlanmaya başlayan ilk dergilerden biriydi.

Continue Reading...

A. Halûk Ünal

1989 yılında “Berlin Duvarı”nın yıkılışından sonra Avrupa, Anadolu ve Mezopotamya solu, duvarın altında kaldığı gibi, büyük bir tasfiye süreci yaşadık.

“İnandırıcılığımızı” yitirmek bir yana, bütün fikri tutamaklarımız da “dağıldı” ve fiziki olarak yüzlerce parçaya bölündük.

2014, bu açıdan tarihi bir dönüm noktası oluşturuyor.

2014 yılından bu yana Dünya solunun ilk kez ortak bir gündemi var : Rojava Kadın Devrimi…

Bu bir devrim midir; kadın devrimi sıfatını gerçekten hakeder mi; tamamlanmış mıdır; inşa halinde midir; kazanır mı, yenilir mi; emperyal güçlerce denetlenmekte ve manipüle edilmekte midir; çok başarılı bir diplomasi ve siyasi ustalıkla mı yönetilmektedir?

Bu ve benzeri soruların tamamını soruyor olmak, ya da bu sorulardan bir kısmına olumsuz yanıtlar vermek de söz ettiğim gündem ortaklığı gerçeğini değiştirmiyor.

İleri sürdüğüm iddia yazıyı okuyanların bir kısmına çok abartılı gelebilir ama bir gerçekse, her deneyimli aktivistin bileceği gibi,  tarihi bir imkana ve yeni bir referans alanına sahibiz demektir.

Bu iddiayı, böyle bir gözlemi, 2015 sonrasında 2017 Nisan’ına kadar Türkiye’de olduğum süre içinde, “Türk” solunun genel söylemine bakarak ileri sürmek çok kolay olmazdı.

Ama ne zaman ki, Avrupa’ya gelip ve buradaki yerel sol kesimlerle temas içine giriyorsunuz; “Türk” solu ile kıyaslanmayacak ölçüde başka bir gerçekle karşı karşıya olduğunuzu farkedebiliyorsunuz.

Elbette bu kıyas, öncelikle Türk devletinin ideolojik açıdan (Kemalist, İslamcı ve Neoliberal) “Türk” soluyla Rojava arasına nasıl bir psikolojik ve siyasi duvar ördüğünü çok iyi anlamanıza neden oluyor.

Hepimizin iyi bildiği malum ideolojik “önyargılar”dan uzak Avrupa solunun Rojava’ya bakışı Fırat’ın batısına yalnızca “beyaz, oryantalist adam”ın ortak kültürü bakımından benziyor.

Kemalizmin bu alandaki “başarısını” teslim etmek şart.

Zülfü Livaneli’nin “Mutluluk” ve Sinan Çetin’in “Berlin in Berlin” filmlerinde şahikasını bulan İstanbullu ‘Türk’ün “batıcı oryantalizmi” ile Avrupalı entellektüelinki arasında önemli bir akrabalık var.

Ama bunun dışında bir engeli yok Avrupalı solcunun.

Tersine psikolojik önyargılar ve korkulardan uzak bakabiliyor Rojava’ya.

Kürt Özgürlük Hareketi (KÖH), genel bir döküm yapabilmiş midir bilmiyorum, ama Avrupa’da Kobane direnişi sürecinde oluşan dayanışma inisiyatifleri, bölgeye ulaştırılan yardımlar, bu süreçle ilgili düzenlenen toplantıların haddi hesabı olmadığını görmek hem şaşırtıcı hem de çok sevindirici.

Şaşırma sebebim, yine aynı dönemde Anadolu’da Fırat’ın batısındaki sivil dayanışma ile kıyaslıyor olmak.

Avrupa solcusu, sendikalar, partiler, küçük yüzlerce örgüt ve inisiyatif, özellikle de feminist hareket, yaygın biçimde Rojava ile ilgili.

Hepsi de yukarıda dile getirdiğim soruların bazılarını, bir kısmını, veya çoğunu soruyor.

Bu da çok doğal. Artık “Duvar”ın yıkıntıları altından canlı çıkmayı başarmış kimseden, koşulsuz destek, eleştirel olmayan katkı, hele de sorgusuz biat beklemek mümkün olmayacak.

 

Ortak gündemin yükselişi

Ortak gündemin yarattığı ve yaratabileceği imkanları görmek ve bunun üzerinde çalışmak öncelikle biz Anadolu ve mezopotamya devrimcilerinin görevi bence.

