Archives For Yazılar

Taksim Sözleşmesi için hazırlanmış yazılar.


A. Halûk Ünal

Sevgili Bekir Ağırdırla tanışmamız, HDP CumhurBaşkanlığı seçim kampanyası iletişim tasırımı süreci başına denk gelir.

O günden bu yana sunduğu verileri, yaptığı analizleri yakinen izliyorum.

Ve bütün analizlerini getirip bağladığı alternatif yokluğu tespitine de tamamiyle katılıyorum.

Bu tespitin işaret ettiği alternatif olma halini ise ilk olarak ÖDP’de kullanıma giren kurucu irade terimiyle ele almayı tercih ediyorum.

Yazılarımı izleyenler o gün bu gün bu tartışmayı diri tutmak istediğimi biliyor.

Sevgili Ragıp Duran’ın geçtiğimiz günlerde yazarı olduğu “Artı Gerçek” internet gazetesinde önerdiği “gazeteciler meclisi” kurma önerisine ilk desteğimi de aynı başlık altında tartışarak vermeye çalışacağım.

Çünkü kurucu irade doğası gereği total olarak ortaya çıkmaz. Hayatın çok farklı alanlarında farklı büyüklüklerde sosyal, kültürel, siyasal formasyonlarla vücut bulur.

Duran, son olarak 9 Nisan’da yeni bir yazıyla fikri takibini sürdürdü ve öneriyi daha derinleştirdi.

Üstelik referans verdiği Çetin Gürer’in özetlenmiş ifadelerinde “kurucu akıl” ifadesi de geçtiği için, bunu hiç sakınmadan yapabilirim inancındayım.

 

Entellektüel hegemonya ve değerler

Henüz Duran’ın önerisi, masada bir fikir olarak duruyor. Asıl öneminini de kuvveden fiile çıktığında (bütün kalbimle temenni ediyorum) kazanacak elbette.

Ama bu önerinin daha şimdiden bence hangi büyük resmin içinde anlam kazandığını tartışmak, bir bağlama oturtmak, tartışmaya bir boyut katar inancındayım.

Bu gün, Dünya’nın her hangi bir yerinde, bir kurucu iradeden söz edeceksek; varolan bir değer sistemine  karşı, bir başka değer sisteminin yükselişi ve değişik biçimlerde vücut bulmasından söz ediyor olmaz mıyız?

Basını basın yapan, haberciyi haberci yapan da bence aynı kuraldır.

Bu gün “Artı Gerçek” editörleriyle havuz medyası editörlerini birbirinden ayıran da, her habere bakarken hangi değer sisteminden hareket ettikleri değil midir?

Bu ülkenin bütün tarihinde merkez medya her zaman “devletin ve sermayenin ali çıkarlarını” temel değer kabul edip, gerçeği buna hizmet edecek şekilde yayınladılar. Yani halka yalan söylediler.

Artı Gerçek editörleri de bütün meslek hayatları boyunca haberlerini hakikati temel alarak kurgulamanın mücadelesini verdiler.

Buraya kadar bir meslek etiği konuşurmuş gibi dursa da, basın hiç bir zaman sadece basın olmadı.

Bir çok yapısal özelliğinden dolayı, aynı zamanda entellektüel kültürel hayatın haritasını resmettiği gibi; kısmen agorası da oldu.

Bu nedenle basın/medya alanı, kaçınılmaz olarak toplumun değerler mücadelesinin de alanı.

Bu nedenle eğer varolan toplumsal ilişkilerin değişmesi, onu aşan başka türlü bir ülkenin inşasından söz ediyorsak, topyekün bir değerler mücadelesinden de söz ediyoruz anlamına gelmez mi?

Kaçınılmaz olarak basın/medya alanındaki mücadele de “yeni olanın” değerler sistemi üzerinde yükselmek durumunda.

Adalet, eşitlik, çoğulculuk, barış, özyönetim, cinsiyet özgürlükçülük, din ve vicdan hürriyeti, dürüstlük, diğerkamlık, dayanışma, hepsi, başka türlü bir ülkenin temel değerleri.

Bu değerleri benimsemeyenin insanlığa bir hayrı olmadığını biliyoruz.

Bu nedenle söz konusu değerler, yeni bir ülkeyi yaratma yolundaki bütün sosyal, siyasi ve kültürel formların da temel harcı olmak zorunda.

 

Aydınlanma ve gazeteciler meclisi

Şimdi söz edeceklerim, “gazeteciler meclisi”nin tümüyle sırtına alması gereken sorumluluklar olarak okunmamalı.

Ama atılmak istenen adımın istese de istemese de sınanacağı kaçınılmaz bir bağlamdan söz etmeye çalışacağım.

Türkiye solu olarak aydınlanma kavramını hep, fikri, soyut bir mesele olarak anladık. Oysa aydınlanma belirli fikirler ve değerler etrafında toplanmış toplulukların kaderlerini ellerine almaları halini anlatıyor bence.

Duran, bu öneriyi ortaya koyduğu andan itibaren, Türkiye’deki bütün muhalif basına, medya çalışanlarına ve aydınlara sınanacağımız bir öneri yapmış oldu; kaderimizi elimize alabilecek miyiz?

“Kendi değerlerimize uygun ve çağın en öncü kitle hareketlerinden ilham alan yeni türde” bir kültürel formasyon yaratabilecek miyiz?

Bütün bunları son yazısında gayet güzel ve çok yalın da anlatmış.

Böylece hepimize içinde yetiştiğimiz sermaye ve kar motivasyonlu medya pratiklerine alternatif bir “araç” tasarlayabilir miyiz diye sormuş oluyor?

Bu soruyu şöyle okumak da mümkün, bu gün kapitalizmin üretici güçleri getirdiği noktada, biz bu üretici güçlerden hangi kesime denk düşüyoruz.

Mevcut üretim ilişkilerinin dar geldiklerinden miyiz, yoksa hala onlar bize bol mu geliyor?

Hala Fordist bir Doğan Grubu tarzı örgütlenmeye mi,  “kalite çemberlerine” mi ya da daha gelişmiş bir bilişim modeline mi ihtiyacımız var?

 

Aklın kötümserliği iradenin iyimserliği

Sevgili Ragıb Duran’ın önerisi aynı zamanda son derece politik.

Ama burada öneriye yakıştırdığım politik olma niteliği, parti politikası değil. Kendisi de bunun altını kalınca çiziyor.

Bu ülkede partilerden, örgütlerden bağımsız, yukarıda aydınlanma kavramı çerçevesinde ortaya koyduğum, kaderini ellerine almak gibi bir politik halden söz edildiğini düşünüyorum.

Bizzat medya emekçilerinin ülkede yaratılan karanlığa karşı, güneşli bir pencere yapmak için bir araya gelmelerinin devrimci imkanı da diyebiliriz.

12 Eylül sonrası, Walter Benjamin okuyana kadar, Bertolth Brecht’in tiyatro anlayışına devrimci dememin nedeni, salt oyun metinlerinin içerikleriydi.

1970 lerde bütün sol tiyatrolar da böyle anlardı.

Oysa Brecht, klasik tiyatronun bütün üretim sürecini dönüştürmeyi başardığı için devrimciydi.

Oyun tekstinin yazımı kutsal yazar tekelinden alınmış bütün tiyatroya açılmış; klasik İtalyan sahnenin yerini meydan sahnesi almış; dramaturjiye çaycı da dahil edilmiş; oyunun rejisi kutsal yönetmen tekelinden kollektif bir faliyete dönüşmüştü.

Yani Brecht sadece başka türlü bir dünyanın kurucu değerleriyle yetinmemiş, üretici güçlerin gelişim seviyesine uygun bir sanatsal formasyon yaratmıştı.

Klasik müzikle rock müziğin ilişkisi neyse, klasik tiyatroyla Brecht tiyatrosunun ilişkisi de o diyebiliriz.

Bu nedenle son derece politik ve öncü bir tiyatro mevhumu bıraktı arkasında.

Duran’ın, “acaba gezi isyanından ilham alan bir araç yaratamaz mıyız” demesini de memnuniyetle böyle okuyorum.

Bence 2018 Dünyasında her anti kapitalist entellektüelin temel görevi, kendi meslek alanında “eski dünya”dan kalma modelleri aşan birer öncü olmaktır.

Bu başaramamış başta siyasi partiler ve örgütler olmak üzere, bütün formasyonlar, geçmişi yeniden üretmeye hizmet ederler sadece.

 

 


 

A. Halûk Ünal 

Tartışmaya bir önceki yazıda kaldığım yerden devam etmek istiyorum.

CB seçimlerinden bu güne sık sık değişik açılardan hep bu tartışmayı canlı tutmaya çalıştım.

