Archives For Alıntılar (iktibas)

Blogumdan önce, başka bir mecrada yayınlanmış, paylaşmanızı arzu ettiğim yazılar. Eski deyimle iktibas yazılar.


VEYSİ SARISÖZEN

Avrupa ayakta. Dünyanın neresinde bir Kürt varsa orada Efrîn, YPG, YPJ, QSD var.

Aralarında kirli ve kanlı pazarlıklar yapan bütün devletler bu büyük halk gösterileri karşısında sessiz.

Ama durum farklı. Bundan birkaç ay önce Düsseldorf’ta atlı polisler ve polis köpekleriyle kadınlara, çocuklara acımasızca saldıran Alman polisi şimdi halkı seyretmekte. Bütün ülkelerdeki durum böyle.

Çünkü BM Güvenlik Konseyi’nde “taraflara” itidal ve ölçülülük tavsiye edilse bile, herkes burada yalnızca “tek bir tarafın” olduğunu, Türk devletinin en küçük haklı bir sebebe dayanmadan barışçı Efrîn halkına barbarca saldırdığını biliyor.

Devletlerin sessizliği, kendi kamuoylarının savaş görüntülerini, kendi devletleri adına utançla izliyor olmasından Kürt halkı, Efrîn’in dostları tüm dünyada Türk devletini, faşist dikta rejimini sokaklardan kovuyor. Giderek uluslararası dayanışma güçleniyor, Erdoğan dünya çapında mahkum ediliyor.

Efrîn’in dört tarafı düşmanla sarılı. Gökyüzü saldırgan Türk devletine açılmış, bulutlardan yağmur yerine bomba yağıyor.

“Zeytindalı”… Alçak saldırıda Efrîn’in dünyaca ünlü zeytinlikleri yanıyor. Tarım alanları kavruluyor. Halkın canına ve ekmeğine karşı savaş açılmış.

Efrîn’li haykırıyor: Zeytindalını kırabilirsiniz, ama Zeytin ağacının kökünü kurutamazsınız. O zeytin ağacının kökü, Kürdün ruhundadır. Yeniden canlanır. Efrîn yeniden yeşillere bürünür. Ama siz ebediyen ahlaksızlığın, barbarlığın, yalanın, ırkçılığın bataklığında debeleneceksiniz.

“Ölçülülük…”

“Taraflara ölçülülük” “itidal” tavsiye edenler ne demek istiyor? Efrîn “hava kuvvetlerine” mi sesleniyorlar? Kürt pilotlarının Ege ve Akdeniz’deki zeytinlikleri bombalamasına mı karşı “itidal” lafları ediyorlar. NATO’nun ikinci büyük ordusuyla YPG güçleri arasında nasıl bir kıyaslamadır bu?

Efrîn mi bombalanıyor yoksa Türkiye mi?

Efrîn ölçülü. Suriye cehenneminde tek bir çatışma yaşamamış yegane vaha Efrîn.

O küçücük bir ilçe. 7 yüzbin nüfusuyla barış içinde ve oradaki bütün halkların, mezheplerin ve dinlerin yan yana kardeşçe yaşadığı bir belde. 80 milyonluk bir devlet şimdi bu ilçe topraklarını yakıyor. Ve utanmadan bununla övünüyor.

Ne olacak?

Efrîn direnecek. 48 Saatte Efrîn’i işgal etmekten söz edenler beş gündür Efrîn savunmasını geçemedi. Geçemeyecek.

Ve bilelim ki, haklılığı mutlak olan bu savunma yenilmezliğini kanıtladıkça, Türk devletinin saldırganlığı sonuçsuz kaldıkça, şimdi savaşı seyreden pek çok devlet sesini yükseltecek. Çünkü devlet dediğimiz aygıt akbabalar gibidir. Efrîn düşerse onun başına çöker. Türk devleti yenildiğinde onun leşini pençeler.

Emperyalizm dünyasında savaşların en temel kuralı budur.

O nedenle bir avuç insanıyla bu küçük ilçenin direnişi, yalnız Rojava’nın özgürlüğü ve barışı için değil, Türkiye’de faşist diktatörlüğün yıkılışı için hayati önemde.

Avrupa’da ve dünyanın dört bir yanında yaşayan Kürtler ve onların dostları Efrîn direnişinin ikinci ve en büyük cephesini oluşturuyor. Efrîn savunması ikinci cephedeki büyük halk hareketinin gücüyle zafere yürüyecek.

Şu gerçeği bilelim: Batı kamuoyunu harekete geçiren İkinci Cephe’nin kadın ve erkekleri, devletlerin kirli pazarlığını yırtabilir. Çünkü Batıda hiçbir devlet Türkiye’nin saldırganlığını, kimisi fiilen desteklese de, resmen, açıkça, hukuken desteklemiyor. Bu da İkinci Cephe’ye Avrupa’da muazzam bir meşruiyet sağlıyor. Hiçbir devlet Efrîn’le dayanışma hareketini göz ardı edemez. Batı medyası giderek Türk faşizmine karşı tutumunu sertleştiriyor. Devletler de konuşacaktır. Onu İkinci Cephenin aralıksız, gece gündüz süren eylemleri konuşturacaktır.

Bu bilinçle dünyanın sokaklarını Türk faşizmine dar etmek her barışseverin, her antifaşistin namus borcudur

1249
YENİ ÖZGÜR POLİTİKA



Suriye ordu birliklerinin ülkenin ticaret merkezi olarak bilinen Halep’in doğusundaki dar bir cebe sıkışmış cihatçı güçlerin etrafındaki çemberi iyice daraltmasıyla birlikte, Washington – Moskova hattındaki gerilim de bir söz düellosundan çıkarak sıcak bir çatışma sinyalleri veren, tehlikeli bir noktaya varmış durumda. Rusya’nın Suriye’deki olası zaferi Ortadoğu’daki “Batı” hegemonyasının da nihayete ermesi anlamına gelebileceğinden, Halep Savaşı’nı “Ortadoğu’da tarihin sonu” olarak yorumlama gayretinde olan diplomatlar da olduğunu görüyoruz.

