Archives For Alıntılar (iktibas)

Blogumdan önce, başka bir mecrada yayınlanmış, paylaşmanızı arzu ettiğim yazılar. Eski deyimle iktibas yazılar.


Demokratik Suriye Meclisi (MSD), işgalci Türk devletinin Efrin’deki savaş suçlarına ilişkin hazırladığı raporu açıkladı.

ANF

Demokratik Suriye Meclisi (MSD) Efrin’de işlenen savaş suçlarına ilişkin hazırladığı raporu dün Qamişlo’daki merkez binasında açıkladı.

Raporda, Efrin’e 20 Ocak’ta başlayan saldırılardan şimdiye kadar yaşanan tüm gelişmeler ele alındı. Türk devletinin sivillere yönelik saldırıları tüm detaylarıyla raporda yer alıyor.

Raporun tam metni şöyle:

“İşgalci Türk devleti ile kendisine bağlı kendilerini Suriye muhalefeti olarak tanımlayan barbar çete grupları, 20 Ocak 2018 tarihinde Efrîn Kantonu’na yönelik işgal saldırılarına başladı. Suriye’nin en güvenli ve huzurlu bölgesi olan Efrîn’e yönelik ellerindeki tüm savaş argümaları ile barbarca saldırılar gerçekleştiren Türk devleti, bu saldırılarda gerçeklikten uzak bahanelerin ardına saklandı. Suriye yönetimine hiçbir saygı göstermeyen Türk devleti, saldırılarıyla beraber tüm uluslararası kanunları ve komşu ülke ilişkilerini çiğnemiştir. Türk devleti tüm dünyaya Suriye toprağını işgal edeceğini duyurdu.

Uluslararası anlaşmalar ve savaş kanunlarını ayaklar altına alan Türk devleti, Efrîn’deki talan ve hırsızlığın yanı sıra demografik yapıyı değiştirme politikalarını pratiğe geçirdi. Halklara yönelik ahlak dışı saldırılardan da geri durmayan Türkiye, kentteki kutsal ve tarihi mekanları da barbarca bombalayarak tahrip etti.

Uluslararası Savaş Kanunu ve Kızılay’ın 2001 yılında kabul ettiği uluslararası anlaşmalara göre Türk devleti işgalcidir. Bu anlaşmanın 9. Bölüm 300’üncü maddesine göre Türk devletinin saldırıları işgal çerçevesindedir. Bu anlaşmaya göre Efrîn bölgesi düşman işgali altındadır.

Türk devleti uluslararası anlaşmalara göre aşağıdaki suçları işlemiştir;

1-Ulus ve mezheplerin yok edilmesi suçu

2-Roma Sistemi’ne 1998 yılında giren 7. Maddedeki grupları yok etme suçları

3-Kadın haklarının çiğnenmesi

4-Esirlerin öldürülmesi ve cenazelere yönelik işkence

5-Kanun dışı yargılamalar

6-Ganimet ve talan

7-Kitap, belge ve tarihi kalıntıların yakılması

8-Kutsal mekanların tahrip edilmesi

9-İnsan kaçırma, saklama, işkence ve tasfiye etme

10-Çocukların kaçırılması ve rehin alınması

11-Terörün finanse edilmesi olarak kabul edilen kaçırma ve zor kullanma

12-Yaşam alanlarına yönelik gelişigüzel bombardıman

Anlaşmanın birinci maddesinde (İnsanın cinsiyeti nedeniyle öldürülmesi kabul edilemez ve bu suçu işleyenler cezalandırılır) 12 Ocak 1951 yılında kabul edilen maddeye göre topluca yok etme uluslararası bir suçtur. Bu suçu işleyen taraflar cezalandırılır.

Anlaşmanın ikinci maddesinde de ulusal, mezhepsel ve inançsal toplulukların katledilmesi suçtur.

Türk devleti ve çetelerinin Efrîn’de aşağıdaki suçları işlediği tespit edilmiştir:

1-Ulus, mezhep ve inanç topluluklarının üyelerinin katledilmesi

2-Topluluk üyelerine zihni ya da fiziksel zarar verme.

İşgalci Türk devleti ve çeteleri Efrîn’de sivillere karşı her gün suç işlemektedir. Bu suçlar da uluslararası kanunlara aykırı suçlar da büyük bölüm oluşturuyor. Bu suçlar Cenevre’de 12 Ağustos 1949’da kabul edilen anlaşmaya göre insanlığa karşı suçlar kapsamına girmektedir. Roma Kanunlarına göre savaş suçları aynı zamanda insanlık suçlarıdır.

Türk devletinin Efrîn’deki insanlık suçlarına örnekler:

1-Efrîn’de sivil yerleşim alanlarına yönelik gelişigüzel bombardıman ve kent sakinlerine ait evlerin yıkılması

2-Sivillerin top atışları ve savaş uçakları ile isteyerek ve planlayarak hedef alınması

Türk devletinin Efrîn’de sivillere yönelik gerçekleştirdiği katliamlar:

-Türk devleti 21 Ocak 2018’de Efrîn’in Enabke köyünde bulunan bir tavuk çiftliğini bombaladı. Bombardıman aynı aileden 8 kişi hayatını kaybetti.

-Türk devleti 23 Ocak 2018 tarihinde Cindirêsê ilçesine bağlı Dêr Belût köyünü füze ve top atışları ile hedef aldı. Bombardımanda 4 sivil hayatını kaybederken, 5 sivil de yaralandı.

-Türk devleti 28 Ocak 2018 tarihinde Şêrawa bölgesindeki Koble köyünü bombaladı. Bombardımanda aynı aileden 8 sivil hayatını kaybederken, 7 sivil de yaralandı.

-Türk devleti 31 Ocak 2018 tarihine Efrîn’in Eşrefiyê Mahallesi’ni füze ve top atışları ile hedef aldı. Bombardımanda bir çocuk hayatını kaybederken, aralarında çocuk ve kadınların da bulunduğu 21 sivil yaralandı.

-Türk devletinin saldırılarında yer alan çete grupları 1 Şubat 2018 tarihinde Kürt savaşçı Emîna Mustefa Umer’in (Barîn Kobanê) cansız bedenine işkence yaptı.

-Türk devleti 9 Şubat 2018 tarihinde top ve füze atışları ile Efrîn’in Basûtê beldesini hedef aldı. Bombardımanda bir çocuk katledilirken,9 sivil de yaralandı.

