Archives For Yazılar

Taksim Sözleşmesi için hazırlanmış yazılar.


 A. Halûk Ünal

2008 yılında Amerika Birleşik Devletleri’nde araştırmacılar, yüzlerce yetişkin gence ahlaki değerler hakkındaki görüşlerini sorar.

David Brooks The New York Times’da bu gençlerin durumu hakkında şöyle yazar: “Ahlaki meseleler üzerinde düşünmek ve konuşmak konusunda ne kadar aciz olduklarını görmek insanı hayal kırıklığına uğratıyor.”

Gençlerin çoğu, tecavüz ve cinayetin yanlış olduğunu düşünüyordu, fakat “bu uç örnekler dışında alkollü araç kullanma, kopya çekme ya da aldatma gibi konulara bile ahlaksal çerçeveden bakmıyorlardı.”

Örneğin gençlerden biri şöyle konuşur:  “Neyin doğru neyin yanlış olduğu beni pek ilgilendirmiyor.”

Birçok genç de şöyle düşünmektedir: ‘Doğru olduğunu düşündüğün şeyi yap. Yüreğinin götürdüğü yere git.’

Susanna Tamaro duyduysa herhalde saçlarını yolmuş olmalı.

Yürek kelimesinin bin yıldır ima ettiklerinin yerine “dürtülerin” geçmiş olması sadece ABD gençliğini değil Türkiye’nin de halini anlatıyor bence.

 

Kamusal alanda savaş

Kamusal alan, bütün sınıfların, kimliklerin, cinsiyetlerin ve dinlerin birlikte varolduğu alanlarımızın toplamı.

Bilinen bütün tarih, bu alanda hangi değerlerin hakim olacağına ilişkin savaşın tarihi aynı zamanda.

İnsanlığın, devletsiz, sınıfsız yaşadığı çağlardan sonra, kapitalizm çağına kadar, bu alandaki değerler savaşı, dinler arası savaş olarak gerçekleşti.

Çünkü değer sistemlerini ve buna bağlı hukuku dinler temsil ediyordu.

Merkezinde tanrı/allah’ın durduğu bu değer sistemleri, insanı ve onun gündelik yaşamını düzenleyecek, kamusal alanı tanımlayıp, biçimlendirecek sayısız emir tebliği ettiler.

Kapitalizmin şafağı ise bu alanda yeni bir savaşa tanık oldu; çoğumuzun okul kitaplarından aydınlanma, rönesans ve reform hareketleri olarak bildiğimiz bu süreçte, felsefe dinden koptu, bilimler felsefeden ayrıştı ve insanlık merkezinde dünyevi olanın durduğu bir değerler sistemini kamusal alana hakim kıldı.

Evet, dünyevi olanın; peki insani olanın mı?

Bu soruya olumlu yanıt vermemiz imkansız.

Hepimiz çok iyi biliyoruz ki; dünyevi olanı insan değil para/sermaye tanımlıyor son 500 yıldır.

Para tanrısının egemenliğindeki bir değerler sistemi, tanrılarıyla birlikte dinleri ve iki ateş arasındaki şaşkın insanlığı kenara itip; kendi hükümranlığını kurmayı başardı.

Kapitalizm öncesi toplumlarda toprak kölesi olan bizler de artık fabrika ve plaza köleleriyiz.

 

Medeniyetler Savaşı

Medeniyetler savaşı olarak, takdim edilen de eski tek tanrılı dinlere tapanlarla, para tanrısına tapanlar arasındaki savaştan başka bir anlam taşımıyor.

Para tanrısı terimini katiyen mecaz olarak kullanmıyorum.

Her tanrının varlığını, hukukundan anlarız. “Adalet mülkün temelidir” yalanı, para tanrısının en çok kabullenilmiş sözü.

Hepimiz tecrübeyle biliyoruz ki, bütün sınıflı toplumlarda mülk adaletin temelidir.

Mülksüzlere sunulan adaletle, mülk sahibi sınıflara sunulan adaletin farkını yaşayarak öğrendik.

Üstelik, her iki kamp da düşmanın silahını düşmana karşı kullanma becerisine sahip; dinbazlar parayı, paracılar dini çok başarılı biçimde kullanıyor.

Ve ne yazık ki, karşılıklı güç tahkimatlarını, kitleler nezdinde ürettikleri rızayı bu tür silahlarla sağlıyorlar.

Örneğin selefi cihatçılık ve IŞİD gerçeği küresel çapta süren bu savaşın en sert, en şiddetli görünümlerinden biri, belki de en belirleyici olanı.

Sadece çete diyip işin içinden çıkmak bizi rahatlatabilir; ama bunun bir değerler savaşı olduğunu da görmezden gelirsek, iki ateş arasında kalmaktan kurtulmamız imkansız.

Para tanrısının fetih savaşları tarihini hatırlayın, Azteklerden başlayarak, sömürge savaşlarının sebeb olduğu soy kırımları hatırlayın, IŞİD barbarlarından hangi konuda farkları vardı.

Soykırım metodları bakımından mi, işgal ve ilhak ettikleri toplumların değer sistemlerine dönük kıyım bakımından mı?

Bu kez savaşın kazananı para tanrısı ve onun ruhbanları.

Dinlerin tamamının hedef olarak koyduğu tanrıya ulaşma kuralı; yerini paraya ulaşma kuralına bıraktığından bu yana; yazının başındaki gencin sözleri bir manifestoya dönüştü; “ne bahasına olursa olsun paraya ulaş.”

Gözlerinizi bir an için kapayın, elinizi vicdanınıza koyup düşünün, özellikle son 30 yıldır bu kuralın arkasında veya etkisinde olmayan kaç kişi tanıyorsunuz?

Hiç bir insan teki doğduğunda değerler paketiyle gelmez. Değerler verilmiştir, yani öğreniriz.

Tarihin tanık olduğu bütün değer sistemleri içinde ise eskimemiş, kirletilememiş olanlar; Özgürlük, eşitlik, kardeşlik, adalet, sevgi, saygı, hoşgörü, dostluk ve dayanışmadır.

 

Üçüncü yol, Kobane, Afrin kriterleri ve HDK

Bir an için iddiaları kabul edelim, PYD velev ki PKK’dir.

Bu iddiaya göre “PKK/PYD teröristleri” Dünyayı kandırmak için Rojava’da şu dibaceyle başlayan bir anayasa ihdas edilmesini sağlamış.

 

“Giriş

Din, dil, ırk, inanç, mezhep ve cinsiyet ayrımının olmadığı, eşit ve ekolojik bir toplumda adalet, özgürlük ve demokrasinin tesisi için. Demokratik toplum bileşenlerinin siyasi-ahlaki yapısıyla birlikte çoğulcu, özgün ve ortak yaşam değerlerine kavuşması için. Kadın haklarına saygı ve çocuk ile kadınların haklarının kökleşmesi için. Savunma, özsavunma, inançlara özgürlük ve saygı için. Bizler demokratik özerk bölgelerin halkları; Kürtler, Araplar, Süryaniler (Asuri ve Arami), Türkmenler ve Çeçenler olarak bu sözleşmeyi kabul ediyoruz.

Demokratik Özerk Bölge Yönetimleri; ulus-devleti, askeri ve dini devlet anlayışını, aynı zamanda merkezi yönetimi ve iktidarı kabul etmez.

Demokratik Özerk Bölge Yönetimleri; bütün etnik, toplumsal, kültürel ve ulusal oluşumların kendilerini kurumları aracılığıyla ifade etmeleri için toplumsal mutabakata, demokrasiye ve çoğulculuğa açıktır. Demokratik Özerk Bölge Yönetimleri; ulusal ve uluslararası barışa, Suriye’nin sınırlarına ve insan haklarına saygılıdır.

Toplumsal Sözleşme’nin oluşması, demokratik toplumun inşasının aracı ve toplumsal adaletin güvencesi olan Demokratik Özerkliğin tesisi ve bilimsel bir toplumun inşası için; Demokratik Özerk Yönetimler’deki Kürtlerin, Arapların, Süryanilerin, Ermenilerin ve Çeçenlerin istemleri ile Suriye’nin diğer halklarının istemleri demokratik bir Suriye ve Demokratik Özerk Yönetimler’in siyasi-toplumsal bir sistem olmasında birleşti. Bu amaçlar ve böyle bir yönetim için bu sözleşme kabul edilmiştir.”