Türkiye’de Tayyiban faşizmini yıkıp yerine demokratik bir cumhuriyet inşa etmek için temel iki şart söz konusu.

Bunlardan ilki, Kürt ve Türk solunun toplum karşısına birleşik bir kurucu irade olarak çıkması.

İkincisi ise toplumun önüne Ayşe teyzenin anlayacağı yalınlık ve süzülmüşlükte bir Demokratik Cumhuriyet sözleşmesi koyması.

 

Zafer, kazanacak olanın stratejisinde saklıdır

Faşizmin kurumsallaşma süreci hız kazandıkça, solun güçlerini birleştirme ve faşizme karşı güçlü bir mücadele hattı kurma ihtiyacı da yükseliyor.

Her geçen gün birlik ihtiyacı ve imkanları konusunda farklı kesimlerin düşüncelerini okuyoruz.

Birleşik bir mücadele odağının yaratılmasının zorunluluğunu dile getirmeyen yok gibi.

Ancak hiç bir girişim, temas, müzakere sonuç vermiyor.

Türkiye solunun bölünmüşlüğü, ortaklaşamama zaafı bütün yaralayıcılığı ile sürüyor.

KÖH’nin Kürt ve Türk solununun ortak mücadele köprüsü olarak kuruluşuna ön ayak olduğu HDP’de devletin imha harekatı karşısında bu yeteneğini yitirmiş görünüyor.

HDP dışındaki sol örgüt ve partilerin tamamı birlik ihtiyacını şu ya da bu biçimde dile getirse de bunun nasıl gerçekleşebileceğine ilişkin amaca uygun bir model ortaya koyamıyor.

Biz bu durumun bir benzerini 12 Eylül darbesi öncesi ve darbe sürecinde yaşadık. Kendimizi de bize inanan insanları da kandırmaya hakkımız yok. Tecrübeyle sabittir ki, böyle giderse faşizmi yıkamayacağımız gibi, bir hezimet yaşayabiliriz.

 

KÖH’nin vaadi ve Türk solu

Fırat’ın doğusunda ise KÖH 2018’i Bakur’da zafer yılı olarak ilan etti.

40 yıllık mücadelelerini vasat bir dikkatle izleyen bile biliyor ki, KÖH sözcüleri “laf olsun, torba dolsun” cinsinden konuşmalar yapmazlar.

2011 den bu yana Ortadoğu’da sağladıkları askeri ve siyasi başarı da böyle bir vaadi ciddiye almamız için bir başka güçlü kanıt.

Bakur’da yıllarca yüzün üstündeki belediye yönetimini çok büyük yüzdelerle ellerinde tutmalarından olsun; Suriye’de Kuzey Federasyonu’nun vücut bulmasından olsun, biliyoruz ki KÖH, Kürt toplumu nezdinde bir “kurucu irade” olarak kabul görmüş durumda.

Ancak, Kürt toplumunda bir kurucu irade olarak kabul edilen KÖH, Fırat’ın batısında yaşayanların kahir ekseriyeti için bir “yıkıcı ve bölücü” irade.

Peki KÖH’nin bu vaadinden Fırat’ın batısında yaşayan enternasyonalist Türkler ne sonuç ya da görev çıkartacağız?

Bakur’da bir serhıldan başlayınca bu rüzgarın otomatik olarak Fırat’ın batısına çökmüş kara bulutları da dağıtacağını mı düşünmeliyiz?

Bakur’da “zafer” faşizmin yıkılıp, Demokratik Cumhuriyet’in kurulmasına yeterli olur, sonucunu mu çıkarmalıyız?

“Türk” solu hem kendi içinde hem de KÖH ile birleşik bir odak oluşturmadıkça KÖH’ün başarıları ne kadar yeterli olacak?

Çünkü biz de batıyı iyi biliyoruz. Batılı emekçilerin, yoksulların algılarını ve eğilimlerini tanıyoruz.

Belki milyonlarca Kürt için eğitim, sağlık, konut, ulaşım gibi temel konularda hangi çözümleri sunacağımızın şimdilik bir önemi olmayabilir.

Belki yalnızca kimlik meselesiyle ilgili taleplerinin karşılanması önceliği, diğer meseleleri bir süre için önemsizleştirmiştir. Bunu da tartışmak, eleştirmek haddimiz değil.

Hal böyleyse, bir Türk olarak, saygı duyup desteklemekten başka bir şey düşmez bize.

Bu güne kadar olduğu gibi bağımsız kararlarını almak, istedikleri yönde, kimseyi beklemeksizin harekete geçmek en meşru hakları.

Ama yine de Türklere sormak zorundayım, Kürt halkı demokratik devrimi yapacak, biz Türkler de muradımıza erip, kerevetine mi çıkacağız?

 

Nasıl çoğalacağız?

Sorulması gereken sorular şu ana yazdıklarımla da sınırlı değil.

Bir an için bütün “Türk” solunun bir çatı altında buluştuğunu varsayalım.

Bu birleşme “Türk” toplumunun kaçta kaçına denk düşer?

Kürt toplumunu bilemem, ama iyi biliyorum ki, ekseriyeti CHP, İYİ PARTİ, SAADET ve AKP/MHP arasında bölünmüş “Türk”yoksulları, emekçileri öncelikle temel yaşamsal sorunlarına önerilen çözümlerle ilgililer. (bütün ülkelerin çoğunluk işçi emekçileri gibi)

Bunun tek yolu da bizim nasıl bir ülke istediğimizi sokaktaki vatandaşa anlatabilmemizden geçmez mi?

İnsanlığın daha iyi bir yaşama, daha insani koşullara ulaşmasının çözümlerini özgürlükçü sosyalist bakış üretebilir.

Hem varoluş amacıdır, hem de sermayenin değil insanın çıkarlarının penceresinden bakan bir Dünya görüşüdür.

Devrimden önce, kapitalizm altında da böyledir, devrimden sonra da.

Ama bunu diğer partileri destekleyen benimle eşit haklarla doğmuş milyonlara nasıl anlatacağız?

Bu iddiamızın tek kanıtı onların gündelik yaşamlarında bütün temel sorunlarına ilişkin önerdiğimiz çözümlerde saklı olması gerekmez mi?

Bu taleplerin demokrasi ve sosyalizm mücadelesi için anlamı kalmadı mı, ya da hiç mi yoktu?

Son 40 yıldır yaptıklarımız doğru muydu?

Mesele, “Türk” halkının aptal oluşunda mı?

Varsayımımıza devam edelim. Türk solu birleşmiş ve bütün seçimlere tek çatı altında girmeye karar vermişti.

Milyonlarca insan devrim öncesi kurduğumuz kitle partilerine politika teorisi yazılarımızı okuyarak mı üye olur ya da oy verir?

Neye bakarak oy verecekler?

Siyasi gazetelerdeki köşe yazılarına mı, politik dergilerdeki makalelere mi?

Aynı varsayımdan devam edelim. Hatta varsayımı çok daha iyimser bir hale getirelim.

“Faşizmin yıkılabileceği bir seçim mümkün ve “Türk” ile Kürt solu ortak bir çatı altında seçime birlikte giriyoruz.”

Varolan sayısal sınırlarımızın ötesine nasıl geçeceğiz?

Nasıl çoğalacağız?

 

Toplumsal sözleşmeyi kim yazacak

Elbette sorular bununla da bitmiyor?

Önce de söylediğim gibi belki Kürt toplumu için kimlik öncelikli bir politika çimento olabilir.

Ama Fırat’ın batısında bu imkansız.

Fırat’ın batısında toplmumun önceliği aş, iş, ekmek, konut, sağlık, eğitim.

Bu gün bir imkan olsa da Kürt ve Türk solunun bütün lider kadrolarını bir kampta toplasak, belirli bir süre sonra insanlığın bütün temel meselelerine yanıtlar üretmiş olarak dağılabilirler, diye mi düşünüyorsunuz?

Bu topluluk TTB’den daha iyi bir sağlık sistemi, Eğitsenden daha iyi bir eğitim sistemi tasarlamaya muktedir midir?

Bu soruya tartışmasız evet diyenler, aynı yanıtı verenlerin yarattığı sosyalizm tarihini okusunlar. Altında kaldığımız “duvar” ın yıkıntılarını bir daha gezip, dolaşsınlar. Sonuçlar ortada. İsterlerse yazının burdan sonraki kısmını da okumayabilirler.

Türkiyedeki sağlık çalışanlarının en bilgili demokrat temsilcileriyle, potansiyel sağlık hizmeti alacak halkın temsilcilerinin oluşturacağı bir meclisten daha iyi bir sağlık sistemini kimse tasarlayamaz.

Bu model, eğitim, konut, ulaşım, tarım vb. bütün sorunların çözümünde de geçerlidir.