Yeni bir bağdat paktı mı?

Böylece Ortadoğu’da tarih hızlanırken, Rusya’ya da 1955’te Britanya’nın (Türkiye, İran, Irak, Ürdün ve Pakistan ile birlikte) kurduğu tarzda, “Bağdat Paktı” benzeri bir ittifak oluşturabilmenin yolu açılıyor. Bağdat Paktı, Ortadoğu’yu Batı’ya bağlayan ve -1979’da lağvedilene kadar- Sovyetler Birliği’nin sert tepkisine yol açmış bir ittifaktı. Rusya, ya da bazılarının taktığı lakapla “Gazpromistan,” Ortadoğu’yu Avrasya’ya bağlayabilecek (ve hatta bırakın Türkiye ile Mısır’ı, İsrail’e dahi önemli bir rol biçmek istediği) böyle bir ittifaka -Halep’in cihatçılardan kurtulmasıyla birlikte- bir adım daha yaklaşmış olacak.

Dolayısıyla Halep’te çember sadece cihatçıların üzerine değil, onları destekleyen ABD ve İngiltere gibi güçlerin üzerine de kapanıyor. Peki ne oldu ve ne oluyor tam olarak Halep’te? Tarih nasıl oldu da son iki ayda bu bölgede bir “sona” doğru hızlanıverdi ve ABD’yi mevcut Suriye stratejisini gözden geçirmeye zorluyor? Bu yazıda bunları konuşalım.

Bilindiği gibi, Suriye Arap Ordusu’na bağlı birlikler Halep’in doğu kesiminde çeşitli cihatçı muhalif gruplardan oluşmuş ortak bir operasyon gücü olan ve “Fetih Halep” adını taşıyan koalisyona karşı yürüttükleri çatışmaları özellikle Ağustos ayından sonra epeyce yoğunlaştırmışlardı. “Fetih Halep” güçleri Rus Hava Kuvvetleri uçakları ile Şii milisler ve Kürt grupların desteğindeki Suriye ordusunun bu ilerleyişi karşısında pek çok noktada geri çekilmek zorunda kalmıştı. Ağır kayıplar veren koalisyonun lideri konumundaki “Şam’ın Fethi Cephesi”nin (eski adıyla Nusra Cephesi’nin) sözcüsü Hüssam el Şâfi, geçtiğimiz perşembe günü kendilerine Halep şehrini silahlarıyla birlikte güvenli şekilde terk etme teklifi yapan BM’nin Suriye Temsilcisi Steffan de Mistura’nın bu önerisini reddetti. Kısacası, Halep’te “çember daralmış” olsa da, düğüm henüz çözülmüş değil. Ancak belli ki sona doğru yaklaşılıyor.

Halep’te çember daralıyor

Yukarıda belirttiğimiz gibi, Suriye genelindeki ağırlıklı konsantrasyonunu Halep’i cihatçı güçlerden temizlemeye yönelten Suriye Ordusu, Filistinlilerin kurduğu Kudüs Tugayları ile birlikte yürüttüğü operasyonlarda geçen cumartesi günü Halep’in kuzeyinde bir bölgeyi daha kontrol altına aldı. Handarat kampının güneyindeki Avice mahallesi ve çevresinin denetimini ele geçiren ordu birlikleri, stratejik öneme sahip Cundul kavşağında da hakimiyet sağladı ve cihatçıları Halep’te 5-6 km eninde dar bir alana mahkum etti.

Suriye ordusunun Halep’te finale iyice yaklaşmış olması ve müzakere masasına bu şekilde epeyce güçlü oturacak olması, ABD yönetimini belli ki epeyce rahatsız ediyor. Aslında rahatsızlık sadece hükümet çevresiyle sınırlı değil. Obama’nın Rusya’nın sahaya inmesinden bu yana kayda değer bir başarı sağlayamadığını düşünen ve bu nedenle hükümetin Suriye stratejisini sert biçimde eleştiren pek çok muhalif Amerikalı da var.

Ayrıca ABD yönetiminde, özellikle de Pentagon ile CIA arasında savaş stratejisine ciddi bir bakış farklılığı var ve bu yeni bir şey değil. Ancak Halep’in tamamının hükümet güçlerinin eline geçecek olması, Suriye’de kayda değer bir başarıya susamış Amerikan kuvvetlerinin sabrını iyiden iyiye taşırıyor.

ABD – Rusya arasında tansiyon yükseliyor

Ve muhtemelen Amerikalılar bu yüzden 17 Eylül’de gidip Deyr’üz Zor’da IŞİD ile savaşan bir Suriye askeri üssünü –sonradan yanlışlıkla oldu diyecek pervasızlıkla- 1 saat boyunca koalisyona bağlı uçaklarla bombalayıp 60’tan fazla Suriyeli askerin ölümüne, 100’den fazlasının da yaralanmasına sebep oldu. Harekâtın bir saat sonrasında da IŞİD kuvvetleri -sanki Amerikalılarla işbirliği içinde düzenlenmiş planlı bir operasyon gerçekleştirircesine- karadan saldırıya geçip stratejik öneme sahip Tharda Dağı’nı ele geçirdiler ve bir süre ellerinde tuttular.

Rusya bu “yanlışı” hemen Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ne taşıdı. 19 Eylül’de Suriye hükümeti saldırıyı gerekçe göstererek ateşkese son verdiğini açıkladı.