Örneğin, çok genel bir bakışla demin saydığım Rojava dayanışma inisiyatifleri ve çok büyük meblağlar tutan eşya ve para yardımları, bizzat savaşa katılan gençlerin oluşturduğu enternasyonal tugayların etkileri yeni süreçlere gebe.

Örneğin İtalya’da yanlış bilmiyorsam 17 belediye Abdullah Öcalan’ı fahri hemşeri ilan etmiş durumda.

Avrupa siyaset ve idari yaşamını biraz bilenlerin belediye yönetimleri ile, devlet arasındaki farkları da bildiğini varsayıyorum.

Bu belediyeler, yalnızca Rojava devriminin fikriyatını kuran Öcalan’a sempati göstermekle kalmıyor, bu sempatilerini sayısız etkinlikle pratikleştiriyor.

Öte yandan Avrupa’nın en büyük sendikaları (İngiliz Sendikalar Birliği, CGT vb.) Mandela’dan sonra tıpkı ona yaptıkları gibi uluslararası çapta bir “Öcalan’a Özgürlük” kampanyasına hazırlanıyorlar.

Sanırım 2019 yılı bu kampanyanın çok büyük etkilerini izleyeceğimiz bir dönemin başlangıcı olacak.

Bir başka örnek vereyim, örneğin Londra’da veya Atina’da kendiliğinden tamamı bir araya gelemeyecek solun hemen bütünr gruplarını bir salona davet edip, bir konuyu tartışabilecek tek güç KÖH’ün yerel kurumları.

2017 Hamburg genel, 2018 Frankfurt kadın konferansları fikri gücümüzün bir başka kanıtı sayılmaz mı?

Bu saygınlığın ve diplomasi gücünün bir nedeni tüm Dünya solu küçülür ve parçalanırken, KÖH’ün duvarın altında kalmayıp, büyümesi, güçlenmesi ve bu gün Dünya çapında en büyük sol siyasi güç konumunu elde etmesiyse; diğer nedeni de bu gücün doğurduğu ve övündüğü Rojava Kadın Devrimi.

 

Ortak gündemin imkanları

Bırakalım uluslararası solun ortak bir çatıya sahip olmasını, bir ortak bilgi, iletişim ve moderasyon merkezinden bile yoksunuz.

Oysa buna rağmen Latin amerikadan, Avrupa’ya çok geniş bir ortak gündeme sahibiz.

Bu, bence sosyalist mücadelenin küresel olduğunu bir ilke olarak ele alan her solcunun tutması gereken ortak bir halka.

Bu halkayı sımsıkı tutmalı ve çekmeliyiz.

Çünkü bu kez söz konusu ortak gündemin kurucu unsuru olan Rojava inşa süreci, geleneksel sosyalizmin de pratik bir eleştirisini yapmakla kalmıyor, aynı zamanda alternatifinin oluşması yönünde de çok ciddi bir labaratuvar sunuyor Dünya’ya.

Sayın Öcalan’ın fikriyatı, sunduğu yeni paradigma, ya da hipotez, yalnızca Rojava’da test edilmiyor.

Demokratik Toplum Kongresi üzerinden Bakur’da, HDK projesi üzerinden Fırat’ın batısında, PJAK üzerinden Rojhilat ve İran’da pratiğin sınavından geçiyor.

Peki Avrupa’da?

Avrupa’da “Öcalan’a Özgürlük” kampanyaları iyi bir vesile.

Bunlara başarılı bir sonuç olarak da bakabiliriz, yeni ve önemli atılımların sebebleri olarak da.

Ben ikincisinin çok mümkün olduğuna inanıyorum.

Avrupa çapında yerel solun, sendikaların katıldığı bir kongre örgütlenmesi neden olmasın?

Bir kültür cephesi neden yaratılmasın?

Ve emin olun bu söylediklerim, Türkiye’de sol arası ittifaklar, CHP ile yerel seçim ittifaklarından çok daha önü açık konular.

Üstelik, karşımızda 10 yıl öncesinin büyük beyaz ülkenin beyaz solcu burnu büyüklüğü de kalmamış durumda.

Bir tarafta küçük, dağınık ama “istikrarlı” bir akım olarak Anarşistler; diğer uçta stalinist küme, ortada da Syrizamsı sol.

Bir de benim gibi sizin gibi milyonlarca bağımsız, tekil, açık fikirli solcu.

Radikal Demokrasi ve kongre siyasetiyle çok önemli bir güce dönüşebilecek bir birikim.