Bu tarzda bir model çerçevesinde “nasıl bir ülke” istediğimizi, birlikte barış içinde birlikte nasıl yaşayacağımızı anlatan yeni bir toplumsal sözleşme taslağı olmaksızın, toplumun karşısında inandırıcı bir alternatif olarak çıkmamız mümkün değil.

Türkiye siyasi tarihinin en tiraji komik, naiv sahnelerinden biri bana göre, gezi isyanında, devletin paralize olduğu o uzun 15 gün boyunca, parkta toplanmış isyanın öznesi gençlere, merdivenlerin başında standtlarını kurmuş tanıtım broşürleri dağıtan sol örgütlerdi.

Hadi diyelim “Türk” solu olarak son 50 yıl deneylerimiz yetmedi. Gezi deneyi de mi yetmedi.

Gezi isyanında milyonlarca isyancı gencin taleplerini birleştirecek, yeni bir ülke talebini dile getiren tek bir broşür gören bilen var mı?

Bu olmadığı gibi çok önemli temel bir çabadan da yoksunduk.

“Örgütlü” sol büyük çoğunluğu Gezi ile politize olmuş gençlere, kendisini tanıtmak, onları kazanmaya çalışmak yerine, kendi öz örgütlülüklerini, öz inisiyatiflerini yaratmak, isyanı politize etmek, kendi sözcülerini yaratmak konusunda hiç bir çaba sarfetmedi.

Peki bütün bunlar için değilse, biz bu devrimi niçin yapacağız?

Marks 15 yıl o analizleri niçin yaptı?

Adlarını buraya sığdıramayacağım bütün devrimci bilgeler on binlerce sayfayı niçin yazdı?

On binlercemiz niye toprağın altında?

Her ülke devrimcisi “kendi somut koşullarına uygun” alternatif bir kurucu irade olmanın yolunu kolay bulsun diye.

Bütün çaba Dünya’nın bütün Ayşe teyzelerine “başka bir ülke, başka bir dünya mümkün” anlatmak için değil miydi?

Başka bir dünya, başka bir tarım, başka bir istihdam, başka bir eğitim, başka tür bir hukuk, başka bir sağlık anlamına gelmiyor muydu?

Bunu anlatmanın biricik yolu, halkın anda yaşadığı, kapitalizmden kaynaklı tahribatları azalatacak, kimini ortadan kaldıracak, her adımda halka daha insani, daha özgür bir toplumsal organizasyonun da mümkün olduğunu kanıtlayacak, alternatif çözümleri, reform önerilerini sunmak değilse nedir?

Bu güne kadar herşeyi denedik, tek denemediğimiz budur.

Bu olmadan, yani reformlar için mücadele olmaksızın, silahlı mücadelenin de hiç bir değeri yoktur.

 

Faşizm seçimlerle yıkılmaz

Şimdi vasayımları bir kenara bırakıp gerçekler dünyasına dönelim.

Faşizm, seçimle filan yıkılmaz, zorla yıkılır.

Gezi isyanında olduğu gibi, milyonların sokağa dökülmesiyle, kuşatmasıyla, gerektiğinde nefsi müdafaa amaçlı silaha sarılmasıyla yıkılır.

Bunun dışında tarihten elde edebileceğimiz hiç bir bilgi kırıntısı yok ne yazık ki?

Ama faşizm altındaki milyonların öfkesi yeterli olgunluğa ulaşsa bile, elimizde önceden hazırlanmış bir toplumsal sözleşme yoksa, bütün isyanlar gezide olduğu gibi med cezir kuralına uymaya mahkumdur.

Bu ülkede faşizm yıkılsın ve demokratik bir cumhuriyet kurulsun istiyorsak iki temel şartın gerçekleşmesi zorunludur.

Birinci şart, Türk ve Kürt solunun bir büyük birleşik siyasi odak/blok yaratmasıdır.

Böyle bir buluşma ve niyet beyanı bizim dışımızdaki kitlelerde olumlu, devlette ise caydırıcı bir sonuç yaratacaktır.

İkinci temel şart ise, bu odağın topluma “yeni bir toplumsal sözleşme taslağı” bir Demokratik Cumhuriyet programı sunmasıdır.

Ya da bir başka deyişle Türkiye solunun kendisini toplum karşısında alternatif bir kurucu irade olarak konumlandırabilmesidir.

Birlik şart diyenlerin gözlerini 1930 lardan bu güne çevirmesi ve acilen hiç denemediğimiz böyle bir sözleşme taslağı etrafında birlik aramaya başlamasından başka da bir yol yoktur.

 

 

 

 

 

 

 


A. Halûk Ünal

Faşist saray ittifakının siyasal yolculuğunda yeni bir kilometre taşına daha ulaştığını söyleyebiliriz.

Geçtiğimiz 15 gün içinde bu tespiti yapmamıza olanak veren önemli üç önemli gelişmeye tanık olduk.

Birincisi, Erdoğan ve müttefiklerinin Türk Devleti’nin (TD) Ortadoğu’da bir alt emperyalist güç olduğu iddiasının kanıtı olarak pazarlamaya başladıkları, Efrin işgali.

İkincisi, Doğan Medya grubunun “havuz medyasına” katılmasıyla TD’nin ideolojik aygıtlarında Erdoğanist tekelleşmenin tamamlanması.

Şu ana kadar yasama, yargı ve TSK’nın ele geçirilmesi tamamlanmış, 4. Güç medyada ise tek ayak bağı, bütün teslimiyetçi tutumuna rağmen, Doğan medya kalmıştı. Buna “birinci cumhuriyetin” el değiştirmesinin son adımı da diyebiliriz.

Üçüncüsü de seçim yasalarında yapılan ve Saray ittifakına seçim kaybetmeyi imkansız kılan yeni düzenlemeler.

Her üç gelişme de Erdoğan’ı biraz daha stratejik hedeflerine yaklaştırmış görünüyor.

Halkın Durumu

Peki bütün bunlar olup biterken bağımsız demokrasi güçleri ne yapıyor?

Erdoğan’ın adım adım mutlak ve açık bir diktatörlüğü kurumsallaştırma yolculuğunu durduracak nitelik ve kapsamda hangi girişimlerin içindeyiz?

Bu soruyu sorarken bütün bu gelişmelerin yanısıra devletin, gerçek muhalefete dönük nasıl bir tasfiye operasyonu içinde olduğunu unutmuş değilim.

Başta HDP olmak üzere, bütün örgütlü yapıların yetişmiş aktivistleri gözaltı ve tutuklamalardan nasibini alıyor, bir çok biçimde etkisizleştiriliyor.

Saray ittifakını desteklemeyen herkes, şiddet ve zor araçlarıyla, çok büyük bir yılgınlığın, korkunun ve teslimiyetin kucağına itilmeye çalışılıyor.

Ancak, bütün bu faşist tasfiye ve “temizlik” çabasına rağmen son Newroz’da gördük ki, milyonlarca insan cesaretle alanları doldurdu ve çok yüksek bir enerjiyle kararlılığını ilan etti.

Kaldı ki unutmayalım, meydanları dolduranlar aktif ve örgütlü kitlelerdi.

Bu kitlenin açık ve net hedeflere, bu hedefler için planlanmış gündelik çalışmalara aktığı bir süreçte en az bir o kadar daha insanın şu anki sinik durumunu değiştirebilmesi ve aktif gündelik çalışmalara katılması çok mümkün.

Doğru bir siyasi model ve öncülükle faşizmi durduracak ve yıkabilecek, alternatif kitlesel kurucu bir irade olmaya aday, ülkenin kaderini değiştirebilecek, çok ciddi bir kitlesel güç mevcut.

“Öncü”nün durumu

Bu noktada faşist Türk Devleti ile mücadele eden iki ana akımdan söz etmek zorundayız.

Bunlardan biri Kürt Özgürlük Hareketi (KÖH), diğeri ise Türk Solu (TS) ve onun etkisindeki STK ve Sendikalar

Ne yazık ki bu iki kesim arasında köprü oluştursun diye kurulmuş olan HDK/HDP’nin bu yeteneği ağır yaralar aldı ve almaya devam ediyor.

Şu anda ne KÖH ve TS ne de HDK/HDP bütün demokrasi güçlerini kapsayacak bir yol haritası ve program ortaya koyabilmiş değil.

Ve korkmalıyız ki, bu parçalı tablo, bir süre daha böyle devam ederse, geri dönülmez biçimde bir yenilgi trendine girip, küçülecek ve etkisizleşecek.

Bunun doğal sonucu olarak da bu gün hala “öncü” olduğunu iddia edenlere çok önemli mesajlar veren Newroz kitlesi, Fırat’ın batısında yeniden kollektif bir aklın ortaya çıkacağı günü beklemeye başlayacak.