 

İşte PYD’nin bütün Kürt Özgürlük Hareketi (KÖH) gibi kendi siyasi çizgilerinden üçüncü yol diye söz etmelerinin sebebi bu.

Ortadoğu’nun hayatına nizam vermek isteyen iki tanrının fetih orduları karşısında, üçüncü Dünyevi değerler sistemini savunuyor; bu değerler sistemiyle bir Ortadoğu kurulması için mücadele ediyor; silahlı işgalcilere karşı, silahlı nefsi müdafaa haklarını kullanıyorlar.

Türk toplumundaki tüm demokrat, sosyalist, özgürlükçü kesimlerin de bu gerçeği, toplumun diğer kesimlerine anlatması ve bu mücadeleye destek vermesi kendi çıkarımız için şart.

Bu savaşta hangi tarafı desteklediğiniz Türkiye’ye, çocuklarınıza torunlarınıza nasıl bir gelecek hayal ettiğinize bağlı.

Türkiye’de üçüncü yol çizgisini temsil eden de KÖH ve onunla birlikte mücadele eden Türk demokrasi güçleridir. Şu anda bu dinamiğin buluştuğu çatının adı da Halkların Demokratik Kongresi (HDK)’dir.

Merkezi iktidarlara inanmayan, liderlerin değil örgütlü halkın zaferine inanan, adem-i merkeziyetçi, çoğulcu, cinsiyet özgürlükçü, ekolojik bir ekonomiden yana, insanı merkezine alan ve parayı olabildiğince insanın hizmetine koşan yeni bir ülkeyi arzu edenler için Efrin direnişi, Kuzey Suriye Federasyonunun savunulması, yeni bir ülkenin savunulmasıdır.

HDK, tam da bu vaadin kanıtı olarak önerildi ve kuruldu. (HDP kongrenin seçimler için ihdas ettiği bir araçtır.)

Bizi amacımıza ulaştıracak aracın, amacımıza uygun olma zorunluluğu bakımından; merkezsiz, lidersiz, yatay, çoğulcu, meclislere ve bireylere yaslanan, muhalefet blokunun çokluğunu ve çeşitliliğini taşıyabilecek bir araç olarak düşünüldü ve önerildi.

Önce ve aciliyetle bu yapıyı gerçek inandırıcı bir kanıta çevirmeli; sonra toplumda mevcut düzene karşı birikmiş bütün itirazı ve değişim talebini bu nehre akıtmalıyız.

Bu değerler savaşını, geleneksel araçlarla kazanmamız imkansız.

Araç seçimi bile doğrudan değerler savaşına dairdir.

Kazanırsak, bu günden yarına para tanrısının kökünü kazıyamayabiliriz; ama hayatımızı her düzeyde belirlemesini engelleyecek, bir çok zeminde, örneğin eğitimde, sağlıkta, kültürde, sanatta vb. bir çok alanda insani değerlerin hakim olacağı, bir kamusal alan, büyük ölçüde kendi kendine yeten yeni bir ülke yaratabiliriz.

Elbette bu mücadele hiç de kolay, dikensiz gül bahçesi değil.

Ama yapacağımız seçimler kendimize nasıl bir yaşamı layık gördüğümüzle çok ilgili.

 

 

 

 


A. Halûk Ünal

 

Atlantik Paktı ve Rusya Federasyonu, söz birliği etmişçesine Türk işgal güçlerine yol verdiler.

Peki onlar da PYD nin “terörist olduğuna mı inanıyorlar?

Bağımsız bir Kürt devleti kuracağını mı düşünüyorlar?

Ya da iddia edildiği gibi Türk sınırlarının içine taciz veya tecavüde bulunduğuna ilişkin bilgileri mi var?

Ya da PYD’nin müzakere edilemez, ancak sopayla hizaya getirilebilir bir güç olduğuna mı karar vermişler?

Bu sorulara evet demek için ya bilinçli bir Türk devlet görevlisi, ya da bu iddialara inanacak kadar militan bir Erdoğancı olmanız gerekir.

Üstelik Rusya, bırakın PYD’yi onun üst belirleyeni olduğu iddia edilen PKK’yi bile, “terörist olarak görmediğini” defalarca, resmen açıkladı.

Yaptıkları bu seçimin yıkıcı, kanlı sonuçlarını öngörmemiş olabilirler mi sizce?

Türk devleti, YPJ/YPG nin güçlü ve şaşırtıcı bulunan savunma altyapısını aşabilirse; Erdoğan’ın pervasızca ilan ettiği “etnik temizliği”; “yüzbinlerce cihatçının Afrin’e iskan edilmesini;” direnişi aşamazlarsa da, uçaklarla yaratacakları sivil, insani yıkımın boyutlarını öngörememiş olabilirler mi?

Bence de yanıt belli; öngörmemiş olamazlar.

Kapitalizm çağında savaş da büyük bir yatırımdır ve sonuçları bu bakımdan çok iyi hesaplanabilir.

Peki, göz göre göre, – tıpkı ABD’nin Irak işgali gibi tamamiyle yalan beyanlar ve dezenformasyon üzerine kurulu- her koşulda sonuçları “etnik temizlik” anlamına gelecek bir işgale neden göz yumuyor olabilirler?

Irakta yapmışlardı; sonuçlarından bakarak gördük ki, küresel sermayenin çıkarları buna ihtiyaç duyuyordu.

Saddam sermaye akışı için bir damar tıkanıklığıydı ve kısmen başarılı bir bypass yaptılar.

Vietnam’da başaramamışlardı; Irak’ta başardılar, ama hasta hala yoğun bakımda.

Irak petrolleri Avrupalı şirketlerden ABDli şirketlere geçti.

Suriye’de başlangıçta bizzat ABD, Katar, Suud ve Türkiye tarafından desteklenen IŞİD ve “yeşil kuşak” kalıntısı cihatçıların Suriye’yi kan gölüne çevirmesi de Saddam’ın alaşşağı edilmesi gibi bir emperyal “yıkım planı”ndan başka bir anlam ifade etmiyordu.

2011 de ABD’nin sert bir dönüşle vazgeçmiş göründüğü; Türkiye’nin ise inatla devam ettiği stratejinin içe yansıyan ilk sonuçlarını ilerleyen yıllarda FETÖ-AKP savaşı olarak izledik.

Suriye’de de ABD ve RF’na göre “savaşın sonuna gelinmiş artık masa kurulmuşken”, 7 yıl boyunca savaşın dışında kalmayı başarmış bir toprağın Türk devletine hediye edilmesi; üstelik bir “etnik temizliğe” kapı aralanmış olması, neyin nesi?

 

Küresel emperyal iştahın nesnesi

Bu sorunun yanıtını bulmak için, bütün suç hikayelerinde suçluyu bulmak için izlenen klasik yolu izlemek şart; parayı takip edeceğiz.

Bunun için – 2015’ten bu yana çok yakından izlediğim Kürt Özgürlük Hareketi medyasında nedense kullanmaktan uzak durdukları bir bilgiye- kadim Kürt coğrafyasının tamamına yeraltı yer üstü zenginlikleri bakımından bakmak gerekiyor.

KÖH, neden her açıklamada bunu hatırlatmaz, hiç anlamadığımı not düşüp devam edeyim.

Bu konuda yapılmış ilk derli toplu ve yerli araştırma olan “Kürdistan ve Enerji Kaynakları” (Kibele Yayınları) adlı katabın yazarı Kadim Laçin’den aktarıyorum.

“Bu yasaklı ülke bugün petrol’de dünya’nın beşinci-altıncı büyük reservine sahiptir. Eğer 150 milyar varil petrol ve gaz tahminleri onaylanmış rezerve dönüşürse bu Kürtleri dünyanın üçüncü sırasına oturmasını sağlar. Kürdistan’ın her beş parçada ki petrol ve enerji kaynakaları toplandığında ise ikinci sıraya yükselmesi gerekmeketedir. 2013 yılına gelindiğinde dört parçalı Kürdistan, 100 milyar varil petrol reservi, trilyonlarca metreküp gaz, uranyum gibi en değerli kaynaklarıyla, yeryüzünün en kalabalık ve en parçalı devletsiz tek topluluğu; Dünya’nın kurulu sistemlerinde, nizamında varlığı bile görülmeyen tek ulusu olarak tarihe geçti.”

