Archives For Yazılar

Taksim Sözleşmesi için hazırlanmış yazılar.


A. Halûk Ünal

 

Başlıktaki cümle T.C. nin İttihat Terakki’den devraldığı kurucu parola.

1912 de karar verilen bu strateji, aynı zamanda bir halklar topluluğuna tek bir yapay ulus gömleği giydirmenin de kanlı ironisi.

Çünkü bu parolayı kararlaştıranların büyük çoğunluğunun Türklüğü bile çok tartışmalı.

İTC, 1918’de son kongresinde, partinin adının değişmesi, Anadolu’daki örgütlenmelerin yeraltına geçmesi, ellerindeki silahları halka dağıtması türünden stratejik bir dizi karar alıp, triumvirayı bir Alman denizaltısıyla ülkeden çıkarttıktan sonra, eski liderliğin sürekli kenarda tuttuğu, tasfiye etmeye çalıştığı Kemal ve arkadaşları Anadolu’daki İTC yapılanmalarının tamamını yeniden Müdafai Hukuk ve Kuvayı Milliye çatısı altında toplayıp; yeni Türk devletini inşa ettiler.

İTC’ye – uluslararası yargılamalara muhatap olan suçlar nedeniyle- şeklen sahip çıkılmasa da, bütün politikaların devralındığı da sır değil.

T.C. o günden bu güne Batı emperyalizminin ve NATO’nun dümen suyunda yaşadı; kendisine verilen uç karakolu görevlerini başarıyla gerçekleştirdi.

Asimilasyon politikasında da ciddi bir başarı sağladığını söyleyebiliriz.

Kürt halkı hariç bütün halklar ve etnik topluluklar, kanlı tarihin korkusuyla sindi ve asimilasyonu kabullendiler.

Ancak bu oyun planı 1978 yılında Kürdistan İşçi Partisi (PKK) nin kurulmasıyla başlayan son Kürt isyanı ile bozuldu.

O gün bu gün “devlet aklı” Kürtlerle savaş mı ittifak mı; ikilemini tartışıyor.

Elbette ortak niyet ve hedef, bu isyanın ne bahasına olursa olsun yok edilmesi ve bu “sorun”dan kalıcı biçimde kurtulmak.

Ama devlet aklı içinde zaman zaman, “bu iş savaşla olmayacak, bari müzakere ile bir ortayol bulsak” fikri güç kazanıyor.

90 larda Özal’ın Kürtlerle stratejik bir barış yapmak, Irak Kürt bölgesiyle aradaki sınırları kaldırmak gibi “kazan kazan” hesaplar yaptığını biliyoruz.

Öte yandan TÜSİAD’ın AB standartları çerçevesinde bir çözüm formülü için özel bir rapor hazırlattığı da yine aynı tartışmanın su yüzüne vuran sonuçlarından.

Ancak bu çabalar, hatırlayacaksınız, o yıllarda Ergenekon (derin devlet) tarafından çok sert yanıtlanmış, Sabancı’nın kardeşine “başarılı” ; Özal’a “başarısız” birer suikast düzenlenmişti.

Daha sonra iki müzakere girişimine daha tanık olduk. İlki 2009 da başlayan ve sonradan Oslo süreci olarak adlandırılan ve başarısızlıkla sonuçlanan müzakere süreci; ikincisi ise 2013 de “İmralı Süreci” olarak adlandırılan ve 2015 te yine başarısızlıkla sonuçlanan girişimdi.

 

Cumhur VS Millet

Bu tartışma iki yıldır yeniden gündemde.

Ve bu kez daha önce tanık olmadığımız bir biçimde iki ayrı siyasi blokta temsilini bulmaya başladı.

Cumhur ve Millet blokları  “devletin bekası” konusunda iki farklı yaklaşımı temsil eder görünüyor.

İlk bakışta birincinin faşizmi kurumlaştırmak; ikincinin ise müesses nizamı restore etmekle bu hedefe ulaşma çabası söz konusu.

“Beka sorununu yaratan” ise Kürt isyanının geldiği nokta.

Ancak daha derinlemesine bir bakış, iki hipotezin çatıştığını gösteriyor.

Cumhur ittifakı, Türk devletinin tarihsel krizini, faşizmi kurumlaştırıp, Suriye ve Irak’da enerji alanlarını ilhak etmeyi ve Kürt sorununu askeri yoldan, soykırımla “çözmeyi” deniyor.

“Devlet aklı” nın diğer kesimini temsil eden partiler, millet ittifakı ise, bu çözüme temelden itirazı olmasa da, bu yolla çözümün artık kazandırdığından çok kaybettirdiğini düşünüyorlar.

Bu nedenle “restorasyon” ve AB çerçevesinde bir uzlaşma ve çözüm çabasının daha gerçekçi olabileceği öne sürülüyor.

Henüz çok içten, çok kararlı olduklarını söylemek zor.

Çünkü hepsi “Türkiye Türklerindir” mottosundan sebeblenerek bu güne gelmiş, imtiyazlı modernler.

Ama yine de ihtiraz kaydımızı saklı tutarak, şöyle diyebiliriz.

Erdoğan ergenekon bloku, devlet aklının A planıysa, Millet ittifakı da B planı gibi bir görüntü sunuyor.

Bu tartışma basit bir taktik tartışması değil, devletin kuruluş stratejisiyle ilgili bir format değişikliği tartışması kaçınılmaz olarak.

Türkiye Türklerin mi, Anadolu’da yaşayan bütün halkların ve eşit yurttaşların mı; ikilemine gelip dayanmış oluyoruz yeniden.

Bu nedenle “samimi” bir ayrışma bile olsa, unutmayalım bütün bu gelişmeler, Kürt halkının ve özgürlük hareketinin mücadelesinin ürünü.

 

Kandile Operasyon, Mafyaya Af

Cumhur ittifakı bir taşla bir çok kuş vurmak istiyor.

En büyük balık Kandil operasyonu gibi görünüyor.

Erdoğan ve Ergenekon şefleri çok iyi biliyorlar ki, 1983 den bu yana otuz kez denenmiş ve hepsinde de başarısızlıkla sonuçlanmış “Kandil operasyonları”nın otuzbirincisi de çok farklı olmayabilir.

Elbette bu kez çok yüksek bir tekniğe sahip olduklarını Efrin’den biliyoruz. Buna güveniyor olabilirler.

Bu “üstünlük” kalıcı bir zaferi değilse de seçim probagandasına yarayacak bir kaç bayraklı kareyi sağlayabilir, hesabı yapıyor olmaları mümkün.

Ayrıca, toplumun endişeleri listesinde onuncu sıraya düşmüş “terör” kaygısını yeniden canlandırmak, seçim kampanyası için bulunmaz bir fırsat.

Üstelik Afrin’de bunu denediklerinde bütün sistem içi muhalefete hiza vermeyi, kendi dümen sularına sokmayı başarmışlardı.

Yine aynı ata oynamaya niyetli görünüyorlar.

En azından İYİP kitlesini etkileseler ve farklı ses çıkartmasını sağlasalar, Millet ittifakı içinde tartışma ve çelişki yaratsalar, kar.

Üstelik bu kez Irak topraklarında “terörle mücadele” farklı bir niteliğe bürünmüş durumda.

Son iki yıl içinde TSK Irak coğrafyasında çok ciddi bir alanı denetlemeye başladı.

Aslında bu fiili bir işgal. İlgili herkes de bunun farkında.

Terörle mücadele fiili işgale meşruiyet ve yasallık kazandırmak bakımından iyi bir bahaneye dönüşmüş görünüyor.

KDP ve YNK, kendilerine sivil siyasette başat rakip olma sürecinde ilerleyen KİP’nin tasfiyesi için her tavize razı.