-Türk devleti 22 Şubat 2018 tarihinde Efrîn’e geçmek isteyen sivilleri taşıyan konvoyu bombaladı. Bombardımanda biri sivil yaşamını yitirirken, 12 sivil de yaralandı.

-Türk savaş uçakları 2 Mart 2018 tarihinde Mabata ilçesine bağlı Kaxire köyünü bombaladı. Bombardımanda bir sivil yaşamını yitirirken, 5 sivil de yaralandı.

-İşgalci Türk devleti savaş uçakları ile 5 Mart 2018 tarihinde köylerinden ayrılan sivillerin bulunduğu konvoyu Raco ilçesine bağlı Berbenê köyü yakınlarında bombaladı. Bombardıman 3 sivil yaşamını yitirirken, 9 sivil de yaralandı.

-Ferferiyê köyü yakınlarında mayın patlaması sonucu 3 sivil yaşamını yitirirken, 8 sivil de yaralandı.

-Şeran ilçesine bağlı Meydankê Beldesi’nde 7 Mart 2018 tarihinde bulundukları aracın mayın patlamasının hedefi olması sonucu 2 sivil yaşamını yitirdi, 4 sivil ise yaralandı.

-Mabata ilçesine bağlı Gimrok köyünde 13 Mart 2018 tarihinde mayın patlaması sonucu 2 sivil yaşamını yitirdi.

-Raco ilçesine bağlı Bedînê köyü yakınlarında 13 Mart 2018 tarihinde mayın patlaması sonucu bir sivil yaşamını yitirirken, 4 sivil de yaralandı.

-Türk devletinin 14 Mart 2018 tarihinde Efrîn kent merkezini bombalaması sonucu 8 sivil yaşamını yitirirken, 18 sivil de yaralandı.

-Türk devletinin 15 Mart 2018 tarihinde Efrîn kent merkezini bombalaması sonucu 6 sivil yaşamını yitirirken, 5 sivil de yaralandı.

-Türk devleti 16 Mart 2018 tarihinde Efrîn’in Mehmûdiyê Mahallesi’nde sivilleri taşıyan konvoyu bombalaması sonucu aralarında çocuk ve kadınların da bulunduğu 38 sivil hayatını kaybederken, 47 sivil de yaralandı.

-Efrîn’in Tirindê köyünde 18 Mart 2018 tarihinde mayın patlaması sonucu 4 sivil yaşamını yitirdi.

-Efrîn kent merkezinde 18 Mart 2018 tarihinde mayın patlaması sonucu 6 sivil yaşamını yitirdi.

3-Türk devletinin Efrîn’deki tarihi ve kutsal mekanlara yönelik saldırıları

-Türk devletinin tarihi Eyn Dara tapınağına yönelik savaş uçakları ile yaptığı bombardıman sonucu tapınak harabeye çevrildi.

-Êzidî Birliği Merkezi bombalanarak tahrip edildi

-Qerar Cernex Mezarı tahrip edildi

-Basûfanê köyündeki mezarlık bombalanarak tahrip edildi

-Barsa Xatûna Mezarı bombalanarak tahrip edildi

4-İşgalci Türk devleti bölgedeki gazeteci ve görevlerini sürdüren memurları isteyerek hedef aldı

-Türk devletinin bölgeye yönelik saldırılarını takip eden Gazeteci Bêrîvan Mustefa vurularak katledildi.

5- Türk devleti Efrîn Kantonu’ndaki dini mekanları, eğitim kurumlarını, hastaneleri ve sağlık merkezlerini bilinçli bir şekilde hedef alarak bombaladı.

6-Türk devleti kentteki savaşçıları tehdit etmek amacıyla sivil yurttaşlara sağlık malzemeleri ve yaşamsal ihtiyaçların götürüldüğü yolları bombaladı. Yine aynı amaçla kentteki su, elektrik ve altyapı bilinçli bir şekilde bombalandı.

*Türk devleti ve çetelerinin sivilleri kentten çıkardıktan sonraki hak ihlalleri

Efrîn’i Türkleştirme ve bölgenin demografik yapısını değiştirmek politikalarını sürdüren işgalci Türk devleti ve bağlı barbar çete grupları, bölgedeki insanlık dışı ve uluslararası yasakları çiğneyen uygulamalarını tüm dünyanın gözü önünde açık bir şekilde gerçekleştirmektedir. Türk devleti ve bağlı çete gruplarının Efrîn halkını zorla yerleşim alanlarından göç ettirmesinin ardından bölgedeki kimi hak ihlalleri şöyledir:

-Efrîn’deki öğrencilere zorla Türkiye bayrağı verildi ve çeteler ait kimi sitelerde bu çocukların zorla Erdoğan’a teşekkür ettiklerinin görüldüğü videolar paylaşıldı.

-Efrîn’de kalan sivillerin toplu bir şekilde göç etmesini sağlamak amacıyla sivillerin kaçırılmaktadır.

-Efrîn sakinlerinin bölgeden zorla göç ettirilmesinin ardından çeteler ve aileleri Ikbis ve Moska köyleri ile Şiyê ve Cindirêsê ilçelerine yerleştirildi.

-İşgalci Türk devletine bağlı çete grupları Efrîn’deki talan ve hırsızlıklarını sürdürdü. Efrîn kent merkezinden çekilen görüntü ve fotoğraflar ile El-Kaide’ye bağlı çete gruplarının kentteki dükkan ve sivil yurttaşlara ait evleri nasıl talan ettiği gözler önüne serildi.

-Kentteki tüm yönetim merkezlerinin ismi Türkçe ve Arapça’ya çevirildi.

-Kentteki tüm hizmet kurumları ve sağlık merkezlerinin faaliyetleri durduruldu ve bu kurumlar Ezaz’a taşındı. Türk devleti bu uygulaması ile Efrîn’i Ezaz’a bağlamak istemektedir.

-Bölgedeki kimi köyler tamamen boşaltıldıktan sonra askeri üs haline getirildi.

-Kentte kalan siviller radikal din eğitimine mecbur bırakıldı ve kadınlara çarşaf giyme zorunluluğu getirildi.

-Êzidî halklar zorla Müslümanlaştırıldı ve zorla camilere götürüldü.

-Barbar çete üyeleri kentteki birçok gencin kafasını kesti. Bu gençlerden sadece Şeran ilçesinde yaşayan Miheme Horo ve Yelandoz köyünde yaşayan Elî Yûnis’ın kimlik bilgileri tespit edilebilindi.