Yüz yıl önce 4 parçaya ayrılmış; 4 yerel sömürgeci işbirlikçi devlete emanet edilmiş bu coğrafya için küresel mutabakat onyıllar boyunca; Kürt halkının başını katiyen kaldırmayıp, çok karlı bu düzeni bozmaması yönündeydi.

20 yüzyılın sonunda “demirperde”nin yıkılmasıyla, sosyalist denilen ülkelerin hegemonya alanları da serbestleşti. Bunun anlamı çok açıktı; 21 yüzyıl tarihin en çetin yeniden paylaşım savaşlarından birine daha sahne olacaktı.

21 yy’ın başında gündeme gelen ve Saddam’ın düşürülmesiyle başlayan Ortadoğu paylaşımı belliydi ki, Suriye, İran ve Türkiye ile devam edecekti.

Elbette öncelik önceki yüzyılda “demirperde”nin korumasında olan “haydut devletlere verildi; Irak, Suriye. Sıradaki İran ve Türkiye üzerindeki paylaşım savaşını da bütün sonuçlarıyla yaşıyoruz.

Sadece petrol ve doğal gaz diye bakarsanız Türkiye’yi bu denklemde tam yerine oturtmak biraz zor olabilir. Ama bu zenginlikler içinde orta vadede birinci sıraya çıkacak olanın, su kaynakları (ve enerjinin transfer yolları) olduğunu hatırlarsanız, Türkiye’nin önemi de anlaşılır.

 

Kürt uyanışı ve KÖH

Yirminci yüzyılın Ortadoğu dengesi ilk olarak Irak işgaliyle bozuldu. Bu sürecin sonucunda ilk kez Irak federal bir modele kavuştu. Böylece – Mehabad Kürt Cumhuriyeti’ni saymazsak- ilk kez uluslararası kabule dayanan bir Kürt bölgesi ortaya çıkmış oldu.

Peşmergenin onyıllar süren mücadelesini, Güney Kürdistan halkının ödediği çok ağır bedelleri unutmamak kaydıyla; bu “kazanım”ın anahtarı Barzani sülalesinin kadim Amerikancılığında saklıydı.

Ancak, Kürdistan’ın diğer üç parçasında durum farklıydı.

Bu parçalarda Abdullah Öcalan’ın önderliğini yaptığı ve fikriyatını kurduğu Kürt Özgürlük Hareketi, belirleyici, oyun kurucu bir güce dönüştü.

İran, Suriye ve Türkiye devletlerinin bütün ortak sindirme ve tasfiye çabalarına rağmen KÖH, istikrarlı bir biçimde büyüdü ve geniş kitlelerce desteklenir hale geldi.

Üstelik ikibinlerden itibaren geleneksel sosyalizmi de terkedip, tarihte ilk kez kendisini bir kadın partisi olarak ilan etti; özgürlükçü sosyalist bir yaklaşımla Kürt diasporasında da belirleyici güç haline geldi.

2011 yılından başlayarak Arap Baharı’nın yarattığı siyasi kriz, Suriye’de de merkezi devletin yıkılmasına, PYD’nin bir güç olarak ortaya çıkmasına imkan sundu.

“Barzanicilik” ten sonra sıra “Apoculuğa” gelmişti. Batı Kürdistan’da üç kantonda ilan edilen demokratik özerklik, ilk kez “Apocu” perspektif ışığında toplumsal yaşamın düzenlenmesine imkan sunacaktı.

Üstelik eş zamanlı olarak Barzaniciliğin hakim olduğu Güney Kürdistan, hızla büyük bir siyasi ve ekonomik krize sürüklendi.

Barzani’nin referandum jokeri de bu çöküşü durduramadı. Son bir yıldır Güney Kürdistan’ın Barzanici halkı da “Apo”cuları çok dikkatle dinlemeye başlamış görünüyor.

Gelinen noktanın özeti ise; “Apoculuğun”/Özgürlükçü sosyalist perspektifin “enerji cenneti” dört parça Kürdistan’da belirleyici bir güce dönüşmüş olması; işte size, kapitalist-emperyalist sistem için bir “kabus senaryosu.”

 

Çöktürme harekatının Afrin cephesi

Herkesin malumu, T.C. sınırları içinde Öcalan’ın önerisiyle oluşan HDK/HDP’ye yönelik 2015 tarihli tasfiye operasyonunun adı “çöktürme harekatıydı.”

Şu anda başlatılana farklı bir ad vermiş olsalar da stratejik olarak “çöktürme harekatının” bir devamı niteliğinde.

Afrin harekatını da bu operasyondan ayrı algılamak çok yanlış olur.

Afrin, söz konusu tasfiye harekatının üçüncü ve en büyük cephesi.

Kuzey (Türkiye) Kürdistan’da esas olarak karadan, Güney (Irak) Kürdistan’da ancak havadan yürütülebilen harekat, Batı (Suriye) Kürdistan’da ise hem havadan hem karadan yürütülüyor.

Bunun anlamı açık, her halükarda, TSK işgali başarsa da başaramasa da bu harekat bir “etnik temizlik”, büyük bir yıkım anlamına gelecek.

Hava harekatı savaşçılara, tıpkı kuzey ve güney Kürdistan’da olduğu gibi ciddi bir etki yapmıyor.

Hatta tanklar bile sınırlı bir etkiye sahip.

Kobane direnişini ya da Cizre, Nusaybin, Sur vb hendek direnişlerini hatırlayın.

Kentler tanklarla kuşatılıp, gece gündüz bombalansa da gençlerin cephanesi bitene kadar kara gücü mahallelere girememişti.

Ama evler yıkıldı, bodrum katlarında silahsız siviller napalm benzeri silahlarla yok edildi.

Afrin’de de durum aynı. Uçaklar 2 şehir 336 köyden oluşan bu coğrafyada taş taş üstünde bırakmayacak; binlerce sivili katledecek; onbinlercesini de göç denilen sivil ölüme sürecektir.

Kısacası emperyal güçlerin tamamı bu harekatın kaçınılmaz bir “etnik temizlik” olacağını gayet iyi biliyordu ve buna rağmen yol verdiler.

Değerli Kürt gazeteci Necmettin Salaz dün yaptığı bir röportajda bu küresel kirli ittifakın anahtarını anlamamız için çok isabetli bir kanıt sundu; “Hatırlarsanız bir kaç gün önce bir ABD’li yönetici Rojavalı Kürtlere aynen şunu söyledi; ‘Sahada iyi savaşçı olmanız, IŞİD ile mücadeledeki başarınız siyaseten istediğiniz her şeyi yapabileceğiniz anlamına gelmez’.”

Hoolywood filmlerinde çok kirli bir işi yapması için hapisaneden bir suçlu şartlı tahliye edilir. Ölüm riski yüksek bir görevi başarır ve sağ kalırsa affedilecektir.

Ergenekon/Erdoğan ittifakı ile emperyal güçler arasındaki anlaşmayı da böyle kabul edebiliriz.

Ortadoğu Dünya’nın kalbidir. Orada enerji kaynaklarının kalbinde yeşeren özgürlükçü sosyalist bir projeyi ezmek de “Birleşmiş Devletler”in öncelikli görevidir.

TSK’nın yenilgisi Türkiye’nin değil Erdoğan ve Avrasyacıların (faşist diktatörlüğün) yenilgisi olur ki, emperyal güçlerin de bir süre ikinci plana ittikleri iç çatışmalarını tazeler, bazı ittifakları çatlatır veya parçalar; insan merkezli yeni bir ülke kurmak için olağanüstü bir fırsat doğar.

Yok eğer, Kobaneyi savunduğumuz gibi Afrin’i de savunmayı başaramazsak; çok uzun ve karanlık bir tunel bizleri bekliyor.

 


A. Halûk Ünal 

Erdoğan’ın inşa ettiği faşist diktatörlük, özel bir savaş devleti olarak, Saray ittifakının kitlesel desteğini büyütmeyi; Ülkenin bütün sağ partilerini, -aralarına CHP’yi de katarak-kendi siyasetinin arkasına konsolide etmeyi yeniden sağladı.

Nasıl halkın güvenlik algısını provoke ederek, -HDP koalisyonuna karşı kanlı, şedit bir tasfiye harekatı eşliğinde – 1 Kasım’da 7 haziran sarsıntısını atlatmayı başardıysa; şimdi de Afrin harekatıyla çekirdek oylarındaki erimeyi bir süre için durdurup, “yeni kapı ruhunu” yeniden oluşturmayı başarmış görünüyor.