Tayyiban rejimi Kuzey Iraktaki varlığına meşruiyet kazandırmak için bile bu sefere çıkmak zorunda.

Ruslarla pazarlık masalarından edindiği tecrübe de bu yönü gösteriyor.

Fiili ve fiziki güç her zaman pazarlanabilir, takas edilebilir bir “değer.”

 

Mafyaya Af

Herşeyi çok açıkta yapmak zorunda kaldılar.

Bahçeli önce itibar sundu, sonra ziyaret etti.

Ardından galiba bir bir devlet güvencesi daha gerekti ki, tetikçiyi eski patronları Yavuz Ataç ziyaret etti.

En son M. A. Ağca ortaya çıktı.

Bunlar Ergenekon’un geçmişte bütün kirli, örtülü operasyonlarını yaptırdığı A takımı.

Dışarıdan bakıldığında Erdoğan af talebine karşı gönülsüz görünüyor.

Ama son zamanlarda kendi çatısı altında yarattığı “Osmanlı Ocakları” vb. paramiliter güçlerin yeterli tecrübesi olmadığını düşünüp, alttan alta böyle bir “kurmay heyetine” ihtiyaç duyması çok olası.

Farkında olmak gerekir ki, bu adamlar hafife alınamaz, yaptıkları yapacaklarının garantisidir.

Kandil operasyonu Kürdistana, mafya öncülüğünde akgezenler Batı’ya, faşizmin son savunma hattı olarak görevlendirilmiş durumda.

Böylece hem seçim sürecini manipüle edecek, hem de seçimin kaybedilmesi koşulunda en kirli oyunlara kalkışabilecekler.

Bizim de bu gerçeği yeterince farkında olmayan herkese anlatmamız gerekiyor.

Özellikle de son 4 yıldır her türden provakasyon ve manipülasyona karşı başarılı bir tutum izlemiş olan HDP’nin aynı öncülüğü sürdürecek tedbirleri alması şart.

 

 

 

 


A. Halûk Ünal

Seçimlere 26 gün var.

Ve Türkiye’de solun yolculuğu bakımından tarihi gelişmeler oluyor.

Herkesin malumu,  “Türk” ve Kürt solu HDP ekseninde bir seçim bloku gerçekleştirdi.

Bu gelişme kendisinden çok daha fazlasına aday bir imkanı da iyice görünür hale getirdi.

Ülke, faşizmin kurulumunu tamamlaması dinamiği ile, redikal demokratik bir değişim sürecine girme ikileminin eşiğinde.

80 yılından itibaren sağa yatmış olan siyasi zemin, yeniden sola yatabilir.

Sol ülke yönetiminde belirleyici bir güce dönüşebilir.

Zaten faşist diktatörlük seçeneğinin bütün egemen sınıf fraksiyonlarınca, şerhen veya kerhen desteklenmesinin arkasında da bu gerçeği çoğumuzdan önce görmüş olmaları yatıyor.

Üstelik bu kez, içine girdiğimiz krizden ancak ve ancak özgürlükçü bir sol perspektifle çıkabiliriz.

Henüz kapitalizmden kopuş için bütün koşullara sahip olmayacağımız açık, ancak ilk kez bir geçiş süreci içine girmenin, büyük ölçüde kendi kendine yeten insan merkezli bir ekonomiyi kurmanın eşiğindeyiz.

Yeter ki bu gerçeği halka yalın ve somut biçimde kanıtlamak için gerekli çalışmayı gerçekleştirelim.

 

Hayal mi Gerçek mi

Bu iddiamı abartılı bulanlar, ülkedeki güç dağılımı ve siyasi eğilimlere baksın, HDP (SB) dışında kalan bütün partiler, ülkenin bekasını, yaşadığımız felaketlerin temel sebebi olan küresel ve yerel kapitalizmin “sunacağı imkan ve nimetlerde” görüyor. Ve bunu alenen itiraf ediyorlar.

Aralarındaki fark, bir kesim neoliberal politikalardan başka bir alternatif sunamazken, bir kısmı, anavatanı Avrupa’da bile miadını doldurmuş, topluma vereceği hiç bir şey kalmamış, insan ve emekçi düşmanı neoliberal politikaların ajanı olmuş, sosyal demokrasi programlarıyla “kurtuluş” vaadediyorlar.

Hiç birisi, kapitalizmin yıkıcı sonuçlarına karşı net, açık tedbirler öneremediği gibi, sebebleriyle ilgili de her hangi bir radikal reform yaklaşımına sahip olamıyor.

CHP, İYİP, AKP, MHP, hepsi de devlet ve sermayenin kuruluşları.

Devlet ise emperyal güçlerle, yerel egemen sınıfların, büyük sermayenin uzlaşma alanı.

Bu o kadar tarihi ve köklü bir erkek ittifakı ki, devletin ve onun kuruluşu partilerin bu güne kadar, kadınlar, çocuklar, çalışan sınıflar, ezilenler, yoksullar lehine sağladığı tek bir gerçek yasa, tek bir gerçek ilerleme, yazmıyor tarih.

Bu kadar bilinçli, kararlı, inatçı bir tarafgirlik tesadüf olabilir mi?

Üstelik, kapitalist yola inanan bir çok otorite neoliberal yolun tıkandığını, tükendiğini, kapitalizmin mevcut krizine ilaç olamayacağını itiraf ettiği bir dönemdeyiz.

Emperyal ülkeler, kendi iç krizlerini, bizlerden ithal ettikleri kaynaklarla kısmen subvanse edebilse de, “gelişmekte olan ülkeler”in böyle bir imkanı kesinlikle yok.

Bunun anlamı sermaye kesimine göbekten bağlı olan ülke sermaye sınıflarının da özerklik talep edecek, farklı çareler tartışacak cesareti kalmadı.

Şimdi zaman birbirlerine sıkı sıkıya sarılma zamanı.

Millet ittifakı kazanırsa ülkede görece bir serbestleşme ve “normalleşme” olma ihtimali yüksek görünüyor; bu elbette bizim lehimize bir durum.

Ancak ekonomik vaatlerinin birini bile gerçekleştiremeyeceklerini birlikte göreceğiz.

Çünkü ne küresel ne yerel sermayenin özellikle ekonomide demokrasinin zerresine tahammülü yok.

Peki halklar bu gerçeği görmüyor mu?

 

Reform ve Devrim

Halk bu gerçeği her zaman ve her ülkede görür.

Sorun, ortada yönelebilecekleri bir alternatifin olmamasıdır.

Ülke tarihi içinde bizler hiç bir zaman gerçek bir alternatif, kurucu bir irade olarak algılanacak bir tarza sahip olmadık.

Gelenekçi solun gözlerini kapatan elitizminin kökeninde, bu gerçeği görenlerin isyan etmesi gerektiği yönündeki romantik düz mantık yatıyor.

Dünya’da tasarlanmış bütün eğitim metodlarının değişmezi; “anlatmakla değil, göstermekle öğretebileceğiniz” bilgisidir oysa.

Bunu bilmeyen ya da unutanların işçi sınıfına bir yandan mistik roller ve anlamlar yükleyip, bir yandan da onları “bilinçlendirilecek kandırılmışlar” olarak görme hali için hangi sıfatı kullanmak gerektiğine siz karar verin.

Halk bütün bu gerçeği görür görmesine de, yerine ne koyarsa bu melanetten kurtulabileceğini bazıları görebilir.

Ta ki, o bazıları, yani “öncüler” çıkıp, mevcudun yerine konulabilecek olanı, halka gösterinceye kadar da bu böyle sürüp gider.

Alternatifin halka gösterilebileceği biricik alan ise gündelik hayattır.

Eğitimdir, ekonomidir, sağlıktır, ulaşımdır, konuttur vb.