-Efrîn’deki birçok genç kadın kaçırıldı.

-Kentteki şehit yakınları kaçırılıyor.

-Efrîn ve köylerine yaklaşık 4 Bin çete ailesi yerleştirildi.

-Kefer Cenê Beldesi yerleştirilen çete aileleri ile tamamen Araplaştırıldı.

-Kefer Sefrê köyüne en az 300 çete ailesi yerleştirildi.

-Çete grupları kentteki birçok sivili kaçırırken, bu yurttaşlardan Welat Enwer Hemdûş (40) ve Yekbîn Enwer’in (38) kimlik bilgileri tespit edildi.

-Aralarında çocukların da bulunduğu birçok kadın taciz ve tecavüze maruz kaldı.

-Sivillerin en insani hakları bile ellerinden alındı. Yurttaşların saldırılarda yaşamını yitiren yakınlarının cenazelerini teslim almasına izin verilmiyor.

1-İşgalci Türk devletinin 20 Şubat’tan Mart ayına kadar süren saldırılarında yaşamını yitiren çocuk, kadın ve yaşlılara ilişkin bir rapor hazırlandı.

-İşgalci Türk devleti ve çetelerinin bu süre zarfındaki saldırılarında 56 kadın şehit düştü. Bu kadınların kimlik bilgileri hazırlanan özel raporlar ile belgelenmiştir.

-İşgalci Türk devletinin bu süre zarfındaki saldırılarında 46 çocuk şehit düştü. Çocukların şehadet yerleri ve kimlik bilgileri raporlarla belgelenmiştir.

-Efrîn’e yönelik saldırılarda şehit düşen sivillerin sayısı hazırlanan raporlara göre 157’dir.

-Türk devleti ve çetelerinin saldırılarında şehit olan sivil olmayanların sayısı 525’e ulaşmıştır.

2-İşgalci Türk devleti ve barbar çetelerinin Efrîn’e yönelik saldırıların ilk gününden şu ana kadar yaralanan aralarında çocuk ve kadınların da bulunduğu siviller ile sivil olmayanlar tek tek raporlarla belgelenmiştir.

-Türk devletinin saldırılarında kimlikleri tespit edilen yaralı çocuk sayısı 155’tir.

-Saldırılarda yaralanan kadın sayısı 104’e ulaşmıştır.

-Farklı yerlerinden farklı şekilde yaralanan sivillerin sayısı 448’dir. Yaralıların kimlik bilgileri ve yaralanma şekilleri belgelenmiştir.

*Efrîn’e yönelik saldırılar nedeniyle yaşam alanlarından ayrılmak zorunda kalan sivillere yönelik geniş bir rapor hazırlanmıştır.

Demokratik Özerk Yönetimi, devam eden barbarca saldırılar karşısında sivil katliamının önüne geçmek amacıyla 16 Mart 2018 tarihinde, sivilleri Şêrawa, Nubil, Zehrai ve Şehba bölgelerindeki güvenli alanlara götürme kararı almıştır.

Efrîn’in güneyinden göç etmek zorunda kalan sivillerin sayısı 300 Bin’e ulaşmıştır. Bu siviller Til Rifet ve Şehba bölgelerine geçmiştir. Til Rifet’te 160 Bin sivilin adı kaydedilmiştir. Geriye kalan siviller de Şêrawa, Nubil ve Zehrai bölgelerine geçmiştir. Birçok aile Heleb’e geçerken, Bin 500 ailenin Minbic’e geçtiği belgelenmiştir. Az sayıda Efrînli aile de Fırat’ın doğusundaki Kobanê, Qamışlo gibi kentlere geçmiştir.

*Efrînlilerin yerleştiği kamplardaki ihtiyaçlar:

-Şehba Halk Belediyesi tarafından Efrîn Kanton Yönetimi, Heyva Sor a Kurd ve kimi insani kuruluşların da desteğiyle Fafîn ilçesinde kamp kurulmuştur. Bu kampta 850 çadır kurulurken, buradaki yurttaşlara yapılan yardımlar ise ihtiyacı karşılamamaktadır. Bu kamptaki Efrînlilerin sayısı 15 Bin’e ulaşırken, kamptaki artan nüfus ve yardımların yetersizliği nedeniyle yeni bir kamp kurulması kararlaştırılmıştır.

Kampta;

-Kurulan çadır sayısı ailelerin sayısına göre çok azdır.

-Sağlık malzemeleri ve acil durum için malzemeler de sıkıntı yaşanmaktadır.

-Bölgede ambulans ve gezici sağlık merkezlerine ihtiyaç duyulmaktadır.

-Doğum polikliniklerine ihtiyaç duyulmaktadır.

-Şeker ve cilt hastalarının acil desteğe ihtiyacı vardır.

-Çocuklar için acil ilaç ve süt ihtiyacı vardır. Çocuklar için yine kıyafet ihtiyacı bulunmaktadır.

-Sivillerin yıkama ve içmek için çok acil temiz suya ihtiyacı bulunmaktadır. Bu ihtiyacın bir an önce karşılanmaması halinde bulaşıcı hastalıkların baş göstereceği öngörülmektedir.

-Cilt hastalıklarına yakalanan Bin 700 hastanın acil tedavi ihtiyacı bulunmaktadır.

Efrîn’de yaşayan halklar, işgalci güçlerin adına “Zeytin dalı” verdikleri çok şiddetli ve barbarca saldırılara maruz kaldı. Suriye’deki tüm hak ihallarini kınıyor ve bu hak ihlallerinin kurbanı olan ailelere desteğimizi belirtiyoruz. Suriye’deki savaşta hayatını kaybeden tüm yurttaşların ailelerine başsağlığı dileklerimizi ve yaralılara da acil şifalar diliyoruz.

İşgalci Türk devletinin tüm Suriye halklarına yönelik gerçekleştirdiği barbarca uygulamaları nefretle kınıyoruz. Kaçırılan yurttaşların hayatından endişe ediyoruz ve uluslararası topluma bu durum karşısında görev ve sorumluluklarını yerine getirme çağrısı yapıyoruz.