Bu sefer sağlanan mutabakatın CHP’nin savaş desteğiyle çok daha güçlü olduğunu anlamak için, 15 temmuzda laiklerin büyük çoğunluğunun içten içe, darbenin Erdoğan’dan bir kurtuluş olmasını dilediklerini hatırlamak yeterli.

Peki, sosyal medyada Ak trollerle rekabet halindeki CHP trollerinin dışında kalan, CHP’liler bu desteği nasıl değerlendiriyor?

Bu desteğin getirisi hakkında hangi beklentilere sahip?

Denizin öte yakasından bunu gözlemleme şansım yok.

Ama benim baktığım yerden savaşa destek, sadece benim gibi düşünenler için değil, her CHP’li Kemalist için de “kendi mezarını kazıp, üzerine toprak atmak” anlamını taşıyor.

Neden böyle düşündüğümü anlatmaya çalışayım.

İslamcılığa destek

CHP kitlesinin, 28 Şubattan bu yana -beğenelim ya da beğenmeyelim-

“İslamcıların yükselişini” durdurmak için her yolu denediğini biliyoruz.

Erdoğancılığın egemenliğini, iktidarı ele geçirmesini, kendi tercih ettikleri “yaşam biçimi açısından birincil tehdit” olarak algıladılar.

Erdoğan siyasetinin AB ve NATO çıpasına bağlı olduğu dönemlerde bile, ısrarla ve tutkulu bir öfkeyle herkesi “Erdoğan’ın gizli ajandasına” ikna etmeye çalışıyorlardı.

Erdoğan, esas olarak 2011 sonrasında, ve hala bu iddialara kanıt olarak gösterebilecekleri sayısız girişimde bulundu ve bulunmaya devam ediyor.

Erdoğan’ın Ortadoğu çapında Müslüman kardeşler ekseninde bir sünni blokun hamiliğini ve öncülüğünü yaptığı; Suriye’deki cihadist gruplara Suud ve Katarın sponsorluğunda kaynak ve silah ulaştırdığı; Türkiye topraklarında barındırıp, koruma sağladığı; artık bütün Dünya’nın kabul ettiği bir gerçek.

Üstelik “açık yeşil kuşak” adı verilen bu misyon, başlangıçta Atlantik Paktı projesi iken, Paktın keskin strateji değişikliğine rağmen, Erdoğan’ın ısrarla projeyi sürdürmeye çalıştığı da bir başka gerçek.

ÖSO’nun bileşimi ve niteliği de bütün bu bilgileri güncelleyerek teyit ediyor. İçine komuta düzeyinde MİT ve TSK kadrolarının tebdili kıyafet yerleştirilmiş olduğu cihadistlerden kurulu bir haydutlar topluluğu. IŞİD le aralarındaki şimdilik tek fark, kafa kesmiyor olmaları.

Sadece bir “vurucu güç” olarak bile kullanılmıyorlar, Afrin düştüğünde, buraya iskan edileceklerini geçtiğimiz iki gün içinde iki kez Erdoğan’ın ağzından dinledik. Yani anlaşıldı ki “zeytin dalı” Afrin’i, İdlip’de biriken her türden cihadist çetenin yeni yaşam alanına dönüştürme projesidir, aynı zamanda.

Erdoğan, hezimete uğramış, artık tümüyle Suriye’den kazınmanın eşiğindeki cihadistlere Türkiye korumasında kalıcı bir toprak parçası sağlamanın peşinde olduğunu gizleme ihtiyacı bile hissetmeyecek kadar özgüvenli.

Bu durumda CHP kitlesine soruyorum; Afrin savaşına verdiğiniz destek, kökten karşı olduğunuz Erdoğan’ın İslamcı siyasetine Ortadoğu çapında çok ciddi bir güç kazandırmak anlamına gelmiyor mu?

Kemalist siyasetin tarihen baş çelişkisi olan bir hasma böylesi bir destek verme çelişkisini hangi gerekçeyle açıklayabiliyorsunuz?

Ortadoğu’daki yegane seküler dalgakıranı tasfiye etmek

Erdoğan’ın sürekli olarak ileri sürdüğü “sınır güvenliği, terör tehdidi” iddialarını CHP genel merkezinin paylaştığını gördük.

Burdan hareketle “tarihi hasıma” karşı terazinin bir kefesine islamcılığın güçlenmesi, diğer kefesine “terörün” güçlenmesini koymuş ve İslamcılığın güçlenmesi ağır basmış görünüyor.

Bu başlık altında iki önemli çelişki söz konusu.

Birincisi, PYD’nin terörist olması iddiası.

Referans alınabilir yerli ve yabancı bütün sözlüklerde terör kavramının tanımı birbirine benzer ve PYD’nin hiç bir eylemiyle uyum göstermiyor.

Üstelik ilk önce PYD nin kaleme aldığı, bu gün ise daha da geliştirilerek Kuzey Suriye’de kullanılan anayasa, Türkiye’nin bile sahip olmadığı kadar modern, demokratik ve seküler.

Buraya önemli bir ayrıntı daha ekleyelim; söz konusu anayasa (toplum sözleşmesi) yalnızca kağıt üzerinde kalan bir belge niteliğinde değil. Tersine 2014 den itibaren etkin bir biçimde uygulanıyor.

Geçtiğimiz aylarda üç aşamalı seçim sisteminin ilk iki aşaması tamamlandı ve ülkede 6 binin üzerinde mahalle meclisi, ilçe ve il meclisleri seçimle belirlendi. Üçüncü ve son aşama olan kanton parlementolarının seçimi ise savaş nedeniyle ertelenebilir. Savaşa rağmen yaparlarsa da şaşırmayın derim.

Ortadoğu’da bu özelliklere sahip, özellikle de seküler bir yaşam anlayışını eksen alan başka bir örnek yok. Bu nedenle rahatça Ortadoğu’daki islamcı dalgaya karşı tek seküler dalgakıran PYD öncülüğündeki harekettir; diyebiliriz.

Bu nedenle de kapitalizmin kalesi bir çok ülke, KSF’na Kuzey Kore muamelesi yapmak yerine, PYD’nin kendi ülkelerinde resmi temsilcilikler açmasına izin verebiliyor.

Malumun ilanı olacaksa da son olarak yenilmez sanılan; Irak, Suriye ve Barzani askerlerinin önünden çil yavrusu gibi kaçıştığı; bütün Dünyanın korkulu rüyası IŞİD çetelerini hepimizin tanık olduğu bozguna uğratan güç, PYD öncülüğündeki savaşçılardı.

Şimdi, CHP’ye oy veren topluma sormak gerek; kendi açısından PYD’yi – zorunlu ve tutarlı olarak- yok etmek isteyen Erdoğan’a verdiğiniz destek, böyle bir seküler dalgakıranı da yok etmeye destek anlamını taşımaz mı?

Türkiye’de bile koruyamadığnız seküler cephenin böylesine önemli bir müttefikinin kırılmasına destek vermekle, ayağınıza kurşun sıkmış olmuyor musunuz?

Bir ihtimal, bu anlattıklarıma inanmıyor olmanız.

Bu durumda da “terör ve kötülük kaynağı” olan bir hareketin neden böyle bir “anayasal, ekonomik ve siyasi demokrasi görüntüsü arkasına saklandığına,” hatta “reklamı abartıp,” tarihte ilk kez öncülüğünü yaptıkları değişime neden “kadın devrimi” adını verdiklerine ilişkin de bir açıklamanız olması gerekir.

Ekonominin krize sürüklenişine ciddi bir katkı

CHP’nin içinde ve çevresinde nitelikli iktisatçılar var.

Geçtiğimiz yılları bir kenara birakalım, sadece 2017 içinde yazdıkları, söylediklerini alt alta eklediğimizde, ülkenin Erdoğanizm’in yönetimiyle krize sürüklenmekte olduğunu gayet açık anlatıyorlardı. Bunda da hem fikiriz.

Yalnızca Böke’nin açıklamalarına bile baksak, ekonomimizin böyle bir savaşı taşıması imkansız.

