Archives For Yazılar

Taksim Sözleşmesi için hazırlanmış yazılar.


A. Haluk Ünal

Bu günlerde yoğun bir biçimde tartışılan konulardan biri de HDK/HDP’nin “Türkiyelileşme stratejisi”nin başarısı.

Bu konuda tarafsız ve dürüst yaklaşımından kuşku duymadığımız “Artı Gerçek” gazetesi bile konuyu “Türkiyelileşme Nefes Alamıyor” başlığıyla ele aldı.

Seçtikleri başlık, hem görüşlerine başvurdukları insanların, hem de parti kadrolarının en çok üstünde durdukları sorunu iyi özetliyor.

Elbette, “7 Haziran” başarısının ardından HDK/P ve Kürt Özgürlük Hareketi’ne (KÖH) yöneltilen kapsamlı ve şiddette sınır tanımayan tasfiye operasyonu, bu gün partinin ve benim gibi partinin destekçisi olan milyonlarca insanın karşısındaki en temel sorun.

Şu ana kadar yasadışı biçimde rehin alınıp, hapse tıkılan eşbaşkanlarımız ve milletvekillerinin yanısıra binlerce kadro, parti yöneticisi de tutuklu.

Kısacası devlet, KÖH’ni ve partiyi felç etmeye, ya da MGK’da operasyona koydukları isimle “çöktürmeye” çalışıyor.

Fırat’ın batısındaki parti kitlesinin ve kadrolarının önemli ölçüde partiden ve çalışmalardan uzaklaşmış olması resimdeki olumsuzluğu derinleştiren bir başka etken.

Fırat’ın doğusunda ise devlet, öz yönetim direnişleri sürecinde halka Batı’dakiyle kıyaslanmayacak  şiddette bir bedel ödetti; intikam almayı da sürdürüyor.

Parti de bu gerçeğe uygun, özenli, temkinli bir kitle çizgisi izlediği için, bölgede genel bir atalet görüntüsü hakim.

Ancak öyle veya böyle bütün bu gelişmeler, partinin sorgulanmasını, hatta yenilgi tartışmasını kışkırtıyor.

Türkiyelileşmek
Şimdi soralım, hatırlayan var mı?

Aslında Türkiyelileşmek ne anlama geliyordu?

Hangi amaçla kullanılmıştı?

Bu yazıyı düşünmeye başladığımda ben de ilk olarak Hz. google’a danıştım elbette. Yukarıdaki sorulara derli toplu yanıt veren bir yazı aradım.

HDP ve HDK’nın resmi sitelerine baktım.

Bu kavramı çerçeveleyen, özetleyen ya da uzun uzun anlatan tek bir kaynağa rastlayamadım.

Acaba KÖH, o güne kadar Türkiye’de yürüttüğü mücadelenin Batı’ya, Kürt olmayanlara ulaşmadığına dair bir özeleştiriyi mi ifade etmek istemişti?

Ya da hareket, 78 yılında kuruluşundan itibaren sahip olduğu “ayrı örgütlünme” politikasının bitişini mi anlatmak istemişti.

Yoksa bu, yalnızca KÖH dışından projeye yakıştırılan bir sıfat mıydı?

Terime yüklenen yaygın ve dolaşımdaki anlamları iki ana küme içinde toplamak mümkün.

Bunlardan birisi terimi KÖH’nin Fırat’ın batısını kucaklama becerisi ve yeteneği olarak anlayanlar. Buna tekrar döneceğim.

Diğeri ise; HDP’nin PKK etkisinde kaldığını ve bundan kurtulması gerektiğini ileri süren liberal demokrat kesimin yaklaşımı.

Siyasette şiddete karşı olduğunu ve gerçekçi olmak gerektiğini söyleyen, çoğu anti kapitalist olduğunu ileri sürse de, ilk aşamada temiz, iyi, adil bir kapitalizmden öte bir vizyonu olmayan bu kesim, Türkiyelileşme kavramını, HDP’nin PKK ile arasına stratejik bir mesafe koyması olarak anlamlandırmayı tercih ediyor.

Bunun için de kuşattıkları parti yönetimi nezdinde ciddi bir mücadele veriyorlar.

Bu güne kadar kısmen başarılı olduklarını da teslim etmek lazım.

Mücadeleyi kazanırlarsa HDK/HDP yeni bir muhalefet biçimi, içeriği olmaktan çıkıp, 19.yy sol sosyal demokrat partilerinden birine dönüşür ve dağılır.

Terimin anlamını KÖH’nin tanıdığım tecrübeli, yetkili bazı isimlerine sordum.

Onlar da KÖH’nin iç yazışmaları ve metinlerinde varolduğunu söylese de, bu konuyu başlıca ele alan, bu yazıda referans gösterebileceğim bir çalışmadan söz edemediler.

İçlerinden birinin yolladığı mailde geçen bir cümle ise, meselenin özünü iyi anlattığı için buraya aktarıyorum.

“Hareketin iç eğitim, toplantı ve kongrelerinde salt Kürt halkını esas alan bir özgürlük arayışı değil; diğer halklarla birlikte mücadele ve birlikte yaşama perspektifi esas alınır ve böyle öğretilir. Ayrıca salt Türkiye için değil, İran, Suriye ve Irak için de aynı bakış geçerlidir.”

Yeni Paradigma

KÖH, Öcalan’ın ortaya koyduğu, reel sosyalizm özeleştirisi ve buna alternatif olarak geliştirdiği “yeni paradigma” çerçevesinde, oldukça uzun bir süreden beri, yalnızca Kürtlerin özgürlük hareketi olarak yaşamıyor.

Kendilerine Ortadoğu’daki bütün kadınların, ezilenlerin, yoksulların ve kültürlerin özgürlük hareketi olarak bakıyorlar.

Bunun doğal sonucu olarak, Türkiyelileşmeleri, Suriyelileşmeleri, Iraklılaşmaları, İranlılaşmaları, epey önce başlayıp; devam eden süreçler.

Kaldı ki, Suriye’de KÖH’ün 2011’den günümüze izlediği gelişme çizgisi, bunun son derece çarpıcı, olumlu bir örneğini oluşturuyor.

Son yıllardaki uluslararası çalışmalarına baktığımızda, bu perspektifin gereği olarak Öcalan’ın yeni paradigmasının bütün kurucu metinleri en az dört beş dile çevrildi. Dünya’nın bir çok ülkesinde konferanslar, sempozyumlar organize ediliyor.

Buna parelel olarak Kürt kadın özgürlük hareketi de Öcalan düşüncesinin omurgasını oluşturan kadın özgürlüğü meselesini, yine Öcalan’ın “Jineoloji” kavramı ekseninde uluslararası bir zemine taşımaya çalışıyorlar.

Batı üniversitelerinde Jineoloji kürsüleri kuruluyor, özel dergiler yayınlanıyor, uluslararası sempozyumlar organize ediliyor.

Aslında hareket bir yandan Kürdistan’ın bütün parçalarında, diğer halkların emekçileri, ezilenleri ile birlikte mücadele geliştirme; öte yandan da Dünyalılaşma doğrultusunda da ciddi bir çaba içinde.

 

Programsız siyaset olur mu?

Şimdi başarısızlık veya yenilgi meselesine tekrar dönelim.

06 Kasım 2015’de – yani tam bir yıl önce- blogumda, “Kusursuz Fırtına ve HDP” başlığı altında bir durum değerlendirmesi ve öneriler paylaşmışım.