Türk devletinin barbarca uygulamaları nedeniyle Suriye’deki savaşın çözümü ve teröre karşı sürdürülen direniş sekteye uğramaktadır. Uluslararası kanunların da öngördüğü şu taleplerde bulunuyoruz:

-Efrîn işgali meşru olmayan, BM ve uluslararası kanunlara aykırı bir yönelim olarak kabul edilmelidir. Tüm işgalci güçlere çatışmasız ve hesapsız bir şekilde Efrîn başta olmak üzere işgal ettikleri alanlardan bir an önce çıkması için baskı uygulanmalıdır.

-Hiçbir meşruiyeti bulunmayan işgalci Türk devletinin Efrîn’deki işgalini BM ve uluslararası kanunlara aykırı bulduğumuz için lanetliyor ve şu taleplerde bulunuyoruz;

1-İşgalci güçler hiçbir şart ve koşul belirtmeden bir an önce Efrîn ve işgal ettikleri tüm Suriye topraklarından çıkmalıdır.

2-Türk devletinin Efrîn’deki işgalinin tehlikesi ve Kuzey Suriye’de gerçekleştirdikleri tüm insan hakları ihlalleri belirlenmelidir.

3-Kaçırılan kişilerin akıbetleri hakkında bir an önce bilgi sahibi olunmalı ve bu kişiler hiç vakit kaybedilmeden serbest bırakılmalıdır. Tüm güçler kaçırılan kişilerin yaşadığı zararın bedelinin yerine getirilmesi için mecbur bırakılmalıdır.

4-Kaçırılan kişilerden halen hayatta olanların tespit edilmesi ve katledilenlerin hesabının da sorulması için bir an önce harekete geçilmelidir.

5- Efrîn’deki insan hakları ihlallerinin tespit edilmesi için bölgedeki insan hakları ve kadın hakları örgütlerinden oluşan bağımsız, tamamıyla tarafsız ve işlerini şeffaf bir şekilde sürdüren bir komite kurulmalıdır. Efrîn’de ölüm ve yaralanma gibi ihlalleri gerçekleştiren kişiler uluslararası kanunlara göre yargılanmalıdır.

6-İşgalci Türk devletinin Efrîn’deki insanlık dışı uygulamalarının tespiti için Suriye’deki tüm sivil hukuk ve insan hakları örgütlerine çağrıda bulunulmalıdır. Bu örgütler Türkiye ya da Suriyeli olmasına bakmaksızın insanlık değerlerine karşı işlenen suçlara karışanları tespit etmeli ve hesap sorulması için dosyalar oluşturulmalıdır.

7-Efrînlilerin bir an önce yaşam alanlarına dönmesinin ortamı oluşturulmalı ve talan edilen malları geri iade edilmelidir.

8-İşgalci Türk devleti tarafından viran edilen Efrîn ve köyleri için temel yaşam malzemeleri, ekonomik ve insani ihtiyaçların karşılanması için ilgili uluslararası kurumlara çağrıda bulunulmalıdır.

9-Yaşam alanlarından zorla göç ettirilen Efrîn halklarına karşı suç işleyen kişilere karşı tüm hukuki yollar kullanılmalıdır. Yine bölgedeki demografik yapıyı değiştirmeye yönelik politikalar durdurulmalıdır.


Hülya Osmanağaoğlu

Sınıf mücadelesi hiçbir şekilde erkek egemenliğini bir bütün olarak ele alan politikalar üretemez mi? Kuşkusuz üretir, ancak sınıf mücadelesinin patriyarkayı “da” gerileten politikaları tarihin hiçbir döneminde sosyalist erkekler ya da sınıf mücadelesinin önderleri teorik tezlerle ikna edildiği için ortaya çıkmadı. Tam tersine erkeklerden, sermayeden, devletten bağımsız bir feminist hareketin siyasal özne olarak mücadele vermesi ile sınıf mücadelesi kadın emekçilerin taleplerini de gündemine almak zorunda kaldı

İstanbul’daki 8 Mart feminist gece yürüyüşüne on binlerce kadının katılması kadın hareketinin yanı sıra sosyalist hareketten erkeklerin de feminist siyaset üzerine tartışmaya başlamasına neden oldu. Her ne kadar ilk başta mevzu esas olarak dövizlerde yazan çarpıcı sloganlar çerçevesinde dönse de feminist mücadelenin neden yükseldiği ve neyi öne çıkarması gerektiği üzerine kadınlar arasında daha anlamlı bir tartışmaya evrildiği söylenebilir.

Dört bir koldan feminist mücadelenin ne yapması gerektiği üzerine fikirler havada uçuşurken feminist mücadelenin ne olduğunu konuşmaya öncelik verme ihtiyacı ortaya çıktı kanımca. Özge Yurttaş “Sınıf mücadelesi; kadın sorunu bunun neresinde?”[i] başlıklı yazısında feminist mücadelenin ne olduğu tartışmasına çok açıklayıcı bir giriş yapıyor. Özge’nin bıraktığı yerden devam ederken belki de ne olmadığını da açıkça belirtmek gerekiyor. Feminizm sadece AKP karşıtı mücadele değildir. Sadece neoliberalizm karşıtı mücadele değildir. Sadece sekülarizm mücadelesi değildir. Feminizmi kadınların ezilmişliğinin bir görüngüsünden yola çıkarak çekiştirmek, meşrulaştırmak da feminizm değildir. Çünkü patriyarka sadece neoliberalizmle artan karşılıksız emek, yeni muhafazakarlık, dine dayalı baskı ile gelen makbul kadınlık ya da AKP iktidarı döneminde artan kadın cinayetleri- erkek şiddeti değildir. Dahası patriyarka kapitalizmin bir sonucu da değildir. Bu nedenle patriyarkada yaşanan dönüşümler de tek başına kapitalizmin ya da daha kabalaştırılmış biçimiyle neoliberal muhafazakarlığın sonucu olarak açıklanamaz. Nasıl ki kapitalizmde yaşanan dönüşümleri sınıf mücadelesini hesaba katmadan sermayenin iç çelişkileri ile açıklamak mümkün değilse patriyarkada yaşanan dönüşümleri de feminist mücadeleden ayırarak tartışmak mümkün değil.