Derken Kerry’nin Suriye’nin muhalif sivil toplum örgütlerinin temsilcilerine 22 Eylül’de BM’de basına kapalı cereyan eden bir toplantıda söylediklerini içeren ses kayıtları New York Times’a düştü. Kerry bu toplantıda, “Washington’da Esad’a karşı daha fazla güç kullanılmasını çok istedim. Çok uğraştım ikna etmek için. Ama Washington’da bizler bu tartışmayı kaybettik,” şeklinde, çaresizmiş gibi görünen ifadeler kullanıyordu. Anlaşılan ABD’nin Dışişleri Bakanı dahi, Başkan Barack Obama’yı Suriye yönetimine karşı fazla “yumuşak” buluyordu. Toplantıda karşılıklı edilen laflara bakılırsa da, ABD yönetimindeki bu çatlaktan dolayı Suriyeli muhalifler belli ki kendilerini ihanete uğramış gibi hissediyorlardı.

Rusya’nın Halep’te cihatçılara yönelik hava saldırılarını yoğunlaştırması üzerine, 28 Eylül’de ABD Dışişleri John Kerry’nin Suriye konusunda Moskova ile işbirliğini sonlandırıp tüm irtibatı kopartabileceklerine yönelik tehdidi geldi.

Cihatçılara nefes aldıracak bir ateşkesin yeniden yürürlüğe girmesi çabasında olan Kerry, hızını alamadı ve 7 Ekim’de Rusya ile Suriye’nin savaş suçları için soruşturulmaları gerektiği yönünde bir açıklama yaptı.

Aynı esnada, Doğu Akdeniz’de ve hatta Karadeniz’deki Rus üslerinin yakınlarında Amerikan casus uçaklarının kol gezmeye başladığı haberleri geldi.

ABD tansiyonu yükseltirken Rusya da boş durmuyordu. Suriye’deki Hmeymim Hava Üssü’ne 2015 Kasım’ında yerleştirdiği S-400 hava savunma sistemleriyle yetinmek istemeyen Moskova, Tartus’taki deniz üssüne koruma sağlamak için de SA-23 Gladiator füze-savar ve uçaksavar sistemleri kurdu. Bu, söz konusu sistemlerin Rusya dışındaki ilk konuşlanmaları oluyordu.

Bu arada, Eylül ayının sonlarına doğru El Masdar News’da yer alan bir habere bakılırsa, 3 bin yeni Rus askeri cephede savaşmak üzere Suriye topraklarına ulaşmıştı.

Acaba bütün bunlar birileri “Ortadoğu’da tarihin sonuna” yaklaştığımızı söylerken, ABD ile Rusya’nın 3. Dünya Savaşı hazırlıkları olarak görülebilir miydi? Belki bunu söyleyebilmek için elde yeterli veri yoktu ama, Suriye’de olan biteni, dahil olan ülkelerin hacmi ve jeopolitik ağırlığı bakımından hali hazırda “3. Dünya Savaşı” olarak yorumlayan da vardı.

Washington’un doğrudan müdahale arayışı

Bütün bunlar, en azından ABD’nin Suriye’de çıkmaza giren ve sonuç getirmeyen stratejisinde bir değişikliğe hazırlandığının işaretleri olarak da okunabilirdi. Gelişmeler ve ortalığa saçılan, bazına sızdırılan bilgiler, ABD cephesinde işlerin hiç iyiye gitmediği ve kasım ayında yeni bir Başkan seçecek ve Obama’yı “topal ördek” konumuna getirecek olan ülkenin Suriye sahasına daha doğrudan müdahalelerde bulunmanın yollarını aradığını, araması lazım geldiğini gösterir nitelikteydi.

Sahada işlerin hiç de iyi gitmediği “içeriden” de kuvvetle teyit ediliyordu. Amerika Birleşik Devletleri (ABD) Ordusu Özel Harekât Kuvvetleri’ne mensup Jack Murphy isimli eski bir “Yeşil Bereli” askerin Suriye’deki Özel Kuvvetler’e dair kalem aldığı ayrıntılı bir rapor, Amerikan politikalarının saplandığı perişan hali gözler önüne serdi. Son tahlilde “stratejimizin kendine gelmeye ihtiyacı var” dedirten cinsten raporun zamanlaması da tabii ki “manidardı.”

Sofrep.com isimli abonelik gerektiren bir web sitesinde 14 Eylül tarihinde yayınlanan ve Türk medyasının gözünden kaçan rapor, “US Special Forces Sabotage White House Policy Gone Disastrously Wrong with Covert Ops in Syria” başlığını taşıyordu. Yani rapor daha başlığında, “ABD Özel Kuvvetleri Suriye’deki gizli operasyonlar neticesi felaketle sonuçlanan Beyaz Saray politikalarını sabote ediyor” ifadesini kullanıyordu.

Bir Yeşil Bereli’nin itirafları

Murphy bu raporunda, Amerikan askerlerinde Washington’un bölgedeki politika ve uygulamalarına inancın kalmadığını özellikle vurguluyordu. Bu eski Yeşil Bereli asker, eski bir CIA yetkilisine dayanarak, bir yandan ABD Başkanı’nın otoritesiyle hareket eden Amerika Özel Kuvvetleri’nin IŞİD ile savaşan güçleri silahlandırdığını, ancak öbür yandan CIA’in de Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad’ı devirmeyi takıntı haline getirerek Esad karşıtı güçleri silahlandırmaya yönelik ayrı ve paralel bir program yürüttüğünü yazıyordu. Murphy, ABD’nin Suriyeli muhalif güçleri eğitip donatma yönündeki gizli programına dair de şunları söylüyordu:

“Sahadaki herkes onların cihatçı olduğunu biliyor. Sahadaki kimsenin bu misyona ya da bu çabaya inancı kalmadı, Sadece gelecek kuşak cihatçıları eğittiğimizi biliyorlar, o yüzden de, ‘Lanet olsun, kimin umurunda?’ diyerek ya da ‘Amerikalılar tarafından eğitildiklerini söyleyen Nusra militanlarından sorumlu olmak istemiyorum,’ diyerek programları sabote ediyorlar.”