Yaşayarak biliyoruz ki, geçtiğimiz bir yıl içinde “kusursuz fırtına”, şiddeti ve etkisi azalmaksızın sürdü.

Yeni İktidar Bloku (YİB), KÖH’e karşı yürüttüğü “çöktürme” operasyonunun kapsamını, geçmişten farklı olarak, esas olarak misak-ı milli sınırları içinde değil, bütün Ortadoğu sathında planlamaya ve uygulamaya başladı.

Çünkü KÖH’nin artık Türkiye Kürdistanı’ndaki bir oluşum olmadığını, Ortadoğu çapında bir oyun kurucu haline geldiğini çok iyi anlamış durumdalar.

Son altı ay içinde olup bitenleri hatırlamak bile iki tarafın stratejik kapsamlarını anlamak için yeterli olabilir.

Türk devleti Rusya ile Musul, Şehba takası yapıyor; KÖH Rakka’yı düşürüyor.

Rakka düşmek üzereyken Türk devleti Afrine saldırıyor, cephe çoğaltıp, DSG’nin gücünü bölmeye çalışıyor. Bunun üzerine DSG Rakka’da durmuyor Deyr Ez Zoru da  özgürleştiriyor.

Devlet, Öcalan’ı mutlak tecride alıyor, KÖH Dünya çapında, çok az lidere yapılabilen “Öcalan’a Özgürlük” kampanyasını başlatıyor.

Türk devleti  KÖH yöneticilerine suikast planlıyor, KÖH MİT’i yemleyip, çok üst düzey yöneticilerini esir alıyor.

Devlet, Kandile kesintisiz hava operasyonları yapıp, “medya savunma alanları”nda alan hakimiyeti sağlamaya kalkışıyor; KÖH, olağan kongre toplayıp resim çektiriyor.

Ya da Türkiye sınırları içinde çok önemli kalekollara eşzamanlı baskın yapıp, sayıca ciddi kayıplar verdirip, buraları fiziken kullanılamaz hale getiriyor; videolarını yayınlıyor.

Örnekleri çoğaltmak mümkün, net görülebilmesi için, tarafların hamlelerini, diğer bağlamlarından ve dolayımlarından soyutlayarak yazdım; ama savaş özetle böyle cereyan ediyor.

Aslında KÖH’nin son kongresinde belirledikleri strateji ve taktik hedefler bu açıdan ilginç.

“Bakur’da zafer, Rojhilat’da hazırlık, Başur’da müdahale, Rojava’da inşa.”

Bakur, yani Türkiye Kürdistanı’nda zafer hedefi, Fırat’ın batısındaki muhalefetin hali pürmelalini görmeden mi, yoksa buna rağmen mi kullanıldı; henüz bilmiyoruz?

Oysa bütün cephelerdeki mücadeleye birlikte baktığımızda tek kayda değer tıkanıklık, Fırat’ın batısını kucaklama, burada genişleme ve büyüme çabasında görülüyor.

Buna rağmen ne tür bir zaferden söz ediyor olabilirler?

İşte burada “kusursuz fırtına” başlıklı yazıda söz ettiğim stratejik “asimetri” sorununa geliriz.

Sömürgeci devletin ideolojik habitatında yaşayan halklarla, sömürge halkın arasında, politizasyon, bilinç, örgütlülük düzeylerinden kaynaklanan fark.

Böyle baktığımızda “Bakur’da zafer” hedefinin iki anlamı olabilir.

Birisi, “Türklerin bize ayak uydurmasını beklemeyelim, bölgesel olarak gerekeni yapalım”; diğeri ise “İki coğrafya arasındaki uyumu sağlamak için birlikte mücadelenin araçlarını ve biçimini reorganize edelim.”

İkisi birden olmaz mı; imkansız değilse de çok zor.

Hendek savaşı döneminde gördük ki, bölgede gereğini yapmak, HDP habitatındaki bütün fay hatlarını hareket geçirdi.

Şu an Gülmen ve Özakça için mi; Öcalan için mi kampanya yapmak önceliklidir?

Varolan sınırlı kaynakları hangi kampanyaya yönlendirmeliyiz?

İkisini parelel ve birbirini besleyen biçimde sürdürebilir miyiz?

Gelir yine malum asimetriye dayanırız.

İşte bu noktada özgül gerçekliğimizin yarattığı sorunun salt strateji taktik ve örgütsel formlar sorunu olmadığı, en temel eksiğimizin farklı bilinç ve örgütlülük düzeylerinin amaç, hedef ve dil birliğini nasıl sağlayabiliriz sorusu önümüze gelir?

 

Programsız Siyaset Olmaz

Hangi eğilim veya düşünceden olursanız olun, siyasetin bir sabiti vardır; kitle çalışması. İster burjuva, ister sosyalist, ister faşist, bütün partilerin amacı kitlesel güç olmaktır. Bunun yolu da kitlelerin reel sorunlarına, ihtiyaç ve beklentilerine yanıt vermekten geçer.

“İdeolojinizin” değerini ve doğruluğunu, halkın karşı karşıya olduğu sorunlara ürettiğiniz pratik, somut çözümlerle kanıtlarsınız.

Yanıtlar, pratik, gerçek bir soruna çözüm söylerken, aynı zamanda onu biçimlendiren zihniyeti de içerir ve temsil ederler.

Aksi halde halkın sizinle politik bir ilişki kurması imkansızdır.

En sıcak somut örnekten yola çıkalım.

Eğitim sistemi lime lime dökülüyor.

Peki bunun sebebi salt AKP’mi? Hayır Cumhuriyet’in kuruluşundan bu yana Türkiye’de eğitim sistemi bizler için kabul edilemez bir içerikte.

Sermayenin çıkarına, halkın zararına.

Kuruluştan 2002 ye kadar süren eğitim modelini önümüze koyalım, yanına o günden bu yana kırk kez değişse de AKP nin sisteminin esaslarını yanına koyalım.

Bir tanesi dinci diğeri laik ama her ikisi de eşitsiz, cinsiyetçi, ırkçı ve kapitalizme ara eleman yetiştirmeye endeksli.

Peki tarihen bu güne kadar sol olduğunu iddia edenlerin ortaya koyduğu bir eğitim modeli biliyor musunuz?

Özerk üniversite sloganı atılalı kaç yıl olmuştur?

Üniversite ve lise gençliği olarak Türkiye’nin bütün sol tarihini omuzladık da, bu alanda elde ettiğimiz tek bir kazanım oldu mu?

Siz bu soruyu, sağlık, ulaşım, çalışma yaşamı, ekonomi vb. bütün alanlara uygulayın; yanıt belli.

Peki neden?

Neden “başka bir dünya mümkün” diyen bizlerin, o dünyaya bizi yaklaştıracak, başka bir dünyanın mümkün olduğunu kanıtlayacak modellerimiz yok?

Bu partiler, neden kuruluyor, diğerlerini sormuyorum bile, HDK/HDP’nin varolma amacı nedir?

Bize ışık tutan hala 11. Tez değil mi? Dünyayı değiştirmek istemiyor muyuz?

12 Eylül öncesi bütün sol örgütlerde yöneticilere program, parti sorduğunda, kimseye açıklanamayan bir kıvam vardı ve o günün gelmesi beklenirdi.

Kimse de bu mistik kıvamı sorgulayamazdı.

KÖH, 40 yıldır var, HDP yıllardır %10 ların üstünde bir parti.

Peki biz neyi, hangi kıvamı bekliyoruz?

Rojava’da PYD 2012’de anayasasını ortaya koydu, arkasından ekonomi programını ortaya koydu.