Fırat’ın doğusunda ise 40 yıldır süren gelenek, KÖH, Fırat’ın batısıyla etkin ve organik bir ilişki kuramadan, kendi mantıksal sonuçlarına ilerlemeyi sürdürecek.

Yani en büyük zaafımız hala Fırat’ın dousu ile batısındaki demokrasi güçleri arasında bir köprü oluşturamamış, bu güçleri birleşik bir kurucu irade haline getirememiş oluşumuz.

Cumhuriyetin kuruluşundan bu güne itiraz etmekten, soyut sloganlar atmaktan öte geçememiş, büyük çoğunlukla devletin gündemlerine hapsolmuş bir sol olarak yaşamımızı sürdürmek mi istiyoruz?

Tarih, hiç değilse yüz yıl sonra bu topraklarda yeniden bir kurucu irade vücut buldu diye yazabilecek mi? 

Bir kurucu irade inşa etmek

Bu gün artık en küçük bir zaman kaybına mahal vermeksizin yapılması gereken; bütün ülke sathında, bir büyük güç birliğini, etkili bir kurucu irade inşa etmektir.

“Faşizme karşı” güç birlikleri, ittifaklar bir yıldır konuşuluyor. Bu yöndeki girişimlerin tümü de akamete uğradı, başlamadan bitti. Sürdürmeyi başaranlar da işlevsiz ve etkisiz.

Bu, ne öznelerin beceriksizliği ne de genetik kodlarımızla ilgili, başarısızlığın asıl sebebi kullandığımız yöntem ve yaklaşımla ilgili.

Kurucu bir iradeye dönüşmedikçe, bütün muhalif hareketler devlet tarafından kontrol edilmeye, tüketilmeye mahkumdur.

Türkiye solu bu gün kadar sayısız model ve birlik yöntemi denedi, bunların tamamının en büyük ortak paydası, örgütler arası birlikti ve birliği de politika teorisinde bulabileceğimize inanmıştık.

1989 yılında Türkiye siyasal tarihinde ilk kez 26 sol örgütün bir araya gelip iki yıla yakın bir süre ilk kez birliği tartıştığı “Kuru Çeşme” toplantılarının hem başalamasını sağlayan küçük toplulukta hem de başladıktan sonra sonuna kadar geçen süreçte koordine edilmesinde etkin biçimde çalışmış olmanın onurunu taşıyanlardan biri olarak, geriye doğru baktığımda görüyorum ki, az önce söz ettiğim büyük hatayla baştan malülmüşüz.[1] Birlik tartışmasını politika teorisi alanında yapmak katiyen birleşmenin imkanlarını sunmayacağı gibi, ayrılıkları da kışkırtacak bir tartışma alanıymış. Sonraki bütün girişimlerde de bu yaklaşım değişmemiş.

Denenmemiş olanı denemek

Gelinen noktada Türkiye toplumunu bir arada tutan ortak bir çimentonun kalmadığı çok açık.

Burada asıl önemli olan, bütün farklı kimlik gruplarının ve siyasi eğilimlerin bu gerçeği farklı kelimelerle de olsa teyit etmiş olmaları.

Bunun anlamı açık, bu toplumun varolduğu iddia edilen zoraki kapitalist, modernist sözleşmesi geçerliliğini yitirdi.

Şu anda her ne kadar Saray ittifakı döve döve kendi değerler paketini bütün topluma dayatabilir gibi görünmeye çalışsa da, bunun geçici olacağını, bütünsel bir rıza üretemeyeceğini kendileri de çok iyi biliyor.

Öte yandan halkın büyük bir çoğunluğu da bu gidişin karakolda biteceğinin farkında.

Bu durumdan mutlu olanların hali hazırda çoğunluk olmadığını biliyoruz.

Kim, ne zaman, nasıl düşeceğini bilmiyor?

Aslında dikkatli bakan her gözün göreceği gerçek, toplumun büyük kısmının bütün bu tehlikeleri sezdiği ve farkında olduğudur.

Temel sorun, ortada milyonlarca tekil insanın anlayacağı tarzda sunulmuş bir gelecek tahayyülünün olmayışıdır. Alternatifsizliktir.

İnsanların, gelirlerini, ücretlerini nasıl artıracağı, çocukları için parasız ve kaliteli bir eğitimi nasıl elde edebileceği, sağlık sorunlarında insanca bir hizmeti nasıl alabileceği, kısacası mütevazi ama yarın endişesi taşımayan mütevazi ve huzurlu birer hayat nasıl kurabileceklerini sermaye partileri ve devlet dışında kimsenin anlatmıyor oluşudur.

Bir başka deyişle para merkezli yaşamda, merkezine insanın yerleştirildiği bir sosyo ekonomik alternatifi kimsenin dillendirmiyor oluşudur.

Yani şu an itibariyle hiç bir güç, kurucu bir iradenin teklif etmesi gereken “toplumsal sözleşme” taslağını ortaya koyabilmiş değil.

Türk solu tarihen bu konular etrafında tartışmayı, ortak hedefler aramayı hiç denemedi.

KÖH ise bunu Rojava pratiğine kadar hiç gündemine almadı.

Kurucu bir irade olarak ortaya çıkmadı, çıkamadı.

Şimdi eğer Fıratın batısıyla doğusundaki bütün demokrasi güçlerinin güç ve eylem birliği sağlansın isteniyorsa hiç denenmemiş olanı denemeliyiz.

Yeni Toplumsal Sözleşme (new deal)

Yeni toplumsal sözleşme kavramı daha çok bize bir anayasa hatırlatıyor, doğal olarak. Kastettiğim “yeni sözleşme” ise, anayasa kadar kuru ve anlaşılması zor olmayan, toplumun yeniden kuruluşunu veciz biçimde özetleyen bir metin.

Bu, elbette bir sosyalizm programı değil.

Bu metne isteyen demokrasi programı, isteyen geçiş programı, isteyen parti programı diyebilir. Malum bu tür tanımlarda bile sözlük birliğimiz yok.

Böyle bir metnin üzerinde anlaşmak, bir adım sonrasında ayrıntılı bir teşkilatı esasiye metni yazmayı da, ayrıntılı bir ekonomi programı yazmayı da mümkün kılar.

Bu metin, eğer yarın yönetimde söz sahibi olursak, toplumun yaşamının nasıl düzenleneceğine ilişkin bütün ilkeleri ortaya koyduğu gibi her ilkenin güncel/evrensel gerekçesini ve nasıl yapılacağını da kısaca ifade edebilmelidir.

Ülkede kapitalizmin yarattığı bir çok melaneti ortadan kaldırabilecek, bir çoğunu sınırlayabilecek, milyonlarca emekçiyi işçiyi, kapitalizmin yıkıcı sonuçlarına karşı koruyabilecek, yaşamlarını iyileştirecek hangi reformları yapacağımızın belgesini yazabiliriz.

Örneğin konuştuğumuz salt bir anayasa metni olsa, eğitim bölümünde parasız, bilimsel ve kaliteli eğitim, bir cümle ile yer alacak ve bu ilkenin altı yasama faliyeti çerçevesinde yasalarla doldurulacaktı.

Bu maddenin mutlaka bir de bir kaç paragraflık gerekçesi olacak, kendi kendine yetmeyi hedefleyen bir ekonomi için, herkese eşit, çağdaş, bilimsel, çok dilli ve ücretsiz eğitimin neden gerekli olduğu anlatılacaktı.

Ancak hiç bir zaman bu hedefin nasıl elde edileceği yer almayacaktı.

Oysa bizim metnimizde bir paragraf bile olsa bu eğitimi nasıl gerçekleştireceğimiz de yer almalıdır.

Böyle bir teklif metni toplumun bütün kesimlerinin anlayabileceği ve üzerinde tartışabileceği bir hedefler manzumesi haline gelebilir.

Yöntem

Elbette bu kadar süzülmüş, bu kadar veciz metinlere ulaşmanın tek yolu da adem-i merkeziyetçi bir modeli gerektirir.

Yine eğitim örneğinden gidelim.

Sözleşme teklifinin eğitim maddesi, geleneksel alışkanlıklarımızda olduğu gibi uzman komisyonlar, ya da her şeyi bilen “ideolojik bürolarca” yazılamayacağı çok açıktır.

Böyle bir maddenin 80 milyon insanda bir karşılık bulabilmesi için, onların bir biçimde işin içine katılmış olması şarttır.

Bunun yolu da eğitimcilerden, velilerden, öğrencilerden oluşacak bir eğitim meclisleri ağının bu maddeyi yazmasıdır.

