Archives For Yazılar

Taksim Sözleşmesi için hazırlanmış yazılar.


A. Halûk Ünal

Yersiz ve faydasız yorumların tartışmayı gölgelemesini engellemek için bir iki dipnotla başlamakta yarar görüyorum.

2013 ten bu yana blogumda yazdığım yazıların hiç birini “kazanılacak veya kaybedilecek” bir tartışma varsayımı üzerinden kaleme almadım.

Bu nedenle 1980 öncesi Marksist ustalara bakarak öykündüğümüz polemik uslubunu da ilkesel olarak kullanmamaya özen gösteriyorum.

Önemli olan savunduğumuz fikrin, perspektifin, farklı düşünenleri ikna etmesi, zihinlerinde kendi doğruları açısından kuşkuya ve sorgulamaya yöneltmesidir.

Öte yandan  üyesi olduğum Türkiye ve Kuzey Kürdistan Kurtuluş Örgütü (Kurtuluş Sosyalist Dergi) saflarında,1980 – 87 arasında yer altında; 1987-90 açık alanda Yeni Öncü dergisi editörü olarak yürüttüğümüz çalışmalarda fikri tartışmayı her koşulda ve kitleler önünde sürdürmüş, açık ve imzalı tartışmalara öncülük etmiş bir pratiğin öznelerinden biri olarak; 2018 yılında parti kurullarına hapsedilmiş hiç bir tartışmayı demokrasi olarak görmem mümkün değil.

HDK/HDP, Veli Saçılık’ında açık mektubunda çok güzel tasvir ettiği gibi büyük bir hareket ve demokratik bloktur.

HDP yönetimi de bu blokun enerjisini, birikimini, aklını, yeteneklerini yönetmek için değil, geliştirmek, kaynaştırmak, birleştirmek, derinleştirmekle yükümlü.

Tersi iddiadaki “yöneticilere” söyleyebileceğim tek şey var.

Sosyalizmin son ikiyüz yıllık pratiği gösterdi ki, merkeziyetçi, sansürcü, tekçi, erkek sosyalizm, en az kapitalizm kadar zarar verdi ve vermeye devam ediyor.

Tersi iddia bu geleneği sürdürmekten başka bir anlam da taşımıyor.

Bakın son tartışma, Saruhan’ın (henüz özeleştiri vermedi) Sezai’nin (çok doğru yaptı ve özeleştiri verdi) usul tartışması açması, “parti korumacısı” bir yaklaşımı ortaya koymasıyla, nereye vardı. (Kimi kimden koruyorsun)

Demirtaş’ın çok faydalı olabilecek tartışma metni, bir kusur, kabahate fiilen dönüştü.

Benim gibi binlerce tartışmaya tepki veren insan da “iç güvenlik sorunu” haline gelmek üzere.

Hem de bize en yakışmayacak gerekçeyle.

“Bakın gördünüz mü, Demirtaş eleştirisini kamusal alana yollayınca ‘fırsatçılar, fitneciler’ devreye girdi; parti yönetimine hakaret etti; Demirtaşla aramıza nifak sokmak istedi. Bu nedenle açık ve ortada değil, önce parti kurullarında tartışmalı, burada uygun görüldüğü ölçüde, paylaşmalı.”

En üzücü olanı da tatsızlık bununla da kalmadı. Daha acıtıcı hallere büründü.

Önce Demirtaş, iyi niyet beyanında bulunmak zorunda kaldı.

Bu da merkeze yetmemiş olacak ki, “herkesin parti yönetimi etrafında kenetlenmesi” mesajı vererek; merkezin “mağduriyet zırhına” siper oldu. (kitle pedagojisi)

Kimi kime karşı koruyoruz? Kime karşı kenetleniyoruz?

Altı milyon seçmen, aileleriyle yaklaşık yirmi milyonluk bir topluluk, olarak anılıyoruz. Kim hakaret etti acaba?

Kim bunlar? Kaç kişiler?

Her kimse, kendilerini aşağılayan hakaretlerinin etkisi ve değeri ile milyonların açık tartışma ve fikri özgürlüğü tartılabilir mi?

Ben bir kaç kişi dışında görmedim. Ama söz konusu “fırsatçılar” binlerle ifade ediliyorsa milyonların çıkarı karşısında zaten ciddiye almaya değmez.

Yok milyonlarla ifade ediliyorsa, zaten oturup çok ciddi başka şeyler düşünmeliyiz?

Sevgili “yönetici” arkadaşlar, size bunuf hatırlatmaktan hicab duysam da mecburum, iktidar da “güvenlik politikalarını” kitlesine böyle “mağduriyet ve kötü niyetli insanlar” üzerinden satmıyor mu?

Yani sizler kuşkusuz doğru kişilersiniz ama yaptığınız buraya vardı.

E biz bunu çok iyi tanıyoruz.

Devletle demokrasi mücadelesi yap, hatta bu uğurda can ver,  kendi insanına sansür ve yasak uygula. Geleneksel sosyalizmin, Stalinizmin özeti bu.

Bilginin paylaşımı

Bu yaklaşım HDK/HDP kuruluş ilkelerine de orjinal projeye de taban tabana zıt.

Ancak bunu söyleyerek bu sorunu savuşturamayacağımızı iyi biliyorum, tecrübeyle sabit.

Bu zihniyeti deşifre etmek, sakıncalarını, tehlikelerini herkesin görmesini ve kuvvetle tavır almasını sağlamak faşizmle mücadele kadar yaşamsal.

Peki bütün bu eleştirilerim, yalnızca Saruhan’ın “öncülüğünü” yaptığı tutumdan mı kaynaklanıyor.

Hayır!

Kuruluşundan bu güne yaşanan süreç bu eleştiriyi her gün yapmayı gerekli kılıyor.

HDP’de umut bulmuş, katkı vermiş kim bana HDP mutfağının şeffaf olduğunu söyleyebilir?

Bir iki A4 sayfasını geçmeyen genelgeler, sonuç metinleri dışında, HDP kuruluşundan beri, neyi, niçin, hangi gerekçelerle yaptı, bileniniz var mı?

Bunu iyi bilen sadece bileşenler üst komitesinin üyeleri ve onların rapor vermeyi zorunlu gördüğü üyelerdir.

Yani bizim 1978 deki duruma benziyor.

İl yöneticisisin ama örgüt merkezinin çizdiği bilgi sınırı (üye) değilsen bu bilgi alanında yerin yok.

Yani aslında çorbadan partilisin.

Örgütün kaderini etkileyemezsin ama sonuçların bedelini herkes kadar ödersin.

Burada da örgütün gerçek sınırları “bileşen hukuku” tarafından belirleniyor.

Oysa sosyalist mücadele pratiği 11. Tez den bu yana “hayatı anlamak ve sonra onu dönüştürmek” üzerine kurulu.

Bu nedenle “bilgi sevgisi, merak ve bilimsel kuşku” bu yola baş koymuş herkesin amentüsü.

Kapitalist modernitenin bilgiyi tekelleştirip, sermayenin ve devletlerin hizmetine sunan mantığı karşısında; bizler hep ateşi tanrılardan çalmayı ve halka dağıtmayı esas almadık mı?