“ABD IŞİD ile mücadeleyi küçümsüyor” diyen Murphy, CIA’in 2014 sonunda sahada IŞİD ile mücadeleye dönük 20 görevlisi varken, bunca gelişmeye rağmen rakamın 2016 başlarında fazlaca değişmeden kaldığını da ifade ediyordu. Ama, denilenlere bakılırsa, aynı ABD kafayı “nevrotik bir şekilde ve her ne yolla olursa olsun Esad’ı devirmeye” takmıştı.

Murph’ye bakılırsa, Beşinci Özel Kuvvetler Grubu ABD Federal Yasaları Madde 10 kapsamında, Türkiye ve Ürdün’e 2015’te ulaşarak IŞİD ile savaşacak güçleri eğitmeye başlamıştı. Jack Murphy’ye göre, Suriye’deki ihtilafın bugünlere kadar sürmesinde, bu programlardaki suiistimaller ile bürokratik ihtilaflar ve Amerikan hedeflerinin kendi kendisiyle çakışır niteliği etkili olmuştu.

“Türkiye’deki durum Ürdün’den kötü”

Aslında IŞİD ile savaşacak güçleri eğitme, makul bir görev gibi gözükse de, berbat bir güvenlik araştırması sürecinden ötürü bürokratik engellemelere maruz bırakılıyordu. Jack Murphy, 5. Grup’un eğitim programında çalışmak üzere Ürdün’e gönderilmiş eski bir SAS görevlisi için şu cümleyi kuruyordu: “Ürdün’deki eğit, tavsiyede bulun ve destekle programlarının perişan halini çabucak kavradı.” Murphy’nin iddiasına göre, Türkiye’deki durum Ürdün’den de kötüydü ve IŞİD ile çeşitli cihatçıların desteklendiği ortamdaki bu “maskaralık” Yeşil Bereliler Rojava’ya geçip Kürtleri eğittiğinde daha da “absürd” hale geliyordu.

Yeşil Bereli eski asker, Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) için de şu cümleleri kuruyordu:  “ÖSO, CIA için görünürde geçerli bir güç haline geldi, çünkü rejim karşıtı idi, Langley’deki yedinci kat (CIA karargahındaki Direktörlük katı) ile görünüşte aynı hedeflere sahipti – yani Başkan Esad’ın devrilmesi hedefine.” Ancak fiiliyatta neler olduğunu, Murphy şöyle anlatıyor:

“ÖSO ile el-Nusra’yı birbirinden ayırt etmek imkansızdır, çünkü fiilen aynı örgütler. 2013’ün başlarında ÖSO komutanları bütün birlikleriyle el Nusra’ya katılıyordu. Sahada hâlâ ÖSO lakabıyla anılıyorlar, ancak bu CIA ile Suudi istihbarat servisleri tarafından sağlanan silahlara erişimleri olabilsin diye laik bir görüntü vermelerini sağlayan şov sadece. Gerçekte ÖSO, el Kaide bağlantılı el Nusra için bir kılıftan çok da öte bir şey değil.”

İşte bu raporun da altını çizdiği faktörlerden ötürü, Washington, Halep’in Suriye ordusunun eline geçmek üzere olduğu şu konjonktürde anlamlı bir başarıya her zamankinden daha çok ihtiyaç duyar bir görüntü veriyor. Zira Halep özellikle önemli. Neden?

Çünkü…

Halep’in düşmesi ne anlama geliyor?

Bir kere cihatçıların Halep’ten temizlenmesiyle birlikte buraya mevcudu 10 binlerle ifade edilen büyük bir seyyar askeri birlikler kaydırmak durumunda kalan Suriye Ordusu’nun eli çok rahatlayacak. Burada açığa çıkan binlerce Suriye askeri sayesinde ülke coğrafyasının genelindeki askeri kuvvet dengesi bir anda Şam yönetimi lehine değişecek. Ve özellikle de İdlip, El Bab, Hafir gibi şehirlere daha fazla kaynak ayırarak daha rahat ve aktif bir mücadele ortaya koyabilecek, Kuneytra gibi şehirleri daha güvenli hale getirebilmesi kolaylaşacak.

Cihatçıların tamamen denetimindeki tek büyük şehir olarak sadece İdlip kalacak. Bu durum hükümet yanlıları için büyük bir avantaj. Unutmayalım ki, savaş öncesi 2,5 milyon nüfusa sahip olan Halep, Sünni ağırlıklı bir şehirdi. Böyle bir şehrin, mezhepçiliği elinin tersiyle itercesine bütünüyle Şam yönetimi safına geçmesi, ülkenin birliği adına ve Devlet Başkanı Beşar Esad yönetimi için büyük bir moral/motivasyon kaynağı olacak.

Halep Havalimanı, Rusya Hava Kuvvetlerine bağlı uçaklar ve personel tarafından savaşın sonraki kademeleri için kullanılabilir hale gelecek.

Ayrıca Halep derken ülkenin en kalabalık ve bir sanayi ve ticaret kentinden bahsediyoruz. Bu şehrin çatışmalardan azade hale gelmesi, ülkenin toparlanmasına katkı sunabilen bir istihdam olanağı da yaratmış olacak.

Durum bu iken, doğal olarak ABD cephesinde şu sorular önem kazanıyor:

ABD’nin yeni strateji arayışı

Suriye’de yetersiz kalan ve bir strateji değişikliği arayışında olan ABD sahada ihtiyaç duyduğu başarıyı tam olarak nerede arar? Bu yolda Ankara’nın desteğine daha fazla ihtiyaç duyar mı? Bir zamanlar terörist statüsünde gördüğü örgütlerle (daha fazla) işbirliği içine girer mi? Bu örgütlerle Türkiye’yi aynı potada buluşturmak ister mi?