Bütün Anadolu ve Mezopotamya solunun Avrupa’daki temsilcilerine soruyorum; gerek “başımıza konulan” ödüller, gerek Öcalan’a yöneltilmiş mutlak ölümcül tecrit, gerek Afrin işgali, gerekse Başur işgal girişimi, ülkedeki faşist iktidarın dolu dizgin gelişimi, böyle bir karşı hamleyi haketmez mi?

 

 

 

 

 

 


A. Halûk Ünal

 

Bazı insanlar hayatta öğretmeniniz olur.

Farkında bile olmazsınız.

Yaşınız kaç olursa olsun, iyi okullar her yerde sıcak kapıları aralık dururlar.

Yeter ki siz aramaktan vazgeçmemiş olun.

Üzerinden zaman geçip de yaşananları sindirdiğinizde, neler öğrendiğinizi farkeder; sizi, tevazu dolu gülümseyişinin altında çarpan yüreğiyle, cesaretinin engin sularına nasıl taşıyıp götürdüğünü anlarsınız.

O engin sular önce ürkütür insanı, sonra yunus balıkları gibi onlarcası yüzlercesi ortaya çıkar, aralarında konuştukları dili anlamasanızda, hiç bir yabancılık çekmeksizin olabilecek en güvenli yerde süzüldüğünüzü farkedersiniz.ibrahim-ayhanin-cenazesi-sanliurfaya-getiriliyor-10145

Onu ilk gördüğümde Suruç Measer köyünün meydanında bir grup arkadaşıyla hızlıca benim geldiğim yöne, araçlarına doğru ilerliyorlardı.

İstanbul’dan selam getirmiştim. Rojava’ya geçmek için onun yardımcı olacağını söylemişti İstanbul’daki heval.

Önünü kestim ve kendimi tanıttım.

Bir an tereddüt etti. Gözlerime baktı bir süre. Üç gün sonraya Amara kültür merkezine randevu verdi. Yürüyüp gitti.

Üç gün sonra gittiğimde bir masanın çevresinde 7 kişiydiler.

Sonra anlayacaktım ki, Kobane direnişi sırasında can güvenliği nedeniyle sınırın bu tarafına gelen 150 bin kadar insanı Kürdistan belediyelerinin desteğiyle çadır kentlere yerleştiren, dünyanın her yerinden yağan dayanışma malzemelerinin koordinasyonunu yapan, devletin açık veya örtülü her tür manipülasyonu ve provakasyonu ile baş etmeye çalışan ekiple tanışıyordum.

(2015 Temmuzunda Amara’nın devlet komplosuyla bombalanması tesadüf değil yani.)

fft99_mf12370912

İbrahimle o gün başlayan dostluğumuz, yoldaşlığımız, onu bedenen yitirdiğimiz güne kadar da sürdü.

Twitterde birbirimizi izleyip, paylaşmak, whatsapptan yazışmak, birbirimizin iyiliğinden, selametinden emin olmakla yetinen, fiziken mesafeleri aşamasa da kalben hep yanyana olabilen bir yoldaşlık…

İkinci güzel buluşmamız Kobane 2015 newrozunda oldu.

Yağmur, rüzgar, ayaz altında yaptığı konuşmayı hiç unutmayacağım.

Şimdi İbrahim’ı anarken aslında yüzlerce belki binlerce İbrahim’ı daha anıyoruz.

Kobane direnişi diye bir destan yazılabildiyse, cephede canlarını ortaya koyanlar kadar, cephe gerisinde insani koridorları açık tutan, savaşçıların ailelerini Türk devletine (AFAD) teslim etmeksizin güvenceye alan kahramanlardı onlar.

İbrahim’in yanısıra bir çoğunu tanıma fırsatım oldu.

Yirmili yaşlarını süren, sınır tellerinde her gece defalarca Türk askeriyesinin ateşi altında cepheye ilaç, erzak taşıyan İbrahimler.

Measer gecelerinde yaptığımız odun ateşinde çay sohbetleri.

Şimdi bakıyorum ki hepsi öğretmenlerim olmuşlar.

Batıda yaşadığımız 80 yenilgisi ve 90 hezimetinin üstümüzdeki ölü toprağını silkeleyip atmama sebeb olmakla kalmamışlar; en önemlisi de “inadına” değil “umuda” devrimcilik zamanı olduğunu göstermişler.

İbrahim, onların içinde en yakın olduklarımdan.

Anlatabileceğim sayısız anektodu şimdilik kendime saklamak zorundayım.

Paylaşacağım tanıklıklar hala insanlara zarar verebilir.