Cehennemin gözünde inatla bu programları sürdürdü, geliştirdi, yaygınlaştırdı.

Gelinen noktada artık Rojava yerine çok geniş bir coğrafyadan Demokratik Suriye Federasyonu diye söz ediliyor.

Sonuç; feodal arap aşiretleri bile her özgürleştirilen kasabada, şehirde DSF’na katılmaya, hareketin modelini kendi yerleşimlerinde uygulamaya başladılar.

Türkiye’de bir avuç entellektüelin tartıştığı, CHP kitlesinin tüylerini kaldıran öz yönetim, adem-i merkeziyetçilik, Suriye’de milyonlarca insanın gündelik yaşamının parçasına dönüşmüş durumda. Toplum Sözleşmelerinde doğrudan demokrasi diye güvence altına alınmış.

İnanmak istemeyen Kuzey Suriye’de ilk aşaması komün seçimleriyle başlayan (22.09.2017), ikinci aşaması yerleşim meclisleri seçimleriyle sürecek, son aşaması bölgesel parlementonun seçimiyle sonlanacak takvimi incelesin.

Bütün emperyal güçler neden Ortadoğu’da projesi olan tek gücün “Kürt Özgürlük Hareketi” olduğunu itiraf etmek zorunda kalıyor?

Eğer KÖH, Bakur’da Fırat’ın batısında da zafer istiyorsa, bunun birinci şartı, “apocu perspektife” büyük haksızlık olan “kimlik siyaseti” algısını aşacak, DTK gibi bir muhalefet blokunu ülke çapında yaratacak, dil, ritm ve amaç birliğini sağlayacak programı ortaya koymasıdır.

Bunun amaca uygun yolu ve aracı da kongre siyasetine dönmek; adem-i merkeziyetçi bir modelle örgütlenmek, meslek meclisleri öncülüğünde alternatif bir “demokratik ulus” programını ve anayasasını yazmaktır.

Böylece HDP sözcülerini de siyasal tarz anlamında bir gün “kürtçe” bir gün “türkçe” konuşmaktan kurtarabiliriz.

Aksi halde, Bakur’u bilemem ama Fırat’ın batısında zafer değil bir yenilgiden söz ediyor olacağımız bence kesindir.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 


94. yıl sonra bir devlet en temel, yapısal sorunlarını aşamamışsa, üstelik, söz konusu tarihin bütün fay hatlarında çok sert kırılmalar yaşanıyorsa, ebediyete intikal zamanı gelmiş demektir.

Hepimiz büyük bir sefaletle yüz yüze olduğumuzun farkındayız.

Hiç bir milliyetçi palavra, siyasi manüplasyon bu sefaleti örtmeye yetmiyor.

Sefaletin kaynağında ekonomik, siyasi, bilimsel, kültürel yetmezliklerimizden daha çok insani olarak yaşadığımız büyük çürüme var.

İnsani çürümenin hemen arkasından, bir toplumu toplum, milleti millet yapan en temel özelliği yitirmiş olmamız ikinci büyük sefaletimiz.

Artık, ortak fayda tarifi yapamaz haldeyiz.

Elbette hiç bir ülkede toplumların mutlak ortak fayda tanımı yapabilmesi mümkün değildir, ama yine de biliriz ki, ortak paydalar bulabilen, ortak fayda tanımları yapabilenler, gelişme yeteneği yüksek toplumlardır.

Milli, ulusal, dinsel vb. bütün ortak fayda tanımlarının çoğunlukla zehirleyici olduğuna, inansam da, tarih boyunca, iç barışını göreli de olsa koruyabilmiş bütün toplumların, bu yeteneğe sahip olduğunu düşünüyorum.

İnsani bakımdan çürümüş, müzakere, mutabakat ve ortak fayda bilincini yitirmiş Türkiye toplumunun, bu haliyle her hangi bir gelecek vaat etmesi mümkün değil.

Üstelik iktisaden küresel ekonominin gerekelerine ayak uyduramaz hale gelmiş; kendi asgari dengesini bile koruyamayan, kendisini yenileyecek başta insan olmak üzere, gerekli bütün kaynaklardan büyük ölçüde yoksunuz.

Varolan sınırlı insan kaynağı da son beş yıl içinde giderek artan bir hızda ülkeyi terketti, etmeye devam ediyor.

Artık bu ülkenin şimdilik tek çimentosu şedit bir devlet baskısı ve korkudur.

Ülkedeki fikri ve siyasi atmosfer de kısa vadede umut verici değil.

Son 15 yıl içinde müesses nizamın da kendisini onarabilecek bir yetenek ve donanımdan mahrum olduğunu gördük.

Oysa teorik olarak mümkündür, müesses nizamın dört partisi, AKP, CHP, MHP ve İYİ PARTİ biz beğenmesek de kapitalist rasyoneller bakımından bir çözüm ortaya koyabilirler.

Oysa attıkları her adım, arzu ettikleri kapitalist dengeyi, görece iyileşmeyi sağlamalarının imkansızlığını kanıtlamaktan başka işe yaramıyor.

Bırakın kendi fikriyatınızı bir yana, sadece bir mantık problemi gibi, bu açıdan partilerin vaatleriyle; Küresel gelişmeler ve Ortadoğu’daki gelişmelerden oluşan büyük resmin içindeki Türkiye’nin ihtiyaçlarını yan yana koyun, çıkışsızlığı görmek için uzman olmak gerekmez.

Malzeme bu ve anlamı açık.

Bu hikayenin sonuna gelmiş bulunuyoruz.

1923 kuruluşlu Türkiye Cumhuriyeti Devleti ebediyete intikal etmeye hazırlanıyor.

Peki ne yapacağız?

Bu gidişi değiştirecek; makul ve mantıklı bir yere ulaştıracak yol yok mu?

Kitleler, doğası gereği uzlaşmacı ve ortayolcudur

Binlerce “plaza kölesi”tanıdım, çalışan sınıfın (ücretlilerin) beyaz yakalı kesimi.

Tam da Marksın öngördüğü gibi, bütün saygınlıkları ellerinden çekilip alınmış, sıradan birer işçiye dönüştürülmüş, doktorlar, mühendisler, işletmeciler, iktisatçılar, sosyologlar,  daha neler neler.

Tarihimizin en büyük dönemeçlerinden olan gezi isyanının da gövdesini oluşturan kesim.

Türkiye işçi sınıfının yeni büyük ve eğitimli kesimi.

Şu an hangisine sorsak sanırım yukarıda resmetmeye çalıştığım tabloyu inkar etmeyecektir.

Ama büyük çoğunluğu, geziye katılmış olmalarına rağmen, bir mucize olsa da plaza düzenindeki “konforlu” köleliklerimizi sürdürsek diye düşünmekten de vazgeçmezler.

Bunun çok normal, insani açıdan da anlaşılabilir bir refleks olduğunu biliyorum.

Çünkü sahibi olduğunu sandığımız o küçük konforlu hapisanelerimizi kaybetmeyi göze almak, elle tutulur radikal bir umudun varlığıyla doğru orantılıdır.

O an gelinceye kadar, hem bireysel hem siyasal açıdan durumu iyileştirmeye, görece kazanımlar sağlamaya çalışırız.

Kürt Özgürlük Hareketi’nin Türkiye Cumhuriyeti ismi altında yaşamaya razı olup, kısmi reformlarla yetinmesi ile, bir çok Türk’ün “yetmez ama evet” demesi arasında özde büyük bir fark yoktur.