Şimdi hangi “yöneticiye” sorsak HDP’nin adem-i merkeziyetçi bir parti olduğunu söyleyecektir, kuşkusuz. Kurucu ilkemiz bu.

Peki, – geçtim bu ilkenin örgütlenme kılavuzu olmasını-  bilginin desantralize ve şeffaf olmadığı bir “iç iktidar”ın adem-i merkeziyetçilikle ne alakası olabilir?

Ülkeyi “demir ağlarla” örsen ne olur?

Komün/meclisler ağından oluşan bir örgütlenme ancak, açık, şeffaf, bilginin çevreden merkeze, merkezden çevreye paylaşıldığı bir zihniyetle bir işe yarar.

Demokrasi mücadelesi 

Bizler, demokrasi mücadelesini esas olarak devlet aygıtlarının, parlemento ve hukukun daha demokratik olmasını sağlamak için vermeyiz.

Esas olan, devlet denilen aygıtın toplumda yarattığı zihinsel, iradi, kültürel yıkımı durdurup, halkın geleceğini, kaderini tayin hakkını yeniden ele alması içindir.

Yani aydınlanma sürmelidir.

Ve bunun biricik aracı halkın öz örgütlülüklerini yaratması ve bunlar aracılığıyla kapitalizmi dönüştürmek için mücadele içine girmesidir.

İşte sosyalist demokratik stratejinin de temeli bu hedefe ulaşmayı nasıl başaracağımıza dair plan ve programlardır.

Bu mücadele kapitalist modernitenin çürüttüğü başarı tanımına, kadim ruhunu yeniden kazandırmaya dairdir, aynı zamanda?

Hayatımızın anlamını, gündelik yaşamımızı para ve kar mı tanımlayacak, insanı insan yapan kadim değerler mi?

Eğer bu konuda verilecek karar kişisel seçimlerimize bırakılsaydı, belki demokrasi için mücadele etmek zoruda kalmazdık.

Ama ne zaman ki insanoğlu devleti ve milliyetçiliği keşfetti, onu kapitalizmin dini (üstyapısı) haline getirdi; bizler de özgürlüğümüz için öz örgütlenme ve öz savunmaya ihtiyaç duyar olduk.

Ne zaman ki bilgi iktidarın denetim ve tekeline alındı; bizler de onu kamusallaştıracak bir mücadelenin tarafı olduk.

İşte, bir çok neden gibi bu da bizlerin siyasetini adem-i merkeziyetçi, çoğulcu ve bilgi yoğun bir temele oturmayı zorunlu kıldı.

HDK çoktan unutuldu ve kenara atıldı. Ama HDP de kuruluşundan bu yana yukarıda ileri sürdüğüm gerekçelere ve çağdaş sosyalizm perspektifine uygun bir mutfak varedemedi.

Peki bu kadar saklı, gizli, kontrol edilebilir olan bilgiler nedir ki, bizlerle paylaşılamıyor. Neden biz sadece söylenenleri yapmakla mükellef tutuluyoruz?

Ve seçimden seçime oy vermekten öte bir katılım aracına sahip değiliz?

Başta da söylediğim gibi, bu tartışma kazanmak ya da kaybetmek amaçlı değil. İkna etmeyi hedefliyor.

Eleştirdiğimiz arkadaşlar da demoklesin kılıcı tepelerinde yaşıyorlar.

Ama demoklesin kılıcı herkesin benzer düşünmesini sağlamıyor ne yazı ki.

Ama kendi payıma eminim ki, faşizmin kurumsallaşma sürecinde ciddi bir yol aldığı şu aşamada, önce kendi bahçemizi ilkelerimize uygun bir hale getirmezsek ve amaca uygun stratejiler geliştirmezsek, bu kez 12 Eylülden çok daha kötü bir bozgun yaşayacağız.

(devam edecek)

 


Demirtaş’ın son makalesindeki eleştiriler 2014’ten bu yana yaptığım HDP eleştirilerinin önemli bir kısmıyla örtüşüyor. 

Kendi payıma bu tartışmanın fikri takibini sürmeye niyetli olduğum için, yazının metnine kolay ulaşım için kendi blogumda da yayınlamakta yarar gördüm.

Yazı ilk olarak ANF’de yayınlandı. Ancak yine ulaşım kolaylığı nedeniyle ben BİANet’teki metni paylaşmayı tercih ettim.


24 Haziran seçimlerini üzerinden neredeyse iki ay geçti. Elbette seçimin bütün tarafları kendilerince değerlendirmeler yapıp sonuçlar çıkardı, çıkarıyor. HDP de bu kapsamda kendi kurumlarını işletip iç değerlendirmelerini yaptı.

Yine takip edebildiğimiz kadarıyla, yeni oluşan Meclis grubu da üç günlük bir eğitim kampı ile kendi değerlendirmesini yaptı.

Tabii bütün bu toplantılarda nelerin, ne düzeyde tartışıldığını bilemiyoruz. Biz sadece, açıklanan sonuç bildirgeleri ve ortaya konulan pratik siyasetten yola çıkarak değerlendirmeler yapabiliyoruz. Öncelikle şunu hatırlatmakta fayda var ki, benim yazdıklarım tümüyle kişisel görüş ve önerilerimdir.

HDP’yi temsil eden bir görevim olmadığı için, HDP’yi kurumsal olarak temsil eden görüşler değildir. Partimizin yetkili kurulları ve sözcüleri bunu zaten yapıyorlar. Ben HDP’de “yetkili” değilim ama bütün arkadaşlarım gibi halka karşı “sorumlu”yum.

Bundan sonraki siyasi mücadelemi de bu sorumluluk bilinciyle sürdüreceğim. Bu yazı vesilesiyle yapacağım öneri ve eleştiriler de bu sorumluluk bilincinin gereği olarak algılanmalıdır.

Öncelikle, HDP yönetimi seçimlerin nasıl bir küresel politik süreçte, nasıl bir Ortadoğu ve Türkiye politik atmosferinde gerçekleştiğini, tarihsel bağları ve bağlantılarıyla birlikte gerçekçi bir analizle ele almış olmalıdır.

24 Haziran seçimlerinin, öyle sıradan bir anti demokratik seçim süreci olarak değerlendirilmesi ve “Artık oldu bitti, önümüzdeki seçimlere bakalım” denilmesi hatalı ve eksik bir yaklaşım olur.

Küresel kapitalist sistemin 2008’den beri devam eden ve giderek derinleşen krizini aşma çabasının, emperyal güçlerin Asya, Afrika ve Ortadoğu’yu hedefleyen paylaşım savaşlarının, o emperyal güçlerin özelde Irak, İran, Suriye ve Türkiye’nin de dahil olduğu bölgesel müdahalelerinin, Türkiye’de

Meşrutiyet sonrası başlayan ve yüzyıllardır çeşitli biçimlerde devam eden devlet içi iktidar kavgası ve Kemalist-İttihatçı kesimler ile İslamcı-İttihatçı kesimlerin bu iç kavgalarında uluslararası güçlerin aldığı pozisyonun, tıkanan ulus devlet modelinin AKP-MHP faşist bloğu ile güncellemesi gayretinin, bütün bu gelişmelere karşı Kürt halkının ve Kürdistan’ın her bir parçasının geliştirdiği siyasal ideolojik hattın nasıl bir etki yarattığının, Türkiye devrimci güçlerinin bu gelişmeler karşısında aldıkları pozisyonun neye tekabül ettiğinin kapsamlı olarak değerlendirilmiş ve HDP yönetimi tarafından analiz edilmiş olduğunu varsayıyoruz.