Gündelik hayat içinde halkın faydasının ne tür bir işleyişle, ne türden yasalarla mümkün olacağını gösterebilmek de reformlar için mücadelenin ta kendisidir.

Sol bunu yapmaz, halka soyut sloganlarla kendini anlatmaya çalışırsa, yakın tarihimizde çarpıcı örneklerini gördüğümüz yenilgiler ve izolasyon kaçınılmaz olur.

Halk çaresizlik içinde en iyi bildiği ve yaptığı şeyi yapmayı sürdürür; mevcutlar içinde kendisine en iyi vaatleri sunanın arkasından gider.

Burası tam da reformlar için mücadele ve devrim için mücadele geriliminin (dikotomi) önem kazandığı yerdir.

Sosyalizm belki de ilk büyük yenilgisini bu iki temel mücadele eksenini, birbirinin karşısına koyarak, dahası birbirinin rakibi yaparak yaşadı.

Çünkü ondan sonraki bütün hatalar, bu “yeni” zihniyetin izlerini taşır.

Devrimciler ve reformcular olarak bölündük; devrimciler isyan hakkına sahip çıktı, reformcuların pasifizmine düşman oldu; reformcular isyan hakkını kriminalize etti, devrimcilere düşman oldu.

Dünya’da da Türkiye’de de bu zihniyet, sola damgasını vurdu.

İşte tarihen ilk kez HDP, bu iki temel ekseni yeniden siyasi uslubunda birleştirebilecek yeni bir siyasi tarzın yeşermeye başladığı zemin.

 

Kadın ve “Kürt Sorunu” beyannameleri

Bunun kanıtı HDP’nin kadın beyannamesi ile kürt sorunu beyannameleri.

Bu iki beyanname başlı başına anlatmak istediğimin kanıtı niteliğinde.

Yani HDP belki henüz kültür, ulaşım, konut, tarım, istihdam, finans vb. konularda kurucu bir iradenin niteliklerine uygun metinlere ulaşamamış; ama kadın ve kürt meselesi konusunda model değerde, çok somut ve yalın metinler ortaya koymuş durumda.

Her iki metin de ilgili oldukları alanlarda radikal demokratik reformlardan ne anlamak gerekir sorusuna da örnek birer yanıt niteliğinde.

Eğer kadın ve “Kürt sorunu” konularında olduğu gibi diğer alanlarda da – geniş bir katılımla- derin bir çalışma gerçekleşse ve programımıza eklense, kurucu irade iddiasını taşıyan tek odak olduğumuzu kanıtlayabileceğiz.

Bu da HDP’ye oy vermek için çok güçlü bir başka neden.

 

HDP : sol, bağımsız, kitlesel ilk ana muhalefet hareketi.

Bütün partiler seçim beyannamelerini yayınladılar.

Cumhur ittifakı ile millet ittifakı temelde kapitalist yolda yürümeyi seçtiklerini beyan ettiklerini gördük.

Aralarındaki fark CHP’nin ortaya koyduğu kendisi için yeni olan bazı yaklaşımlar.

Burada not düşmek gerekir; Selin Sayek Böke’nin sosyal demokrat programını bile tamamiyle benimsemeye cesaret edememiş; Liberal Kemalist bir çizgi oluşturmaya çalışmışlar. Bir oksimoron yani.

Milletvekili listelerinde de “sol” olarak adlandırabileceğimiz bütün unsurları temizleyerek, fiilen siyaset sahnesinin solunu bizlere terketmeye karar vermiş görünüyorlar.

HDP’nin programatik gelişimi, siyasi uslubu, kitleselleşme hızı, devletin bütün tasfiye çabasına karşı cesaret ve kararlılıkla direnme yeteneği, CHP’nin kuruluşundan bu yana sola dalgakıran olma rolünü taşımasını imkansızlaştırmış görünüyor.

Bu da tarihi bir an.

Solun yeniden toplumun vicdanı olma ayrıcalığını elde etme anı.

Para ve kar merkezli çürümenin, toplumsal yozlaşmanın, köleleşmenin yerine, özgürlük, dayanışma, barış, diyalog, diğerkamlık, özgüven, dürüstlük, içtenlik, şeffaflık gibi değerlerin geçme zamanı.

İşte, kendisini demokrat ve solcu gören herkesin HDP’ye oy vermesi, ülkede sol değerlerin yeniden güçlenmesi bakımından da çok önemli.

 

HDP’nin siyaset alanındaki etkileri

Burada çok önemli ve hasret kaldığımız bir olguyu daha farketmemiz gerekli.

KÖH’nin 40 yıllık, HDP’nin 4 yıllık mücadelesi, CHP, İYİP, SP hatta AKP üzerinde alışık olmadığımız türden bir etki yaratıyor.

Aslında biz sosyalistler son elli yıldır reformlar için mücadeleyi reddedip, bu rolü burjuva partilerinin algı operasyonlarına teslim ettiğimiz için, tanık olmadığımız bir yeni durumla karşı karşıyayız.

Sistem partilerinin tamamı bu seçim beyannamelerinde, meşrebine ve temsil ettiği sermaye/devlet fraksiyonuna göre, HDP’nin zorlamasıyla hiç ağızlarına almayacakları talep ve ifadeleri yazdılar ve miting meydanlarında dillendirdiler.

Akşener’in, Demirtaş’ın hapisten çıkmasından tutun, – gelinim sana söylüyorum, kızım sen anla kabilinden – Çerkez soykırımını anmaya varıncaya kadar, kendisinden beklenmeyenleri yaptığını izledik.

Ha keza SP başkanı Che’yi referans yapmaya kalkıştı. Demirtaş’ın serbestliğinden yana açık tavır aldı. Kürt halkıyla ilgili olumlu, ılımlı cümleler kurmayı sürdürüyor.

CHP ise çok daha ilginç, üzerinde başlıca durulması gereken bir şey yaptı.

Bir yandan, içindeki “sol”u temizleyip, AB yerel yönetimler şartının kabulü, ana dilde öğretim, kadın bakanlığı gibi kendi açısından devrim niteliğinde açıklamalarda bulunmak zorunda kaldı.

CHP(TSKP)’nin “üst aklı” yeni bir stratejiye mecbur olmuş görünüyor.

(CHP ye oy vermiş bütün demokratları tenzih ederim)

Kürtlerle stratejik savaş yerine stratejik ittifak eğiliminin alametlerinden söz ediyorum.

Bu da müesses nizamın bir kanadındaki bir strateji değişikliğine denk düşüyor muhtemelen. (Bu, başlıca başka bir yazının konusu)

Kaldı ki, bütün bu örnekler, yalnızca CB seçimi için muhtaç oldukları desteğimizi kazanmak için takılmış şirinlik muskaları bile olsa; hareketimizin bütün çalışan sınıflara, yoksullara, kadınlara ve gençlere doğru genişlemesi, bu yönde davranma mecburiyetlerine istikrar kazandıracaktır.

Hem hısımların hem de hasımların dizilişini ve stratejilerini etkileyebilmek, ana muhalefet olmaktan başka bir anlam taşıyor mu sizce?

Bu gelişmelerin derinleşmesini ve süreklilik kazanmasını isteyen herkes bu nedenle HDP’ye ve Demirtaş’a oy vermelidir.

 

Son söz yerine

Bir kez daha tekrar etmeye değer.

HDP’nin kadın ve Kürt Sorunu beyannameleri gibi diğer bütün sorun alanlarında programlara ihtiyacımız var.

Seçimden hemen sonra, bu sorun alanlarının programlarını üretmek için acilen o alanların uzman emekçileriyle geniş katılımlı çalıştaylar düzenlemeliyiz.