Ama bir gün Rojava’ya sayısız kez gidiş gelişlerimi, sınırı geçip, geçemeyişlerimi, ve İbrahim Ayhan başta olmak üzere, bütün İbrahimleri anlatmak isterim.

7/24 çalışan, günde bir kaç saat kıyıda köşede uyuyan.

Sabırla, yüzlerinden gülümseme eksik olmaksızın çok yüksek bir inanç ve adanmışlıkla koşuşturan gençler. Tıpkı 1970 lerdeki “biz” gibi.

Ama biz, yalnızca Suruç gibi devasa bir süreci ne gördük ne bildik.

Abartmıyorum, her saniyesi can sorumluluğuyla dolu, yüzbinin üzerinde insanın ağırlanıp, korunması, devlet provakasyonlarından uzak tutulması, ve bunu başaranların tevazu dolu tebessümleri.

En önemlisi de Batı’da çoktan unuttuğumuz, insana verilen değer.

Kendinizi değerli hissetmenize sebeb olan yalın bir özen ve içtenlik…

Tevazu dolu gülümseyişinin altında çarpan yüreği, meğerse yaralıymış, aksarmış.

Hastalıklar içinde kalp kadar sinsisi yok bence. Kanser bile daha delikanlı kalıyor.

Uyanır uyanmaz… ilk haber… O güzelim kalbi, onca yorgunluğa dayanamamış.

Onunla yeniden yazışamama, konuşamama buluşamama gerçeği, çok ağır geldi.

Özellikle de cenazesinde taziyesinde hazır olamamak.

Ama tahmin ettiğim gibi yoldaşlarınca hakettiği saygı ve özenle uğurlandığını gördüm.

İbrahim seni tanımış olmaktan onur duyuyorum.

O yakışıklı yüzün zihnimde hep bilgece gülümseyecek.

Aynı toprağın parçası olana kadar, seninle yürüyeceğim dostum, yoldaşım, kardeşim.

ibrahim_ayhan_in_cenaze_torenine_polis_mudahalesi_h5845_7cae6

 

 

 

 

 

 


A. Halûk Ünal

2002 yılında AKP’nin programını ileri süren ve küresel sermayenin ihalesini üstlenen CHP olsaydı ayakta alkışlayacak olanlar, muhafazakar, mütedeyyin, islamcılar aynı göreve soyunduğunda ayakta lanetlediler.

Şenol Karakaş, 14 Ağustos tarihli yazısında sabırla, Bilal’e anlatır gibi anlatmış; ve “bize” saldıran – evet, eleştiren değil, saldıran- cepheyi resmetmiş?

“Türkiye’de karşısında hemen bütün siyasi güçlerin birleştiği ve bu birliğini en uzun süreyle korumayı başardığı politik hasımdır “Yetmez ama evet” kampanyası. Polis, genelkurmay, basın, AKP’den Haziran hareketine, ÖDP’den Odatv’ye, Doğu Perinçek’in hareketinden sendika yöneticilerine, dizi film oyuncularından her türden CHP temsilcisine, 12 Eylül 2010 referandumunda boykot tutumu alanından “Hayır” tutumu benimseyenine, 15 Temmuz darbe girişiminin ardından oluşan iklimde ortaya ve öne çıkan internet sitesi yazarı parlak hukukçulardan3, MHP’lilere ve İyi Partililere, arkadaşlarıyla arası bozulandan trafikte yaşanan sıkışıklıktan rahatsız olanına kadar memleketin bütün suçlu arayanları, linç edilmesi gereken suçlu olarak “Yetmez ama evet”i işaret etmekte birleşmeyi başardı. Bu listeye teorik konularda yetersizliklerini açık saldırganlıkla birleştiren ulusalcı “Yetmez ama evet” düşmanı sosyalistlere, teorik cephane sağlama görevini üstlenen bazı troçkistleri de ekleyince, cephenin ‘birlik içinde çeşitliliği’nin ilgi çekici bir zenginlik taşıdığı daha iyi görülebiliyor.”

Ne ilginç bir cephe değil mi?

Bu cephenin bir başka konuda daha böylesine “hem fikir” olduğunu gördünüz mü?

Ben gördüm…

Birazdan anlatacağım bu, neyin “tesadüfü”?

Uzun yıllar boyunca en galiz hakaretlere, en utanmazca küfürlere aldırış etmedim. Ama bu konuda “bize” en “şefkatli” yaklaşanlardan sevgili Ayşe Düzkan bile yaptığımız seçimi, “ayıp” diyerek, ahlak kategorisinde ele almayı seçince bardak taştı; toplu bir yanıt elzem oldu.