Patriyarkayı kurucu bir toplumsal egemenlik ilişkisi olarak görmeden, patriyarkada ve patriyarka- kapitalizm ilişkisinde yaşanan değişimleri ve dönüşümleri feminist mücadeleyi göz önünde bulundurmadan yapılan her tahlil feminist mücadeleyi kimlik politikasına indirgeme ve başka mücadelelere eklemleyerek ortadan kaldırma riski ile karşı karşıya kalır. Bugün feminist gece yürüyüşüne yönelik döviz eleştirilerinin temelinde de bu yatıyor. Patriyarkayı kendi iç dinamikleri olan bir sistem olarak görmemek, sadece kapitalizm tarafından belirlenen bir sistem olarak tarif etmek ve bağımsız feminist hareketin siyasal özne olarak varoluşunu görmezden gelmek, yok saymak söz konusu. Niyetten bağımsız olarak çoğu zaman hareketin içinden konuşan kimi kadın arkadaşların sosyalist sola ve/veya sınıf hareketine yaptıkları çağrılar da bu kulvarı güçlendiriyor. Feminist politikayı sosyalizmle meşrulaştırmak için yapılan neoliberalizm- kadın emeği ilişkisini görme çağrıları ya da sekülarizm mücadelesini feminist mücadele ile tamamlama girişimleri de aslında patriyarkanın bugün üzerimize nasıl geldiğinin resmini bir bütün olarak görememekle malul. Neticede feminist mücadeleyi de emek mücadelesi ve sekülarizm mücadelesi, ez cümle AKP’ye karşı mücadele ile sınırlama riski maalesef büyüyor.

Yine yeniden daima feminizm sekülerdir, ama…

AKP’ye karşı mücadelenin son yıllardaki en öne çıkan başlıkları erkek şiddeti ve özel alanın/ailenin dini normlara göre yeniden dizaynı. Erkek şiddeti artarken “kadına şiddet töremizde yoktur” diyen kamu spotları, “boşanmanın her türüne karşı değiliz şiddet varsa boşanılabilir” diyen Sümeyyeler ve KADEM’ler söz konusu. Kuşkusuz feminist mücadelenin artan etkisi AKP iktidarına ve KADEM’e bunları söyletiyor. Ancak kadın cinayetlerinin siyasal olarak tek başına AKP’ye, kuramsal olarak da neoliberal dini baskıya dayalı bir otoriterleşmeye/faşizme bağlamak, patriyarkayı sadece kapitalizm, hatta mevcut sermaye birikim rejimi ya da devlet biçimi ile “belirlenen” bir egemenlik ilişkisi olarak görmek anlamına gelir. Oysa erkek şiddeti üzerinden baktığımızda boşanmaların artması ya da meşrulaşması, erkek şiddetinin kader kabul edilmemesi bizzat feminist mücadelenin kazanımları. Boşanmanın kadınların zihninde meşrulaşması keza doğrudan feminizmin kazanımı. Patriyarka ise feminist mücadelenin etkisiyle ortaya çıkan bu kadın direnişine şiddetin dozunu artırarak yanıt veriyor. Yani kadınların, yarı rıza yarı zor ile hapsedildiği ailelerden çıkışlarını, kadın katliamıyla engellemeye çalışıyor. AKP ise söz konusu erkek şiddetini ve patriyarkayı ideolojik düzlemde dini referanslarla, toplumsal düzlemde ise yine çoğu dini referanslı yargı kararlarındaki erkeklik indirimleriyle meşrulaştırıyor. Elbette ki feminist mücadele bugün soyut bir erkek egemenliğiyle değil doğrudan AKP iktidarında cisimleşen erkek egemenliğiyle ve dine dayalı baskıyla mücadele ediyor ama patriyarkayı AKP’nin dini baskısına indirgemek feminist mücadeleyi temellerinden koparıp başka mücadelelere eklemlemek anlamına gelir. Yani patriyarkanın siyasal erkinin bugün AKP’de cisimleşmesi feminist mücadeleyi tek başına bir sekülarizm mücadelesine ya da anti faşist mücadeleye eşitlemeyi/indirgemeyi/eklemlemeyi gerektirmez.  Tersine feminist mücadelenin neden seküler olduğunu somut deneyimle görmeyi ve AKP’nin kadın düşmanı politikalarına karşı tüm kadınlara ulaşabilecek bir feminist siyaseti örgütleme ihtiyacına yanıt üretmeyi gerektirir.

“Dolapta zıkkımın kökü var”ın ekonomi politiği!

Feminist gece yürüyüşü, gelinen noktada, feminist hareket ve LBTİ+ hareketin ötesinde sosyalist soldan kendine feminist diyen ve demeyen kadın yol arkadaşlarımızın, keza ilk kez örgütlendiği 2003’ten beri hep katılan ancak son iki yıldır doğrudan parti açıklamasıyla yaygın çağrı yapan Kürt kadın hareketinin de katıldığı bir siyasi yelpazeye sahip. Bu siyasi yelpaze ve on binlerce kadının katılımı derhal sosyalist solun ilgisini çektiği içindir ki bu mücadeleyi sınıf mücadelesine nasıl eklemleyeceğimiz sorgulanıyor. Katılan kadınların kaçının emekçi olduğu, kadın emeğine ilişkin taleplerin dövizlerin kaçta kaçını oluşturduğu, neoliberalizme karşı mücadelenin ne kadar öne çıkarıldığı ama daha önemlisi bu kadınları sınıf mücadelesine katmak için ne yapmayı düşündüğümüz sorgulanmaya/öğretilmeye başlandı. Aslında bu sorunun çok kısa bir cevabı var: Feminist gece yürüyüşüne katılan kadınları sınıf mücadelesine kazandırmak, sınıf mücadelesi ile feminist mücadeleye katılan kadınlar arasında köprüler kurmak, kadınlara esas düşmanlarının evdeki ve sokaktaki erkekten çok kapitalizm olduğunu göstermek gibi bir niyetimiz de görevimiz de yok. Bizim yegâne amacımız daha çok kadına feminist mücadelenin sesini sözünü yaygınlaştırmak. Daha çok kadınla patriyarkaya karşı feminist mücadeleyi örgütlemek. Buyursun sosyalist sol, kadınlar ve erkekler olarak emekçi kadınları sosyalist mücadeleye örgütlesin. Biz 8 Mart’a gelen kadınlara 1 Mayıslara gitmeyin ya da sendikal örgütlenme gerçekleştirmeyin filan demiyoruz, hatta tam tersine sınıf hareketine kadınları da içerecek politikalar geliştirmeleri için baskı yapıyoruz. Ama en önemlisi sosyalist hareket hiç aklından çıkarmasın ki feminist hareket sosyalist solu kadın emekçilere bağlayan “volan kayışı” değildir ve olmayacak da.