Tıpkı fabrika ve plaza köleleri gibi çok büyük değişimlerin henüz zamanı olmadığını düşünüyorsak, doğal olarak dönemsel kısmi iyileştirmeler için mücadele ederiz.

Türkiye Cumhuriyeti adının, Türklerin bu topraklarda kurduğu ırkçı sömürgeciliğin sembolü olmasına rağmen, sömürgeciliğe karşı savaşan bir gücün AB reformları çerçevesinde, akan kanı durdurmaya çabalaması ne kadar anlaşılır ise, Küresel sermaye ile, yerel sermayenin 2002’de yaptığı (askeri vesayete karşı) AB eksenli sözleşmenin gelişmesi için çabalamak da benzer bir akıl yürütmeden kaynaklanır.

Kitlesel siyaset başka türlü de yapılamaz.

7 Haziran türünden zaferler ancak kapitalizmin görece demokratik zeminlerinde elde edilebilir.

Helva deme zamanı

Oysa şimdi gelinen noktada “kral öldü yaşasın kral” diyenlerle “kral çıplak” diyenlerin çok net ayrışması gerekli.

Tablonun bütün karamsarlığına rağmen, bir o kadar da güçlü bir umudun varlığından söz edebilirim. Ama bir şartla!

Muhalif, alternatif olduğunu iddia edenlerin, “halva” demeyi bırakıp, “helva” demeye başlamaları şartıyla.

Farklı koşullarda “kazanımlar” sağlayabilen “orta yolcu” müzakereci, uzlaşmacı tutumlar, içinden geçtiğimiz koşullarda bu kepazeliğin yaratıcılarının yedeği haline gelmek ve kuyruğuna takılmaktan başka bir işe yaramaz.

Demokrasi İçin Birlik olsun, HDP olsun demokratların, sosyalistlerin bir araya geldiği bütün kümeler, halva deme zamanının yapılarıdır.

Oysa, o zaman, o dönem bitti.

Şimdi helva deme zamanı.

Bu yapıların da kuruluş motivasyonları eskidi, kuruluş söylemlerinin zamanı doldu.

Varlıklarını kaleci gibi yer tutarak sürdürmek istemiyorlarsa, yeni bir ülkenin yeni bir Orta doğu’nun oyun kurucularından olmak istiyorlarsa,  söylemlerini de, yapısallıklarını da reorganize etmeleri bence şart.

“İ” lerin noktasını koymaksızın yapılacak her muhalefet, artık sadece karşı tarafa yarar.

Bu söylediklerimin hangi şiddette mücadele araç ve biçimlerine tekabül edeceği benim gözümde çok daha esnek, ikincil bir tartışma konusunu.

Ama kurulan sözün en ufak bulanıklığa tahammülü olmadığını düşünüyorum.

Yeni bir ülke, yeni bir toplumsal sözleşme kaçınılamaz bir zorunluluk.

Bundan böyle bu ülkenin benim için adı, binlerce yıllık bir toprağın bize sunduğu isim; Anadoludur.

Bu topraklarda yeni bir ülke söz konusu olacaksa onun adı da Demokratik Anadolu Cumhuriyetidir.

Bu olmadan, bırakın bizi, çocuklarımıza bile gün yüzü görmek haram.

Bu topraklarda yeniden zengin ve huzurlu bir yaşam dengesinin kurulmasının ilk şartı, “Türk” ün tahakkümünün bitmesidir.

Devletin kendisi ve onun arkasında her koşulda kenetlenmiş egemen sınıf bloku bu değişime hiç bir koşulda izin vermez, veremez.

Ben kendi payıma, artık saklısı gizlisi kalmamış bunca suçun, günahın özeleştirisini yapmamış; söz konusu halkların geride kalan topluluklarıyla helalleşip, yeni bir gelecek için söz kesmemiş “Türk milleti” ve devleti adına, kimseden hiç bir şey isteyemem; istemeye yüzüm olmaz.

Böylesi yeni bir başlangıç, tamamiyle sivil kesimde, sivil insiyatiflerle başlayıp, geliştirilebilir.

Böyle bir inisiyatifin ilk işi “bu suçlara ortak kalmak istemeyen Türkler adına” bütün diğer haklardan özür dilemektir. Tıpkı Ermenilere yönelik olarak yaptığımız gibi.

Bu ülkede, sayısı ne olursa olsun, bütün dinlerin, kimliklerin, halkların birbirine saygı ve güven duyabildiği bir müşterekler zemininin yaratılması olmazsa olmazımızdır.

Böyle bir girişimin kaçınılmaz sonucu; nasıl bir ülke istediğime dair -adı kadar yeni- bir toplumsal sözleşmeyi teklif edebilmektir.

Böylesi çok uluslu çok kültürlü çok dinli bir toplumun barış içinde olabilmesinin kendimce mantığını teklif edebilmeliyim. Bunu eşim, dostum, yakın uzak bütün arkadaşlarım, meslektaşlarım bilebilmeli.

Bunun siyasetteki karşılığı ise, muhalif olduğunu iddia eden kümelerin bunu yapmasıdır.

Toplumsal sözleşme, sadece yazıldığı döneme yanıt veren, iktisadi, hukuki ve idari ilke ve çözümler manzumesi değil, aynı zamanda yöntemsel bir anlaşmadır.

Toplumun geleceğine ilişkin tartışılan her konu nasıl, hangi yol, yöntem ve araçlarla karara bağlanır; çok açık, net, anlaşılır biçimde anlatabilmelidir.

Az önce yeniden yapılanma derken de tam bunu kastediyordum. Topluma vaat edeceğimiz idari, kültürel yaşamı önce kendi örgütlenmemiz içinde oluşturmamız, tutarlılığımızın biricik kanıtıdır.

Öz yönetim, adem-i merkeziyetçilik diyip, kendi içimizde bir örgütler korperasyonu olarak varolursak; tek tek bu örgütlerin bile olmadığı kadar merkeziyetçi olmak kaçınılmaz olacaktır.

Merkeziyetçilik ise, çok iyi bildiğimiz gibi bürokratizmin münbit arazisidir.

Örnekleri çoğaltmak mümkün.

Hepimizin çok iyi gördüğü ve bildiği gibi artık muhalif olmanın azı çoğu kalmadı.

Ya muhalifsin ya değilsin.

Muhalifsen ya sürgün ya da hapis bizi bekliyor.

Dün bir vesileyle halva demiş olabiliriz, ama artık helva demezsek, çektiğimiz eziyete değmez.

Vatan, yine ortak olabilir, ama artık benim için bile bir “Türk” olarak, “Türk”ün domine ettiği, “Türk”ün malı bir vatanın hiç bir geleceği de yok gereği de yok.

Bu topraklardaki bütün kimliklerin, kültürlerin en özgür halleriyle katıldığı o güzelim, zengin hayatı yaşamak istiyorum.

Bir avuç kapitalistin ve işbirlikçisi bürokratın zenginliği uğruna, bir fabrika ya da plaza kölesi olarak, tek amacı, faturaları ödemek olan bir hayatı istemiyorum.

Doğduğum günden bu yana bana dayatılmış, Erkek, Türk ve kapitalist ırkçılığın altında, buna katlanarak yaşamaktansa, hapisanede, sürgünde veya bir barikatın arkasında ölmek daha onurlu bir haldir diye düşünüyorum.

Yaşasın Demokratik Anadolu Cumhuriyeti

(*) Bu satırları, her ne kadar kendimi bir millete ait görmesem de gerek köklerim, gerekse  tarihim itibariyle, “Türk” habitatının parçası olduğumu unutmadan yazıyorum.