Üretim ekonomisini sanayisiyle tarımıyla nerdeyse bitirmiş; Dünya’nın finans merkezlerinden biri olma hedefini gerçekleştirememiş, esas olarak inşaattan, hizmetten ve paradan para kazandıran bir ülke olarak; üç cephede süren bir savaşı nasıl finanse edebiliriz?

Bunun sürüklenmekte olduğumuz krizi hızlandıracağı aşikar.

CHP’ye oy verenlerin sosyo ekonomik profillerine bakıldığında Türkiye’nin en eğitimli orta sınıf seçmen topluluğunu görüyoruz.

Krizler en sert ve acımasız biçimde orta sınıfı vurur önce. 2001 krizinin anıları hala hafızalarda olsa gerek.

Şimdi yine soralım CHP’ye oy verenlere; bunu bile bile savaşa destek vermenizi nasıl açıklıyorsunuz?

“Terör” kefesi açlık, yoksulluk ve işsizlik kefesine ağır mı bastı?

Etnik temizliğe destek

Erdoğan, her ne kadar “bu savaş Kürtler’e karşı değildir. Terörü temizlemek için ordayız” diye bağırsa da; hep yaptığı gibi işin aslını söylemeden de duramadı.

En son muhtarlar toplantısı da dahil, bir kaç kez, “savaşın amacının ÖSO ve 3,5 milyon suriyeli göçmene yurt yaratmak” olduğunu itiraf etti.

Eğer Afrin’de “terörist” olarak adlandırdığınız güçler şu an itibariyle ikamet eden 1 milyon insanın içinde beş on bin kişi olsa, bu açıklamanın bir mantığı, kendi içinde bir tutarlılığı olduğunu kabul edebilirdik.

Rojava’da yaşadığım yedi ay boyunca Afrin dahil milyonlarca Kürdün “Apocu” olduğuna tanık olmuş biri olarak; bu gerçeği devletin bilmiyor olmasına ihtimal vermem imkansız. Bütün mitinglerde yüzbinlerce insan abartmıyorum binlerce Apo posteri taşır.

Sizin için Atatürk ne ise Ahmet Altan’ın o müthiş yazısındaki gibi Kürtler için de “Atakürt”, benzer bir değere sahiptir.

Maksadım iki liderin mukayesesi değil, kitlelerin liderlerine ilişkin algısını hatırlatmak.

Şimdi soralım, Afrin toprağında ÖSO cihatçılarını ve onlarla barış içinde yaşayabilecek Suriye göçmenlerini barındırabilmek; Kürdleri o topraklardan sürmeden mümkün mü? Peki, bir an varsayalım ki, TSK unsurları savaş hukukuna çok sadık; ÖSO cihadistlerinin Apocu olduğunu bildiği yüzbinlerce insana dostça davranacağını mı düşünüyorsunuz? Ya da “ne yapalım onlar da Apocu olmasaydı; kendi düşen ağlamaz” mı diyeceksiniz?

Aslında olacaklar çok açık; eğer TSK kazanırsa ciddi bir etnik temizlik hedefi Erdoğan’ın bizzat ağzından ilan edilmiş oldu.

Peki sizin dünya görüşünüz ve vicdanınız Apoya sempati duyduğu için bir halkın etnik temizliğine rıza gösteriyor mu?

OHAL’den Savaş Hali’ne geçişe destek.

Başkanınınız, sözcüleriniz, aylardır OHAL karşıtı açıklamalar yapıyor. Adalet yürüyüşleri düzenliyor. Erdoğan’ın seçimleri ve referandumu kendisi için dikensiz gül bahçesine çevirme çabalarını teşhir etmeye çalışıyor.

Başa çıkamadığımız OHAL, bu savaşla birlikte fiilen bir seferberlik, savaş haline dönüşmedi mi?

Savaşa hayır diyenlerin bile yasaklanıp, gözaltına alındığı tutuklandığı bir iklim oluşmadı mı?

Diktatörlük daha koyulaşıp, pekişmedi mi?

Peki savaşa evet diyerek, bütün bu ortama da destek vermiş olmadınız mı?

Yani çok umutlu ve iddialı olduğunuz seçim ve referandum sürecinin aslında tümüyle elinizden kayıp gitmesine katkı vermiş olmadınız mı?

Hani hep “ çocuklarımızın yüzüne bakmak”tan söz ediyoruz ya; sizin çocuklar bu ülkenin en eğitimli kesimi, ilerde çok sağlam sorular sorabileceklerini hiç unutmayın derim.


A. Halûk Ünal

Bütün Türkiye, hatta bütün Dünya heyecanla Türk Devleti’nin Afrin’e askeri müdahalesini izliyor.

Toplumun büyük bir kesimi “Özerk Kuzey Suriye Federasyonu’nun (KSF), PKK orijinli bir terörist yapılanma” olduğuna inandırılmış durumda.

Ancak, 15 yıldır bu inançta olup, Erdoğan’ı istikrar ve huzur umuduyla destekleyenler, iki yıldır Erdoğan’a desteğini kesmeye başladı.

Son kamuoyu araştırmalarında çok uzun zamandır ilk kez, toplumun sorun algısında birinci sırayı ekonomi, işsizlik vb. iş ve aş meselesi almış durumda. Terör alt sıralara inmiş.

Bu savaşın birincil sebebi, Erdoğan’a 1 Kasım zaferini sağlayan terör ve istikrarsızlık korkusunu toplumda yeniden birinci sıraya çıkartmak.

Savaşın sebebleriyle ilgili düşüncelerimi yakın zamanda paylaşmıştım.

Şimdi savaşın olası sonuçlarına bakmak istiyorum.

afrin-tsk-grafik,q9eBs0YGr0Sz5KSZIxPp-Q

Emperyal güçler

Bu süreçte bir kez daha görmüş olmalıyız ki, emperyal güçlerin standart politikası ulus devlet çıkarları merkezli.

“Tavşana kaç tazıya tut” ise, en sık kullandıkları taktik.

Aksi halde hepsi çok iyi biliyor ki, 7 yıldır KSF sınırları içinden Türkiye’ye taş bile atılmadı.

Kısacası tecrübeli, aklı başında hiç bir siyasi odak bunların ipiyle kuyuya inmeye kalkmaz.

Nasıl ki koalisyon güçleri 6-7 ekim günlerinde uçaklarını Kobane üzerinde uçuruyor, ama bir türlü doğru hedefleri vuramıyor; savaşın dengesinin ne yöne gideceğini izliyorduysa; şimdi de benzer bir tutum içindeler.

Türkün yumurtasını Kürd’ün yumurtasına vurup, iki tarafı da hizaya sokmak amacındalar.

Her zaman olduğu gibi, sonunda kavgayı ayıran ve yeni kazanan olacaklarını düşünüyorlar.

Burada gözden kaçırılmaması gereken nokta, Emperyal güçlerle Türk Devleti arasındaki gerilimlerin taktik, özdeşliğin ise stratejik olması.

“Türk muhalif” kesimlerinde bu ayrımın stratejik olduğu, hatta Erdoğan’dan kurtuluşu sağlayacağı hayalleri çok yaygın.

Oysa bunun gerçekle bir alakası yok, bu kesimlerin sinizmi, böyle hayaller görmelerini de kolaylaştırıyor.

Onlar, birbirleriyle kıyasıya savaşırken, “ortak düşmana” karşı birleşmeyi çok iyi bilirler.

Ortadoğu’da hem emperyal güçlerle hem de Türk sömürgeciliği ile stratejik çatışması olan tek güç KSF.

PYD öncülüğünde ortaya konmuş ve ülke halklarının önemli bir kısmının umudu haline gelmiş olan anayasa ve ekonomik programda ifadesini bulan yeni Suriye’nin radikal demokratik inşa planı, kapitalist emperyalist networkün kabullenmesi çok güç olan bir proje.

Kafası karışık olanlar PYD’nin Rojava Anayasası’nı okuyup, karar verebilir. Böyle bir anayasayı hangi sermayedar, egemen, faşist ya da sağcı kabul eder? Ve hangi aklı başında, seküler, demokrat böyle bir anayasayla yaşamak istemez?

Bu gün “terörist” diye saldırıya uğrayan toplum asıl “suçu” böylesi bir gelecek tahayyülünü inşa etmeye başlamış olmak.

Bu nedenle Suriye için kapitalist perspektifin birleştirdiği güçler, anti – kapitalist perspektifin biçimlendirdiği KSF’ye gerçek dost olmaları, stratejik ortak olmaları imkansız.