Tabii ki, seçimlerde faşist bloğu geriletmek gibi net bir sonuç alma ihtimali vardı. Ancak çeşitli düzeylerde yaşanan basiretsizlikler, öngörüsüzlükler ve acemiliklerle bu fırsat iyi değerlendirilemedi. Bunda ben dahil, bütün yönetimin ciddi sorumluluğu vardır.

Bu konuda halka açık bir şekilde, yeterli ve tatmin edici bir özeleştirinin verilmemiş olması da büyük bir eksikliktir. En basitinden, sandıklara neden sahip çıkılmadığı, oyların çalınmasının neden önlenemediği, son 3 seçimdir problemsiz çalışan partinin merkezi bilgisayar sisteminin neden seçim akşamı çalışmadığı ve çöktüğü hâlâ izah edilebilmiş değildir.

Fakat temel sorun bu olmadığı için, bu meseleyi hatırlatmakla yetiniyorum. Çünkü az önce de belirttiğim gibi, seçimin antidemokratik olması ne bir sürprizdi ne de bunu önlemek için yeterince tedbir alınmıştı. Asıl meselenin seçime hazırlık noktasında eksiklik yaşanması olmadığı, seçim sonrasında daha net ortaya çıkmıştır.

Asıl mesele, seçim sonrasında ne yapılacağına dair hazırlıksız, öngörüsüz ve tedbirsiz yaklaşılmış olmasıdır. Sorunun büyüğü, hem bu seçimin sıradan bir seçim olmayacağı ve sonuçları ne olursa olsun faşizm ile mücadelenin her alanında derinleşeceğini tespit etmeniz hem de seçim sonrasında elinizde bir “mücadele yol haritasının” olmamasıdır.

Seçim sonrası muhalefetin çizdiği görüntü, halka heyecan ve umut vermekten uzaktır. Faşizm karşısında, sanki “eldeki tek ve son imkan olan seçimler de kaybedildiği için yapacak bir şey kalmadı” havası estiriliyor ki, bu tam bir apolitikliktir. Halkı faşizmin insafına terk etmektir.

Oysa öncünün yapması gereken ilk şey, tez elden yeni bir direniş hattı belirleyerek pratikte de ortaya koymak olmalıdır. Mücadeleyi tümüyle işlevsiz hale getirilmiş TBMM’ye sıkıştırma orada demokrasicilik oynama siyaseti tam da AKP-MHP faşist bloğunun arzu ettiği şeydir.

Bu nedenle, HDP’nin bir an önce “tatil” havasından çıkıp sahaya inmesinde fayda var. Parlamentonun, Anayasanın, yasaların, yargının lağvedildiği bir ortamda demokratik protesto hakkını kullanmayan bir muhalefet halka nasıl umut olabilir ki?

Özellikle bazı siyasi sözcülerin muktediri kızdırmamak için özenle seçilmiş kelimelerle mutedil bir dil kullanarak faşizme eleştiricikler yöneltip muhalefet ediyor görüntüsü oluşturmaya çalışması çok fazla sırıtıyor ve eminim halkı da rahatsız ediyordur.

Halka öncülük yapması beklenen kesimlerin daha cesur ve kararlı bir duruş içerisinde olması gerekir. Öyle, kendine karşı korumacı yaklaşımlarla, faşizm ile örtülü uzlaşma arayışıyla halka öncülük yapılamaz. Bedel ödemeyi göze almadan da kimsenin bedel ödemesini bekleyemezsiniz.

Madem faşizmin kurumsallaşması aşamasına karşı etkili bir demokratik muhalefet yapılması gerektiğini tespit ediyorsunuz, o halde buna denk düşecek bir pratiğin de sahibi de olmalısınız. Mücadeleyi en etkili şekilde, toplumun bağrında yürütmelisiniz. Zamanınızın, enerjinizin büyük kısmını örgütlenme çalışmalarına ve demokratik eylem-etkinliklere ayırmalısınız.

Sürekli olarak yaşanan hukuksuz, haksız karar ve uygulamalar karşısında kitlesel protesto ve anayasal gösteri hakkının öncülüğünü yapmalısınız. Mitingler, yürüyüşler, forumlar ve benzeri her türlü demokratik hakkı, gerekirse her gün kullanmalısınız.

Bunun yanı sıra, toplumun bütün muhalefet kesimleriyle işbirliği ve dayanışma olanaklarını çoğaltmalısınız. Bütün ezilen kesimlerin tüm sorunlarını meydanlarda gündemleştirerek muhalefeti görünür ve etkili kalmalısınız.

Savaş ve şiddet politikalarına karşı barışı savunurken çekingen ve kaygılı durmak yerine, her yerde sesinizi yükseltmeniz. Bu savaş döngüsünün kırılmasının en etkili yolunun, İmralı’da 4 yıldır devam eden ahlaksız ve hukuksuz tecride son verilmesinden, Sayın Öcalan’ın en güçlü barış aktörü olduğunun kabulünden geçtiğini bütün Türkiye’yi anlatmalısınız.

Direnmek dışında başka bir seçeneğin olmadığını idrak ediyorsanız bizzat kendiniz direnerek ve direnişi örgütleyerek halkın verdiği desteğe layık olmalısınız.

HDP’ye oy verenlerin bile açıkça tehdit edildiği bir durumda, halkın iradesine yeterince sahip çıkılamazsa bu durum halkta duygusal kırılmalara yol açar. Bu nedenle tabanlaçok daha sıkı ve güçlü ilişkiler bağlar kurmak elzemdir.

Hapishanedeki binlerce arkadaşımız ve aileleriyle, diğer tüm değer aileleriyle sıcak samimi bir dayanışma sahiplenme ilişkisi kurulmalıdır.Son zamanlarda bu konuda ciddi bir sahipsizlik duygusunun geliştirilmek istendiği, HDP’nin çekirdek tabanı ile yönetimi arasındaki bağların koparılmak istendiği görülmeli ve bunun tedbirleri acilen alınmalıdır. Kendi değerlerine sahip çıkmayan bir hareket asla ayakta duramaz.

Ayrıca son zamanlarda, bazı milletvekili arkadaşlarımızın HDP’den ayrılıp kendi siyasi geleneklerinde çalışmalarına devam edeceklerini okuyoruz. Doğrusu, bu arkadaşlarla adaylık döneminde ne konuşulduğunu bilmiyoruz ama bize göre tüm milletvekili arkadaşlarımız HDP’yi kendi öz partileri olarak görmeli ve HDP’yi büyütmenin arayışı içinde olmalıdır.

Kimse HDP’de kendini misafir olarak görmemeli, herkes HDP’nin tam da içinde ve sahibi olarak bulunduklarını idrak etmelidir. HDP yönetimi de bütün farklılıkların yönetimde etkili bir şekilde söz, karar ve eylem gücüne sahip olmasının önünü açmalı, en demokratik katılım ve temsiliyete imkan sağlamalıdır.