Üstelik benim gibi özeleştiri yapmayanları “erkek kibriyle” de suçladı.

Yanılmıyorsam, şu ana kadar kullanılan argümanlara “feminist” bir katkı da yapılmış oldu, ilk kez.

Paylaşmadığın siyasal bir tutumu tartışmasız yanlış kabul etmek, karşı tarafın özeleştiriye mahkumiyetinden bu kadar emin olmak (?) hak oluyor da, karşı görüşün kendi tutumundan emin olması neden “erkek kibri” oluyor anlamış değilim?

Neyse, az sonra benim de iki torbaya dolduracağım topluluğun içinde değil kendisi, hep “yanlış” kavramıyla tartışmıştı.

Bir kere ayıp dedi diye, linççilerle birlikte anamam.

Ben de yazarken tıpkı “yetmez ama evet” cadı avcıları gibi ortaya ve genele yazacağım.

O kadar çoklar ki; üstelik hepsi yılda bir kaç kez, bazen bir yazıda bir kaç kez, “bize” hakaret etmeden yazamaz durumdalar.

Bir katharsis nesnesi olmak ilginçmiş doğrusu.

Yeterli politik katharsis imkanları olsa böyle yapmazlar biliyorum.

Durum bi yanıyla tamamiyle psikolojik yani.

Üstelik hakaretlerin tamamı geleneksel sosyalizmin en gerici, en ilkel geleneğinden devşirilmiş : 5. kol…

Yani “hainler, dönekler” için kullanılan, en çok da Stalinizmin Troçkist ve muhaliflere dönük cadı avında gelenekleştirdiği kavram.

Bu nedenle saldırının bütün cepheleri öyle ya da böyle ahlakçı saldırı içeriyor.

Peki, “biz” kimdik?

Hiç bir ortak örgütlülüğü olmayan, farkli eğilimlerden demokratlar, aydınlar, sanatçılar. Liberali, sosyalisti, müslümanı, komünisti…

Peki nasıl oldu da böylesi bir buluşma süratle gerçekleşti. Kendisini “yetmez ama evet” sloganında ifade etmeyi seçti?

Nasıl ki; cadı avcılarının birleştiren bir “zamanın ruhu” varsa, sanırım bizi de birleştiren “zamanın ruhu” idi. Birazdan bunu da açmaya çalışacağım.

Ancak örgütsüz oluşumuz, ortak hiç bir pratiğimizin olmayışı, herkesin bu sürece dahil oluşunu ayrı ayrı açıklamasını da gerekli kılıyor.

Ben de esas olarak kişisel pozisyonumu tartışacağım; Şenol’dan farklı olarak bir “ikna” yazısı da yazmayacağım. Cadı avcılarını resmetmek daha eğlenceli olacak.

Ancak bu parelelde yazılmış Ohannes Kılıçdağı’nın yazısını da buraya iliştirmeden geçmek olmaz; biz de bari biraz kalabalık görünelim. (http://www.agos.com.tr/tr/yazi/20248/allah-bu-millete-bir-yetmez-ama-evet-yazisi-daha-yazdirmasin)

Ayrıca söz konusu linçperverlerin kahir ekseriyetinin ikna olmak ya da etmek diye bir dertlerinin olmadığını ortaya koydukları tutumlardan gördük.

İkna etmeye filan çalışmayacağım. Ama suskunluğu da bozmak lazım, alttan aldığımı, çekindiğimi sanmalarını istemem.

 

Linçperverleri birleştiren ruh

Yazının girişinde kurduğum cümleyi tekrar hatırlatayım.

“2002 yılında AKP’nin programını ileri süren ve küresel sermayenin ihalesini üstlenen CHP olsaydı ayakta alkışlayacak olanlar, muhafazakar, mütedeyyin, islamcılar aynı göreve soyunduğunda ayakta lanetlediler.”

Bence uzun uzun analizlere gerek yok, Şenol’un çizdiği resimdeki beş benzemezi birleştiren ruh LAİSİZM’dir. İslamo fobidir.

Laisizm ise bu ülkede İTC ve Kemalistlerin ideolojik omurgasını oluşturur.

Laisizmin tarihi bagajı evrensel olarak da yerel olarak da bellidir; önüne özgürlükçü sıfatı koyarak da aklanması mümkün olmayan bu kavram; pozitivist ideolojilerle birlikte tarihin çöplüğüne atılmadıkça, sol fikriyatın içinde truva atı rolünü oynamayı sürdürecektir.