Bunlar, önümüzdeki dönem için önem kazanan sorular. Ayrıca unutmayalım ki, El Bab cephesindeki hareketliliğin temel sebeplerinden biri, Halep’te tarihin yukarıda aktardığım şekilde hızlanmış olması. ABD bu yüzden, Suriye’nin kuzeyindeki kantonların, Halep’in düşmesi öncesinde, gerekirse Suriye Demokratik Güçleri (SDG) içindeki Kürt yerine Arap güçlerin görünür önderliğinde birleştirilmesini ve Ankara’nın buna itiraz etmemesini arzuluyor. SDG bunun için Menbiç’in batısındaki Arima’yı da alarak son günlerde El Bab’a 15 km yaklaşmış durumda. Türkiye bu önemi bildiği için El Bab’a yüklenmek ve oradan güneye, Rakka’ya uzanan koridora hakim olmayı düşlüyor ve ABD ile hedefi arasına girerek Kürtlerle kendisi arasında bir seçim yapmaya zorluyor. Rusya bunun için Ankara’ya kuzeyde sınırlı bir manevra alanı açıyor. Suriye ordusu bunun için el Bab’a en yakın kuvvet konumunda.

Dolayısıyla El Bab’ta -ve tabii Musul’da- aslında neler oluyor, neler olabilir, şu aşamada bunlar da Suriye’nin geleceği adına önem kazanıyor. Ama onları da başka bir yazının konusu yapalım.

twitter: @akdoganozkan


HALİT ERMİŞ – ANF

Türk devletinin 1 Ekim’de sınır ötesi operasyon tezkeresini çıkarması, Irak hükümetinde kaçınılmaz olarak sert karşılık buldu ve 4 Ekim’de yapılan parlamento oturumunda Türk devletinin Musul işgaline karşı tedbir mahiyetinde 7 maddelik karar metni oy çokluğuyla kabul edildi.

Bağdat’ın bu haklı tepkisine karşı Türk dışişleri bakanı ve ardından başbakan sıfatıyla Binali Yıldırım’ın açıklamaları ipleri daha da gerdi. Erdoğan’ın daha önce Katar televizyonuna verdiği röportajda Musul’a ilişkin söylediklerine bir yıl önce Başika’dan konuşlandırılan Türk ordusunun yürüttüğü faaliyetleri de eklediğimizde, aslında Türk devletinin Musul planının detayları net bir şekilde ortaya çıkıyor. Ancak durumun daha net anlaşılması açısından Türk devletinin bir yıl önce hangi gerekçe ve amaçla Başika’ya asker konuşlandırdığını bir kez daha hatırlamakta fayda var.

‘MUSUL VALİSİ ÇAĞIRDI’

Türk devleti geçen yıl Başika’ya asker gönderdiğinde gerekçesini oradaki Kürt peşmergelerini ve Sünni Arap milisleri eğitmek olarak açıklamıştı. İddiaya göre ‘gelin çağrısı’ ise bölgesel Kürt hükümeti ve Musul eski valisi Esil Nuceyfi’den gelmişti. Oysa dünyanın hiçbir yerinde bir devletin topraklarını işgal etmek bir valinin çağrısıyla açıklanamaz. Böyle bir çağrı olsa bile, bu ikinci devlete asker gönderme, konuşlanma hakkı tanıyamaz. Dolayısıyla merkezi devletin itirazına rağmen bu gerçekleşiyorsa o zaman durum kesinlikle işgal olarak tanımlanır ve savaş gerekçesi olur. Ancak merkezi Irak devleti DAİŞ faşizmiyle başı yeterince belada olduğu için, itirazlarını dillendirse de bu işgale savaşla karşılık veremedi.

Türk devleti işgal günlerinde Başika’da KDP ve Sünni Araplarla ortaklaşa Heşd El Watani isminde bir milis örgütü kurdu. Musul’u DAİŞ’e karşı savunmadığı için görevden alınan eski vali Esil Nuceyfi bu örgütün başına getirildi. Bu ipleri daha da gerdi. Irak hükümeti yaşanan işgale ve gidilen oluşumlara tepkisini sürdürdü. Türk hükümeti Irak’ın itirazına uluslararası alandan da destek gelmesi karşısında ‘zaten kalıcı olmadığını, eğitim amaçlı gönderdiğini’ söylediği askerlerinin büyük bölümünü geri çektiğini açıkladı. Ancak bu konuda spekülasyonlar hiç bitmedi. O bölgede yaşananlar karanlıkta kalmaya devam etti.

HEŞD EL WATANİ HEŞD EL ŞAABİYE KARŞI KURULDU

Bu arada kısa bir bilgi fotoğrafın bütününün anlaşılması açısından öğretici olacaktır. Türk devleti, Sünni Araplar ve KDP destekli kurulan Heşd El Watani örgütü Sünni aşiretlerden müteşekkil bir yapı. Ancak daha önce Irak’ta Şii örgütlerin kurduğu ve merkezi Irak hükümetinin resmi olarak kabul ederek, tüm giderlerini karşıladığı Heşd El Şeebi Şii milis örgütü mevcut. Bu örgüt resmi olarak Irak hükümetine bağlı olsa da özellikle İran destekli çok sayıda grup bu yapının içinde yer alıyor. DAİŞ’le mücadelede bu örgüt birçok yerde savaşa katıldı. Örgüt genel olarak Şii bir yapı olsa da kimi Sünni aşiretler de içinde yer alıyor. Ancak Türk devleti ve Sünni mezhepçi blok DAİŞ sonrası Irak’ta iktidarın tümden Şiilerin denetimine geçeceği gerekçesiyle Heşd El Watani örgütünü kurmayı kendilerine bir hak olarak gördüler.