Bileşen ve bileşen hukuku yerine, HDP’li kimliği ve HDP’li kurumsallığı giderek daha ciddiyetle tartışılmalı ve yerli yerine oturtulmalıdır.

Türkiye muhalefetinin yeni bir partiye değil, daha güçlü bir hedefe ihtiyacı vardır.HDP bunu yapabilecek potansiyele sahip, güçlü bir halk tabanı olan, son derece önemli bir siyasi güçtür. Önemli olan bu potansiyeli doğru örgütlemek ve harekete geçirebilmektir.

HDP’nin yeni Meclis grubu son derece deneyimli, birikimli, dürüst ve cesur arkadaşlardan oluşuyor. Şimdi bu farklı kesimlerden ve deneyimlerden gelen arkadaşların, hep birlikte ortak bir perspektifle hareket etmesi ve ezilenlerin öncü gücü olması halkın beklentisidir.

HDP yönetimi de bu değerli ve etkili bileşeni doğru bir şekilde koordine etme ve planlama becerisi gösterebilmelidir. Hareketin, faaliyetin, çalışmanın olmadığı yerde dedikodu olur, çürüme olur ve bunca emeğe, birikime, potansiyele yazık olur.

Biz yeni dönemde, HDP’nin kendisinden beklenen öncü ana muhalefet rolünü bütün alanlarda cesurca dürüstçe yerine getirebileceğini inanıyoruz. İçeride rehin tutulan bütün siyasi kişiler adına şunu rahatlıkla söyleyebilirim; bütün gücümüz, kalbimiz ve pratiğimizle yanınızdayız, yanınızda olacağız.

Başaracağımıza ve halklarımızın özgür, demokratik, eşitlik içinde barış dolu yarınlara çok kısa zamanda kavuşacağına inanıyoruz.

 

HDP ve demokrasi

15/08/2018

A. Halûk Ünal

Selahattin arkadaşımızın (Demirtaş) ANF’de yayınladığı son makalesiyle başlayan sosyal medya tartışması, tam kapanmaya yüz tutmuşken, Sezai arkadaşımızın bir TV kanalında yaptığı açıklamalar, meseleyi yeniden büyüttü.

Bu tartışma aslında HDP’de kendisini “dışarıda” da görünür hale getiren ve belli ki yönetime hakim olmuş, eskimiş bir demokrasi zihniyetinin eleştirisi açısından oldukça elverişli.

Tartışma nasıl gelişti hatırlayalım.

Selahattin arkadaşımız her zamanki gibi esir tutulduğu zındandan doğrudan açık alanda bir yazı yayınladı.

Yeni sözcü Saruhan arkadaşımız da yazının doğrudan kitleye ulaştırılmasının yanlış olduğu, önce “parti kurullarında değerlendirilip, uygunsa paylaşılması gerektiği” yönünde bir açıklama yaptı.

Bunun üzerine oldukça kalabalık bir topluluk, twitter hesaplarından bu açıklamaya sert tepkiler gösterdi.

Yazıyı paylaşmayan parti kurumlarını, sosyal medya ekibini ve milletvekillerini eleştirdiler.

Çünkü “parti kurullarının” sevdiği sayısız metin, seçim döneminde benzer biçimde yayınlanmıştı.

(Ayrıca hepimiz farkındayız, yazı methiyelerle dolu olsa böyle bir tepkiye mazhar olmazdı.)

Bu kez Saruhan arkadaşımız da bu sert tepkilere (veya bir kısmına) “fitnecilik” anlamına gelen bir suçlama yöneltti.

Bu kez tepki verenlerin tamamına yakını, bu yanıta daha sert tepkiler verdiler.

Hem kendilerine yönelen suçlamaya öfkelendiler hem de “burjuva partilerindeki gibi” böyle bir usulün HDP de geçerli olmadığını, isteyenin istediği gibi fikirlerini HDP kitlesine duyurma özgürlüğü olduğunu savundular.

Bu tepkilere son yanıt da Sezai arkadaşımızdan geldi.

“Yazının paylaşılma yöntemini doğru bulmuyoruz, Demirtaş’ın eleştirilerine öz eleştiri de vermeceğiz”

Tabi bu arada birileri “seni fırsat bilen bazı nifakçılar durumdan vazife çıkarttı” mealinde bir haber yollanmış olsa gerek ki, Selahattin arkadaşımız da ancak bu mealdeki bir bilginin sonucu yapılabilecek içerikte “partiyi koruyan” ikinci bir açıklama yaptı. Bu arada da kendi yazısı için iyi niyet beyan etmek zorunda kaldı. (Ne üzücü değil mi, Demirtaş eleştirisinin iyi niyetli olduğunu açıklamak zorunda kalıyor. Tamamiyle zıt düşünsek bile ömrünü devrime adadığından kuşku duyulmayacak bir arkadaşımızın “kötü niyeti” ne olabilir?)

Dikkat ederseniz, Selahattin arkadaşımızın yazısının içeriği değil paylaşım usulü MYK da çok ciddi bir mesele olmuş gibi görünüyor.

Peki, MYK sözcüleri haklı mı?

Bu usul yanlış mı?

Partililerin ve parti seçmeninin eleştirileri yetkili kurullarda incelenip, sonra mı paylaşılmalıdır?

Bizler fitneci miyiz? Ya da pusuya yatmış böyle birileri mi var?

 

Araç amaç ilişkisi

Ben kendi payıma 1987 den bu yana (Yeni Öncü) yazılarımda, hem geçmişe dönük eleştiri, hem de geleceğe dönük hedef belirlemek bakımından “amaca uygun araç” kavramının fikri takibini sürdürüyorum.

HDK’nın kuruluş sürecinde arkadaşlarımın kurucu delege olma davetine olumlu yanıt vermesem de zaman içinde bütün hatlarıyla görünür olan orjinal proje; KÖH’nin taşıyıp getirdiği birikim ve bize sunduğu temel; geleneksel sosyalizm eleştirilerimi aşan ve çok daha sağlam bir zemine oturtan “demokratik modernite” perspektifi; süreci sahiplenmeme ve elimden gelen azami katkıyı vermeme sebeb oldu.

Proje, kapitalist modernite karşısında olduğu kadar, ondan derinden etkilenmiş geleneksel sosyalizm karşısında da alternatif bir zihniyeti temsil ediyordu.

Öncelikle en temel fark, Demokratik Modernite, kendisini devrimden sonra değil, devrimci sürecin tamamında inşa edilecek bir ilişkiler bütünü, yeni bir uygarlık tasarısı olarak sunuyordu.

Bu nedenle de 87 ve sonrasında yazılı olarak derinleştirmeye çalıştığım “amaca uygun araç” kavramı da çok sağlam bir temel bulmuş oldu.

Devrimci öncü, milyonlarca emekçiyi soyut laflarla değil, onların gündelik yaşamları içinde örnekleyerek ve kanıtlayarak ikna etmeli, kendi öz inisiyatiflerini geliştirecekleri, iradelerini bağımsızca ortaya koyabilecekleri zeminler sunmalıydı.