Öte yandan, 7 yıldır PYD’nin diplomatik ve askeri başarıları tarihte ender rastlanan bir durumu ortaya çıkardı.

Tarihin tanıdığı en büyük isyan hareketi bütün emperyal güçlerle diplomatik bir denge kurmayı başardı.

Yine malum sinizm malülleri bunun PYD’nin verdiği tavizlerle ilgili olduğuna inanmayı tercih ediyor.

Bakın Barzani’ye tavizin dik alasını vermiş vermeyi sürdürüyor, yine de benzer bir diplomatik ve askeri başarıyı gösteremiyor.

Yani mesele verilen tavizde değil, siyasi iradenin nasıl bir ruh haliyle ve akılla müzakere yapabildiğinde.

Bu açıdan Afrin’in geleceği için kaygılananlar yüreğini ferah tutsun; kanıt soran da Sipan Hemo’nun, Aldar Xelil’in açıklmalarını okusun.

Emperyal güçler, bekleyip görecek, kim kazanırsa ona yanaşacak; yenileni de elinden tutup ayağa kaldırıyormuş gibi yaparken yeni tavizler talep edecek.

 

Nefret ve Onur

Peki Afrin’de askeri olarak kim kazanacak?

Kobane de kim kazandıysa yine o kazanacak.

Neden mi?

IŞİD üzerine yapılan incelemeleri okuyorsanız, tarihin tanık olduğu askeri yetenekleri, eğitimi ve teknolojisi en yüksek şehir savaşı gücü olduğunu anlarsınız.

Kobaneye 40 kadar tank, ağır silahlar ve 5 bin kadar milisle saldırmışlardı.

Üstelik inanmasanız da büyük çoğunluğu “inandıkları dava uğruna” bedenlerini bir silaha dönüştürmekte tereddüt etmiyor.

Kimse yenileceklerini beklemiyordu. Ama yaşadıkları sadece yenilgi olmadı, KÖH’i güçleri, özellikle de YPJ karşısında hezimete uğradılar.

Sonra bir daha da bellerini doğrultamadı, Rakka’yı Der Ez Zor’u bile teslim ettiler.

Aradaki fark bir kaç kelimelik; biri vatanını, halkını, hayallerini koruyor, diğerleri işgal etmek, bitirmek istiyor.

Birini nefret yönetiyor, diğerini onur.

Belki çoğunuza, Rojava için anlatılan çoğu şey gibi YPJ/YPG lilerin feda eylemleri de probaganda gibi gelmiştir.

Ama onlar gerçekti. Hatta artık hakikat mertebesine kavuştular.

O tanklar uzun süre Türk devletinin döşediği mayınlardan üretilen el yapımı patlayıcılar ve intihar eylemleriyle durduruldu.

KDP’nin silah ve mühimmat desteği çok sonra, savaşın kaderi belli olduktan sonra geldi.

Afrin’deki Türk ordusunun durumu farklı mı?

Öne sürdükleri ve kod adı ÖSO olan çetelerin zaten IŞİD çeteleriyle askeri bakımdan kıyaslanması mümkün değil, hani Trump’ın “ne idüğü belirsiz birilerine neden para veriyoruz” diye aşağıladığı ekipler. Kafa kesip, probaganda videosu yapmayan, kifayetsiz IŞİD de diyebiliriz. Hepsi cihatçı ve paralı askerler.

Şimdilik “Recep’in askerleri.” Yarın kimden maaş alırlar belirsiz.

Peki Türk ordusunun cepheye sürdüğü profesyonel askerlerin durumu ne?

Onların durumunu da Cizre’de Nusaybin’de Sur’da gördük.

Duvarlara o aşağılık cümleleri yazan, ancak bir avuç gencin cephanesi bittiğinde mahalleye girip, sivil halkın evlerine, yatak odalarına cinsiyetçi semboller bırakan, bunları cep telefonlarıyla çekip, paylaşarak övünebilen, tefessüh etmiş, psikopatlardı.

Daha beteri, iç iktidar savaşının sonucu olarak Türk ordusunun komutanlarının yarısı hapiste, ya da tasfiyeye uğramış durumda.

Zaten 40 yıldır PKK ile başa çıkamamış olan askeriye şimdi darmadağın ve moral olarak çok kötü durumda.

En son Perinçek’in tepinmesini yabana atmayın. Askerin karın ağrısının sesiydi.

MİT’in Ortadoğu ayağının yöneticilerinin (PKK Ortadoğu masası ve insan kaynakları bölümü daire başkanları ve 20 başka görevli) esir düştüğünü, çözülüp, konuştuğunu da bu bilgiye ekleyelim.

Yani savaşın en önemli kısmı olan istihbarat da perişan.

Yani IŞİD çok yüksek bir özgüven ve moralle saldıran, “bir davası” olan gönüllüler ordusuydu.

TSK ise iktidar ve para için bu mesleği yapan, büyük bir güven yıkımına uğramış, hiç bir davası kalmamış bir komuta kademesinden oluşuyor. Nefret edebilecek halde bile değiller bence.

Afrin halkı ise, bütünüyle sokaklara çıkıp, kararlılığını gösterdi.

Afrin savunma güçleri, bu savaşa 2015 ten bu yana hazır. Aradaki zamanı hazırlıkları derinleştirerek geçirdiler. Şu anda neredeyse her evin sığınağı var.

Üstelik şimdi, teknoloji olarak da çok daha gelişkin bir konumdalar.

Ellerinde ağır silahlar karadan karaya ve havaya tanksavar, uçaksavar füzeler mevcut.

Peki Fırat’ın doğusundaki SGD güçlerinin eli armut mu toplayacak? Seferberlik ilan ettiler.

Bu arada PKK de seferberlik ilan etti. Bu da Dünya’nın onlarca ülkesinde örgütlü Kürdün harekete geçmesi anlamına geliyor.

Bu arada Kuzey Kürdistan’da (Türkiye) gerillanın da izlemekle yetinmeyeceği malum.

Üstelik, Batı’da mevcut sinizm hakimiyeti ve suskunluk sürerse savaşı batıya taşıdığı için kimsenin Kürtlere kızmaya da hakkı olmayacak.

Yani savaşın askeri ve teknik açıdan sonucu belli.

Not : Sanırım ve umarım bu savaş vesilesiyle ortaya çıkan geniş rıza ilişkisi, HDK/HDP ye  anayasa ve program yazmaksızın, aş, iş, kalkınma meselesini demokrasi mücadelesinin temeli olarak görmeden başarılamayacağını daha net gösterir.

Yapabiliriz -2

18/01/2018

A. Halûk Ünal 

Yazının ilk bölümünde Fırat’ın batısındaki solun hakim sosyalizm anlayışı, parti, program yaklaşımı sürdükçe, duvarın altında kalan sosyalizmle köklü bir yüzleşme yaşanmadıkça, alternatif bir ülke ve yaşam tahayyülü geliştirmenin de imkansız olduğunu yazmış, Türkiye topraklarında söz ettiğim içerikte bir yüzleşmeyi göze alabilen tek liderin de A. Öcalan olduğunu iddia etmiştim.

Bu nedenle kısaca KÖH’ün geldiği teorik, politik konumu sonra da daha ayrıntılı biçimde HDK/HDP projesini ele almakta yarar var.

Kürt özgürlük Hareketi

KÖH, Türk devletinin sömürgeci bir devlet, Kürdistan’ın da bir “iç sömürge” olduğundan hareketle, 1978 le 1995 e kadar geçen sürede “milli mesele” merkezinde bir programla ve geleneksel sosyalizm anlayışıyla ilerledi.

1995’ten itibaren “erkek sorunu” ile başlayan yüzleşme, yeni yüzyılın ilk çeyreğinde teorik bir çerçeve ve temel ilkeler düzeyinde “tamamlandı.”

Merkeziyetçiliğin (veya demokratik merkeziyetçiliğin), devletçiliğin karşısına adem-i merkeziyetçiliği, komünalizmi; cinsiyetçi, eril geleneğin karşısına cinsiyet özgürlükçülüğü; tekçiliğin karşısına çoğulculuğu; endüstriyalizmin karşısına ekolojiyi koydu.

Elbette tamamlamak fiilini tırnak içinde kullanıyorum.

Hipotezin – her hipotez gibi – bir çok konuda, zenginleştirilmeye büyük ihtiyacı vardı; hala da var.