Bu anlamıyla toplumsal cinsiyeti gören sosyalizm çağrıları[ii] da özünde maalesef feminizmi ehlileştirme çabasından ibaret kalıyor. Sosyalist sol toplumsal cinsiyeti görerek politika yaptığında feminizmden “kadının yoksa parası amıdır kumbarası” dövizinden kurtulunacağını varsaymak da boş hayal. Sosyalist solda sıklıkla Komünist Manifesto’daki evlilik ve fuhuşun aynı madalyonun iki yüzü olduğuna yönelik tespitler, Marx’ın ve Engels’in kadın mevzusu üzerine gerekli kuramsal açılımı yaptıkları ve feminizme gerek olmadığı şeklinde değerlendirilir. Yanı sıra Can Yücel’in ünlü “göte göt denir” lafını hiç rahatsızlık duymadan on yıllardır tekrarlayıp, vajina-am kelimeleri karşısında Akit’le aynı ruh haline girmek, aslında sosyalist solun feminizm karşısındaki siyasi psikolojisini gözler önüne seriyor. Oysa tam da bu dövizi tamamlayan bir başka döviz/slogan yıllardır feminist eylemler başta olmak üzere kadın eylemlerinde var olur: “Dolapta zıkkımın kökü sokakta isyan var!”

“Dolapta zıkkımın kökü var” hemen her kadının defalarca, ama içinden ama dışından söylediği bir cümle. Bütün gün çocukla, temizlikle, yaşlı bakımıyla uğraşıp sofraya gelen yemeği beğenmeyen, eve gelip daha kapıda “yemekte ne var” diye soran erkeklere verilen cevaptır “zıkkımın kökü var”. Uzun saatler boyunca evde parça başı işlerle uğraşan ya da bir şirkette telefonla müşteri hizmeti veren, öğlen yemeği yemeye bile fırsat bulamayan, eve gelince ilk iş çocuğun kirlilerini çıkaran, sonra da yemek hazırlamakla uğraşan kadına, sofradaki yemeklere bakıp “dolapta başka ne var” diye soran erkeğe verilen cevaptır “zıkkımın kökü var”. Yemekten sonra adam televizyonun karşısında futbol tartışmalarını izlerken, bulaşıkları halledip, çocukları yatırıp, ertesi günün ütüsünü yapıp, sevdiği dizinin sonunu bile seyredemeden uyuklamaya başladığında bütün erkek bencilliğiyle tepesine çöken adama içinden attığı çığlığın ifadesidir “diktatör değil vibratör istiyoruz” dövizi. Çoğu zaman açlık ve sefaletle boğuşmamak için katlanılan bu evlilikler hakkında kadınların ne düşündüğü feminist gece yürüyüşünde taşınan “kadının yoksa parası amıdır kumbarası” dövizinde veciz şekilde ifadesini bulur. Bu üç döviz feminist mücadelenin heteroseksüel çekirdek aileye ilişkin en net kuramsal ifadeleridir sanıldığının aksine.

Sosyalist solun çok sevdiği, kadınların esnek güvencesiz çalışmaya mahkûm edilmesine dayalı yeni sermaye birikim süreçleri gibi -havalı- laflarla tarif edilen neoliberalizm de işte bu anlatılan ailelere dayanarak kendini yeniden üretiyor. Tam da bu yüzden steril steril “ev içindeki karşılıksız kadın emeği aslında sermaye birikimine kaynak sağlıyor” türünde analizler yaparak “toplumsal cinsiyeti gören” bir sınıf mücadelesi inşa etme çabaları kadınlar açısından hükümsüz kalıyor. Patriyarka kapitalizm ilişkisi ya da aslında bir bütün olarak patriyarka analizi, neolibaralizmle kadın emeğinin esnekleştirilmesi arasındaki ilişkiye indirgenemez. Erkek egemenliğine karşı mücadeleye kuşkusuz, neoliberalizmin yeni muhafazakarlıkla kendini örgütleyen/meşrulaştıran, güvencesiz niteliksiz esnek çalışmayı kadınlara dayatan, heteroseksist aile politikalarına karşı mücadele de içkindir. Ancak erkek egemenliğine karşı mücadele aynı zamanda kadınların güvencesiz, esnek, niteliksiz işlerde çalışmasını koşullayan aile içindeki karşılıksız emeklerine el koyan erkeklere karşı mücadeleyi de gerektirir. Patriyarkanın, evdeki erkeklerin kadınların emeğine karşılıksız el koymasını sürekli kılacak biçimde kendini yeniden üretmesini sağlayan ise kadınların emeklerinin yanı sıra bedenlerinin ve cinselliklerinin de yine bizzat evdeki erkekler tarafından denetlenmesidir. Kadınların erkeklerin denetimi dışına çıkmak istemeleri, sıcak aile yuvası yalanına dayalı rızanın ortadan kalkması üzerine ise patriyarkanın zoru devreye girer; bu zor erkek şiddeti, yani dayak, taciz, tecavüz ve kadın cinayeti olarak kendini gösterir. Bu nedenle [niyeyse erkek egemenliğini değil] toplumsal cinsiyeti gören sınıf politikası, sermayenin kadın emeğini daha yoğun sömürmenin ötesinde, evdeki erkek baskısını/denetimini/şiddetini topyekûn erkek egemenliğini gör(e)mediği için, özel alandaki bu egemenlik ilişkisinin kamusal alandaki tezahürlerini de doğru analiz edemez. Bu nedenle otobüste şort giydiği için tekmelenen kadın söz konusu olduğunda tekmeleyenin “erkek” olduğuna ilişkin feministlerin yaptığı vurguya “dinci tekmeyi görmeyen liberal feministler” diye saldırılır. Keza kadın cinayetlerinin artışını doğrudan AKP’nin dinci-gericiliğine bağlayıp “nerde bu feministler” çağrıları yapan sosyalist erkekler trans cinayetleri karşısında “delikanlılığa” yediremeyip ölüm sessizliğine aynı nedenle bürünürler.