Örnekleri bu mantıkla çoğaltabiliriz. Yargının nasıl bağımsız ve tarafsız olabileceği; güvenlik güçlerinin nasıl toplum dostu olabileceği; din ve vicdan hürriyetinin nasıl adil bir biçimde sağlanabileceği; nasıl bir alternatif sağlık sistemine kavuşabileceğimiz gibi sayısız sorunun çözüm yolları benzer geniş katılımlı nitelikli meclislerle yanıtlarına kavuşabilir.

Ama atın önüne arabayı koşmamak için, önce “yeni toplumsal sözleşme” metni için bütün solun katılacağı bir zemini organize etmek, sözleşmede sağlanacak ortaklıklara bağlı olarak da bu iradenin nasıl vücut bulacağını tartışmak gerekir.

Böyle bir çalışma ve işbirliği yönteminin en yenilikçi, demokratik, bilinen, denenmiş adı da “kongre siyaseti”dir.

Kongre tarzı örgütlenme, her türden kuruluşu ve bireyi adem-i merkeziyetçi bir zeminde, işyeri, köy, mahalle, meslek alanı meclisleri temelinde bir araya getirebilecek, bilinen tek demokratik, çoğulcu formdur.

Yeni sözleşme ve stratejik uzlaşmazlık

Böyle bir sözleşme çalışmasının bize sağlayacağı en önemli yararlardan biri, Fırat’ın doğusu ile batısı arasındaki stratejik farkı ve bunun yarattığı gerilimi en aza indirme imkanı yaratmasıdır.

Örneğin benim gibi yüzbinlerce bağımsız solcu için şu anda sayısı belirsiz Türk sol örgütü arasında tercih yapmanın tek ölçüsü, politika teorisi bakımından söyledikleridir. Hiç birinin Eğitim, sağlık, konut, ulaşım, çalışma koşulları konusunda alternatiflerini bilmiyoruz.

Ha keza bu konularda KÖH’nin de alternatiflerini bilmiyoruz?

KÖH Rojava pratiğiyle bu açıdan çok daha önemli bir fark yarattıysa da, henüz Türkiye/Bakur sathı mahallinde bu perspektifi nasıl somutladığını, nasıl güncellediğini bilmiyoruz?

Yeni her iki kesimin de önümüzde Türkiye programları yok.

Bu, iki büyük soruna neden oluyor.

Sorunlardan biri, Türk veya Kürt solunun ülke çapında bir kampanyasına, diğer kesimin nasıl katılacağı ya da katılmayacağının bir kriterlerine sahip olamıyoruz.

Bu kesimler birbirlerine makro siyasal kavramlar dışında hangi mikro politikalarda işbirliği teklif edebilirler bunu da bilemiyoruz.

Ha keza bu Türk solu için de geçerli.

Örgütlerin politik teori dışında etrafında ortak çalışma organize edebileceği bir eğitim sistemi alternatifine sahip değiliz.

İkinci büyük sorun, iki kesim birbirimizle strateji ve taktik tartışamıyoruz.

Birbirimizden ne bekleyip, ne bekleyemeyeceğimizi bilmiyoruz?

Ve en kötüsü de eğitim, sağlık, kadın, ulaşım, konut, istihdam vb mikro alanların hiç birisinde işbirliği, güç birliği yapamıyor; ya hep ya hiç noktasında ilişki kuruyoruz.

Oysa salt eğitim, salt kadın konusunda ülke çapında sonuç alıcı, iktidar savunmasında önemli gedikler açacak uzun vadeli kampanyalar mümkünken, hiç birini gerçekleştiremiyoruz.

Elbette burda bu açığı kapaması gereken, iki toplum arasında köprü olması beklenen, solun tamamı nezdinde etkili ve çağrıcı olabilen HDK/HDP de bu diplomatik gücünü, – nedendir bilinmez – “yeni bir toplumsal sözleşme” taslağı yazma sürecini örgütlemek için kullanmayı ve bütün Türkiye solunu bunun etrafında bir tartışmaya sokmayı hedeflemedi!

Oysa “kadro particiliği” ile sonuç alamayacağımızı 1980’de anlamış olmalıydık. Belli ki bu zihniyet hala en dirençli hastalıklarımızdan.

Sözleşmenin ilkeleri

Peki böyle bir tartışmaya başlayacak olanların havanda su dövmemesi için baştan bazı ilkelerde anlaşmaları gerekmez mi?

Bence bazı ilkelerin hemen her tartışmada önümüze gelmesi, bazen bir üst belirleyene dönüşmesi güçlü bir olasılık.

Örneğin “yeni toplumsal sözleşmede” erkek egemenliğine karşı tutumumuz her maddede karşımıza çıkacaktır.

Merkeziyetçiliği mi adem-i merkeziyetçiliği mi ilke olarak kabul ettiğimiz de tıpkı erkek sorunu gibi hayatın her alanında eskiyi ve yeniyi tarif eden bir ilke olacaktır.

İnsanın doğaya hakimiyeti yaklaşımı kaçınılmaz olarak endüstriyalizmi savunmamızı getirirken, ekolojist bir yaklaşım, kapitalizmin doğada ve insanda yarattığı tahribatı dikkate alan bir tasarıya neden olacaktır.

Kısacası, topluma demokratik muhalefetin sunacağı toplumsal sözleşme taslağı, anti kapitalist bir perspektiften neşet eden reformlar önerebilmek için, kaçınılmaz olarak, adem-i merkeziyetçi, cinsiyet özgürlükçü, din ve vicdan özgürlükçü, çoğulcu ve ekolojist temel ilkeler üzerinde yükselmek zorunda olacaktır.

Ancak böyle bir sözleşme taslağını birlikte yazabilenler, ülkede alternatif bir kurucu irade iddiasıyla ortaya çıkabilirler.

Bu sorun çözülmedikçe, programsızlık aşılmadıkça, ne faşizme karşı başarı mümkündür ne de yüzbinlerce Türk ve Kürdün fedakarlıkları, özverileri, gösterdikleri cesaret, ödedikleri bedeller, yeni, gerçek ve inandırıcı bir ülke vaadine dönüşebilir.

 


[1] Bu arada bu sol kültürün değişiminde önemli kazanımlar sağlamış ve ÖDP dahil bir çok birlik deneyimine de ön ayak olmuş bu çabanın fikir babalığını ve çağrıcılığını yapan 17 arkadaşımızı sevgili Ertuğrul Kürkçü’nün şahsında anmadan geçmek olmaz.

 


10 Aralık 2016 Cumartesi 23:59

Faşizm geliyorsa nasıl yaşamalı?
 Timothy D. Snyder’den Öğütler Yale’de Holokost çalışmalarında Profesör Timothy Snyder’den uyarlanmıştır.

(Çeviren/Derleyen: Prof. Zeynep Dİrek – İstanbul Üniversitesi)

1. Öğüt
Otoriterliğin gücünün büyük bir kısmı bizim ona kazandırdığımız bir güçtür: Şimdilerde yaşadığımıza benzer zamanlarda, baskıcı bir hükümetin uygulamaları yüzünden zarar görmekten çekinen insanlar o hükümetin kendilerinden daha neler isteyebileceğini düşünürler. Hükümet bunları talep etmeyi henüz aklına getirmemiş olabileceği veya göze alamadığı halde, insanlar kendilerine uygulanacağını hayal ettikleri baskıya göre hareket etmeye başlarlar.
Öngörüye bağlı itaat, hükümete halka daha fazla ne yapılabileceğini işaret eder ve özgürlüğün kaybını hızlandırır.
Bunu şimdiye kadar yapmış olabilirsiniz, bundan sonra yapmamaya dikkat edin.

2. Öğüt
Elde kalan kurumları savun. Savunulacak kurum bir gazete, bir okul, bir üniversite, bir sivil toplum örgütü, bir dergi, bir sanat kurumu, bir dernek olabilir. O kurumlarda etkin olmaya çalış, hiç olmazsa varlığını hissettir. Bir davayı takip et. Bir gazeteyi satın alarak yaşat. Biz kurumları sahiplenmezsek, onlar için ve onlar adına harekete geçmezsek kurumlar hiçbir zaman bizim olmazlar. Kurumlar kendi kendilerini savunamazlar. Baştan beri sahiplenilip savunulmazlarsa faşizm geldiğinde kurumlar domino taşları gibi düşerler.
Ek: Başkalarıyla mutlu hayat ancak adil kurumlar varsa mümkündür diyor Paul Ricoeur. Kendi hayatına çekilmek, kendini toplumsal olayların akışına teslim etmek sana mutluluk getirmez, çünkü kurumsal adaletin olmadığı yerde mutluluk da yoktur. Mutluluk içte yaşanan bireysel bir ruh haline indirgenemez.