Madem ki bu bir doğum günü; madem ki bir kutlama yapıyoruz; ben de kutlamaya Budizm’in kutsal metinlerinden birinin doğum tasviriyle başlayabilirim.

“Bodhisatta, ana rahmine düştüğü anda, onbin alemin hepsi birdenbire sarsıldı, titredi ve şiddetle sallandı. Otuziki işaret belirdi: Onbin dünya sonsuz bir ışıkla doldu; sanki bu mutluluğu görmek istermiş gibi, körlerin gözü açıldı, sağırlar duydu, dilsizler konuştu, kamburlar dikleşti, topallar düzgün yürüdü, zincire bağlı olanların hepsi de zincirlerinden ve prangalarından kurtuldular, her cehennemdeki ateş söndü, petalar (aç ruhlar) alemindeki açlar ve susuzlar doydu, yabani hayvanlar korkularından kurtuldu, canlıların hastalıkları şifa buldu, tüm canlılar tatlı dilli oldu, atlar ve filler tatlı tatlı bağrıştılar, tüm müzik aletleri insan eli değmeden ezgiler çalmaya başladı, insanların bilezikleri ve takıları şangırdadı, bütün yönler netleşti, canlıların hoşuna gidecek tatlı ve serin bir rüzgar esmeye başladı, mevsimsiz bir bulut çıkıp yağmur yağdırmaya başladı, topraktan da sular fışkırıp dışarı aktı, kuşlar gökyüzünde uçmayı kesti, nehirler akmaz oldu, büyük okyanusun suyu tatlandı, ülkenin her yeri beş farklı renkte lotus çiçekleriyle renklendi, her yerde çiçekler açtı…”

Bir an olsun, şehirli zihninizi, yıpranmış öfkenizi, karışmış aklınızı bir kenara koyup, bu müjdeye dikkatle bakın.

Her halde Dünyevi bir cennet böyle olmalı.

Kim itiraz edebilir, kim reddedebilir, böyle bir cenneti?

Bu kadar güzel bir manifesto okumamıştım daha önce.

Aslında şaşkınlıkla farkettiğim; bu kadar güzel anlatılmış hedeflerin hayatımızda olmayışı.

Metinden mistikleştiren üç beş kelimeyi, bir iki cümleyi çıkartın, geriye kimsenin reddedemeyeceği bir hedefler manzumesi kalmıyor mu?

Bilim, sanat, felsefe metinde oldu diye anlatılanları oldurmaya uğraşmıyor mu?

Peki engel nedir?

Engel, bu hedeflerin sahipsiz, dinler müzesine terkedilmiş olmasıyla; paranın bütün tanrıların mekanını satın almış olması.

Ben 1960-80 kuşağının çocuklarındanım.

Bizim yenilgimiz, yenilgiden çok bir hezimet gibi yaşandı.

Darbenin etkisi tam geçiyor derken, çöken duvarın altında kaldık hepimiz.

Depremzedeyiz anlayacağınız.

Üzerinize beton çöktüğünde ölürsünüz, ama kusursuz, biricik sandığınız kendi zihniyetinizin altında kaldığınızda çok başka bir ölme biçimiyle karşı karşıya kalırsınız.

Bizim kuşağın gücü böyle bir hali aşmaya yetmedi.

Küçük küçük yüzlerce örgüt, ya da binlerce tekil birey olarak yaşamamız, bundandır.

Kurucu irade her çağda, güçlü fikirler, bu fikirleri çoğaltan, derinleştiren, milyonlarla buluşturan güçlü yazarlar, konuşmacılar, organizasyonlarla hükmünü sürdü.

Öncüleri kaba kuvvetleriyle değil, fikri üretkenlikleriyle tanıdık hep.

Bakın bizim kuşağa, fikren ne kadar fukarayız. Yüzlerce örgütün “teorik öncülerinin” ürettiği bilgiyi, yazdığı kitabı toplasan, sol tarihinin en fakir okullarından biriyle karşılaşırız.

Dinler, ne zaman parçası olarak doğdukları doğadan koptu, arşa çıktı, araç değil, amaç haline geldikçe, insandan da koptu, yabancılaştı.

Girişteki pasaj bunun mükemmel bir hatırlatıcısı değil mi sizce de?

Fikri akımlar, siyasetler, ideolojiler de parçası oldukları doğadan, insandan koptukça, araç değil amaç haline geldikçe topluma yabancılaştı.

Ecnebiler skolastik diyor. Bizde güzel gündelik bir karşılığı var; ezber.

Bilgi üretmeyen, fikri gelişimini sürdüremeyen, temsilcileri, öncüleri eserler vermeyen sol çürür, biz de bu çürümeyi uzun zaman yaşadık.

Sadece sol yaşamadı, bütün toplum olarak yaşadık.

Sivastan öte Kürdistan coğrafyasında bir ay gezin, başarabilirseniz, Kuzey Suriye, Irak’da Kürt Özgürlük Hareketinin hakim olduğu bölgeleri gezin.

Sonra Edirneye gelin, Yunanistan’a geçin, Avrupada bir ay gezin.

Tek şart turist gibi değil, sizi hayatın kılcallarında gezdirebilecek bir kılavuzunuz olsun.

Büyük bir şaşkınlıkla “Sivasla Edirne arasına bir lanet çökmüş” diyeceğinizden kuşku duymuyorum.

Bu mukayesede tek kriter var, çürüme… İnsanlık yitiminin miktarı.

Bu lanetin adı Türk Devleti, çünkü uluslar devletleri yaratmaz; ulusları devletler yaratır.

Ve “ne mutlu türk”leştirilmiş olanların tamamı bu lanetten payını almış durumda.

Solcusu da sağcısı da dincisi de milliyetçisi de…

Türk devletine isyan etmiş, onunla yüzleşmiş olanlar, bu lanetten nasibini almamış.

Yani hala oralarda insanlık ölmemiş. Umut tükenmemiş.

Yani hala girişteki müjdeyi konuşabilirsiniz. Bu müjdeden bir manifesto yazabilirsiniz.

Ne plaza kölelerinin yuppi akılcılığı, ne fabrika kölelerinin tevekkülü çelme atamaz.

İşte Kürt Özgürlük Hareketi, bu gün Kürt topraklarında girişte okuduğunuz müjdedir.

Onbinlerce genç, kapitalizmin hepimizin gözlerini boyadığı vaatlerine sırt çevirip, ölüme koşarken, herşeyi uyduruk bir devletin sahibi olmak için mi yaptılar sanıyorsunuz yoksa?

Sizinki kadar halisane değil mi bu çocukların isyanı?

Sizinki kadar olsun bilim, akıl, yaratıcılık uğramadı mı bu gençlerin kapısına?

Rakka’da, Şehba’da, Deyr Zor’da ölürlerken, kuracakları devletin petrolüne mi kan döküyorlar sizce?

Yoksa “Ortadoğu Evi’nin” halklarının kaynaklarını emperyaliste, ite uğursuza kaptırmamak için mi savaşıyorlar?

İşte HDP, bu gençlerin ardına düştüğü müjdeyi lanetli coğrafyamız ile paylaşmalarının adıdır.

Biz “ne mutlu türk”lere, uzattıkları eldir.

Bu eli ne kadar çok, ne kadar güçlü tutarsak, biz de iyileşiriz.

Ortadoğu, Mezopotamya ve Anadolu’nun bütün kaynaklarını, halkların eşit ve özgürce paylaşması mücadelesine katkı verebiliriz.