Peki sınıf mücadelesi hiçbir şekilde erkek egemenliğini bir bütün olarak ele alan politikalar üretemez mi? Kuşkusuz üretir, ancak sınıf mücadelesinin patriyarkayı “da” gerileten politikaları tarihin hiçbir döneminde sosyalist erkekler ya da sınıf mücadelesinin önderleri teorik tezlerle ikna edildiği için ortaya çıkmadı. Tam tersine erkeklerden, sermayeden, devletten bağımsız bir feminist hareketin siyasal özne olarak mücadele vermesi ile sınıf mücadelesi kadın emekçilerin taleplerini de gündemine almak zorunda kaldı. Avrupa’da ve Amerika’da sosyalist hareketin kadınların oy hakkını gündemine alması birinci dalga feminist hareketten bağımsız düşünülemez. Keza ikinci paylaşım savaşı sonrasında, kapitalist Avrupa’da kadınların sanayideki bazı işkollarında çalışmasının yeniden yasaklanması girişimlerinin başarısız olması da, erkek sendikalara rağmen kadınların oy potansiyelini göz önünde bulundurmak durumunda kalan siyasi partilerin “zorunlu” tercihiydi.[iii] 19. yy boyunca kadınların sendikalara üye olmasını engelleyen erkek sendikacılara fikirlerini değiştirten, sermayenin sınıfı bölerek işçi erkekleri daha fazla sömürdükleri fikrine teorik olarak ikna olmaları değil, kadınların bağımsız sendikalar kurarak örgütlenmeleri ve greve gitmeleriydi.[iv] Keza 1960’ların sonundan başlayarak 1970’ler boyunca süren eşit işe eşit ücret mücadeleleri, kadınlara yasaklı iş kollarında kadınların da çalışmaya başlaması, cinsiyetçi iş bölümüne karşı yükselen eylemler, sosyal devlet politikalarıyla açılan kreşler, ikinci paylaşım savaşı sonrasında güçlenen sınıf mücadelesinin gündemine kendiliğinden gelmemişti. İkinci dalga feminist hareketin ev içindeki emekle, beden ve cinsellik üzerine kuramsal tezlerine sosyalist hareket ya da sendikal hareket teorik olarak ikna filan da olmuyordu. Ancak bağımsız feminist mücadelenin gücü sosyalist hareketi ve sendikal hareketi patriyarkaya karşı mücadelenin kimi taleplerini sahiplenmeye mecbur bırakmıştı. Keza 1979’da İngiltere’de sendikaların kürtajın yasaklanması girişimine karşı örgütlenen yürüyüşe katılmaları da aynı şekilde feminist hareketin gücünden bağımsız ele alınamaz.[v] Hemen bu topraklardaki feminist mücadelenin tarihine dönüp bakarsak, 1990 yılında feminist hareket kadının çalışmasını koca iznine bağlayan Medeni Yasa’nın 159. maddesinin değişmesi için kampanya örgütlerken[vi] sosyalist sol feministleri bölücülükle, burjuva olmakla suçlamaya devam ediyordu.

Makbul kadınlığa da makbul feminizme de hayır

İstanbul’daki feminist gece yürüyüşleri on altı yıldır örgütleniyor. Bundan sadece on iki on üç sene önce yaklaşık beş yüz kadın yine İstiklal Cadde’sinde yürürken en coşkuyla attığımız slogan ve dikkat çeken dövizimiz “ar değiliz zar değiliz mal değiliz feministiz biz feministiz”di. Ama o zamanlar sadece yüzlerle ifade edilen sayıda kadın yürüdüğümüz için sosyalist soldan erkekler bize akıl verme ihtiyacı duymuyorlardı. Oysa biz dün de feminist politika yaparken emek, beden, cinsellik, şiddet [o dönemde daha sınırlı olsa da] heteroseksizm, arasındaki diyalektik ilişkiyi açığa çıkaran bir patriyarka analizine dayalı feminist siyaseti örgütlemeye çalışıyorduk. Dünden bugüne gücümüz arttıkça kuşkusuz cesaretimiz de artıyor ve daha doğrudan, çarpıcı ifadelerle feminist isyanı örgütlemeye çalışıyoruz. Ancak belli ki AKP’nin şiddet ve baskı rejimine karşı feminist mücadelenin etki ve meşruiyet alanının genişlemesi feminist siyaseti makbul sınırlar içine çekme çabalarını da güçlendirdi. Feminist siyaseti sekülarizm için ve neoliberalizme karşı mücadeleyle tanımlama-sınırlama girişimleri aslında maalesef sadece feminist hareketi sosyalist soldan erkekler için makbul hale getirmek anlamına geliyor. Kuşkusuz feminist siyasetin önceliği bugün AKP’de cisimleşen patriyarkal politikalara karşı mücadele, ancak patriyarkanın ömrü AKP ile ya da neoliberalizmle sınırlı olmadığı gibi kendini yeniden ürettiği yegâne yer de kamusal alan değil. Bizzat özel alanda örgütlenen erkek egemenliği patriyarkanın can damarını oluşturuyorsa feminist mücadele neoliberalizm, sekülarizm-dincilik, barış, erkek şiddeti gibi birbirleriyle bağları silikleşmiş ve patriyarkanın aile, cinsellik, heteroseksizm ve kadın bedenine dayalı tahakküm politikalarını görmeyen bir siyasetle sınırlandırılamaz. Bir bütün olarak patriyarkaya karşı mücadele edebilecek yegâne siyasi hareket de bu nedenle “tam” bağımsız feminist hareket olabilir; erkeklerden, sermayeden, devletten ve sosyalist solun makbul feminizm dayatmalarından bağımsız. Şu anda bu bağımsızlığı önemli ölçüde koruyabildiği için de on binlerce kadın kendi sözüne ve sesine sahip çıkarak feminist gece yürüyüşlerine katılıyor.

Dipnotlar:

[i] http://sendika62.org/2018/03/sinif-mucadelesi-kadin-sorunu-bunun-neresinde-ozge-yurttas-483348/

[ii] Ebru Pektaş http://ilerihaber.org/yazar/kapitalizm-elestirisinde-kadinin-adi-var-mi-83425.html

[iii] Sylvia Walby, Patriyarka Kuramı, Dipnot Yay. Çev. Hülya Osmanağaoğlu, sf.253

[iv] Başak Tuğsavul https://catlakzemin.com/fabrikalardan-evlere-kadin-grevi/

[v] Anne  Munro, Kadınlar İş ve Sendikalar, Kadınlar ve Sendikalar içinde, Hava-İş Yay., Derleyen Eylem Ateş,          Çev. Hülya Osmanağaoğlu, sf.29-30

[vi] 159’a Hayır, Feminizm Kitabı, Dipnot Yay. Haz. Hülya Osmanağaoğlu, sf.360-361


Türk devletinin Kürt halkına karşı işlediği suçlara ilişkin Paris’te kurulan Uluslararası Tribunal’de Cizre, Sur ve Şırnak’taki savaş suçları ve insanlığa karşı suçlar ele alındı. Vahşet bodrumlarının bir tanıdığı, diri diri yakılan arkadaşlarını anlattı.