3. Öğüt
“Faşizm koşullarında en büyük devrimcilik, işini iyi yapmaktır.” (W. Benjamin)
Faşist rejimlerde devlet liderleri kötü örnek oluştururlar: Onların muktedir kıldığı bazı kişilerin artık yasaya uymama özgürlüğü vardır. Bazı kişilere, gruplara rant, talan, yalan özgürlüğü verilmiştir; zayıflara da sadece yalanlara inanma, katledilme, tecavüz edilme özgürlüğü kalmıştır.
Böyle zamanlarda, normal halde işler düzgün yürüdüğü için kullanılması pek gerekmeyen meslek ahlakı dilinizi hatırlayın. Meslek ahlakı, adil pratiği savunmaya yarar. Avukatlar işini iyi yaparsa, yargıçlar işini iyi yaparsa bir hukuk devletini yıkmak zorlaşır. Bu diğer kurumlar için de geçerli. Kurumlar insanlar sayesinde vardır. Meslek ahlakı, muktedirin sizden yapmanızı talep ettiği yanlış işleri niye yapamayacağınızı gerekçelendirmeye yarar.

4. Öğüt
Politikacıları dinlerken bazı kelimeleri nasıl kullandıklarına dikkat edin. Bu kelimeleri sorgulamayı öğrenin. “Terörist”, “vatan haini” gibi kelimeler çok geniş bir anlamda kullanılmaktadır. “Olağanüstü hal”, “aciliyet” gibi çok önemli kavramları duyduğunuzda uyumayın.
Olağanüstü halde hükümet yetkililerine göre terör, devletin bekasına karşı olduğuna hükmettikleri tutumların bütünüdür. Küçük bir çocuğun yaptığı yaramazlık, mini etekli bir kadın, öpüşen eşcinsel bir çift, bir popstarın bir mitinge katılma davetini geri çevirmesi, facebook’ta bir haber sitesinde çıkmış bir haberi paylaşmak, barış için verilen bir imza, bir gazeteyi okumak, sembolik dayanışma eylemleri terör ile yan yana getirilebilir. Terör unsuru olarak algılanan şeyler yeri geldiğinde taş, sopa, flama veya bir baret dahi olabilir.
Peki, gerçekte terör nedir? Terörist diye kime denir? Teröristlerin amacı veya hedefi nedir?Terör kelime anlamıyla herhangi bir amaç uğruna, konu ile ilgisi olmayan bireylere yöneltilmiş şiddet eylemlerinin bütünüdür. Terörist siyasal davasını kabul ettirmek için karşı tarafa korku salacak davranışlarda bulunan, eylemler yapan kimsedir. Politikacılar, gazeteciler, yazarlar terörist değildirler.
Yurtsever dil kullanılarak şiddete başvurmayan insanların “terörist” olarak adlandırılıp dışlanmasına veya cezalandırılmasına öfkelenin, öfkenizi uygun bir dille ifade edin.
5. Öğüt
Akıl almaz şeylerle karşılaştığında, örneğin ülkede bir yerde bir canlı bomba patlayıp yüz kişi öldüğünde veya başka bir terör eylemi gerçekleştiğinde sakin ol ve şunu hatırla: tüm otoriter rejimler, iktidarlarını daha da sağlamlaştırmak için böyle saldırılara gerek duyarlar, sivillerin zarar gördüğü böyle olaylara göz yumar, kışkırtır, hatta planlar ve gerçekleştirirler. Bu olaylara tanık olan insanlar korkacak, endişeyle yaşayacak, hayatlarını daraltacak, özgürlüklerini daha az talep edecek, kendiliğinden hareket etme güçlerini, bir araya gelme isteklerini kaybedeceklerdir. Bu duygulara kapılan bir halkın, güvenlik gerekçesiyle özgürlükleri elinden alınsa bile güçlü bir lideri destekleme eğilimi artar. Reichstag yangınını düşün. Hitler bu olayı bahane ederek güçler ayrımını ve dengesini ortadan kaldırmış, çok partili siyasal hayatı sona erdirmiştir. Bu eski bir oyundur, bu oyuna gelme.
6. Öğüt
Dile özen göster. Herkesin kullandığı cümleleri kullanmaktan kaçın. Herkesin söylediği bir şeyi söyleyeceksen bile onu nasıl söyleyeceğine kafa yor. Sadece ne dediğin önemli değil, nasıl dediğin de çok önemlidir. Faşizme karşı mücadele faşistlerin kullandığı dili kullanarak yapılamaz. Düşünen, kavramaya çalışan, kavramsallaştıran, sorgulayan, şüphe eden, ötekini dinleyen, duyan, hisseden, hatta konuşturan bir söyleme biçimi edinmeye çalış. Toplumsal olaylar karşısında kitlelerin kapıldığı heyecan, hiçbir ‘şok’ seni bu dilden vazgeçiremesin. Tepki dilini o anda kuramıyorsan tepki verme, daha sonra konuş.
Küfretme: küfrün kadın nefreti, cinsiyet temelli nefret söylemi, erkek iktidarını güçlendiren bir dil olduğunu aklında tut. Küfür, öfkesinin sebeblerini açıklayacak kadar düşünmeye ve konuşmaya vakti olmayanların çaresizliğidir. Lümpen faşistler böyle konuşur. Öfke dilini kullan, öfkeni ifade et, fakat bunu yaparken düşünmeyi bırakma.
Yatmadan önce internete girme. Elektronik aletlerini yatak odası dışında bir yerde şarj et ve oku. Bunun sebebi şu: Sadece sosyal medya okumamalısın. Düşünce dilini inceltmek, geliştirmek için kitap okumalısın. Yaşadıklarımızı daha iyi düşünmek için ne okumalı? Belki Václav Havel’in Güçsüzlerin Gücü’nü, George Orwell’in 1984’ünü, Czesław Milosz’un Tutsak Edilmiş Akıl’ını, Albert Camus’nün Başkaldıran İnsan’ını, Hannah Arendt’ın Totalitarizmin Kaynakları’nı ya da Peter Pomerantsev’in Hiçbir Şey Doğru Değil ve Herşey Mümkün’ünü.
7. Öğüt
İtiraz et. Birileri etmeli. Doğruyu söyle. Birileri doğruyu söylemeyi göze almalı. Bu senin karakterin için de önemli. Ne fazla gözü kara ol ne de çok korkak biri: Cesaret söyleyeceklerini doğru zamanda, uygun bir dille söyleyerek iki uçtan kaçınıp ortayı düşünerek bulmaya denir. Elbette hiçbirimiz kendimizi kolayca ele vermemeli, hapse girmemeye çalışmalıyız. Ama biz bile konuştuğumuz için hapse giriyorsak dışarısı içerisinden çok daha kötü hale gelmiş demektir. İnsan cesurca konuşa konuşa cesur biri olur. Bunu yapamazsak, yavaş yavaş yalanların içinde kendimizi de kaybederiz. Zamanla bizden eser kalmaz. En büyük kayıp hakikatin kaybı, kendiliğin kaybıdır.
Sözde ve davranışta etrafa uyum sağlayarak, sürüden biri gibi davranmaktan vazgeç. Çoğumuza çocukken öne çıkmamayı, göze batmamayı, böylece daha az zarar göreceğimizi öğretmişlerdir. Şimdi farklı bir şey yapmak ya da söylemek insana kendisini garip hissettirebilir. Çoğunluk susarken konuşmak seni tedirgin edebilir. Fakat zaten artık herkes tedirgin değil mi? Tedirginlikle yaşamayı başarıyorsak biraz daha tedirgin olmayı göze alabiliriz.
Aslında içinde bulunduğumuz şartlarda, bu huzursuzluk olmadan özgürlük mümkün değil. Sen bir örnek oluşturduğunda, sessiz çoğunluktan olmanın efsunu ortadan kalkar, korku eşiği daha kolay aşılır, diğerleri de seni takip edip itiraz etmeye başlayacaktır.
8. Öğüt
Doğru ile yanlışın birbirinden ayırt edilebileceğine, gerçeği bulabileceğimize ve doğruyu söyleyebileceğimize inan.
Gerçeğe ulaşma çabanda seni yoran, umutsuzluğa kaptıran, hakikat arayışından vazgeçmene sebep olabilecek bir bilgi kirliliği, siyasi çarpıtma, algı operasyonu, savaş propagandası var. Ülkede medya iktidarın söyleminin dışına çıkamıyor. Farklı düşünen gazetecilerin çoğu hapiste. Gerçeğe savaş açılmış sanki.
Medyaya bakarak savaş bölgelerinde ne olduğuna karar vermek zor. O bölgede çıkarları olan veya bilfiil savaşan devletler kendi amaçları doğrultusunda açıklamalar yapmaktalar. Sivil halktan kişiler kendi deneyimlerini aktarmaya çalıştıklarında onlar da, terörist olmakla suçlanıyor. Sosyal medyada muktedirlerin binlerce trolü dolaşıyor, sırf söyleme aykırı deneyimlerin bize iletilmesini engellesinler, biz gerçeğe ulaşamayalım diye.
Faşizmde yalanın toplumsal olarak örgütlendiğine tanıklık ederiz. Halkın bir kısmının bunu fark ettiğini, kabul ettiğini ve artık hakikatle, gerçekle, olgularla ilgilenmemeye başladığını hissederiz. Normal zamanlarda ahlaksızlık olarak görülen edimler artık kanıksanmaktadır. Muktedirin topluma söyledikleri yalanların, çelişkilerin, tutarsızlıkların, saçmalıkların artık önemi yoktur. Kitleler güçten yana olmayı varoluşunun koşulu gibi görmektedir.
Bu durumda sana da çeşitli söylemler arasında dolaşmak, farklı söylemleri, sözleri, yazıları birbiriyle karşılaştırarak hakikate ulaşmaya çabalamak kalmıştır. Her okuduğuna inanmaman, bağlamı gözden kaçırmaman, satır aralarını okuman, safsataları ayırt etmen, yapılan konuşmaların performatif boyutunu gözden kaçırmaman gerekir.