PLAN GİDEREK DAHA FAZLA GÖRÜNÜR OLDU

Devam edelim, Türk devletinin Musul’a ne amaçla geldiği tartışması sürerken ilerleyen süreçte Musul operasyonu Suriye ve Rojava’da DAİŞ’e karşı yürütülen etkili mücadeleyle yeniden gündeme geldi. Bu minvalde yürüyen tartışmaların ardı arkası kesilmedi. Ortadoğu kaosunun kopma noktası olarak gösterilen Musul operasyonuna hangi güçlerin katılacağı ve Musul’un idaresinin nasıl olacağı en büyük anlaşmazlık nedeni oldu.

Tüm bu tartışmalar arasında, Türk devletiyle Heşd El Watani ve KDP’ye bağlı güçlerin Musul merkezindeki DAİŞ güçleriyle yoğun petrol ihracatı geliştirdiği kulislerde konuşulur oldu. Bölgeyi yakından takip edenler, Esil Nuceyfi’nin liderliğini yaptığı Sünni milis güçlerinin de Musul operasyonu sırasında Cerablus işgalinde ÖSO’nun bölgeyi DAİŞ’ten devralma göreviyle görevlendirildiği yönünde yoğunca değerlendirmeler yaptılar.

Plana göre Türk devleti, Sünni milisler ve KDP Musul operasyonunda etkin rol oynayacak. Musul mümkünse DAİŞ tarafından Heşd El Watani güçlerine devredilecek ve DAİŞ çeteleri de bu çatı altında bir araya gelecek. Bu şekilde gücünü katlayacak olan Türk devleti ve milis güçler buradan Tel Effer’e açılarak denetimi sağlayacak. Sonrasında bölgede hem Türk devletinin hem de KDP’nin tüm planlarını alt üst eden PKK denetimindeki Şengal’e kapsamlı bir saldırı yapılarak bu alan HPG ve YBŞ güçlerinden alınacak. Böylece Musul’dan Rojava’ya kadar olan tüm bölge Türk devleti ve KDP’nin denetimin geçecek. Eğer bu plan tutarsa bir taşla iki kuş vurulmuş olacak.

Birincisi Türk devleti Irak’ta Türkmenler ve Sünni Araplar üzerinden Musul ve Tel Effar merkezli güçlü bir iktidar kurmuş olacak. İkincisi ise, KDP eliyle de PKK’nin bu alandaki varlığına büyük darbe indirerek güçten düşürecek ve bu şekilde de kuzey Kürdistan ile Rojava direnişlerini istediği gibi tasfiye edebilecek.

KDP de, aynı şekilde PKK’nin hem Güney hem de Rojava Kürdistan’ında önü alınamaz yükselişini durdurup tüm bu parçalarda hakimiyetini sağlayacak ve aynı şekilde Irak merkezi hükümetine karşı güçlü bir pozisyona gelecek. KDP tüm bunları yaparken federal bölgedeki rakip partileri de zaten bir yıldır devre dışı bıraktığı için, bundan sonra Kürdistan’ın tek iktidar gücü haline gelerek vazgeçilmezliğini ilan edecek.


Birinci ve en temel neden Türkiye’nin Ortadoğu siyaseti. Türkiye Ortadoğu’da yayılmacı bir siyaset izliyor. Erdoğan’ın Lozan anlaşmasının bir zafer olmadığını belirtmesi ve tartışmaya koyması bu siyasetin bir ürünüdür. Yeni Osmanlı zihniyeti Musul ve Halep’i hala kendi toprakları görmekte ve hak iddia etmektedir. Irak hükümeti bundan dolayı Türk ordusunun operasyona katılmasını istemiyor, çünkü katılırsa Musul kurtarıldıktan sonra Türkiye hak iddia edecek.

Continue Reading...

Demir Küçükaydın

http://demirden-kapilar.blogspot.com.tr

İnternet’e boşuna Sanal Uzay (Cyberspace) denmemektedir. Bir uzaydır internet, ama içinde yaşadığımız fizik uzaydan farklı bir uzay. Her iki uzayda da kimi hareket yasalarının benzerliği ve paralelliği görülmektedir.

Bu uzaylar bir bakıma paralel evrenler gibidir. Ama teorik fiziğin varsaydığı birbiriyle etkileşemeyen evrenler, her biri kendi yasaları olan evrenler gibi değil, birbiriyle karşılıklı etkileşim içindeki evrenlerdir.

Biz bu yeni ortaya çıkan uzayın ve hareket biçiminin çok başlarında bulunuyoruz. İnternet yaygınlaşmaya başlayalı şunun şurası yirmi yıl olmadı. Ama belki dünya nüfusunun dörtte birinin hayatında birinci derecede önem kazanmış bulunuyor.

Bir de onlarca hatta yüzlerce sonrasını göz önüne getirelim. Bizler aslında bambaşka varoluş ve hareket biçimlerinin doğuşunda yaşıyoruz büyük bir olasılıkla. (Tabii insanlık eğer yaşarsa.)

Bir bakıma, ilk koyunu ehlileştirmeye çalışan insanların durumundayız.

Bir bakıma ilk kez kendi benzerini üretmeye başlamış karmaşık moleküller gibiyiz.

Birinden muazzam uygarlıklar, diğerinden her biri birbirinden harikulade milyarlarca var olan, olmuş ve potansiyel olarak var olabilecek canlı türü oluştu.

Örneğin ilerde bizzat Cyberspace’ın kendisi bir beyine dönüşüp öyle gibi çalışabilir. Milyarlarca insan bu sanal uzaydaki beynin hücreleri gibi bir işlev görebilir.