Çünkü kavramın politikası açıktır, kullanıldığı tüm ülkelerde ve özellikle T.C. ‘de din ve vicdan özgürlüğünü kamusal alandan tasfiye etmenin aracı olmuştur. Tıpkı şimdi AKP’nin rövanşit zihniyetle seküler olan her şeyi kamusal alandan tasfiye etmek istemesi gibi.

Yani Osmanlı’dan bu yana devlet katında süren temel çatışmalardan biri, kamusal alanı kimin, nasıl denetleyeceği meselesidir.

 

İslam mı, laisizm mi?

Her iki taraf da tekçi, devletçi, erkek ve militarist olduğu için, bu alandaki kavga 1913 den ber bir darbe, komplo ve soykırım silsilesi olarak günümüze ulaşır.

İslam ve din, laisizm denilen milliyetçi, devletçi, kapitalist üstyapı alternatif oluncaya kadar, toplumun üst yapısını oluşturmuştur.

Yani söz konusu olan son derece karmaşık, çok katmanlı bir çatışmadır.

Bu kökler kendisini modern cumhuriyete de devretmiş; O gün bu gün toplumun ana akımlarından birisi islamcılık birisi modernizm olmuştur.

Kemalizm, geleneksel sol, modernizmin lokomotifleridir. Her iki kesim de liberallere düşman olduğu için liberalizmin bu ülkede yaşama şansı pek olmamıştır.

Kemalizmle geleneksel solun içsel bağı, akrabalığı da laisizm üzerinden kurulur. Bununla da kalmaz elbette her ikisi de tekçi, devletçi, erkek ve endüstriyalisttir.

Bu da geleneksel solun TSK ve TSKP(CHP) ile ilişkilerini hep belirlemiştir.

Öyle 12 Eylül öncesine gitmeye de gerek yok 1989 Kuru çeşme toplantılarında solun birliği için verdiğimiz emek 1995’de Özgürlük ve Dayanışma Partisi olarak vücut buldu. Kurucusu ve birinci parti meclisi üyesi olduğum partinin benim gözümde bitişini tescil eden iki olaydan birisi 28 Şubat karşısındaki tavrımızın belirlendiği meclis toplantısıdır.

Çok hayal kırıcı hatta utanç verici bazı ayrıntıları bir başka yazıya bırakıp, sonuca bakalım; çıkan karar meclisin orta yolunu temsil ediyordu: “ne postal ne takunya…”

Oysa sosyalistler demokrattır, demokrat olmayana sosyalist de denemez. Demokratlar askeri darbe kime karşı yapılıyor olursa olsun, “it iti boğsun” tavrında olmaz, darbecilere karşı net, açık bir tavır alırlar.

Bu karar ise, slogandan da anlaşılacağı gibi darbecilerin çok işine gelecek bir pozisyon yaratmıştır.

Laisizmin ÖDP gibi önemli bir birlik dönemecinde, solu soktuğu durum budur. Adını siz koyun. Solun müftülerinin kulağı çınlasın.

1980 darbesi sonrası siyasal alandaki bu bölünme esas olarak etkisini yitirmedi.

Ancak, 80 sonrası Cumhuriyetin kuruluş zeminini ve konseptini dağıtan  önemli, tarihi üç gelişme oldu.

Birincisi Türk Devleti ve onun himayesindeki sermayenin neoliberal küresel politikalara eklemlenme kararıydı. (24 Ocak kararları, Teatcherizm/Özalizm)

İkincisi de Sovyet yayılmacığı karşısında İslam tophlumlarında yükselen öfkenin ABD politikalarıyla buluşup; yeşil kuşak projesinin omurgasına dönüşmesiydi.

Üçüncüsü ise, Kürt halkının isyan hakkını kullanmaya karar vermesiydi.

Bu üç sosyo politik gelişme Anadolu’nun kaderinde de çok köklü değişimlere neden oldu. Olmayı da sürdürecek.

Bu zeminde egemen sınıf içinde ortaya çıkan üç odaktan söz edebiliriz.

Biri TSK – Ergenekon , CHP; diğeri AKP, ve MÜSİAD üçüncüsü de TSK – Atlantikçiler ve Cemaat. TÜİSAD her iki ata da oynuyordu.

Bunlar geçişli ve sürekli yerdeğiştiren ilişkiler içindeydi.

Ancak koç başları Ergenekon vs. AKP- Cemaat idi.

Ergenekon TSK yı büyük ölçüde ele geçirmiş, yeni darbe hazırlıklarına başlamıştı.

İşte 2010 referandumuna bu zeminde gidildi.