Bu çocuğu iyi büyütürsek, plaza ve fabrika köleliklerimizle yüzleşmeye başlayabiliriz.

Bu ülkede değişimin bütün ırmakları HDP’ye aktı, akmaya devam edecek.

Görünen bir değişimden söz ediyorum, dip dalgalarını konuşmuyorum.

Bu ülkenin tarihinde ilk kez milletvekilliğinin onuru önce BDP sonra HDP li vekillerle kurtuldu. Ahlaklı, iş takipçiliği yerine halkın dert takipçiliği yapan, lafını sözünü bilir, küfürden, hakaretten uzak, düşman tanımlamayan, adap, edeb sahibi insanlarlarımızla övünebiliyoruz.

Müesses nizam partilerinde tek tük konuşulan “beyefendi, hanımefendi” vekil profili bizim olağanımız değil mi?

Abartıyor muyum? Bu küçümsenecek bir değişim mi?

BDP on yıldan fazla bir süre yüzün üzerinde belediye yönetti.

Bir tek yolsuzluk, hırsızlık, ahlaksızlık duyan var mı?

HDP’yi tasfiye ve kayyum darbesi boyunca devletin bütün müfettişleri açık aradı, bulamadı.

Bu değişim değil mi? Türk belediyeciliğini bilenler için buna değişim demek hafif bile kalır bana sorarsanız?

Diyarbakır mitingine yapılan bombalı saldırı anında milyona yakın insanın tepkisini, tutumunu hatırlıyor musunuz?

Koca alan tek bir canlı gibi, soğukkanlı, vakur, özgüvenli ve cesur değil miydi?

Abartıyor muyum?

Hangi kavgaya girilecekse, böyle bir topluluğun arasında olmayı istemeyen biri var mı aranızda?

İşte HDP o topluluğun bize, Batı’ya uzattığı eldir.

Dünya’da merkezine kadının özgürleşmesini koymuş başka bir hareket biliyor musunuz?

Komünal, ekolojik bir ekonomi için onbinlerce evladını cepheye uğurlayan bir halk tanıyor musunuz?

İşte HDP o halkın elidir.

İyi ki doğdun HDP.

 


A. Haluk Ünal

İktidarların zayıf noktası bir topuktan çok daha fazlasıdır, her zaman.

Ama Türk toplumu ile devlet arasındaki ilişkiye baktığımızda, abartısız hangi siyasi görüşten, hangi kimlikten olursa olsun, her hanedeki en yakıcı sorunun “Eğitim” başlığı altında konuştuğumuz süreç ve örgütlenme olduğunu iddia edebiliriz.

Bu da “eğitim” sorununu mevcut iktidarın aşil topuğu haline getiriyor.

Ne hazindir ki, şu günlerde alevlenen eğitim tartışmaları bunun farkında olan bir muhalefete duyduğumuz umudu yeşertecek durumda değil.

Yine muhalefet, sol ya da  HDP eleştirisi mi demeyin; bu belayı savuşturmamızın tek yolu, alternatif bir siyasal odak oluşturabilmemiz.

Ak Saray ittifakının encamı, sicili, niyeti, hedefi, programı çok açık.

Zayıf karnı olan noktalar da ayan beyan.

Bütün mesele bu noktaların tamamına, bütünlüklü bir alternatif program (Demokratik Cumhuriyet Ortak Vatan) sunan ve bunu CHP ye veya AKP ye oy vermiş Ayşe teyzenin anlayacağı tarzda anlatabilen bir güç merkezinin ortada olmaması.

Eğer güçlü bir muhalefet bloğu – demokratik cephesi- örülebilecekse bu, – şu ana kadar da kanıtlandığı üzere- partiler arası değil, kitapta yazdığı gibi sınıflar arası ittifaklarla olacak.

Sınıflar arası ittifaklar da – tarihte çok açıktır- kadroları değil, ancak kitleleri etkileyecek programlarla mümkündür.

Bir başka ifadeyle “aşağıdan” gerçekleşebilir.

Devam edeyim; evet ülkedeki demokratik muhalefetin durumu, alternatif program üretememek bakımından çok hazin.

Genetik bir çocukluk hastalığı gibi.

Ama geçmemiş; kalıcı hasarlara da neden olmuş görünüyor.

Bir an kabul edelim, demokratik muhalefetin alternatif program üretmek için engelleri söz konusu; peki tekil ve makro konulara karşı neden kampanyalar düzenlemez?

Eğitim sorunu tam da böyle bir konu.

Bu ülkede hangi evin kapısını çalarsanız çalın, içeride mutlaka bir eğitim faciası söz konusu.

Bu ülkede yoksullar, ücretliler, plaza ve fabrika köleleri, ister dindar ister laik olsun, hangi partiye oy verirse versin, çocuklarının hiç bir geleceğinin olmadığını bilecek, hissedecek durumda.

Ülkenin ezici çoğunluğunu oluşturan bu topluluk, ancak üst orta sınıf ve yukarısı için mümkün görünen paralı eğitim olanaklarına ulaşamayacaklarının da farkında.

Peki orta sınıflar kendisini güvende hissediyor mu?

Kesinlikle hayır. Çevremde onlarca böyle arkadaşım, meslektaşım var, kendi sınıfsal pozisyonlarının pamuk ipliğine bağlı olduğu bu ülkede, çocuklarına bir gelecek sağlamanın, onları kendi insanlıklarıdan bile vazgeçiren bir fedakarlık süreci haline geldiğini çok iyi görüyorlar.

Bir süredir bu konu etrafında birbirinden kopuk da olsa eşzamanlı bazı çoban ateşleri yanmaya başlamıştı.

Erdoğan, her şeyin iki dudağının arasında olduğunu bir kez daha kanıtlayarak, TEOG’u kaldırtınca, konu yeniden gündemi kuşatıverdi.

Beklenir ki, bu vesileyle çoban ateşleri çoğalsın, yayılsın ve bir değişim zorlamasına dönüşsün.

Ama üzülerek tespit etmek zorundayım ki, böyle olmayacak.

Çünkü yakılan çoban ateşlerine hakim olan “ gerici, şeriatçı eğitim” saptaması, bu girişimlerin sahiplerinin zihniyetine dair umut vermiyor.

Bu nedenle de her evdeki yakıcı gerçekliğe dokunan bir kampanyaya dönüşme şansı taşımıyor.

Peki önermemiz ne olmalı?

Eğitimci de ebeveyn de değilim, ama bir özgürlükçü olarak, komşularımın tümü çocuklarının kapitalizm tarafından tanımlanmış bir “birinci lig” oyuncusu olması için çırpınıyor.

Çocukları “birinci lig” oyuncusu olursa “paçayı kurtarır” inancındalar.

Tıpkı ebeveynlerimizin bizim için düşündüğü gibi.

Bir özgürlükçü olarak, böylesi kapitalizm içi bir hedefle kendimi sınırlasaydım bile, mevcut eğitim sisteminin nasıl bir cinayet olduğunu, bu ülkede, bu bozuk düzende, herkese kolayca anlatabileceğimizden eminim.

Bir an yalnızca kapitalizm içi düşünmeyi sürdürsek bile, bilimsel kuşku ve özgüven kazandırılmayan çocukların bırakalım ülkeye kendisine bile hayrının olmayacağını anlatmak hiç zor olmazdı.

Kaldı ki, biz eğitim kavramının günümüz Dünyasında bilimin, pedagojinin ulaştığı noktada, nasıl bir cinayet aracı olduğunu anlatmakla yükümlüyüz.