HDK/HDP geleneksel sol gibi bir avuç parti bürokratının kararlarına değil, halkın içinden süzülüp gelen stratejilere bakar.

Nasıl ki, kadın ve Kürt sorunu beyannameleri öznelerinin çok geniş bir katılımıyla biçimlendiyse; sağlık, eğitim, kültür, ulaşım, konut, tarım vb. bütün alanlardaki kollektif akıl kendi program maddelerini aynı değerde yazacak niteliktedir.

Bir başka ifadeyle HDP çatısı altında oluşan blok, ülkedeki üretici güçlerin gelişme seviyesini mükemmelen temsil edebilecek kapasitededir.

Öte yandan, Kadın ve Kürt sorunu alanlarında ortaya konulan model, bütün solun birliği için de çok önemli bir zemin  oluşturacaktır.

Böylece sol, politika teorisi alanında birlik aramayı bırakıp, olması gerektiği gibi, program etrafında birlik arayacak; kalıcı ve köklü bir alternatif sol blok program temelinde yaratılacaktır.

Bu, HDK’nın da yeniden diriltilmesi ve asli görevini gerçekleştirmesinin fırsatıdır.

24 Haziran’da herşey olabilir, iç savaş bile çıkartmakta tereddüt etmeyebilirler.

Hiç bir koşul siyasete bu tarzda bakmamızın önüne geçmemelidir.

Çok uzağa gitmeye gerek yok, Kürt Özgürlük Hareketi Suriye’de yangının, savaşın ortasında yeni bir toplum sözleşmesi geliştirmeyi, eğitim, hukuk, ekonomi vb. konularda alternatif bir program ortaya koymayı ve bu programı Kürt halkının dışındaki halklara da benimsetmeyi başardı.

Biz de yapabiliriz.

“İnanın, yapalım”


A. Halûk Ünal

Yeni bir parlemento ve Başkanlık seçiminin arifesinde, muhalefetin hiç bir kesiminde değinilmeyen bir konuda, “uzaklardan” bir tartışma başlatmak, bir öneri paketi sunmak, belki ülke içindeki kimi politika yapıcılarının dikkatini çekebilir.

Önemli olan yazıdaki görüşlerin benimsenmesi değil, bu tartışmanın fikri mutabakat ya da aşkınlığa sebeb olmasıdır.

Elbette böyle bir tartışma bütün kültür, sanat emekçilerinin katılımıyla yapılabilmeli, en geniş katılımla ülkemizin “Alternatif Kültür Politikaları” tanımlanabilmeli.

Henüz bu alanda ne yazık ki HDP de dahil kimse tek cümle sarfetmedi.

Açıklanacak beyannamelerde, başkan ve milletvekili adaylarının kitlelerle iletişiminde bu alanda da söz kurmaya başlamamış olmak hiç bir gerekçeyle affedilemez.

Çünkü, kültürel mücadele alanı, bütün siyasi, askeri, diplomatik süreçlerin noktasının konulduğu alandır.

Kültürel mücadelede kazanamayan, diğer alanlardaki bütün kazanımlarını da yitirmeye mahkumdur.

Kültürel mücadele tarafı olduğumuz değerler mücadelesinin ta kendisidir.

Kültür reform programı tartışmasına gelmeden önce bir kaç genel belirlemeyi yapmadan geçmek metnin anlaşılmasında bazı eksikler yaratabilir.

Türkiye’de kültürel mücadele tarihen iki ana akım arasında gelişti.

Kolay anlaşılırlık amacıyla birisine Kemalist modernizm diğerine ise İslamcı modernizm diyelim, şimdilik.

Bu akımların her ikisi de “kamusal alanı” özgürlükçü, çoğulcu bir tarzda düzenlemek yerine, kendi kültürel kodlarını bu alana egemen kılmanın mücadelesini verdi.

Her ikisi de bir madalyonun iki yüzü gibi, eril, tekçi, devletçiydi.

Birinciler kapitalist moderniteye sırtlarını dayamış olduklarından küresel güçlerin, “kültürel şebekelerin” ve kültür sermayesinin desteğini arkasına aldı.

Elbette bunun bir “tutarlılığı ve sirayet ediciliği” vardı.

Yelkenlerini küresel rüzgarlardan, akıntı yönünde şişirdiler.

İkinciler ise, bu açıdan çok daha saçma bir denklemin üzerinde durmaya çalıştılar. Bir tür oksi moron.

Onlar da, bir yandan küresel sermayenin neoliberal politikalarını uygularken, kamusal alanı islami eğilimle işgal etmeye, ötekileri bu alandan kovmaya çalıştılar.

İslamcı bir aydınlanma hayali, böyle bir hayali görenlerin kaçınılmaz başvurmak zorunda olduğu İbni arabi, İbni Haldunların kuşağına dokunamadığı gibi; bu konuda ana sütunlardan biri olabilecek alevi bektaşi kültürünün, malum nedenlerle, yakınından bile geçemediler.

İkinci eğilimin birinciler karşısında bizzat Erdoğan’ın ağzından yenilgi itirafı yapmasının sebebi kabaca bu paradokstur.

Görülmüştür ki, İslamcılığın Kapitalist modernite karşısında ne bir direnci ne de üretebileceği bir alternatif söz konusudur.

 

Kültür tanımı

Madem ki, kültür programı için bir tartışma zemini kuracağız, ve programın ana başlıklarını ortaya koymaya çalışacağız, önce referans olarak genel geçer bir kültür tanımını hatırlamakta yarar olabilir.

Kültür,insanlığın ürettiği, yarattığı bütün maddi ve manevi değerlerin toplamıdır.

Ne yazık ki, hemen hemen bütün sözlüklerde yer alan bu tanım ansiklopedik bile sayılamaz.

Çünkü tarihsel olarak insanlık bu değerleri devralmak ve yeni değerleri yaratmakla kalmamış, değişik çıkar birlikleri ve kimlikler içinde (cins, din, halk, mezhep, sınıf) bu değerleri yeniden ve yeniden anlamlandırmış ve kurgulamıştır.

Bu nedenle kültür, binlerce kurgunun toplamından oluşan bir çokluktur, aynı zamanda.

 

Tüketim Kültürü

Yukarıda ifade ettiğim bütün kurgular  kapitalizm zemininde bir kez daha derin bir restorasyondan geçmiş ve hepsinin merkezine para/kar yerleşmiştir.

Yani kapitalizmin yarattığı en büyük devrim, insanlığın binlerce yıl ürettiği kültürel kurguları, yeniden para ve kar merkezli olarak kurgulamış, kültür dediğimiz hazineyi dinlerin elinden alıp, yeni din milliyetçilik ve yeni tanrı Para’ya teslim etmiştir.

Ki, bu da beş bin yıllık gelenekle uyumlu olarak eril bir tanrıdır.

Bu gün kendisine demokrat diyen herkesin, para tanrısının tebası olmaktan çıkıp, yeniden insan merkezli bir kültürel kurguyu güncelleme çabasına katılmasından başka bir çaremiz yok..

Seküler mahallenin kültürel reform programını tam da bu hedeflere göre kurgulamak zorundayız.

 

Kültür Bakanlığı’nın yeniden yapılandırılması.

Kültür Bakanlığı, Kemalist Türkçü ideolojinin toplumda yaygınlaştırılıp derinleştirilmesi amacıyla kurulan bir devlet organı.

Neoliberal politikalarla birlikte Kültür ticaretin konusu haline gelince, Turizm Bakanlığı ile birleştirildi.

Bizim ilk işimiz bir geçiş süreci yaklaşımıyla, Kültür Bakanlığını Turizm’den ayrıştırmak olmalıdır.