Kimilerine göre Marksizm’den bir savruluş, sapma, kimine göre de 21. yy sosyalizmi kapsamında tartışmak, ya zenginleştirmek, ya da aşmak zorunda olduğumuz bir eşik, Öcalan fikriyatı.

Öcalan fikriyatı, ya da KÖH’nin ifadesiyle “yeni paradigma” ikibinlerden bu yana önce dağlarda gerilla komünlerinde, şimdi Kuzey Suriye’de “üçüncü yol” olarak adlandırılan bir anayasa ve toplumsal değişim programı üzerinden test edildi ve edilmeye devam ediyor.

Üçüncü Yol

Elbette Rojava süreci “yeni paradigma”nın kendisine bir uygulama alanı bulmasından ötürü tüm dünya devrimcileri için çok büyük bir önem taşıyor.

Benim gözlemleyebildiğim kadar, 2011 arap baharı süreci, KÖH’nin önüne çok somut bir kurucu proje yapma zorunluluğunu pratik olarak koymuş oldu.

Örneğin dağ komünleri ve Rojava pratiği gösteriyor ki, “yeni paradigma” toplumsal dönüşümü devrimden sonraya ertelemiyor.

Tersine kapitalizmin – ve savaşın- içinde, onu çatlatan, gerileten, dönüştüren öz insiyatiflerin gelişmesini temel alıyor.

Sosyal ve siyasi dönüşümün bu günden başlaması gereken bir devrimci pratik olduğunu ileri sürüyor.

Öcalan’ın ortaya koyduğu perspektif uyarınca, kitlesini de “partinin takipçileri, tabanı” olarak değil, bir “kurucu irade” olarak geliştirmeye ve büyütmeye çalışıyor.

Geldiğimiz noktada artık, elimizde onlarca farklı halkın, bir çok dinin, ve bütün yoksulların, ezilenlerin damgasını vurduğu ve korumak için canını feda ettiği bir anayasa ve sosyo ekonomik bir geçiş programı var.

Bir başka ifadeyle Suriye ve tüm Ortadoğu için yeni bir gelecek tahayyülü vücut bulmuş durumda.

Emperyalistin silahıyla devrim olur mu, mealindeki mugalataları ne ciddiye alacak ne de bunlara zaman ayırabilecek bir durumdayız.

Tersine bir çoklarının üçüncü Dünya savaşı olarak da adlandırdığı bir bölgede, bütün bölgesel sömürgeci güçler ve küresel emperyal güçlerle kuşatılmış bir alternatif yeşeriyor.

Hepimizin yakından izlediği gibi, bölgede tutunmak isteyen bütün emperyal güçler, KÖH ile müzakere ve işbirliği yapmaksızın ilerlemeyi göze alamıyor.

Bunun nedenleri var elbette.

Birincisi, ne bölgede ne tarihte böylesi bir feda bilinci ve kararlılığa sahip, bu büyüklükte ve bu kitlesellikte bir politik güç varolmadı.

KÖH, milyonlarca Ortadoğulu (ve Dünyalı) bir çok milletten milyonlarca insanın politik, saygın bir temsilcisi durumunda.

Tarihin bildiği en geniş çok uluslu, çok dinli, milyonlarca insanın umudu olmuş bir organizasyondan söz ediyoruz.

KÖH’nin ulaştığı askeri yetenek ve teknik, tarihte muhalifler bakımından, çok az tanık olunan bir düzeye sahip. Hem dağ gerillası, hem şehir gerillası taktiklerini çok özgün biçimde sentezlemiş onbinlerce genç savaşçıdan oluşuyor.

40 yıldır, küresel emperyal güçlerin en gelişkin askeri tekniklerine sahip bölgesel sömürgeci devletlerin başedemediği, yenemediği bir güç.

Ve son olarak, büyük bir krizin ve kaosun hakim olduğu bölgede, barış ve istikrar sağlayabilecek tek kurucu projenin sahibi.

Burada bir not düşeyim, ak ve karadan, mutlaklıklardan söz etmiyorum.

Karmaşık ve çok bilinmeyenli bir sürece baktığımızın çok farkındayım.

Ama büyük resme baktığımda tanımlayıcı noktaların, bardağın dolu tarafının, bunlar olduğunu görüyorum.

Hareketin bölgedeki bütün öncü unsurları, bu konularda son derece açık, berrak bir zihne sahip.

Tüm bu nedenlerden ötürü, kendisine sosyalist diyen herkesin Türkiye sınırları içinde bir siyasi strateji tartışmaya başladığında denklemin şu iki bilinenini kabul etmesi de zorunlu.

Birincisi bu denklemde özdeş vektörlerden kıyas kabul etmeyecek biçimde büyüğü ve güçlüsü KÖH’dir. Ve hipotezi bir proje niteliği kazanmış ve her geçen gün daha da doğrulanmaktadır.

Samimi her sosyalistin, bu hipotezi ve onunla ilgili uygulamaları ya eleştirip çürütmesi, ya da alternatifini sunması gerekir.

Bence, KÖH’nin zaferi için seferber olmayı, bütün maddi ve fikri araçları eleştirel bir temelde bu mücadeleye seferber etmeyi gerektiren bir durumla karşı karşıyayız.

Marks’ın engels’in topu topu 71 gün süren Paris komününe gösterdikleri tutumdan daha azını gösterenlerin de gerekçelerini çok açık ortaya koymaları gerekir.

İkincisi ise, dönemin küresel koşulları, kriz ve savaş, hiç ülkedeki sol stratejinin lokal olarak ele alınmasına izin vermez.

Bu nedenle Türkiye’de de, kendimizi bu büyük resim içinde konumlandırmaksızın, başarılı bir demokratik sosyalist siyasi strateji tasarımı yapılamaz.

HDK/HDP’nin rolü ve misyonu

Bir KÖH projesi olan ve Kürt ve Türk solunun mücadelesini birleştirmeyi hedefleyen HDK/HDP kurulduğunda, en büyük beklentimiz KÖH’ün bu yazıda ele aldığım sorunlara dönük bütün kazanımlarını HDK/HDP’ye taşımasıydı.

Bu, bazı açılardan gerçekleşmedi.

Bence bunun temel sebebi Türkiye’li “Apocu”ların, Suriye’deki kardeşlerinin başardığını aynı düzeyde başaramamasıydı.

Başarıdan kastettiğim, “Arap Baharı” sürecinin sonucu olarak, Suriye’nin önemli bölümünde Şam’ın kontrol edemediği bölgelerin ortaya çıkması ve KÖH’ün de silahlı güçleriyle Rojava’da bir öz yönetim alanı yaratması değil.

Rojava’nın başarısı uzaktan bakanlarca hep buna bağlanıyor. Bu tamamiyle eksik bir tespit.

Ocak 2014’de ortaya konulan “toplum sözleşmesi/anayasa” bu başarının anahtarıdır. Elbette KÖH, en çok bilinen yanıyla malum askeri yeteneklere sahip olmasa, bu korunamayabilirdi. Ama bu tür bir içeriği olmayan askeri yeteneklerle de gidilecek yer çok uzun olmazdı.

Türkiyede Öcalan fikriyatı, somut bir toplum sözleşmesi ve sosyal, ekonomik ve kültürel programa dönüştürülemedi.

Örneğin daha önce Bakur’da yüzün üstünde yerel yönetimi ezici bir üstünlükle kazanmış olan KÖH, yerel yönetimleri bu gün Rojava’da ele aldığı gibi alamadı.

Eğer bu konu doğru ele alınabilseydi; Rojava kadar güçlü evrensel etkilere sahip bir deneyime dönüşebilirdi.

Bu eksiklik, bence HDK/HDP’ye de taşındı. Partinin de benzer biçimde bir ülke tahayyülü ortaya koymasını engellediği gibi, kimlik siyasetine sıkışmış bir parti gibi algılanmasında da büyük rol oynadı.

Bence eksiklerimiz bununla da sınırlı kalmadı.

HDK/HDP projesi başka açılardan da Öcalan’ın önerdiği tarzda inşa edilemedi.

En önemlisinden başlayarak bakmaya çalışalım.

Her ağacın kurdu kendinden olurmuş. HDP de , HDK’nın kurdu oldu.