“Eğitimin”, tıpkı sağlık, ulaşım, konut gibi temel insan haklarından olduğunu, doğuştan hak edildiğini ve parasız olması gerektiğini anlatmak da bizim işimiz.

Günümüz Avrupa standartlarında bir eğitim sistemini savunan sosyal demokrat bir partinin varolduğu koşulda, biz de rolümüzü çok daha kolay oynayabilirdik.

Öte yandan az önce söz ettiğim çoban ateşleri hala “gerici/ilerici” kategorileriyle düşünen muhafazakar modernistler, pozitivistler olduğu için, işimiz daha da zor.

Ama bu yapmamız gerekenin aciliyetini ve önemini değiştirmiyor.

Biz 90 yıllık Cumhuriyet’in “eğitim” kurgusunun nasıl erkek, tekçi, ırkçı, ayrımcı, ezberci, bilim dışı bir zihniyetin ürünü olduğunu anlatmakla yükümlüyüz.

Bu gün yapılan, 90 yıldır yapılana ( dindar değil) dinci bir sos eklemekten öte bir anlam taşımıyor.

Zihniyetin özü değişmiyor.

İster Laik ister dinci, nihayet hepsi de kinci, ayrımcı, milliyetçi, tekçi nesiller yaratmaya yaradı ve yarayacak.

Bu gün eski Milli Eğitim ve Kültür Bakanı Erkan Mumcu, Ruşen Çakır’ın programında çok çarpıcı ve radikal bir konuşma yaptı. İşin felsefesi bakımından bir çok yerine katılıyorum.

Bu örnekten de gördük ki, son tahlilde sunduğu kapitalizm içi liberal perspektif bile akıllı bir sistem partisinin elinde güçlü bir araca dönüşebilir. Kitlesel bir talep yaratabilir.

Hiç bir komplekse kapılmadan, elinizi vicdanınıza koyup dinleyin söyleşiyi; sonra söyleyin, hangi muhalif odak kamusal alanda – geçtim aşkınlığı- eğitim konusunu böyle tartışıyor.

Direnç, basiret, kaliteleriyle gurur duyduğumuz HDP’den sıkça duyduğumuz ana dilde eğitim hakkı kazanıldığında insanın insanileşme yolculuğuna hizmet eden bir eğitim sistemini garanti etmiş olacak mıyız? Ötesinde ne söylüyoruz?

Eğitim Sen; TÖS’ün TÖB-DER’in bayrağını taşıyan değerli kurum.

Ödedikleri bedelin haddi hesabı yok.

İyi de bu güne kadar bu kurumun Türkiye’de “eğitim öyle olmaz böyle olur” diye öne atıldığı bir kampanya, bu yönde yazılmış bir manifesto gören, bilen var mı? (Siz buna iki açıdan da sağlık, ulaşım ve konut konularındaki ilgili kurumları ekleyebilirsiniz.)

Ayrıca adem-i merkeziyetçi bir parti vaadi bir hayal değilse, eğitim sistemi modelini yine merkez komitelerin uzman büroları hazırlayıp, ideolojik bürolar mı son biçimini verecek?

Yoksa örneğin eğitim tasarısını eğitimcilerin meslek örgütleri, sendikaları, öğrenci örgütleri ve veli birlikleri mi hazırlayıp, partinin önüne koyacak?

Uzun yıllar bizim kötü film yönetmenlerinin sığındığı para yok bahanesi gibi; iktidarın medya tekeli bahanesini bırakalım artık.

Bakın Tuğluk’un annesine yapılanlara karşı sosyal medyada oluşan infial nasıl bir telaş yaratıp, herkesi göstermelik açıklama telaşına soktu.

Gündemi belirleyebiliriz, yeter ki viral bir sözümüz, bir hikayemiz olsun.

Yoksa nasıl diyeceğiz; “ey Erdoğan sen çocuklarımızı dindar ama kapitalist pazara tüketim köpeği olarak yetiştirecek bir eğitim peşindesin”

Ya da, “çocuklarımızın arasındaki fırsat eşitsizliklerini büyütmek ve yoksul çocuklarına ihanet etmekle meşgulsün.”

Bunları diyebilmek için, biz ne istiyoruz, belli olması gerekmez mi?

Kısacası bu konu, inşa edilen faşizmin zayıf karınlarından birincisi; en önemlisi, en viral olanı.

Tek başına bu alanla sınırlı bile kalsa; başlatılacak iyi düşünülmüş, inandırıcı, yalın, seküler bir eğitim reformu kampanyası iktidarı ciddi biçimde sarsabilir.

Sonuç yerine

Buraya yazının bütününden farklılaşan bir not düşmeden bitirmek eksik kalabilirdi.

Bir den çok farklı yazının konusu olsa da burada söylenmeli.

Eğitim reformu üzerinde düşünmeye başladığımızda karşımızda iki aşamalı bir içerik görüyoruz. Birisi temiz kapitalizmin öğrenim sistemi, diğeri ötesine bakan özgürlükçü, çoğulcu, bilimsel bir öğrenim sistemi.

Bu ikisini birleştirmeksizin Türkiye’de inandırıcı bir alternatif sunmanın mümkün olmadığını düşünüyorum.

Bu açıdan Kuzey Suriye Demokratik Federasyonu’nun da benzer bir atmosferde ciddi bir laboratuvar süreci yaşadığını düşünüyorum.

Bastığımız zemin kapitalist küresel standartların çok gerisinde, ama biz kendimizi bununla sınırlamayıp, daha insani olana, ötesine kapılar açan, hatta geçen bir modeli nasıl bir  ifade edebiliriz?

Asıl mesele de bu!

*İlk olarak deng24.com’da yayınlanmıştır.

 


A. Halûk Ünal

Turgut Özal, başkanlık sistemini doksanlarda tartışmaya başlamıştı.

Mevcut parlementer sistem “Türk” burjuvazisi ve egemen ittifakının ihtiyaçlarını artık karşılayamıyordu.

En önemlisi, devletin askeriye merkezli kurgusu artık küresel sermayenin ayağına bağ oluyordu.

Askeriyenin de çekirdeğini oluşturan Türk Gladyosu yaramaz çocuk oldu hep; Amerika’nın ve NATO’nun sinirlerini oynatabildi.

Uzun süredir de kamp değiştirmeyi savunuyor, Rusya federasyonu ile kabul edemeyecekleri ilişkiler geliştiriyor. Özerkliğini korumanın savaşını veriyor.

Oysa kapitalizmin küresel koşulları, Ortadoğu’nun ve Asya’nın yeniden paylaşımı, bu paylaşımda Türkiye’ye biçilen yayılmacı, hegemon alt emperyalizm rolü, çok daha hızlı hareket edebilen, küresel ve yerel sermaye ile çok uyumlu, hızlı kararlar alabilen, istikrarlı ve çok daha geniş bir kitlesel rıza sağlayabilen siyasi, idari bir yapılanmayı gerektiriyor.

Eski model artık çalışmıyor.

Askeriye tarafından belirlenen bir sermaye sınıfı yerine, sermaye sınıfı tarafından belirlenen bir askeriye.

Başkanlık sistemi bu açıdan bir çok sorunu çözebilirdi.

Elbette emperyal dehlizlerdeki pazarlıkları, tartışmaları bilemiyoruz, ancak bu modelin tekrar ileri sürülmesi Erdoğan’a nasip oldu.

Askeriyenin tasfiyesi, yeniden yapılandırılması, yanısıra başkanlık modelinin inşası da Erdoğan’ın görevleri arasına katıldı.