Hayır oylarının kazanması müesses nizamın kazanması, Evet oylarının kazanması AB ci güçlerin kazanması anlamına gelecekti.

“Yetmez ama evet” tam da böylesi bir zamanda bir partisi örgütü olmayan, ama Kemalist statüko ile de yüzleşmiş herkesin siyasal taktiği haline geliverdi.

Elbette “bizim” içimizde AKP’nin demokrat olduğunu, Türkiye’nin temiz kapitalizme geçebileceğini düşünenler de vardı; benim gibi burjuvazinin hiç bir dönemde demokrat olmadığını, temiz kapitalizmin hiç bir zaman hüküm sürmediğini düşünenler de…

Egemen sınıfların reformist yollara başvurması kapitalizmin gelişiminde dönem dönem bir ihtiyaç olarak ortaya çıkar ve eğer bizlerin daha serbest ortamlara, probaganda özgürlüğümüzün gelişmesine kapı aralıyorsa, taktik olarak desteklenebilir.

Gotha Erfurt tartışmalarından bu yana Komünistlerin burjuva reform çabalarıyla taktik ittifaklar kurabileceği sayısız kez konuşulmuş ve kabul edilmiştir.

Yanılabilir miyiz, elbette yanılabiliriz?

Ama bu ahlaki değil, tamamiyle siyasi bir tartışmadır.

2010 gerçekliğinde ise yanılma lüksümüzün olmadığı seçenek, binlerce yoldaşımızın kanını dökmüş TSK kazanırsa olacaklardır.

İlle de ahlaki zemine çekmek istersek, 1960 dan başlayarak 2010’a bakmak bile yeter.

Hayır kazanırsa, kim kazanır? Son elli yılın katilleri. Çok açık değil miydi sizce de?

Ama laik oldukları için, müslümanlara karşı dolaylı müttefik olabilirler mi?

Gerçek akıllar böyle yürütüldü; tıpkı 28 şubat ÖDP parti meclisinde solun müftülerinin akıl yürüttüğü gibi.

Bizlerse yine de “hayır” seçeneğini, yani en azından bilinen katilin, müesses nizamın yanında olma halini, ahlaki bir tartışma yapmadık.

Mandelayı baştacı etmek kolay, ama De Klerk faşistiyle masaya oturduğunu ve birlikte resim çektirdiğini de unutmamak kaydıyla.

MANDELA_M_

Tıpkı bu desteğin bir süre sonra barış masasına yol açması gibi.

Özgürlük hareketinin bütün özgüveniyle oturup müzakere etmesi ve iki yıl süren çatışmasızlık sürecini yaratması gibi.

Yani zaten güvenilmez, demokratlıkla alakası olmayan, reformları ayak sürüyerek yapan sermaye fraksiyonu bu kadar itelenebildi.

Gerekirse it ile çuvala bile girilir. Yeter ki abdestinizden emin olun.

Burada kısaca boykot tavrına da değinmek gerekir.

Boykot aktif boykot değilse, yani en azından Gezi isyanı gibi bir toplumsal hareketle desteklenmiyorsa, seçimlere dönük bir değer taşımaz. Pasif boykot olur ki, matematik olarak hep iktidara yarar.

Özgürlük hareketinin boykot taktiğini ben biraz değneği ortasından tutmak gibi anladım.

Üstelik bu tartışma başladığında hala “Kürdistani” stratejileri sürüyordu. Birleşik mücadele imkanı henüz ortada yoktu.

Özgürlük hareketinin kendi topraklarındaki taktiğini ise tartışmak zaten bize düşmezdi.

Zaten onlar da kurumsal ve resmi olarak bu güne kadar bize hakaret etmediler.

Kurdukları ilişkilerde eşit, karşılıklı saygıya dayanan tarzlarını hiç değiştirmediler.

 

Linçperverlerin İnce ve Akşenerle sınavı

Benim için eğlenceli süreç CB seçimlerinde yaşandı elbette.

Hem ulusalcılar, hem de laikçi sosyalist Türk solu topyekün İnce’ye yazıldı.

Yani “yetmez ama evet” in şahikasına vardılar.

Bütün hakaretlerini de yalayıp yutmuş oldular.

Burada ulusalcıları ayıralım. Onlar için İnce ve Akşener hem gerek şart hem de yeter şart. Daha ötesi zaten yok.

Ama ya sosyalist “Türk” soluna ne oldu.

Mesele yalnızca kağıt üstündeki programlarsa; İnce ve Akşener yanında 2002 AKP programı “demokrat” kalır.