Dil gerçekliği şekillendiriyor elbette ve bunu yapmaya aday birden fazla dil var. Gerçeğe ulaşma çabanda başkalarının somut deneyimlerine, yaşananın diline öncelik vermeyi ilke edin. Tanıklıkları dinle.
Olgular çıplak değilse bile olgular yoksa özgürlük de yoktur. Eğer hiçbir şey doğru değilse iktidarı da kimse eleştiremez, çünkü eleştirinin bir zemini yoktur. Hiçbir şey gerçek değilse, herşey gösteriden ibarettir. Parası olan düdüğü çalıyor demektir.
9. Öğüt
Vatansever ol. Muktedirler vatansever bir söylem tutturabilirler fakat gerçekte vatansever olmayabilirler. Vatanseverler öncelikle hem gelecek kuşaklara hem de tüm canlılara yaşanabilecek bir doğa bırakmaya çabalayan kişilerdir. Vatanseverler kentleri kapitalist yağmaya karşı savunanlardır. Doğayı satılacak bir enerji kaynağı olarak gören, kenti zenginlere pazarlayan, kamu tesislerini ve fabrikalarını yabancı şirketlere satan, ahlaki ve siyasi yozlaşmayı önemsemeyen yöneticiler vatansever olamazlar.
Vatansever insanlar ülkede nasıl yeniden bir üretim ekonomisi kurulabileceğini düşünen, kurumları batırmaya çalışmak yerine yaşatmaya çalışan, ülke ekonomisinin batmasından herkesin, en çok da yoksulların zarar göreceğini bilen kişilerdir.
Eğitim çok kötü bir hale gelmiş, üniversiteler yozlaşmış olabilir: Yine de bu kurumları düzeltmek için elimizden geleni yapmalı, mücadele etmeye devam etmeliyiz. Ekonomi krize girmiş olabilir ama bankaların batmasını dilemek bir vatansevere yakışmaz. Halihazırdaki iktidar hepimize zarar veriyor ama zarar gördüğümüz için öfkelenip yaşadığımız yerin yok olmasını dilemek insanın kişisel olarak acılaşmasıdır.
Vatansever olmak evrensel etik değerleri sahiplenmeyi gerektirir. Yabancı düşmanlığını, batı düşmanlığını vatanseverlikle karıştırmamak gerek. Hangi kültürden gelirse gelsin eğer bir davranış doğruysa benimsenmeye değerdir. Hangi kültürde bulunursa bulunsun eğer bir davranış yanlışsa ondan vazgeçmek gerekir. Başkasından öğrenmek ayıp değil bir meziyettir. Gerçek vatanseverlik şovenizmi aşmayı gerektirir.
10. Öğüt
Dışarıya çık, gerçek dünyada siyasete katıl. Toplumsal bir meseleyle ilgili iktidarın benimsediği bir tavıra, şiddet içermeyen bir biçimde tepki gösterilmeye çalışıldığında, buna sadece sanal dünyadan destek verme; fiziken, bedeninle de katılmaya, orada olmaya gayret et.
Siyasi, sanatsal, kültürel olaylar etrafında tanımadığın insanlarla bir araya gel. Bu topluluklara katılmak sana kendini daha güçlü hissettirecek. İnsanlar birbirinden güç alır, bir araya geldikçe daha umutlu olur.
Toplumsal bağlarını sadece sanal dünyada kurma. İktidar, sandalyene çakılı kalmanı, duygularının ekrandan emilip kaybolmasını ister. Sanal dünyanın hayatımızda daha çok yer kaplamasıyla otoriterliğin artması arasında bir ilişki var.
Dışarı çık. Alışık olmadığın yerlerde daha önce tanımadığın kişilerle ol. Yeni arkadaşlar edin, ne düşündüklerini sor, onların deneyimlerini dinle, onlarla yürü.
11. Öğüt
Tek parti devletini engelle. Faşizme geçişin özelliği, çok partili siyasi hayatı ortadan kaldırmak veya demokratik rejimi değiştirmek isteyen bir partinin ortaya çıkmasıdır. Aslında bu parti de demokratik yollarla iktidara gelmiş, bir zamanlar demokrasinin usullerini kabul etmişti.
Demokrasinin paradokslarından biri de, bir siyasi partinin demokrasinin kurallarına göre oynayarak demokrasinin sonunu getirebilmesidir.
Söz konusu parti iktidardayken, tarihsel bir andan faydalanarak demokrasiyi güvence altına alan kurumları yıkmış, ardından da rakiplerinin siyasi varlıklarını ortadan kaldırmıştır.
Önerilen yeni rejim “demokrasi” olarak adlandırılsa bile aslında demokrasi değildir. Güçler ayrılığı, çok partili sistem, demokratik işleyen kurumlar olmadan ve azınlık hakları korunmadan demokrasi olmaz. Faşizmin yolunu çoğunluk demokrasisi açar.
Halkın tek parti devletini onaylaması için referandum yapıldığında oyunu tek parti devletine hayır demek için mutlaka kullan.


 A. Halûk Ünal

2008 yılında Amerika Birleşik Devletleri’nde araştırmacılar, yüzlerce yetişkin gence ahlaki değerler hakkındaki görüşlerini sorar.

David Brooks The New York Times’da bu gençlerin durumu hakkında şöyle yazar: “Ahlaki meseleler üzerinde düşünmek ve konuşmak konusunda ne kadar aciz olduklarını görmek insanı hayal kırıklığına uğratıyor.”

Gençlerin çoğu, tecavüz ve cinayetin yanlış olduğunu düşünüyordu, fakat “bu uç örnekler dışında alkollü araç kullanma, kopya çekme ya da aldatma gibi konulara bile ahlaksal çerçeveden bakmıyorlardı.”

Örneğin gençlerden biri şöyle konuşur:  “Neyin doğru neyin yanlış olduğu beni pek ilgilendirmiyor.”

Birçok genç de şöyle düşünmektedir: ‘Doğru olduğunu düşündüğün şeyi yap. Yüreğinin götürdüğü yere git.’

Susanna Tamaro duyduysa herhalde saçlarını yolmuş olmalı.

Yürek kelimesinin bin yıldır ima ettiklerinin yerine “dürtülerin” geçmiş olması sadece ABD gençliğini değil Türkiye’nin de halini anlatıyor bence.

 

Kamusal alanda savaş

Kamusal alan, bütün sınıfların, kimliklerin, cinsiyetlerin ve dinlerin birlikte varolduğu alanlarımızın toplamı.

Bilinen bütün tarih, bu alanda hangi değerlerin hakim olacağına ilişkin savaşın tarihi aynı zamanda.

İnsanlığın, devletsiz, sınıfsız yaşadığı çağlardan sonra, kapitalizm çağına kadar, bu alandaki değerler savaşı, dinler arası savaş olarak gerçekleşti.

Çünkü değer sistemlerini ve buna bağlı hukuku dinler temsil ediyordu.

Merkezinde tanrı/allah’ın durduğu bu değer sistemleri, insanı ve onun gündelik yaşamını düzenleyecek, kamusal alanı tanımlayıp, biçimlendirecek sayısız emir tebliği ettiler.

Kapitalizmin şafağı ise bu alanda yeni bir savaşa tanık oldu; çoğumuzun okul kitaplarından aydınlanma, rönesans ve reform hareketleri olarak bildiğimiz bu süreçte, felsefe dinden koptu, bilimler felsefeden ayrıştı ve insanlık merkezinde dünyevi olanın durduğu bir değerler sistemini kamusal alana hakim kıldı.

Evet, dünyevi olanın; peki insani olanın mı?

Bu soruya olumlu yanıt vermemiz imkansız.