İkincisi, Kültür Bakanlığı bütçesininin büyütülmesidir. Bunun için hiç tereddüt etmeksizin milli savunma bütçesini küçültmeyi düşünmeli; en etkili ülke savunmasının, uğrunda savaşılacak ve ölünecek bir ülke yaratmak olduğu unutulmamalıdır.

Üçüncüsü, kuruluş yasasında amaç maddesine sivil veya üniformalı bürokrasinin halka hizmet için varolduğunu, halkın cebinden toplanan parayla maaşını aldığını çok iyi anlamasını sağlayacak bir kuralı yazmaktır.

Dördüncüsü, bu kurumda görev almanın tek ölçütünün liyakat, mesleki yeterlilik olmasını sağlamaktır.

Kültür Bakanlığının asgari amacı, Anadolu’nun bütün kültürel birikimini korumak, bütün kimliklerin özgürce kendisini geliştirmesini ve topluma tanıtmasını; sanatın ve sanatçının hiç bir sınırlama olmaksızın, özgürce kendisini geliştirmesinie ifade etmesini ve bu doğrultuda öz örgütlenmelerini yaratmasını sağlamak olmalıdır.

Sonuncu ve önemli değişiklik de Bakanlığın faaliyetlerinin kültür ve sanat emekçilerinin öz örgütlerince denetimini sağlamaktır.

 

Kültürel varlıkların korunması

Kültürel varlıkların korunması, bakımı ve tanıtımı, özel ve kapsamı karmaşık bir alandır.

Bu alanda doğru ve verimli bir faliyet için ülkede yaşayan bütün kültürel topluluklarla, yani kültürü yaratanların torunlarıyla, bu kültürü bilimsel olarak değerlendirecek bütün uzmanlık örgütlerinin geniş, demokratik bir işbirliğine ihtiyaç duyulacağı açıktır.

Bir kaç bürokratla bir kaç uzmana teslim edilemeyecek kadar önemli olan bu alanda, liyakata dayalı, yetkin, bilimsel bir meclisin yönetimine ve bütçelendirmesine imkan verilmek zorundadır.

 

Sanatçılara özgürlük ve bağımsızlığın anahtarı olan öz yönetim araçlarını sunacağız.

Sanatın bütün alanlarında, Sinema, plastik sanatlar, müzik, sahne sanatları, edebiyat vb sanatçıların öz örgütlenmelerinin sağlanması, her tür yasanın işleyişinin de güvencesi olacaktır.

Sanatçıların insan olmaktan gelen temel haklarının korunması ve geliştirilmesi.

Sağlık, konut, işsizlik parası, emeklilik vb. haklarını güvence altına almak gereklidir

Sanatçıları Kültür endüstrisinin vahşi politikaları karşısında korumak, onları ucuz iş gücü olmaktan kurtarmak, özgürlük ve bağımsızlığın temelidir.

Bütün ülkedeki çalışma yasalarında yapılacak köklü değişikliklere parelel olarak, bütün profesyonel sanatçıların sendikalaşma hakkı da bu temelin harcında olmak zorundadır.

Üretim sürecinde sanatın ve sanatçının desteklenmesi.

Yine Kültür Endüstrisi’nin tekelci, popülist politikaları karşısında, sanatın değerini, derinliğini ve insana faydasını artırmanın tek yolu, sanatı ve sanatçıyı üretim sürecinde kamusal fonlarla desteklemektir.

Bu konuda ilk kırılması gereken anlayış, devletle kamunun farklı kavramlar olduğudur.

Hazine, devletin (sultanın) değil kamunun, yani halkın kasası olduğunun anlaşılmasını sağlamamız gerekir..

Halk bu parayı, kendisinin tek tek veya birleşerek de olsa yapamayacağı büyüklükte “ ulusal” yatırımları gerçekleştirmek için toplar ve planlar.

En büyük yabancılaşma bu alanda yaratılmış, devlet kasası/parası diye bir kategori yaratılıp, halka kendi parasına dilenci olma hakkından başkası bırakılmamıştır.

 

Türkiye Sanat Kurumu

Türkiye Sanat Kurumu, bütün temel sanat alanlarındaki kurumlaşmaların çatı organizasyonudur.

Bu kurumlaşmaların çerçevesini ve işleyiş şemalarını elbette bizzat ilgili alanlarda faliyet gösteren sanatçılar yapmalıdır.

Bir iğretileme ve örnek olarak yazmak gerekirse, Sinema Kurumu, Edebiyat Kurumu, Müzik Kurumu, Sahne Sanatları Kurumu vb. genel bütçedeki kültür bakanlığı bütçesinden pay alan ve bu payı kendi bağımsız inisiyatifleriyle kullanan kurumlar olmak zorundadır.

Bu kurumlar, ülkedeki sanat politikalarının oluşturulmasına, üretim sürecinde sanatçıların ve sanat tüketicisinin desteklenip geliştirilmesinin yol ve yöntemlerine, seyircilerin öz örgütleriyle birlikte karar vermelidir.

Kurumun, çok kültürlü, çok dilli, ademi merkeziyetçi bir yapıyla kurulması, adalet ve eşitlik ilkesi bakımından önemli bir temel teşkil edecektir.

 

Belediyeler ve kültür sanat politikaları

Belediyeleri tartışmadan bu konuyu tartışmanın güçlüklerinin farkındayım.

Ama HDP’nin programı yerel yönetimlere öz yönetim modelini önerdiği için, bu yaklaşımın uzantısı olarak devam edebileceğim kanısındayım.

Cumhuriyetin kuruluşundan bu güne Kültür Bakanlığı bütçeleri de Belediye bütçeleri de  büyük ölçüde birer arpalık konumundadır.

Bunun değişmesi için Kültür Reformu, belediyelerin kültür ve sanat alanındaki faliyetlerinde köklü bir zihniyet ve model değişimini hedeflemelidir.

Elbette bu değişimin temeli, belediyelerin küçük birer devlet  olmaktan çıkıp, halkın yerel yönetimlerine dönüşmesidir.

 

Yerel yönetimlerin kültür ve sanat meclisleri kurulmalıdır

Her yerel yönetim kendisini temsil ettiği yerelin kültürel çokluğunu, zenginliğini geliştirmekle yükümlü görmek zorundadır.

Bu da her yerel yönetimin kendi hakikati üzerinden özgül bir kültürel politika oluşturmasını gerketirir.

Yerelde varolan bütün inançlar, halklar, kimlikler kendilerini özgürce, sınırsız olarak ifade edebilmeli; “ötekilerle” birarada ve barış içinde yaşamanın imkanlarını zenginleştirebilmelidir.

Barışı ve dialogu kuracak olan, birbirini tanımak ve anlama imkanlarının zenginleşmesidir. Bu da kültürel ve sanatsal üretimin zenginleşmesine bağlıdır.

Bunun gerçekleşebilmesi için, yerelde kültür ve sanat alanındaki bütün örgütlenmelerin temsil edileceği bir meclis, belediyelerin kültür ve sanat politikalarını belirlemelidir.

Ayrı bu meclislerin aldığı kararlar,  kültür bakanlığının yıllık planlamalarına, fon destek politikalarına da temel teşkil etmelidir. (Bu yapının İl kültür müdürlükleriyle resmi ve organik bir ilişkisinin kurulması ise çok daha etkili sonuçlar verecektir.)

Yerelde nitelikli sanat üretiminin, genç sanatçıların yetiştirilmesinin, bütün kimliklerin özgürce kendisini ifade edebilmesinin de garantisi yine yerel yönetimlerdir.

Profesyonel sanata katkının yanısıra, amatör sanatçıların da eğitiminin, gelişiminin, özgürce kendisini ifade edebilmesinin güvencesi olmalıdır.