Bunun için Stalinizm’de şahikasını bulan Taylorist/Fordist parti modellerinden tamamiyle kurtulmak; yerine “alternatif yaşamın mümkün olan bütün öncüllerini” hareketin bedeninde ve ruhunda varetmek gerekliydi.

Basit ve anlaşılır bir örnekle biraz daha anlaşılır kılmaya çalışayım.

Ülkemizde sağlık sistemi kuruluşundan bu güne halk dostu, insan dostu bir niteliğe sahip değil.

İnsan merkezli olmak yerine kar merkezli.

Peki insan merkezli bir sağlık sistemi nasıl olur?

Bunun değişmesi için bu sistemde hizmet verenlerle, sistemden hizmet alan milyonların farklı bir sistemin mümkün olduğuna ikna olması ve bunun için mücadeleye atılması şart değil mi?

Peki böyle bir alternatif sistemi kim tarif edecek?

Geleneksel sol modele bakarsak, kadiri mutlak bilginin, bilimin ve doğruların temsilcisi işçi sınıfı parti bürokrasisi ve partinin yetkili kurulları.

Oysa çağın gerçeğine, hakikate bakarsak durum çok farklı.

Türkiye’deki sağlık emekçilerinin en bilinen örgütü TTB ve SES.

Bu iki demokratik kitle örgütünün temsil ettiği yüzbinlerce ücretli, işçi sınıfının seçkin bir müfrezesi değil mi?

Önemli bir kesimi HDP’ye oy vermiyor mu?

Peki sağlık çalışanları ve hasta yakınlarının oluşturacağı geniş bir kongreden daha nitelikli bir tasarımı hangi parti bürokratı, hangi kurul yapabilir?

Bu örneği kültür, eğitim, ulaşım, konut, tarım vb alanların tamamına uygulayabilirsiniz.

Yani ondokuzuncu yy. sosyolojisi ile yirmi birinci yy. sosyolojisi, işçi sınıfı bileşimi çok farklı.

Özetlemeye çalıştığım hakikat, günümüzde kaçınılmaz olarak, bilgi ve karar tekelini parti bürokrasisinden alır ve asıl sahiplerine teslim eder.

Hal böyle olunca piramidal, merkeziyetçi olarak örgütlenmiş Leninist/Stalinist partilerin “iç demokrasi” tanımları, parti mimarileri de değişime uğramak zorundadır.

Çünkü parti programını artık parti bürokrasileri, kadiri mutlak ideolojik bürolar yazamaz. Bu alanın dışında çok ciddi bir bilgi birikmiş durumdadır.

İşçi sınıfının farklı müfrezeleri öz inisiyatif ve bilgi birikimleriyle sürece dahil olmuş durumdadır.

Karar süreçleri de bu akışa uygun biçimlenmek zorundadır.

Kısacası HDK/HDP projesi geleneksel sosyalizmin panzehiri ilkeler üzerinde durur ve farklı bir örgüt anlayışına yaslanır.

Üstelik bu bizim gibi yenilmiş bir geleneğin ürünü değil, denenmiş, başarılmış bir modelin (KÖH) Türkiye geneline tercüme çabasıdır.

(KÖH bu modeli İran’a, Irak’a ve Suriye’ye de taşımış durumda)

Proje bu niteliğini yitirdiği gün HDP diye birşey kalmaz ortalıkta.

Bu tartışmanın böyle faydalı bir hale gelmesinin, partideki bürokratik eğilimin görünür kılınmasının ara yüzü olan Saruhan arkadaşımızın söylediği, Sezai’nin de desteklediği yetkili kurulların parti üyelerinin metinlerini incelemesi konusu (adını açıkça koyalım, sansür) zaten ciddi bir özeleştiriyi gerektirecek bir zihniyeti temsil eder. (Demirtaş’ın mektubunun içeriğinin tartışılmasına da ayrıca yeni yazılarla geleceğiz)

Demirtaş’ın yaptığı doğru usuldür. Bu usulü sansüre uğratmaya çalışan zihniyet de karşısında olduğumuz bir zihniyettir.

Bu nedenle hiç de masum, öyle bir laftır, deyip geçilecek bir konu değildir.

Aksi HDK/HDP kuruluş ilkelerinin reddidir.

Emekçi sınıfların iradesi, çevreden merkeze, adem-i merkeziyetçi bir modelle vücut bulur.

Artık “partinin aklı” merkezi kurullar ve parti bürokrasisi değildir.

Partinin aklı milyonlarca örgütlü emekçinin komünleri, meclislerinin bileşik gücüdür.

Parti bir “ağ” parti aklıda bu “ağın” çıktılarıdır.

Dağlarda gerilla kamplarında bile meseleye salt savaş ortamı, savaş yaşamı olarak bakılmaz.

Tersine “politik ve ahlaki” bir toplumun nüveleri olarak bakılır.

Eleştiri özeleştiri lafta kalmaz, gündelik hayata karakterini kazandırır. Gelişimin, hatalardan arınmanın sigortasıdır.

Aslında bu tartışmada mutena bir yer edinmiş Saruhan arkadaşımıza 1989 da “Kuru Çeşme Toplantılarına” sunduğumuz; -kendisinin kaleme aldığı benim de imzaladığım- “Sosyalizm ve Demokrasi” tebliğine yeniden göz atmasını öneririm.

Hemen sonrasında da kurucusu olduğumuz ve tüzüğünü biçimlendirdiğimiz ÖDP’nin tüzüğüne bakmasını isterim.

Çoğu insan unuttu belki ama, örneğin ÖDP PM toplantıları bütün üyelere açıktır.

Hala proje değerini sonuna kadar savunduğum ÖDP’nin “parti olmayan parti” sloganından muradımızı da HDK/HDP projesinde bulduğumuzu düşünüyorum.

Böyle bir müktesebat ile, şimdi yaptığınızın her hangi bir ilişkisi var mı?

Bu yeni örgütlenme tarzında parti aklı partinin gerçek sahipleri, emekçi örgütlerince devralınacaksa, parti yönetimleri de esas olarak moderasyon ve koordinasyon işlerini yapmalıdır.

Madem usul önemli, soruyorum?

Kuruluştan bu güne parti kararlarının gerekçelerine ilişkin tek bir metin neden yoktur? Parti kurullarındaki tartışmaların detaylarını temsil eden yazıları içeren bir yayınımız neden yok?

Yani “parti aklı” neden MYK ve PM ye hapsedildi?

Projeyi öneren KÖH kesimi temsilcilerine soruyorum, siz bu sorulara ne yanıt vereceksiniz, değerli arkadaşlar?

Getirdiğiniz orijinal projeyle bu olup bitenin ne alakası var?

Bileşen hukuku denilen ve bürokratizmin bu kadar görünür hale gelmesine neden olan yaklaşımın, sizin önerdiğiniz projeyle ilgisi ne?

(Zaten geleneksel solda kurullar kutsaldır. Bir de parti içinde daha üst bir hukuk “bileşen hukuku” olunca bileşenlerin kurulu, en kutsal kurul olur.)

Bu durumun HDK/HDP projesi ile ilişkisi ne?

Peki TC iktidarıyla yaptığımız mücadelede en temel sorunlardan biri, farklı fikirlerin toplumun her kesimine özgürce, engelsiz iletilebilme hakkı talebimiz değil mi?