Aslında bu, sürecin en çok bilinen yönlerinden biri. Yine de bilmeyen ya da unutmuş olanlar için hatırlatayım.

Öcalan tarafından bizzat ortaya konulan ve barış görüşmeleri sürecinde topluma sunulan proje Halkların Demokratik Kongresidir.

Yani Öcalan, KÖH pratiğinde başarısı test edilmiş Demokratik Toplum Kongresinden mülhem HDK’yı KÖH ve “Türk” solunun ortak mücadele platformu olarak önerdi.

Kongre tarzı örgütlenme, bilindiği gibi, geleneksel parti örgütlerinden bir çok temel açıdan farklı, yeni nesil bir siyasal örgütlenme formu.

Birinci bölümde özetlemeye çalıştığım gibi üretici güçlerin yeni niteliği, çalışan sınıfın yeni kompozisyonu, Dünya’da sayısız kent isyanı, yeni nesil politik örgütlenmeleri koşulluyor artık. Kongre tarzı da bunlardan biri.

Tekil bireyler, yeni nesil yerel inisiyatif ve girişimler, politik kümeler, sendikalar ve partilerin bir arada mücadele edebileceği muhalefet blokları ancak bu tarz formlarla mümkün.

Bu teklif solda geniş bir kabul gördü ve HDK kuruldu.

Elbette bir önemli araç daha lazımdı, HDK bileşenlerinin seçimlere katılabilmesi için bir parti.

HDP de ilk olarak bu şekilde gündeme geldi.

Ancak belli ki Türkiye sınırları içinde Kürt solu da Türk solu da kongre siyasetinin önemini yeterince kavramamıştık; parti severliğimiz, bürokratik ve merkeziyetçi alışkanlıklarımız hızla galebe çaldı.

HDP, bir seçim aracı olmaktan çıktı ve çalışma tarzı ve örgüt normları bakımından süratle büyük ölçüde geleneksel bir partiye dönüştü.

Üstelik Demirtaş’ın ve milletvekillerinin ortaya koyduğu insani özelliklere, siyasete getirdikleri ahlak ve usluba, toplum öylesine hasret kalmıştı ki, parti süratle markalaştı.

Örneğin, Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Demirtaş, adayların genel sempati oranları sıralamasındaki konumu % 20- 26 larda okunuyordu.

(7 Haziran seçimlerinde kazanılan %13 bu oranın ancak yarısıdır, bunu da hiç akıldan çıkartmamakta büyük yarar olduğunu düşünüyorum.)

Bu arada bir büyük hata daha yapıldı.

KÖH, BDP aracılığıyla, HDK içindeki kürsülerden, bayraklardan biri olacakken, BDP kapatılıp, bütün kadrolar ve kitle HDP’ye taşındı.

Bu, aynı zamanda HDK’nin da sonuydu; daha mantıksal sonuçlarına ulaşamadan, serpilip gelişemeden, bir kabuğa dönüştü.

Ya da proje ayaklarının üzerinde değil başaşağı durur hale geldi.

Türkiye’nin içinde bulunduğumuz sürecinde, Türk toplumunun KÖH’ü dinlemeye, duymaya çok ihtiyacı var.

Bundan kastım, “Türk solunun” birlikte belirlenmiş doğruları söyleme yeteneği olmaması değil; 90 yıllık kara probagandanın solun içine bile sızmış çok çeşitli etkilerinin hızlı kırılabilmesi için, KÖH’ün doğrudan Türk toplumuna hitap etmesinin çok önemli olduğuna inanıyorum.

Diyeceksiniz ki, şu kadar televizyon şu kadar gazete, dergi, daha nasıl hitap edelim?

KÖH’ün “Kürdistani” döneminde modern iletişim araçlarını kullanmak konusundaki çok önemli başarısını, batıya açılım sürecine tercüme edemediğine inanıyorum.

Batıdan bakanlar için ya çok “partizan” ya da “savaş medyası” olarak algılanıyor, bu mecraların tamamı.

Bu da inandırıcılıklarını ciddi ölçüde zedelediği gibi, önyargıları da büyütüyor.

Bizler meseleye farklı baksak da toplum algısı hala kimliklerle belirleniyor.

Bu nedenle en karşı insanlar bile komşudaki “mühür sahiplerinin” kendi sorunlarına, dertlerine, ortak geleceğe nasıl baktığını “birinci ağızdan” duymaya çok ihtiyaçları var.

Zaten iyi biliyoruz ki, bu coğrafyadaki solun bütünü, tek bir strateji ve taktikle ilerleyemez.

Sömürgeci ulusun (Türklerin) halkı içindeki sosyalist örgütlenmelerle, sömürge halkın sosyalist örgütlenmeleri, bazen stratejik bazen taktik nedenlerle farklı ritm ve tempolara sahip olur.

HDK gibi bir örgütlenme içinde bu farklar telif edilebilecekken, HDP’de en azından iletişim bakımından telif edilemez hale gelir.

Hatırlayalım, hendek direnişleri döneminde Demirtaş’ın bir cümlesi KÖH’ün sesi, diğer cümlesi “Türk orta sınıf solcu” nun sesi olarak çıkmak zorunda kaldı. Hal böyle olunca da ne İsa’ya ne de Musa’ya yaranabildi.

Zincirleme birbirini yaratan sorunlar

Bir süre sonra bu hata dile getirilip, HDK yeniden canlandırılmaya çalışılsa da hala bu yönde kaydadeğer bir başarı sağlanabilmiş değil.

Nedeni de çok açık. HDK’nın yeniden projenin asli zemini, HDP’nin ve HDP vekillerinin de aslında HDK temsilcileri olduğunun topluma kabulü ciddi bir kampanya ve dil birliği gerektirir.

Oysa HDK’yı canlandırma çabaları sürerken, parti, bu yönde en küçük bir destek vermedi.

HDP kurumsal ve resmi olarak “çaldığı rolü” terkettiğini açıklamadıkça, HDK olması gereken konuma ulaşamaz.

Bu hatalar zinciri elbette bir başka sonuç daha doğurdu.

HDP, doğası gereği merkeziyetçi bir yapıydı. Merkezinde KÖH ve “bileşenler” duruyor; bütün kararlar burada alınıyor ve “aşağı doğru” paylaşılıyordu.

Bir seçim partisi için bunun kayda değer bir sorun olmayacağı açık.

Ama HDP “esas araca” dönüştüğü andan itibaren, partinin temsil ettiği 6 milyon oyun oluşturduğu çokluk, partinin benimsediğini ilan ettiği en temel ilkeye uymayan merkeziyetçi bir pratik içine sokuldu.

En son ÖDP de dahil solun merkeziyetçi bütün yapılarının yaşadığı tipik sıkıntı istenmese de yaşandı.

Yerel meclisler ağı oluşamadı.

Kitlenin içerdiği çokluğa uygun zengin, çeşitli yerel örgütlenmeler gelişmedi.

Bu çokluk, il, ilçe teşkilatlarından ve komisyonlardan oluşan bir elbiseye sokulmaya çalışıldı.

Yeni oluşumun kitlesinin en dinamik kesimlerinden biri olan yüzbinlerce bağımsız tekil birey pasifleşip, partiden uzaklaştı.

Bu çözülmeye yukarıda söz ettiğim “kekemelik” de önemli bir katkı sağladı. Batı HDP’nin SHP sesi çıkartmasını isterken, doğu KÖH sesi çıkartmasını bekledi.

Bu sorunu besleyen bir diğer sorun da Batı’dan seçilen milletvekillerinin oy veren topluluklarla çok yoğun, iç içe, sistematik bir ilişki içinde olmayı başaramamış olmalarıdır.

Sonuç olarak, KÖH, HDK, HDP bileşenleri çok çetin bir dönemece girdik.

Faşist diktatörlüğü bozguna uğratmak, antikapitalist yönde siyasal, sosyal, kültürel ve iktisadi radikal reformlara öncülük edebilecek tek potansiyel dinamik biziz.

Buraya son bir not düşmekte yarar var.

Vekillerimizin tamamı saygıyı, sevgiyi ve güveni hak eden arkadaşlarımız. Bir kısmını yakinen de iyi tanıyorum, doslarım arkadaşlarım.

Bu eleştirinin amacı sorunları doğru tespit etmek, sebeblerini bulmak ve aşmak.

Çünkü benim için KÖH, HDK/HDP hala çok önemli; yegane umut kaynağı.