Hepimiz çok iyi biliyoruz ki; dünyevi olanı insan değil para/sermaye tanımlıyor son 500 yıldır.

Para tanrısının egemenliğindeki bir değerler sistemi, tanrılarıyla birlikte dinleri ve iki ateş arasındaki şaşkın insanlığı kenara itip; kendi hükümranlığını kurmayı başardı.

Kapitalizm öncesi toplumlarda toprak kölesi olan bizler de artık fabrika ve plaza köleleriyiz.

 

Medeniyetler Savaşı

Medeniyetler savaşı olarak, takdim edilen de eski tek tanrılı dinlere tapanlarla, para tanrısına tapanlar arasındaki savaştan başka bir anlam taşımıyor.

Para tanrısı terimini katiyen mecaz olarak kullanmıyorum.

Her tanrının varlığını, hukukundan anlarız. “Adalet mülkün temelidir” yalanı, para tanrısının en çok kabullenilmiş sözü.

Hepimiz tecrübeyle biliyoruz ki, bütün sınıflı toplumlarda mülk adaletin temelidir.

Mülksüzlere sunulan adaletle, mülk sahibi sınıflara sunulan adaletin farkını yaşayarak öğrendik.

Üstelik, her iki kamp da düşmanın silahını düşmana karşı kullanma becerisine sahip; dinbazlar parayı, paracılar dini çok başarılı biçimde kullanıyor.

Ve ne yazık ki, karşılıklı güç tahkimatlarını, kitleler nezdinde ürettikleri rızayı bu tür silahlarla sağlıyorlar.

Örneğin selefi cihatçılık ve IŞİD gerçeği küresel çapta süren bu savaşın en sert, en şiddetli görünümlerinden biri, belki de en belirleyici olanı.

Sadece çete diyip işin içinden çıkmak bizi rahatlatabilir; ama bunun bir değerler savaşı olduğunu da görmezden gelirsek, iki ateş arasında kalmaktan kurtulmamız imkansız.

Para tanrısının fetih savaşları tarihini hatırlayın, Azteklerden başlayarak, sömürge savaşlarının sebeb olduğu soy kırımları hatırlayın, IŞİD barbarlarından hangi konuda farkları vardı.

Soykırım metodları bakımından mi, işgal ve ilhak ettikleri toplumların değer sistemlerine dönük kıyım bakımından mı?

Bu kez savaşın kazananı para tanrısı ve onun ruhbanları.

Dinlerin tamamının hedef olarak koyduğu tanrıya ulaşma kuralı; yerini paraya ulaşma kuralına bıraktığından bu yana; yazının başındaki gencin sözleri bir manifestoya dönüştü; “ne bahasına olursa olsun paraya ulaş.”

Gözlerinizi bir an için kapayın, elinizi vicdanınıza koyup düşünün, özellikle son 30 yıldır bu kuralın arkasında veya etkisinde olmayan kaç kişi tanıyorsunuz?

Hiç bir insan teki doğduğunda değerler paketiyle gelmez. Değerler verilmiştir, yani öğreniriz.

Tarihin tanık olduğu bütün değer sistemleri içinde ise eskimemiş, kirletilememiş olanlar; Özgürlük, eşitlik, kardeşlik, adalet, sevgi, saygı, hoşgörü, dostluk ve dayanışmadır.

 

Üçüncü yol, Kobane, Afrin kriterleri ve HDK

Bir an için iddiaları kabul edelim, PYD velev ki PKK’dir.

Bu iddiaya göre “PKK/PYD teröristleri” Dünyayı kandırmak için Rojava’da şu dibaceyle başlayan bir anayasa ihdas edilmesini sağlamış.

 

“Giriş

Din, dil, ırk, inanç, mezhep ve cinsiyet ayrımının olmadığı, eşit ve ekolojik bir toplumda adalet, özgürlük ve demokrasinin tesisi için. Demokratik toplum bileşenlerinin siyasi-ahlaki yapısıyla birlikte çoğulcu, özgün ve ortak yaşam değerlerine kavuşması için. Kadın haklarına saygı ve çocuk ile kadınların haklarının kökleşmesi için. Savunma, özsavunma, inançlara özgürlük ve saygı için. Bizler demokratik özerk bölgelerin halkları; Kürtler, Araplar, Süryaniler (Asuri ve Arami), Türkmenler ve Çeçenler olarak bu sözleşmeyi kabul ediyoruz.

Demokratik Özerk Bölge Yönetimleri; ulus-devleti, askeri ve dini devlet anlayışını, aynı zamanda merkezi yönetimi ve iktidarı kabul etmez.

Demokratik Özerk Bölge Yönetimleri; bütün etnik, toplumsal, kültürel ve ulusal oluşumların kendilerini kurumları aracılığıyla ifade etmeleri için toplumsal mutabakata, demokrasiye ve çoğulculuğa açıktır. Demokratik Özerk Bölge Yönetimleri; ulusal ve uluslararası barışa, Suriye’nin sınırlarına ve insan haklarına saygılıdır.

Toplumsal Sözleşme’nin oluşması, demokratik toplumun inşasının aracı ve toplumsal adaletin güvencesi olan Demokratik Özerkliğin tesisi ve bilimsel bir toplumun inşası için; Demokratik Özerk Yönetimler’deki Kürtlerin, Arapların, Süryanilerin, Ermenilerin ve Çeçenlerin istemleri ile Suriye’nin diğer halklarının istemleri demokratik bir Suriye ve Demokratik Özerk Yönetimler’in siyasi-toplumsal bir sistem olmasında birleşti. Bu amaçlar ve böyle bir yönetim için bu sözleşme kabul edilmiştir.”

 

İşte PYD’nin bütün Kürt Özgürlük Hareketi (KÖH) gibi kendi siyasi çizgilerinden üçüncü yol diye söz etmelerinin sebebi bu.

Ortadoğu’nun hayatına nizam vermek isteyen iki tanrının fetih orduları karşısında, üçüncü Dünyevi değerler sistemini savunuyor; bu değerler sistemiyle bir Ortadoğu kurulması için mücadele ediyor; silahlı işgalcilere karşı, silahlı nefsi müdafaa haklarını kullanıyorlar.

Türk toplumundaki tüm demokrat, sosyalist, özgürlükçü kesimlerin de bu gerçeği, toplumun diğer kesimlerine anlatması ve bu mücadeleye destek vermesi kendi çıkarımız için şart.

Bu savaşta hangi tarafı desteklediğiniz Türkiye’ye, çocuklarınıza torunlarınıza nasıl bir gelecek hayal ettiğinize bağlı.

Türkiye’de üçüncü yol çizgisini temsil eden de KÖH ve onunla birlikte mücadele eden Türk demokrasi güçleridir. Şu anda bu dinamiğin buluştuğu çatının adı da Halkların Demokratik Kongresi (HDK)’dir.

Merkezi iktidarlara inanmayan, liderlerin değil örgütlü halkın zaferine inanan, adem-i merkeziyetçi, çoğulcu, cinsiyet özgürlükçü, ekolojik bir ekonomiden yana, insanı merkezine alan ve parayı olabildiğince insanın hizmetine koşan yeni bir ülkeyi arzu edenler için Efrin direnişi, Kuzey Suriye Federasyonunun savunulması, yeni bir ülkenin savunulmasıdır.

HDK, tam da bu vaadin kanıtı olarak önerildi ve kuruldu. (HDP kongrenin seçimler için ihdas ettiği bir araçtır.)

Bizi amacımıza ulaştıracak aracın, amacımıza uygun olma zorunluluğu bakımından; merkezsiz, lidersiz, yatay, çoğulcu, meclislere ve bireylere yaslanan, muhalefet blokunun çokluğunu ve çeşitliliğini taşıyabilecek bir araç olarak düşünüldü ve önerildi.

Önce ve aciliyetle bu yapıyı gerçek inandırıcı bir kanıta çevirmeli; sonra toplumda mevcut düzene karşı birikmiş bütün itirazı ve değişim talebini bu nehre akıtmalıyız.

Bu değerler savaşını, geleneksel araçlarla kazanmamız imkansız.

Araç seçimi bile doğrudan değerler savaşına dairdir.

Kazanırsak, bu günden yarına para tanrısının kökünü kazıyamayabiliriz; ama hayatımızı her düzeyde belirlemesini engelleyecek, bir çok zeminde, örneğin eğitimde, sağlıkta, kültürde, sanatta vb. bir çok alanda insani değerlerin hakim olacağı, bir kamusal alan, büyük ölçüde kendi kendine yeten yeni bir ülke yaratabiliriz.

Elbette bu mücadele hiç de kolay, dikensiz gül bahçesi değil.

Ama yapacağımız seçimler kendimize nasıl bir yaşamı layık gördüğümüzle çok ilgili.