 

Fikri mülkiyet hakları

Her ne kadar, AB ile görüşme süreci tamamlanmış bölümlerden biri olsa da, 15 yıldır İslamcı Türkçü zihniyetin engellemeleri bir yandan, kültür sermayesinin engellemeleri diğer yandan, adına uygun bir yasanın çıkması engellenmiştir.

AB standartlarında bir yasanın nasıl dejenere edilebileceğinin mükkemmel bir örneğini yaşadık.

Elbette AB yasalarını kutsamak doğru değil.

Ama bilmeliyiz ki, her alanda olduğu gibi bu alanda da AB standartları, o alanın emekçileriyle AB sermayesinin mücadelesi sonucu oluşan demokratik kazanımları ve dengeleri temsil etmektedir.

Sonuç olarak; FMH’larının ülkemizdeki durumunu sevgili Av. Sabri Kuşkonmaz’ın veciz cümlesiyle özetleyeyim; “haklısın, mahkemede belki alırsın.”

Oysa fikri mülkiyet hakları, bütün yaratıcıların en temel gelir kaynağı olmalıdır.

Bu yasanın da bütün sanat alanlarının temsilcilerinden oluşan bir mecliste, bakanlığın dayatmacı, devletçi, merkeziyetçi zihniyetinden uzakta yeniden düzenlenmesi ve yasalaşması sonn derece acil ve yaşamsal bir konudur.


A. Halûk Ünal

Sevgili Bekir Ağırdırla tanışmamız, HDP CumhurBaşkanlığı seçim kampanyası iletişim tasırımı süreci başına denk gelir.

O günden bu yana sunduğu verileri, yaptığı analizleri yakinen izliyorum.

Ve bütün analizlerini getirip bağladığı alternatif yokluğu tespitine de tamamiyle katılıyorum.

Bu tespitin işaret ettiği alternatif olma halini ise ilk olarak ÖDP’de kullanıma giren kurucu irade terimiyle ele almayı tercih ediyorum.

Yazılarımı izleyenler o gün bu gün bu tartışmayı diri tutmak istediğimi biliyor.

Sevgili Ragıp Duran’ın geçtiğimiz günlerde yazarı olduğu “Artı Gerçek” internet gazetesinde önerdiği “gazeteciler meclisi” kurma önerisine ilk desteğimi de aynı başlık altında tartışarak vermeye çalışacağım.

Çünkü kurucu irade doğası gereği total olarak ortaya çıkmaz. Hayatın çok farklı alanlarında farklı büyüklüklerde sosyal, kültürel, siyasal formasyonlarla vücut bulur.

Duran, son olarak 9 Nisan’da yeni bir yazıyla fikri takibini sürdürdü ve öneriyi daha derinleştirdi.

Üstelik referans verdiği Çetin Gürer’in özetlenmiş ifadelerinde “kurucu akıl” ifadesi de geçtiği için, bunu hiç sakınmadan yapabilirim inancındayım.

 

Entellektüel hegemonya ve değerler

Henüz Duran’ın önerisi, masada bir fikir olarak duruyor. Asıl öneminini de kuvveden fiile çıktığında (bütün kalbimle temenni ediyorum) kazanacak elbette.

Ama bu önerinin daha şimdiden bence hangi büyük resmin içinde anlam kazandığını tartışmak, bir bağlama oturtmak, tartışmaya bir boyut katar inancındayım.

Bu gün, Dünya’nın her hangi bir yerinde, bir kurucu iradeden söz edeceksek; varolan bir değer sistemine  karşı, bir başka değer sisteminin yükselişi ve değişik biçimlerde vücut bulmasından söz ediyor olmaz mıyız?

Basını basın yapan, haberciyi haberci yapan da bence aynı kuraldır.

Bu gün “Artı Gerçek” editörleriyle havuz medyası editörlerini birbirinden ayıran da, her habere bakarken hangi değer sisteminden hareket ettikleri değil midir?

Bu ülkenin bütün tarihinde merkez medya her zaman “devletin ve sermayenin ali çıkarlarını” temel değer kabul edip, gerçeği buna hizmet edecek şekilde yayınladılar. Yani halka yalan söylediler.

Artı Gerçek editörleri de bütün meslek hayatları boyunca haberlerini hakikati temel alarak kurgulamanın mücadelesini verdiler.

Buraya kadar bir meslek etiği konuşurmuş gibi dursa da, basın hiç bir zaman sadece basın olmadı.

Bir çok yapısal özelliğinden dolayı, aynı zamanda entellektüel kültürel hayatın haritasını resmettiği gibi; kısmen agorası da oldu.

Bu nedenle basın/medya alanı, kaçınılmaz olarak toplumun değerler mücadelesinin de alanı.

Bu nedenle eğer varolan toplumsal ilişkilerin değişmesi, onu aşan başka türlü bir ülkenin inşasından söz ediyorsak, topyekün bir değerler mücadelesinden de söz ediyoruz anlamına gelmez mi?

Kaçınılmaz olarak basın/medya alanındaki mücadele de “yeni olanın” değerler sistemi üzerinde yükselmek durumunda.

Adalet, eşitlik, çoğulculuk, barış, özyönetim, cinsiyet özgürlükçülük, din ve vicdan hürriyeti, dürüstlük, diğerkamlık, dayanışma, hepsi, başka türlü bir ülkenin temel değerleri.

Bu değerleri benimsemeyenin insanlığa bir hayrı olmadığını biliyoruz.

Bu nedenle söz konusu değerler, yeni bir ülkeyi yaratma yolundaki bütün sosyal, siyasi ve kültürel formların da temel harcı olmak zorunda.

 

Aydınlanma ve gazeteciler meclisi

Şimdi söz edeceklerim, “gazeteciler meclisi”nin tümüyle sırtına alması gereken sorumluluklar olarak okunmamalı.

Ama atılmak istenen adımın istese de istemese de sınanacağı kaçınılmaz bir bağlamdan söz etmeye çalışacağım.

Türkiye solu olarak aydınlanma kavramını hep, fikri, soyut bir mesele olarak anladık. Oysa aydınlanma belirli fikirler ve değerler etrafında toplanmış toplulukların kaderlerini ellerine almaları halini anlatıyor bence.

Duran, bu öneriyi ortaya koyduğu andan itibaren, Türkiye’deki bütün muhalif basına, medya çalışanlarına ve aydınlara sınanacağımız bir öneri yapmış oldu; kaderimizi elimize alabilecek miyiz?

“Kendi değerlerimize uygun ve çağın en öncü kitle hareketlerinden ilham alan yeni türde” bir kültürel formasyon yaratabilecek miyiz?

Bütün bunları son yazısında gayet güzel ve çok yalın da anlatmış.

Böylece hepimize içinde yetiştiğimiz sermaye ve kar motivasyonlu medya pratiklerine alternatif bir “araç” tasarlayabilir miyiz diye sormuş oluyor?

Bu soruyu şöyle okumak da mümkün, bu gün kapitalizmin üretici güçleri getirdiği noktada, biz bu üretici güçlerden hangi kesime denk düşüyoruz.

Mevcut üretim ilişkilerinin dar geldiklerinden miyiz, yoksa hala onlar bize bol mu geliyor?

Hala Fordist bir Doğan Grubu tarzı örgütlenmeye mi,  “kalite çemberlerine” mi ya da daha gelişmiş bir bilişim modeline mi ihtiyacımız var?

 

Aklın kötümserliği iradenin iyimserliği

Sevgili Ragıb Duran’ın önerisi aynı zamanda son derece politik.

Ama burada öneriye yakıştırdığım politik olma niteliği, parti politikası değil. Kendisi de bunun altını kalınca çiziyor.

Bu ülkede partilerden, örgütlerden bağımsız, yukarıda aydınlanma kavramı çerçevesinde ortaya koyduğum, kaderini ellerine almak gibi bir politik halden söz edildiğini düşünüyorum.