Bu inşayı tıpkı 12 Eylül’de olduğu gibi açık bir diktatörlükle yapmak da bu zaruretin bir başka yönü.

Gerek Türkiye’nin yönetilemez hale gelen iç çelişkileri, gerek sömürge halkın önlenemez isyanı, gerekse HDP sürecinde görünür hale gelen, Kürt halkı öncülüğünde Anadolu emekçilerinin potansiyel değişim dinamiğini göğüsleyebilecek bir inşa süreci ancak şu an yürürlükte olan açık diktatörlükle mümkün.

FAŞİZM TARTIŞMALARI

Bu ülkede hep kuşbakışı İzmir “demokrasi” görünür; Hakkari “faşizm”.

Ama İzmir’den bakıldığında Hakkari, faşizm görünmez, maalesef.

Sorun tam da burasıdır, zaten.

Elbette faşizm tartışması yapılmalı ve yapılacak.

Ama asıl önemli olan, yeni devletin, hangi ihtiyaçların ürünü olarak biçimlendiğini anlayabilmek.

Bu noktada analizlerin büyük çoğunluğunda işi Erdoğan’ın korkularına, suçlarına bağlama eğilimi ağır basıyor.

Bu tür roller üstlenmiş liderlerin meşrepleri, nitelikleri önemli olsa da devletlerin niteliğini belirlemezler.

Bunu belirleyen o devletin temsil ettiği sermayenin çıkarlarıdır.

Üstelik 1930’ları veya 70’lerin örneklerini okuyarak da güncel bir faşizm modeli elde edemeyebiliriz.

Bu konuda, bir çok önemli önermeyi ve bilgiyi barındırsa da, benzer bir sorunla malül yazısında Ahmet İnsel, Umberto Eco’dan çok yerli yerinde bir cümle aktarmış; “Yirmi birinci yüzyıl insanının yanılgısı, faşizmin tekrar Nazi üniformasıyla geleceğini sanmasıdır.”

Sömürgeci devlet, varlık transferleriyle palazlanmış bir sermaye ve onun yeni hedefleri doğru anlaşılmaksızın, faşizm tartışmaları 1980 öncesi sığlığından daha ileriye gidemez.

İnsel, bir çok güzel argümanın ardından, yazıyı bir devlet biçimi tespitine sıkıştırıyor. Sanki bu güne kadar sol, bu tür tespitler yaptığında, stratejisine, taktiğine bir katkısı oldu.

Tersine bu tartışmalar yapılır, gündelik hayat stratejisiz, taktiksiz, topun gelişine vurarak devam eder.

Bu ülkede Kürt isyanı silaha maceracılığı nedeniyle başvurmadı.

Bütün sömürge devletlerin sömürgelerdeki açık, faşizan diktatörlükleri gibi bir idare altında olduğu için başvurdu.

Kürt coğrafyası emperyalist batı tarafından yüz yıl önce bölünüp, Türkiye, Suriye, Irak ve İran ırkçı ve sömürgeci devletlerinin denetimine bırakılan bir coğrafya.

Sömürge yalnızca deniz aşırı olmak zorunda değil.

Kürdistan bir sömürgedir ve Türk devleti de tipik bir sömürge yönetimi olarak, Küçük Asya’nın bütün halklarıyla birlikte Kürt halkını da inkar ve asimile etmek için elinden geleni yaptı; yapmayı da sürdürüyor.

İşin bu yönü milliyetçi ya da Kemalist Türk solu tarafından görülmek istenmediği için devlet tartışmaları da hep sorunlu ve yanlış gelişti.

Türkler, soluyla sağıyla bu gerçeği inkar etmeyi, görmezden gelmeyi tercih ettiler.

Kürtler ise buna teslim olmaktansa isyan etmeyi tercih ettiler.

38 yıl önce başlayan son büyük isyan, bu gün de çok büyük nitelik değişiklikleriyle sürüyor.

Bu isyanın geldiği nokta bir çok başka bileşenin de katkısıyla yerel büyük sermayeyi arafa taşıdı.

Ya Cehenneme ya da “cennete” gidecek.

Ya kaynak sorunlarına kalıcı bir çözüm bulacak, halka sus payı dağıtmayı sürdürecek, bir süre alt emperyalist, bölgesel hegemon bir devlet olarak yaşayacak; ya da çözülüp dağılacak.

Eski dengeyi sürdürmenin imkanı kalmadı.

Bir süre diyorum, çünkü Ortadoğu’da 5 yıl sonrasını kimse göremiyor.

Dahası bu günlerde yükselen -bu yazıya sığmayacak- yeni tartışma, Rakka ve Deyr-Zor sonrası gelişebilecek yeni ve kapsamlı bir savaşın potansiyelleri hakkında.

Tabi ki, Erdoğanizmin geliştirmeye çalıştığı modelin en çok benzediği model; faşist diktatörlükler.

Para militer örgütlenmeleriyle, parti devletiyle, merkezileşmiş tekelci medya yönetimiyle.

Ama buna faşizm demek ya da dememek bence çok belirleyici değil.

Erdoğan çoktan bıçağı boğazımıza dayadı.

Eğer iddia edildiği gibi mesele yalnızca Erdoğan’ın suçları ve korkularıysa, Küresel güçler onu çok geçmeden tasfiye edecektir.

Müesses nizam restore edilir; biz de plaza ve fabrika köleliklerimize dönebiliriz.

Ama asıl mesele, sermayenin ihtiyaçları doğrultusunda, açık bir diktatörlük üzerinden yeni bir savaş devleti inşa etmekse; bu sorunun üstesinden klasik faşizm tartışmalarıyla da anti-faşist cephe hurafeleriyle de gelemeyiz.

Müesses nizamın büyük krizini görmemiz ve analiz etmemiz şart.

Kurtarma operasyonuna bile baktığımızda durumun vahametini anlayabiliriz.

CHP’nin bu operasyondaki çerçevesi Adalet Kurultayında çizildi.

Derin CHP, babaannesinin sandığından çıkardığı sosyal devlet modeliyle sermayenin ve halkın durumuna çözüm arayacak kadar çaresiz.

Akşener’in yeni partisine bakın. Programını okumadık ama, sözcülerinin kanaldan kanala, panik içinde “askeriyeyi dağıttılar” diye geziniyor olmasından durumu anlayabilirsiniz.

Kendilerine milli merkez diyorlar.

Küresel sermaye eski uç beyliğini bunlarla mı kurtaracak?

Sonuç olarak, tekrar edelim; yeni bir savaş devleti inşa ediliyor.

Bilinen bütün burjuva diktatörlük deneylerinin mirası ihtiyaca göre kullanılıyor.

Bizim yanıt bulmamız gereken; CHP, AKP tabanındaki fabrika ve plaza kölelerine nasıl bir gelecek vaadedeceğimiz.

Savaş devletinin inşasını milyonlarca ücretlinin aktif desteğiyle, Kürt Türk halkının birleşik mücadeleyle durdurabiliriz.

Kitlelerin uğrunda mücadeleye, fedakarlığa değer, somut, anlaşılır alternatif bir gelecek tahayyülünü duymaya, anlamaya ihtiyaçları var.

Bunu yapabilecek tek güç de Kürt Özgürlük Hareketi ve onunla birlikte mücadeleyi seçmiş “Türk” Solu’dur.

Acil görevimiz, söz ettiğim güç merkezinin etki alanındaki bütün fikri sermayemizi toplayıp, bir alternatif Türkiye; demokratik cumhuriyet yol haritası yazmak değilse; nedir?

http://deng24.com