Verdikleri yanıt hen hafifinden sansür.

Peki toplumda böyle isterken, kendi siyasal coğrafyamızda metinlerin yetkili kurullarda denetlenmesi de ne oluyor?

Tersine herkesin bütün parti imkanlarıyla herkese fikirlerini iletmesi bizim siyasetimiz olmalı. Bunun için özel araçlar yaratmalı, yaratıncaya kadar da partinin sosyal medya hesaplarını herkese açmalıyız.

Yani “merkez” geleneksel değil, modern moderatör, koordinatör bir merkez olmalı.

 

Sonuç yerine

Elbette asıl önemli olan sevgili Demirtaş’ın mektubunun içeriğiydi. Tabi ki gündemden düşmedi, önüne bu tartışma geçti.

Bu vesileyle  demokrasi tartışması yapmış olduk.

Partiler de toplum gibi canlıdırlar.

Demokrasinin niteliği, toplumsal yaşamın da karakterini sunar.

Demokrasinin inşası, “toplumun/partinin” içindeki farklı sınıf ve tabakaların çıkarlarının politikaya tercümesi ve burdan hareketle demokrasi mücadelesiyle gerçekleşir.

Faşizmin kurumsallaşma sürecinde, 35 yıllık sömürgeci faşist devlete karşı Kürdistan’da denenip sınanmış HDK/HDP kuruluş ilkelerine ne kadar sıkı sıkıya sahip çıkarsak, faşizme karşı direncimiz de o kadar güçlü olur.

Aksi halde bürokratizmin sayısız örnekle bilinen iç kargaşasına ve kakafonisine sürükleniriz.

Sansür kaos getirir, gerilim getirir. Özgürlük birleştiricidir, barışçıdır.

 


A. Halûk Ünal

HDP’nin siyasi stratejisi konusunu anlamaya çalıştığım yazıları sürdürmeyi düşünürken kriz, beklendiği gibi patladı.

Ben de yazı silsilemi biraz değiştirip, bu kısa yazıyla çok önemli bulduğum bir öneriyi paylaşmak istiyorum.

Olup bitenlerin resmini çekmekle zaman kaybetmeyeceğim.

Tarihimizin en büyük iktisadi (siyasi ve sosyal) krizi içindeyiz ve sonuçları nereye varacak, kimse öngöremiyor.

Serbest düşüş sürüyor, dip nerde henüz bilmiyoruz.

Peki bizler ne yapacağız; zenginin daha zengin yoksulun daha yoksullaşacağı bu kaotik süreci siyaseten nasıl yanıtlayacağız?

Çok moda olduğu gibi sinizmin tipik belirtilerinden asabı bozuk bir alaycılığı mı paylaşacağız?

Orta sınıf solculuğunun yaptığı gibi iktidara akıl mı vereceğiz?

Ya da CHP yöneticileri gibi “Erdoğan gitsin herşey düzelir” yalanına kendimizi inandırmaya mı çalışacağız?

Türkiye’nin tek ve hakiki ana muhalefet potansiyelini barındıran HDP’nin yeni parti sözcüsü Saruhan Oluç, yetkili kurul toplantıları silsilesi sonunda yaptığı basın toplantısında bir strateji ilanı intiba yaratan, “yerellerden iktidarı kuşatma” yönünde bir cümle kurmuştu.

Bütün imkanlarımla bunun ne anlama geldiğini açıklayabilecek bir karar metni, bir parti genelgesi vb. arasam da bulamadığım için, doğrulatamadığım bir bilgi üzerine yorum yapmayı – HDP bizi aydınlatıncaya kadar- şimdilik bir kenara bırakıyorum.

Kırlardan şehirleri kuşatmayı, ya da Gramchigil hegemonik kuşatmayı biliyoruz ama yerellerden iktidarı kuşatmanın anlamını anlamaya muhtacız.

Oluç’un açıklamalarındaki diğer yaklaşım ve kavramların bulanıklığı ve anlaşılmazlığı hakkında da blogumda  yazmıştım.

Bu nedenle rahatlıkla ve üzülerek söylemeliyim ki, HDP’nin anlaşılabilir, paylaşılabilir, dil birliği ve eylem birliği sağlama yeteneğinde bir strateji metnine henüz sahip değiliz.

Bu durumda; partimizin onursal başkanı sevgili Ertuğrul Kürkçü’nün Express dergisinin Temmuz sayısındaki söyleşisinde “ofansif siyaset”olarak adlandırdığı öneriyle; bununla bakışan sevgili Demirtaş’ın ANF’de yayınladığı yazıdakiyaklaşımı yaygınlaştırmakta yarar var. (ulaşım kolaylığı için yazının iktibas edilmiş bir kopyasını paylaştım)

Bu tartışmayı önemseyen her kes için iki önemli tartışma çerçevesi.

Parti kurulları hiç bir atıf yapmadığı için her ikisini de kişisel yaklaşımlar olarak kabul etmek zorundayım. Zaten Demirtaş, bunu özellikle de vurgulamış.

Ben de kendi önerimi her iki metnin buluştuğu “ofansif siyaset” cümlesine yaslanarak derinleştirmeye çalışacağım.

Son seçim süreci bir kez daha kanıtladı ki, siyasal demokrasi merkezli birlik çabalarının faşizmin kurumlaşmasını durduracak nitelikte kitlesel sonuçlar üretmesi mümkün değil.

Demokrasi cephesi kavramının altını siyasal olan kadar, iktisadi ve sosyal olanla doldurmadıkça toplumun AKP’yi destekleyen yarısını etkilemek şimdilik imkansız görünüyor.

Onları etkilemedikçe de emekçi sınıfların birliğini yaratmakta yetersiz olacağımız açık.

Bu, Dünya’da da böyle. Toplumlar, emekçi sınıflar iş, aş, konut, ulaşım, sağlık, eğitim vb. konuları, siyasal demokrasi meselesinden çok daha hassasiyetle önceliyor.

Ufkunun kapitalizm ötesi olduğunu iddia eden herkesin kapitalizmin bu alanlardaki uygulamalarına alternatif bir toplumsal kurgu önermesi, burjuva partilerinin her önerisine sosyalist perspektiften bir alternatif sunması solun temel siyaset yapma biçimi olması gerekmez mi?

Ama solun son 50 yılına bakın. Sloganlar ve soyut, probagandif cümleler, bazı teorik metinler dışında bu türden hiç bir çalışma ortada yok.

HDP son seçimde bu konuda çok önemli bir adım attı ve Kürt sorunu, kadın özgürlüğü ve kısmen ekonomi alanında beyannameler yayınladı.

Her ne kadar bu beyannameler, özellikle de ekonomi başlıklı olanı, seçim kampanyasının merkezine yerleşmediyse de, ortaya çıkmaları bile, son dört yıldır yaza yaza dilimizde tüy biten bir tarza geçişin müjdesi gibiydi.

Ofansif bir siyasetten bahsedeceksek, her alanda alternatif hikayelerimizi, kurgularımızı kitlelere ulaştırmaktan, “başka türlü bir ülke”nin mümkün olduğunu kanıtlamaktan söz ediyoruz demektir.