Ancak buralara daha çok var. Biz daha insanlığın varlığını sürdürüp sürdüremeyeceğinin belli olacağı bir dar boğazda yaşıyoruz.  Bu dar boğazdan geçip geçemeyeceğimiz de önümüzdeki birkaç on ya da yüzyıllık sürede belli olacaktır.Sanal Uzay – Fizik Uzay

Ama Sanal Uzay’ın gerçek uzay üzerindeki etkilerine şimdiden rastlıyoruz. Tahrir’den Taksim’e genç kuşakların örgütlenme ve harekete geçmesinde sosyal medyanın rolü en kör gözde bile batar durumdadır. Zaten o nedenle en gerici, merkezi, otoriter ve demokrasi düşmanı rejimler internette kendilerin egemenliğini tehdit eden bir düşman görüyorlar. Onu kontrol altına alabilmek için her şeyi yapıyorlar.

Geleceğin büyük toplumsal değişiklikleri ve devrimleri muhtemelen Cyberspace’de örgütlenen insanların gerçek uzaydaki davranışları ve bunların da sanal uzaydaki davranışlar üzerinde karşılıklı etkileriyle gelişecektir.

Kaba bir gözlem, düşünüş ve analoji ile bile, sanal uzaydaki davranış yasaları ile gerçek uzaydaki davranış yasaları arasındaki paralellikleri görmek mümkündür. Bu vesileyle bu konuya kısaca da olsa değinmek denenebilir.

Sanal uzay davranışlarının gerçek uzay ile paralelliklerine kısaca değinelim.

Kritik Kütle

Birincisi, kritik kütle kavramıdır. Bu kavram birçok farklı bilim alanında kullanılmaktadır.

Kritik Kütle kavramı özellikle çekirdek fiziğinde, kendini besleyen bur nükleer reaksiyonun başlaması için gerekli minimum kütleyi ifadede kullanılmaktadır.

Kritik Kütle kavramı matematikte özellikle oyun teorilerinde, yani toplumsal davranışların ve özellikle mücadelelerin tabi olduğu yasaları matematik modellerle inceleyen matematik teorilerinde kullanılan bir kavramdır.

Matematikteki Oyun teorilerinde şöyle tanımlanabilir bu kavram. Bir grubun tamamını belli bir stratejiye (programa vs.) ikna etmek gerekmeyebilir, eğer gruptaki katılımcıların belli bir oranı bu stratejiye ikna olmuşsa. O zaman bu strateji kendi kendini gerçekleştirecek bir strateji halini alır. Biraz kendini gerçekleştiren kehanet gibi bir şey yani. Yani belli bir kitlenin kabulü kabul etmeyenler karşısında bir nesnel zorunluluk halini alabilir.

Burada Kritik Kütle kavramı bir eşik değeri ifade eder.

Örneğin e-mail adresiniz var ama başkalarının e-mail adresi yoksa siz e-mail adresinizi kullanamazsınız. Ben şahsen böyle bir on yıl geçirdim 90’lar boyunca. Almanya’daki Comlink ve Fidonet gibi ağlar aracılığıyla bir internet adresim vardı ama tanıdığım bir tek Allahın kulu yoktu internet adresi olan, hatta öyle bir şeyin varlığını bilen.

E-maili olanların sayısı öyle bir kritik sınırı aşmalıdır ki, artık bir süre sonra e-mailiniz yoksa bir şey yapamaz hale gelirsiniz ve hayat sizi e-mail sahibi olmaya zorlar. Bunu cep telefonlarında, önceden faxlarda vs. gördük.

Bir sürü cep telefonu kullanmamakta ısrar eden sorunda bir tane almak zorunda kalmıştır. Bugün benzer etkileri Facebook veya Twitter’da da görüyoruz.

Özetle, kendi kendini besleyen bir sürecin ortaya çıkması için belli bir sınırı aşmak gerekir, yani kritik kütleyi aşmak.

Varyasyonlar – Virallik

Ancak bu kritik kütleler nasıl bir etkiyle ortaya çıkıyorlar? Bu da aslında büyük ölçüde “Pazar boşluğu”nun doğru seçimi veya politikanın sözleriyle o verili durumdaki ana halkanın doğru yakalanmasıyla.

Ancak doğru bir halkayı yakalamak, toplumda sonsuz değişken olduğundan çoğu zaman mümkün değildir. Bu büyük ölçeklerde, genel eğilimleri tespitte bir dereceye kadar olabilir. Ancak taktikler vs. alanında korkunç çeşitliliği hesaplayıp da bir şey yapmanın olanağı yoktur. Daha bu hesap yapılırken bile koşullar değişir hatta bizzat o hesabın kendisi kendi nesnesini değiştirir.

Burada, doğaya benzer şekilde, koşulların müthiş bir çeşitliliği vardır. Doğa bu çeşitliliğe deneme yanılmalarla uyum gösterir. Yani diyelim bir mutasyon oldu. O başka koşullarda öldürücü olabilecekken, bambaşka bir koşulda bir üstünlük nedeni olabilir. Bu hemen şunu gösterir, varyasyonlar o türlere büyük bir avantaj sağlarlar, esneklik kazandırırlar, yaşam savaşında avantaj sağlarlar.

Ama varyasyon demek farklı genler demektir.  İşte, doğa bunun için cinsleri keşfetmiştir. Kendi kendini dölleyebilen canlılar bile karşılıklı gen alışverişi yaparlar. Varyasyonları arttırıp türün devamlılığını sağlamak için. Daha doğrusu bu bilinçsiz bir davranıştır, sonunda ortaya çıkan budur.

Bunu özellikle hızlı üreme ve dolayısıyla gözlemleme olanağı sağlayan virüs ve mikroplarda görüyoruz. Herhangi bir yerde bir mutasyon geçirmiş bir bakteri kolonisi birden bire patlarcasına yayılabilir.