İnce’nin CHP’nin demokrat olmayan, devletçi kanadından olduğu açık değil mi? Derin CHP’nin öne sürdüğü bir jokerden öte anlamı var mıydı?

Biz bu kadar hakareti hakeden, ahlaki olarak yargılanacak bir seçim yaptıysak, AKP nin programına ve uygulamalarına bakarak yaptık.

Siz İnce’nin nesine baktınız ve ne gördünüz?

Ben ya da benim gibi egemen sınıf fraksiyonlarıyla taktik uzlaşmalar olabilir diyenler, İnce’ye (Akşener’ asla) Kürt meselesindeki bir kaç vitrin hareketi nedeniyle destek verebilirdik. Yani yine “yetmez ama evet” diyebilirdik.

Kurumsallaşan faşizme karşı, ufukta bir devrim görünmediğine göre, modernist görece bir serbestleşme bizlere bir süre daha avantaj sağlardı.

İyi de siz pür, katıksız komünistler, reform ve uzlaşmaya yan bakanlar, hangi yüzle ve bu kadar rahatça İnce’nin arkasına sıralandınız?

İnceyle ilgili tek bir eleştirinizi, görmedik.

Bizim yaptığımız gibi “ama” deyip, İnceyle peşin pazarlığa oturan bir tutumunuzu da izlemedik.

İnce’nin “kazandık, kazanıyoruz, aldık gidiyoruz” kasaba söylemlerini sosyalist saflara da yaygınlaştırdınız.

Benim için 2010’da Ergenekon neyse bu gün AKP daha beteridir.

O gün AKP ne ise bu gün de İnce ondan daha geri bir pozisyondur.

Örneğin AKP, danıştayın askeriyeyi denetim kararını çıkardı, TSK genel sekreterliğini lağvetti, ikili yargıyı tekleştirdi.

Özden Örnek4in günlüklerindeki darbe hazırlıkları hep bu adımlar üzerine gelişmiyor mu?

Bir süre sonra püskürtüldü. Nasıl püskürtüldüğünü de hep beraber izledik.

Yani, velev ki biz yanıldık, ama böyle girişimlere yanıldık.

Sizler İnce’nin ve Akşener’in nesine yanıldınız?

Aslında bu çifte standrt durumunuz arkasında da başlangıçta değindiğim genetiğiniz yatıyor.

İnce de Akşener de genetik şifreyi temsil ediyor; LAİSİZM.

İster önüne Özgürlükçü sıfatını koyun, ister koymayın.

Sanki Özgürlükçü Laisizmin bir oksi moron olduğunun farkında değilsiniz.

Ama laiklik kodunu terkederseniz CHP ile ittifak imkanlarının kaybolacağından korkuyorsunuz.

Son sekiz yıldır  CHP ile ittifak peşindesiniz.

İnceyi ve CHP yi eleştirerek geliştirmek, dönüştürmek yerine, susarak, onaylayarak uzlaşma arıyorsunuz.

Yine de bu bile ahlakınızla ilgili değil, zihniyetinizle ilgili.

Neden mi; en az benim kadar sizler de adanmış, bir ömrünü içtenlikle mücadeleye harcamış arkadaşlarsınız.

Öyle kolay kolay ahlak eleştirisi yapılır mı? Hakaret edilir mi? Ayıp.

Sözlüğünüz bu kadar mı daraldı?

Bu kadar mı dışına düştünüz entellektüel faliyetin?

Çünkü 12 Eylül sonrası geleneksel sosyalizmle, kırık dökük ikinci el, kötü çevirilerden öğrendiğimiz bilgilerle yüzleşmediniz.

Tek bir “eser” denilebilecek çalışma yapmadınız.

Derli toplu tek bir yazı, kitap, tez bilmiyorum.

Nehir söyleşilerle idare ediyorsunuz.

Tekçi, cinsiyetçi, devletçi, merkeziyetçi, endüstriyalist geleneksel sosyalizmle hesaplaşmadınız.

Şu meşhur burjuva demokrasisi kavramında saklı indirgemeci yaklaşım oralardan geliyor. Ben de savunmuştum bir zamanlar.

Burjuvazinin bir zamanlar demokrat olduğu; AB’nin burjuva demokrasisi olduğu. Burjuvazinin bir demokrasisi olabileceği…

Stalinizmden devralınan, 1990 larda sola damgasını vuran orta sınıf solculuğunun sürdürdüğü defektler.

Bence siz, Türkiye’nin temiz kapitalizme geçme ihtimalini bile gizli gizli sevdiniz.

Milli demokratik devrimciler sizi…