Gerek içinde bulunduğumuz kriz gerek toplumun genel alışkanlığı ve insan tekinin doğası gereği siyasetin merkezine yine ekonomi yerleşmiş durumda.

(Kürt halk önderi Öcalan da, sayısız kez iki önemli kongre talebinde bulunmuştu. Biri Demokratik İktisat kongresi, diğeri ise demokratik islam kongresi)

Şimdi hem gündemi belirlemek, hem de ciddi bir alternatif çıkış yapmak için, demokratik iktisat kongresinin tam zamanı.

Ülkede veya ülke dışında yaşayan feminist, ekolojist, sosyalist, sosyal demokrat, Marksist, Apocu bütün iktisatçıların büyük bir kongrede bir araya gelmesi ve özel olarak Türkiye, genel olarak küresel kapitalizm ile ilgili radikal eleştirileri sergilemesi “ofansif bir siyaset” için çok önemli bir hamle değeri taşır.

Böyle bir kongreden elde edilecek iktisat programı Türkiye’de çok önemli siyasal bir koç başı rolü kazanabileceği gibi; Dünya solunda ciddi ses getirecek, “halk diplomasisi”ne önemli bir katkı sağlar.

Böylece – yine defalarca yazdığım gibi- Türkiye solu birlik arayışlarında başımıza bela olan “ideolojik birlik” arayışından kurtulup; programatik birlik arayışında çok önemli bir gelişme olur.

Böyle bir adım kaçınılmaz olarak CHP içinde ve dışındaki sol, demokrat Kemalistlere de güçlü bir çekim merkezi olma niteliğini taşır.

HDP, böyle bir çabaya öncülük edecek güç, ilişki kapasitesi ve söz ağırlığına sahiptir.

Bu ve benzeri hamleler “üçüncü yol” açmanın da zorunlu adımlarıdır, bence.

 

 

 


A. Halûk Ünal

 

Hakkari’nin Yüksekova ilçesinde astsubay eşi Nurcan Karakaya ve 11 aylık oğlu Mustafa Bedirhan, içinde bulundukları aracın geçişi sırasında meydana gelen patlamada hayatlarını kaybettiler ve malum tartışma yeniden alevlendi.

Fırsat bekleyen devletlilerin yanısıra, kendisine sosyalist, devrimci diyen bir çok kurum ve kişi kınama, lanetleme, ve eylemi sıfatlandırma yarışına girdi.

Eğer benim baktığım yerden bu tür olaylar karşısında takınılan tavır salt ahlaki bir mesele olarak kalsa, herkesin düşüncesi kendine diyip geçmek mümkündü.

Ancak eğer içinde bulunduğumuz açık (faşist) diktatörlük inşasının tamamlanma sürecinde, bu türden tartışmaların birer ideolojik hegemonya aracına dönüşmüş olduğunu unutmazsak, tartışmak da elzem oluyor.

Yani yaratılan gündem tamamiyle siyasi.

Çünkü bu tartışmalarda yeterince dikkat etmezsek, gerçekten vicdanlarının sesini dışa vuranlar bile, muhalefetin en temel değişim gücü olan “isyan hakkı”nın da dolaylı olarak mahkum edilmesine katkı vermeye başlıyor.

Bu özgül olaydan hareketle isyan hakkı, savaş, şiddet tartışmasının vazgeçilmez ve öncelenemez iki düzeyi; sebeb ve sonuç üzerine kendi pozisyonumu açıklamak istiyorum.  Bundan böyle de çok istisnai olaylar dışında bu tartışmayı arkada birakmak niyetindeyim.

Tartışmaya bir anımı paylaşarak başlamak, derdimin daha iyi anlaşılmasını sağlayabilir.

 

Öfkeyle merhamet, sebeble sonuç

Bir çoğunuz biliyor, bilmeyenler için tekrar edeyim. Rojava kadın devrimini anlamaya çalışan son filmim “Jiyan’ın Hikayesi” için 2014 Kasımından 2015 yılı temmuzuna kadar Rojava’da, her üç kantonda, kadın taburlarında yaşadım.

Kobane’de doğu cephesi komutanlığında bir gece… bir yandan yemeğin hazırlanması bekliyor bir yandan da taburdaki bir kaç erkekten biri olan Azadla sohbet ediyoruz.

Azad, sempatik, candan, şakalaşmayı seven bir genç. Benim meraklı sorularım nedeniyle savaş anıları anlatıyor.

Gözünüzün önüne yerle yeksan olmuş, taş üstünde taş kalmamış Kobane görüntülerini getirin. YPG/YPJ savaşçıları ile İD(İslam devleti) çeteleri bu mekanda mevzi tutuyor, mevzi değiştiriyor, pusu kuruyor, pusu bozuyor.

Bir an Azad, kendisini yıkıntıların arasına saklanmış yaralı bir çeteyle karşı karşıya buluyor.

Çeteci kendisini savunamayacak kadar yaralı, ama bilinci yerinde.

Azad “bir sigara yaktım, iki nefes çektim adama uzattım” diyor.

“Adam aldı iki nefes çekti. Sonra kurşunu bastım öldürdüm.”

Gülümsedi mi?

Ne diyeceğimi bilemiyorum.

Bir çok farklı komutana esirlere ilişkin tutumla ilgili sorduğum sorular ve aldığım yanıtlar zihnimde uçuşup duruyor.

O sırada yemek hazır diye sesleniyorlar, tek katlı üç odalı karargah binasının salonuna yer sofasının çevresine toplaşıyoruz.

Çay, yağda yumurta, beyaz peynir, zeytin, tandır ekmeği, domates ve taze yeşil soğandan oluşan yemek bitiyor; sigara ve çaylarımızı içiyoruz.

Dayanamayıp, aramızda çok sıcak bir dostluk kurulmuş olan komutanlardan Heval Çiçeğe, “geçenlerde ziyaret ettiğim kamplardan birinde bir arkadaş bana bir hikaye anlattı” diye başlayıp, az önce Azad’ın anlattığı hikayeyi masada herkesle paylaşıyorum.

“Bu arkadaşın yaptığına ne diyorsunuz?”

Hep bir ağızdan tepkiler dile getiriliyor. Çiçek bunun bir savaş suçu olduğunu, esirlere nasıl davranıldığını benim de gördüğümü hatırlatıyor.

Azadla göz göze geliyoruz, hatasının böyle tartışma konusu yapılmasından şaşkın, mahcup, adını saklı tutmamdan da memnun.

Yeni çaylar geliyor, savaşın insanları vahşileştirmesi, bu açıdan kadın ve erkek savaşçıların farkı üzerine çok ilginç bir sohbet başlıyor.

Bir süre sonra çayım, sigaram, bahçedeyim. Yanıma geliyor Azad.

“Kusura bakma sizi anlamak için mecburdum bu sorunun yanıtını almaya” diyorum.

Elini omuzuma koyuyor; “ mamoste – diyor- öfkeyle merhamet her zaman uzlaşmıyor” sonra bir sigara uzatıyor. Benimkini yere atıp onun ikram ettiğini yakıyorum.

 

Değerler mücadelesi

Ciddi ve içten her muhalefet hareketi bilir ki, temelimizde değerler mücadelesi var.