Bizzat medya emekçilerinin ülkede yaratılan karanlığa karşı, güneşli bir pencere yapmak için bir araya gelmelerinin devrimci imkanı da diyebiliriz.

12 Eylül sonrası, Walter Benjamin okuyana kadar, Bertolth Brecht’in tiyatro anlayışına devrimci dememin nedeni, salt oyun metinlerinin içerikleriydi.

1970 lerde bütün sol tiyatrolar da böyle anlardı.

Oysa Brecht, klasik tiyatronun bütün üretim sürecini dönüştürmeyi başardığı için devrimciydi.

Oyun tekstinin yazımı kutsal yazar tekelinden alınmış bütün tiyatroya açılmış; klasik İtalyan sahnenin yerini meydan sahnesi almış; dramaturjiye çaycı da dahil edilmiş; oyunun rejisi kutsal yönetmen tekelinden kollektif bir faliyete dönüşmüştü.

Yani Brecht sadece başka türlü bir dünyanın kurucu değerleriyle yetinmemiş, üretici güçlerin gelişim seviyesine uygun bir sanatsal formasyon yaratmıştı.

Klasik müzikle rock müziğin ilişkisi neyse, klasik tiyatroyla Brecht tiyatrosunun ilişkisi de o diyebiliriz.

Bu nedenle son derece politik ve öncü bir tiyatro mevhumu bıraktı arkasında.

Duran’ın, “acaba gezi isyanından ilham alan bir araç yaratamaz mıyız” demesini de memnuniyetle böyle okuyorum.

Bence 2018 Dünyasında her anti kapitalist entellektüelin temel görevi, kendi meslek alanında “eski dünya”dan kalma modelleri aşan birer öncü olmaktır.

Bu başaramamış başta siyasi partiler ve örgütler olmak üzere, bütün formasyonlar, geçmişi yeniden üretmeye hizmet ederler sadece.

 

 


 

A. Halûk Ünal 

Tartışmaya bir önceki yazıda kaldığım yerden devam etmek istiyorum.

CB seçimlerinden bu güne sık sık değişik açılardan hep bu tartışmayı canlı tutmaya çalıştım.

Türkiye’de Tayyiban faşizmini yıkıp yerine demokratik bir cumhuriyet inşa etmek için temel iki şart söz konusu.

Bunlardan ilki, Kürt ve Türk solunun toplum karşısına birleşik bir kurucu irade olarak çıkması.

İkincisi ise toplumun önüne Ayşe teyzenin anlayacağı yalınlık ve süzülmüşlükte bir Demokratik Cumhuriyet sözleşmesi koyması.

 

Zafer, kazanacak olanın stratejisinde saklıdır

Faşizmin kurumsallaşma süreci hız kazandıkça, solun güçlerini birleştirme ve faşizme karşı güçlü bir mücadele hattı kurma ihtiyacı da yükseliyor.

Her geçen gün birlik ihtiyacı ve imkanları konusunda farklı kesimlerin düşüncelerini okuyoruz.

Birleşik bir mücadele odağının yaratılmasının zorunluluğunu dile getirmeyen yok gibi.

Ancak hiç bir girişim, temas, müzakere sonuç vermiyor.

Türkiye solunun bölünmüşlüğü, ortaklaşamama zaafı bütün yaralayıcılığı ile sürüyor.

KÖH’nin Kürt ve Türk solununun ortak mücadele köprüsü olarak kuruluşuna ön ayak olduğu HDP’de devletin imha harekatı karşısında bu yeteneğini yitirmiş görünüyor.

HDP dışındaki sol örgüt ve partilerin tamamı birlik ihtiyacını şu ya da bu biçimde dile getirse de bunun nasıl gerçekleşebileceğine ilişkin amaca uygun bir model ortaya koyamıyor.

Biz bu durumun bir benzerini 12 Eylül darbesi öncesi ve darbe sürecinde yaşadık. Kendimizi de bize inanan insanları da kandırmaya hakkımız yok. Tecrübeyle sabittir ki, böyle giderse faşizmi yıkamayacağımız gibi, bir hezimet yaşayabiliriz.

 

KÖH’nin vaadi ve Türk solu

Fırat’ın doğusunda ise KÖH 2018’i Bakur’da zafer yılı olarak ilan etti.

40 yıllık mücadelelerini vasat bir dikkatle izleyen bile biliyor ki, KÖH sözcüleri “laf olsun, torba dolsun” cinsinden konuşmalar yapmazlar.

2011 den bu yana Ortadoğu’da sağladıkları askeri ve siyasi başarı da böyle bir vaadi ciddiye almamız için bir başka güçlü kanıt.

Bakur’da yıllarca yüzün üstündeki belediye yönetimini çok büyük yüzdelerle ellerinde tutmalarından olsun; Suriye’de Kuzey Federasyonu’nun vücut bulmasından olsun, biliyoruz ki KÖH, Kürt toplumu nezdinde bir “kurucu irade” olarak kabul görmüş durumda.

Ancak, Kürt toplumunda bir kurucu irade olarak kabul edilen KÖH, Fırat’ın batısında yaşayanların kahir ekseriyeti için bir “yıkıcı ve bölücü” irade.

Peki KÖH’nin bu vaadinden Fırat’ın batısında yaşayan enternasyonalist Türkler ne sonuç ya da görev çıkartacağız?

Bakur’da bir serhıldan başlayınca bu rüzgarın otomatik olarak Fırat’ın batısına çökmüş kara bulutları da dağıtacağını mı düşünmeliyiz?

Bakur’da “zafer” faşizmin yıkılıp, Demokratik Cumhuriyet’in kurulmasına yeterli olur, sonucunu mu çıkarmalıyız?

“Türk” solu hem kendi içinde hem de KÖH ile birleşik bir odak oluşturmadıkça KÖH’ün başarıları ne kadar yeterli olacak?

Çünkü biz de batıyı iyi biliyoruz. Batılı emekçilerin, yoksulların algılarını ve eğilimlerini tanıyoruz.

Belki milyonlarca Kürt için eğitim, sağlık, konut, ulaşım gibi temel konularda hangi çözümleri sunacağımızın şimdilik bir önemi olmayabilir.

Belki yalnızca kimlik meselesiyle ilgili taleplerinin karşılanması önceliği, diğer meseleleri bir süre için önemsizleştirmiştir. Bunu da tartışmak, eleştirmek haddimiz değil.

Hal böyleyse, bir Türk olarak, saygı duyup desteklemekten başka bir şey düşmez bize.

Bu güne kadar olduğu gibi bağımsız kararlarını almak, istedikleri yönde, kimseyi beklemeksizin harekete geçmek en meşru hakları.

Ama yine de Türklere sormak zorundayım, Kürt halkı demokratik devrimi yapacak, biz Türkler de muradımıza erip, kerevetine mi çıkacağız?

 

Nasıl çoğalacağız?

Sorulması gereken sorular şu ana yazdıklarımla da sınırlı değil.

Bir an için bütün “Türk” solunun bir çatı altında buluştuğunu varsayalım.

Bu birleşme “Türk” toplumunun kaçta kaçına denk düşer?

Kürt toplumunu bilemem, ama iyi biliyorum ki, ekseriyeti CHP, İYİ PARTİ, SAADET ve AKP/MHP arasında bölünmüş “Türk”yoksulları, emekçileri öncelikle temel yaşamsal sorunlarına önerilen çözümlerle ilgililer. (bütün ülkelerin çoğunluk işçi emekçileri gibi)

Bunun tek yolu da bizim nasıl bir ülke istediğimizi sokaktaki vatandaşa anlatabilmemizden geçmez mi?