Buna Viral davranış da deniyor.
Bu internete uyarlanırsa, olabildiğince her fikri, paylaşmak gerekiyor. O fikir burada işe yaramayabilir ama başka yerde işe yarayabilir. Veya başkasının yapacağı küçük bir değişiklikle (bir mutasyonla) o fikir hızla çoğalmasına yol açacak; bir eğilimin ifadesi olabilir.

Doğa’da olduğu gibi, toplumda da daha kaliteli ve doğru olan değil, ihtiyaçlara denk düşen, belli toplum kesimlerinin o anki eğilimlerine denk düşenler hızla büyüme eğilimi gösterirler. Doğru fikirlerin yayılmasıyla insanlığın kurtulacağı, burjuva rasyonalizminin, hatta pozitivizmin bir uydurmasıdır.

Bu konuyu güzel anlatan geçenlerde rastladığımız Y. Ünlü’nün bir mailinden bir alıntı yapalım:
Sosyal medya ve saha çalışmaları genelde “virallik” üzerinden yürüyor; çünkü sosyal medya virallik üzerinden yürüyor. “Viral” ismi çok yerinde bir isim çünkü dolaşıma sokulan her bir düşünce bir virüs gibi davranır. Kendini çoğaltabileceği ortamlarda çoğalır, uygun olmadığı ortamlarda yok olur. (…)

Bu nedenle;
Bir sloganın en iyisi olduğunu düşünmeyin.

Her türlü materyali dolaşıma sokun.

Küçük değişiklikler yapıp aynı mesajları tekrar tekrar yayınlayın.

Bunu bize Gezi öğretmiş olmalıydı şimdiye kadar. Duvarlara yazılan binlerce virüsten sadece birkaç tanesi yaşamını sürdürebildi; ama efsane oldular.

Üç Tür Sürü

Peki, varyasyonlar ve virallik ile belli kritik kütleler aşılınca ortaya çıkan geniş kitlenin davranışları hangi yasalarca belirleniyor.

Bunun için uygun bir analojiyi de Schwarm (İng. Flock) kavramı veriyor diyebiliriz.

Sığırcık veya sardalye sürülerini tanımlamakta kullanılıyor bu kavram.

Türkçede hepsi bir tek sürü kavramıyla karşılanmakla birlikte, en azından üç tür sürüyü birbirinden ayırmak mümkündür.

Kendi içinde belli bir hiyerarşi olan sürüler. Bunlara Çete demek daha doğru gibi görünüyor. Sokaklarda gördüğümüz köpek sürülerinde belli bir hiyerarşi vardır. Bu tür sürüler genellikle onlar hanesi civarında bir büyüklüğe kadar görülüyor.

Bir tek önderi izleyen, ondan başka hiyerarşisi olmayan sürüler. Bunlara en iyi örnek koyun sürüsüdür. Bütün sürü sürünün önderini (“Kösemen Koyun”, Koç) izler. Koç uçurumdan atlasa bütün sürü de atlar. Salhaneye sürüler böyle işbirlikçi koçlarla sürülürler.

Bir de önderi olmayan ama önderli ve hiyerarşik bir sürüden bile daha organize gibi hareketler yapabilen, sığırcık, sardalye, yarasa sürüleri var. Bunlara Schwarm (Flock) deniyor. Bu farkı vurgulayacak Türkçe bir karşılık bulamadık.

Schwarm Zekâsı – Schwarm Organizasyonu

Son zamanlarda bu sürülerin nasıl olup da böyle harikulade bir organizasyon yeteneği gösterebildiği konusunda birçok matematik modeller geliştirildi ve bilgisayar simülasyonları yapıldı.

Bütün çalışmalar aslında bunların çok basit gibi görünen ilkelerle hareket ettiğini göstermektedir. Örneğin her kuş, yanandaki kuş uzaklaşırsa yaklaşmakta yaklaşırsa uzaklaşmakta, aynı zamanda en geniş alanı görebilecek bir konumda bulunmaya çalışmaktadır. Dolayısıyla en geniş alanı görebilen kuşları izlemektedir diyelim.

Böyle basit bir iki kuralla yapılan modeller, tıpkı kuşların davranışları gibi hareketlerin bilgisayar ekranlarında da gözlemlenebilmesine yol açmaktadır.

Bu davranış türü ancak üç boyutlu uzaylarda var. İki boyutta fizik olarak mümkün değil.

Bu hemen sanal uzay ve fizik uzay paralellikleri ve analojilerini gündeme getiriyor. Sosyal medya bir sanal uzay gibi.

İşin ilginci, tıpkı kuş sürülerinde olduğu gibi, sosyal medyada da izleme ve izlenme var.

Genellikle herkes belli kişileri izlemeye özen ve dikkat gösteriyor (en geniş alanı görmek). Aynı zamanda en yakınındakileri de izliyor (Arkadaşlar vs.) Öte yandan çok izlenen belli kişiler de belli kişileri. Bu izlemeler, tıpkı kuşların ve balık sürülerinin o harikulade hareket ve organizasyon yeteneklerini sağlayan kurallarla benzeşiyor.

Dolayısıyla geleceğin devriminde, milyonlarca insanın bir schwarm gibi davranışlar gösterebileceği düşünülebilir. Bu alışılmış bütün biçimleri havaya uçurur. Milyarlarca insanın sadece izleyerek ve izlenerek, bu izlemede de kendi eğilimlerini en iyi yansıtanı izlemeye, yani en geniş alanı görmeye dikkat ederek hareket etmesi, öndersiz, hiyerarşisiz ama örgütlü hareketleri mümkün kılmaktadır.

Kim bilir geleceğin devrimini belki de insanlar bir kuş sürüsünün hareketlerini yöneten yasalara uyarak yapacaklar.

Bir “kuşbeyni” bile yetecektir yeryüzünü değiştirmeye.