Değerleri temel almayan hiç bir siyaset tutarlı olamaz, alternatif yaratamaz. Giderek hasmına benzer.

Çok uzağa gitmeye gerek yok. İsraile bakın. Yüzyıllarca her tür zulme uğramış, sonunda tarihin en büyük soykırımlarından birinin mağduru olmuş Yahudi toplumuyla İsrail devletini nasıl ilişkilendireceğiz? Hangisi sebeb hangisi sonuç?

Örnekleri sınırsız çoğaltabiliriz, ama hepsi bizi tek bir yere ulaştırır, “ahlaki politik bir toplum” yaratmak isteyenler için sebeb de çok önemli sonuç da…

Hiç biri diğerinin gölgesinde bırakılamaz; hiç biri tek başına ele alınıp üzerine zihniyet bina edilemez.

Merhameti öfkeye, isyanı merhamete kurban edemeyiz.

 

İsyan hakkı

İsyan hakkı, insanlığın en kadim, en kutsal haklarından biri.

Ezilmişlerin, dışlanmışların, horlanmışların biricik silahı.

O olmasaydı, tarih de olmazdı.

Bu nedenle hangi renk, hangi sıfatla olursa olsun bütün iktidarlar, devletler, muhalefetten korkar, nefret eder, isyan hakkını en büyük suç olarak tanımlar.

Bütün ulus devletlerin sözde topluma karşı yükümlü oldukları hizmetler içinde en başarılı oldukları alan, “güvenliktir.”

Mücavir toprakları içindeki her türden muhalefeti şeytanlaştırmak, psikolojik ve fiziki olarak en şedit biçimlerde tasfiye etmek için yapılandırılmıştır.

Bu kadar yoğun ve profesyonel bir şiddet örgütlenmesine karşı da öz savunma ve isyan hakkı kaçınılmaz olarak zorun farklı biçimleriyle buluşmak zorunda kalır.

Devletin psikolojik savaşı da isyan edenleri şeytanlaştırmak, kriminalize etmek üzerine kurulur.

Önce de söyledim, elbette sebeb de sonuç da birbirinden bağımsız olarak çok önemli.

Gezi isyanında sağlıklarını, bedensel bütünlüklerini ve yaşamlarını kaybedenler, gezi parkına polislerin canını yakmak için gelmemişti.

Kendi başlarına gelecekleri de – özellikle gençler- bir yere kadar tahmin edebilirlerdi.

Yerlerdeki parke taşlarını, sapanlarını kaldırdıkları andan itibaren de tarihi bir savaş kuralı onları da kuşattı : kurşun/taş adres sormaz.

O günlerde barikatların ardında veya yakınında duranlar, evlerinden barikatlardan aktarılan bilgileri paylaşanlar ne düşünüyordu?

Koşulsuz, şartsız şiddet karşıtlığıyla bizleri lanetliyor muydunuz? Potansiyel katiller miydik sizler için? Barikatları kurmak yanlış mıydı?

Burada uzun uzun son Kürt isyanının neden ve nasıl başladığını anlatmayacağım.

Dün polise taş atan bu gün dağda savaşan;  kendisini öldürmek, sömürgeci Türk devletinin işgalini sürdürmek için Gever’e gelmiş bir askerin karısını ve çocuğunu öldürme talihsizliğini yaşayan gençleri – eğer gerçekten o gençlerden biriyse tabi- yani Azadları anlamak için “Küçük Kara Balıklar”filmini izleyebilirsiniz.

Onlarla tanışmadan, ortadoğu gerçeğini iyi anlamadan bazı şeyleri anlamanın zorluğunu gidip görmeden ben de bilmiyordum.

Ama artık çok iyi biliyorum ki, Azadlar “milli davaları” için değil hepimiz için ölüyorlar. Sadece yaşamlarından değil “kutsal masumiyetlerinden” de vazgeçiyorlar. Çünkü öldürüyorlar.

Dilerim bunu göze alıp alamayacağınız kısa zamanda Erdoğan çetelerince sınanmasın.

Üzerine onlardan söz ederken hiç tereddüt etmeden “katil” terimini kullanabilen, kınamayla bile yetinmeyip lanetleyebilenler için de ölüyor ve öldürüyorlar.

O gençler, Azad’ın hatasını anladığında mahçup olacağı bir atmosferi yaratan, savaş esirlerine davranış konusunda 40 yıldır örnek gösterilen bir hareketin çocukları.

Cephelerin de ahlaki politik toplumun kuruluş pratiğinin farklı bir alanı olduğuna en sizler kadar inanıyorlar.

 

Beyaz Kuşatma

Bu kadar acul, bu kadar sabırsız, ölçüsüz ve acımasız sıfatlarla eleştiri furyasının önemli bir nedeni, beyaz orta sınıf solculuğunun kuşatmasıdır.

Bunun bir dış halkası da modern muhafazaklarlar da diyebileceğimiz Kemalistlerdir.

Devletin psikolojik harbi öyle bir psikolojik iklim yarattı ki, “terör” kavramı KÖH ile birlikte anılır hale geldi.

Beyaz orta sınıf solculuğu da bu dalgaya karşı bir dalgakıran örmeye yardımcı olacağına, neredeyse “ben onlardan değilim” bayrağı haline gelen “terörün her türlüsü” mottosunu sallayıp duruyor. Yani bindiği dalı kesiyor.

Sizlerin fikirlerinizi özgürce dile getirmesi için o çocuklar da ben de canımızı veririz. Ama böyle yaparak yarın yüzyüze kalacağınız devlet şiddetine karşı yalnızlığın mevzisini kazdığınızı hatırlatmak da görevimiz.

Ya da bizden başka bir bildiğiniz olmalı.

Özellikle HDP yönetiminin bu konularda çok daha dikkatli, çok daha özenli olması gerekir.

İma taşımayan samimi bir soru soruyorum? Yaptığınız açıklama metninin HDP’nin ta kendisi olan 6 milyon insanın nabzı olduğu kesin bilgi mi? Gerçekten böyle mi atıyor oylarımızın %90’ını aldığımız Kürt halkının nabzı?

Benim tanıdığım bir çok HDP linin nabzı böyle atmıyor.

Teşhis birliği olmadan mücadele birliği olmaz.

Bu gün Türk devleti ve onun güvenlik güçleri, onların beslemesi cihatçı çeteler ve benzerleri dışında bir terör odağı, ne Türkiye’de ne de Ortadoğu’da mevcuttur.

KÖH terör eylemi yapmaz. Özgürlükçü bir isyan hareketidir.

Bu tür elim kazaların sebebi savaş politikalarından vazgeçmeyen sömürgeci Türk devletidir.

KÖH savaşçılarının hatası olamaz mı? Elbette olabilir.

KÖH dediğimizde ne bir peri masalı, ne de dikensiz bir gül bahçesi anlıyoruz.

Onların bir hatası, ilkelerle çelişen bir pratiği olup olmadığını anlamak, varsa eleştirmek elbette herkesin hakkıdır.

Ama beyaz kuşatmadan, psikolojik harp söyleminden kendimizi ayırmak şartıyla.

Bunun için de bir kaç gün durup dinlemek, anlamak, klişe açıklamalardan uzak durmak gerekmez mi?