İnsanlığın daha iyi bir yaşama, daha insani koşullara ulaşmasının çözümlerini özgürlükçü sosyalist bakış üretebilir.

Hem varoluş amacıdır, hem de sermayenin değil insanın çıkarlarının penceresinden bakan bir Dünya görüşüdür.

Devrimden önce, kapitalizm altında da böyledir, devrimden sonra da.

Ama bunu diğer partileri destekleyen benimle eşit haklarla doğmuş milyonlara nasıl anlatacağız?

Bu iddiamızın tek kanıtı onların gündelik yaşamlarında bütün temel sorunlarına ilişkin önerdiğimiz çözümlerde saklı olması gerekmez mi?

Bu taleplerin demokrasi ve sosyalizm mücadelesi için anlamı kalmadı mı, ya da hiç mi yoktu?

Son 40 yıldır yaptıklarımız doğru muydu?

Mesele, “Türk” halkının aptal oluşunda mı?

Varsayımımıza devam edelim. Türk solu birleşmiş ve bütün seçimlere tek çatı altında girmeye karar vermişti.

Milyonlarca insan devrim öncesi kurduğumuz kitle partilerine politika teorisi yazılarımızı okuyarak mı üye olur ya da oy verir?

Neye bakarak oy verecekler?

Siyasi gazetelerdeki köşe yazılarına mı, politik dergilerdeki makalelere mi?

Aynı varsayımdan devam edelim. Hatta varsayımı çok daha iyimser bir hale getirelim.

“Faşizmin yıkılabileceği bir seçim mümkün ve “Türk” ile Kürt solu ortak bir çatı altında seçime birlikte giriyoruz.”

Varolan sayısal sınırlarımızın ötesine nasıl geçeceğiz?

Nasıl çoğalacağız?

 

Toplumsal sözleşmeyi kim yazacak

Elbette sorular bununla da bitmiyor?

Önce de söylediğim gibi belki Kürt toplumu için kimlik öncelikli bir politika çimento olabilir.

Ama Fırat’ın batısında bu imkansız.

Fırat’ın batısında toplmumun önceliği aş, iş, ekmek, konut, sağlık, eğitim.

Bu gün bir imkan olsa da Kürt ve Türk solunun bütün lider kadrolarını bir kampta toplasak, belirli bir süre sonra insanlığın bütün temel meselelerine yanıtlar üretmiş olarak dağılabilirler, diye mi düşünüyorsunuz?

Bu topluluk TTB’den daha iyi bir sağlık sistemi, Eğitsenden daha iyi bir eğitim sistemi tasarlamaya muktedir midir?

Bu soruya tartışmasız evet diyenler, aynı yanıtı verenlerin yarattığı sosyalizm tarihini okusunlar. Altında kaldığımız “duvar” ın yıkıntılarını bir daha gezip, dolaşsınlar. Sonuçlar ortada. İsterlerse yazının burdan sonraki kısmını da okumayabilirler.

Türkiyedeki sağlık çalışanlarının en bilgili demokrat temsilcileriyle, potansiyel sağlık hizmeti alacak halkın temsilcilerinin oluşturacağı bir meclisten daha iyi bir sağlık sistemini kimse tasarlayamaz.

Bu model, eğitim, konut, ulaşım, tarım vb. bütün sorunların çözümünde de geçerlidir.

Bu tarzda bir model çerçevesinde “nasıl bir ülke” istediğimizi, birlikte barış içinde birlikte nasıl yaşayacağımızı anlatan yeni bir toplumsal sözleşme taslağı olmaksızın, toplumun karşısında inandırıcı bir alternatif olarak çıkmamız mümkün değil.

Türkiye siyasi tarihinin en tiraji komik, naiv sahnelerinden biri bana göre, gezi isyanında, devletin paralize olduğu o uzun 15 gün boyunca, parkta toplanmış isyanın öznesi gençlere, merdivenlerin başında standtlarını kurmuş tanıtım broşürleri dağıtan sol örgütlerdi.

Hadi diyelim “Türk” solu olarak son 50 yıl deneylerimiz yetmedi. Gezi deneyi de mi yetmedi.

Gezi isyanında milyonlarca isyancı gencin taleplerini birleştirecek, yeni bir ülke talebini dile getiren tek bir broşür gören bilen var mı?

Bu olmadığı gibi çok önemli temel bir çabadan da yoksunduk.

“Örgütlü” sol büyük çoğunluğu Gezi ile politize olmuş gençlere, kendisini tanıtmak, onları kazanmaya çalışmak yerine, kendi öz örgütlülüklerini, öz inisiyatiflerini yaratmak, isyanı politize etmek, kendi sözcülerini yaratmak konusunda hiç bir çaba sarfetmedi.

Peki bütün bunlar için değilse, biz bu devrimi niçin yapacağız?

Marks 15 yıl o analizleri niçin yaptı?

Adlarını buraya sığdıramayacağım bütün devrimci bilgeler on binlerce sayfayı niçin yazdı?

On binlercemiz niye toprağın altında?

Her ülke devrimcisi “kendi somut koşullarına uygun” alternatif bir kurucu irade olmanın yolunu kolay bulsun diye.

Bütün çaba Dünya’nın bütün Ayşe teyzelerine “başka bir ülke, başka bir dünya mümkün” anlatmak için değil miydi?

Başka bir dünya, başka bir tarım, başka bir istihdam, başka bir eğitim, başka tür bir hukuk, başka bir sağlık anlamına gelmiyor muydu?

Bunu anlatmanın biricik yolu, halkın anda yaşadığı, kapitalizmden kaynaklı tahribatları azalatacak, kimini ortadan kaldıracak, her adımda halka daha insani, daha özgür bir toplumsal organizasyonun da mümkün olduğunu kanıtlayacak, alternatif çözümleri, reform önerilerini sunmak değilse nedir?

Bu güne kadar herşeyi denedik, tek denemediğimiz budur.

Bu olmadan, yani reformlar için mücadele olmaksızın, silahlı mücadelenin de hiç bir değeri yoktur.

 

Faşizm seçimlerle yıkılmaz

Şimdi vasayımları bir kenara bırakıp gerçekler dünyasına dönelim.

Faşizm, seçimle filan yıkılmaz, zorla yıkılır.

Gezi isyanında olduğu gibi, milyonların sokağa dökülmesiyle, kuşatmasıyla, gerektiğinde nefsi müdafaa amaçlı silaha sarılmasıyla yıkılır.

Bunun dışında tarihten elde edebileceğimiz hiç bir bilgi kırıntısı yok ne yazık ki?

Ama faşizm altındaki milyonların öfkesi yeterli olgunluğa ulaşsa bile, elimizde önceden hazırlanmış bir toplumsal sözleşme yoksa, bütün isyanlar gezide olduğu gibi med cezir kuralına uymaya mahkumdur.

Bu ülkede faşizm yıkılsın ve demokratik bir cumhuriyet kurulsun istiyorsak iki temel şartın gerçekleşmesi zorunludur.

Birinci şart, Türk ve Kürt solunun bir büyük birleşik siyasi odak/blok yaratmasıdır.

Böyle bir buluşma ve niyet beyanı bizim dışımızdaki kitlelerde olumlu, devlette ise caydırıcı bir sonuç yaratacaktır.

İkinci temel şart ise, bu odağın topluma “yeni bir toplumsal sözleşme taslağı” bir Demokratik Cumhuriyet programı sunmasıdır.

Ya da bir başka deyişle Türkiye solunun kendisini toplum karşısında alternatif bir kurucu irade olarak konumlandırabilmesidir.

Birlik şart diyenlerin gözlerini 1930 lardan bu güne çevirmesi ve acilen hiç denemediğimiz böyle bir sözleşme taslağı etrafında birlik aramaya başlamasından başka da bir yol yoktur.