ANF – PARİS / Perşembe, 15 Mar 2018, 16:49

İki günlük mahkemenin ilk günü sabah saatlerinde Türk devletinin suçlarının tarihsel, siyasal, ekonomik ve kültürel alt yapısı uzmanlar tarafından oluşturuldu. Kürtlere karşı işlenen suçların devlet adına işlenen suçlar olduğunu belgeleri ile savcılık adına iddianamede ortaya koyan avukat Jan Fermon, öğleden sonra da iddianame kapsamında tanıklara söz verdi.

DAVİD: BU TERÖR DEĞİL, BİR İSYAN HAREKETİDİR

Bu bölümde ilk olarak uluslararası insani hukuk açısından bir çerçeve oluşturuldu. Brüksel’deki Özgür Üniversite’den profesör Eric David, uzman olarak tanıklıkta bulundu. David, Türkiye’deki bu meselenin bir silahlı çatışma mı yoksa bir terörizm sorunu mu olduğu konusuna uluslararası hukuk açısından izah getirdi. Belçika’daki PKK davasına dikkat çeken David, “PKK’ye yönelik suçlamalar terör değil, silahlı çatışma olduğu değerlendirmesi yapıldı” dedi. PKK’yi bir silahlı grup olarak değerlendiren David, yapısı gereği “çatışmanın tarafı” olduğunu vurguladı. David, “Bu bir isyan hareketidir” dedi.

David, PKK’de siyasi ve hiyerarşik bir düzen olduğunu belirterek, bütün PKK güçlerini ilgilendiren kararlar alabilen bir örgüt olduğunu ve dolayısıyla “sorumluluk sahibi” olduğunu kaydetti. PKK’nin Cenevre sözleşmeleri ve ek protokollere uyacağını, Cenevre çağrısına da uygulayacağını taahhüt ettiğini hatırlatan David, “Gerçekten de burada sorumlu bir merci önündeyiz” diye konuştu. PKK’nin kamu hukukuna tabi olan herhangi bir merciinin tüm özelliklerini gösterdiğini dile getiren David, bir tarafta Türk hükümeti, diğer tarafta PKK’nin olduğunu ve bu kıstasın uygulanması için herhangi bir engel olmadığını vurguladı. David, çatışmalı taraflar sözkonusu olduğunda terör suçlamasının her iki tarafı da ilgilendirdiğinin altını çizdi.

NEDEN SAVAŞ SUÇLARI?

İnsanlığa karşı suçları değil de neden sadece savaş suçundan bahsedildiği üzerine hakimlerden Norman Peach’in sorusu üzerine David, “Roma sözleşmelerine göre bunun insanlığa karşı suç da teşkil edebileceğini” vurguladı.

Savcılık adına Jan Fermon da bu iddianamedeki suçlamaları insanlığa karşı suçlar olarak de genişletebileceklerini belirtti. “Temel suçları savaş suçları olarak tanımladık” diyen Fermon, bunun bir savaş ortamı olduğunu vurgulamak için yaptıklarını söyledi. Fermon, ama bunun yanısıra işlenen suçların insanlığa karşı suçları da teşkil edebileceğini kaydetti.

VAHŞET BODRUMLARI

“Terörist eylem” ve “terörizm” üzerinde de durulan mahkemede bir hakim Texier, artık tanıklara söz verilmesini istedi. İlkin Cizre’de sivillere yönelik işlenen suçlar konusuna bir sinevizyon gösterimi izlendi. Görüntülere, ellerinde beyaz bayraklarla dışarı çıkan sivillere yönelik saldırılar yer aldı. Savcılık heyeti, sokağa çıkma yasağı sırasında ise artık sivillerin sokağa çıkmasının mümkün olmadığını belirtti. Savcılık vahşet bodrumları ve burada işlenen katliamları anlattı. Mahkemede vahşet bodrumlarına ilişkin görüntüler de izlendi. Savcılık, üç vahşet bodrumuna toplam 143 kişinin hayatını kaybettiğini hatırlattı.

ANF Images

ANF Images

ERDOĞAN TAM TEŞEKKÜLLÜ BİR DİKTATÖR

Daha sonra Faysal Sarıyıldız ve Leyla İmret’in tanıklıkları dinlendi. Sarıyıldız, Erdoğan’ın bugün Efrîn’de de aynı suçları işlediğini hatırlatarak konuşmasına başlarken, daha sonra 79 gün süren Cizre’deki vahşeti anlattı. “Orada büyük savaş suçları, insanlığa karşı suçlar işlendi” diyen Sarıyıldız, “Cizre çok önceden planlanmış bir göçertme, yıldırma, post-modern anlamda bir soykırımdı” şeklinde konuştu. 14 Aralık 2015’te operasyon başlamadan önce, devlet memurlarının kenti terk etmesi talimatının verildiğini söyleyen Sarıyıldız, “Kalanlar Kütlerdi” diye ekledi. Kuşatma başlamadan su ve elektrik kaynaklarının patlatıldığını söyleyen Sarıyıldız, fotoğraflarla aşama aşama detaylı bir şekilde Cizre’de yaşananları anlattı. Sarıyıldız, Cizre’deki vahşet bodrumlarında katledilenlerden halen 18’inin DNA ile kimliğinin belirlenmediğini aktardı. Parçalanmış insan cenazelerin bir kısmını Dicle nehrine atıldığını da anlatan Sarıyıldız, “Baştan sona çok korkunç suçlar işlendi” dedi.

Sarıyıldız, aynı Erdoğan’ın bugün Efrin’de insanları katlettiğini kaydetti. Sarıyıldız, “Tam teşekküllü bir diktatörle karşı karşıyayız, her gün savaş suçu işlemeye devam ediyor” diyerek tanıklığına son verdi.

BİR GÜN ERDOĞAN YARGILANIRSA ANNELERİN ACISI BİRAZ DİNER

Cizre’deki suçlara ilişkin ikinci tanık olarak o dönemin Cizre Belediyesi eşbaşkanı Leyla İmret dinlendi. Cizre’de çocuklarını kaybeden annelerin bir talebiyle sözlerine başlayan İmret, “Bir gün Erdoğan’dan hesap sorulduğunda acılarımız ancak biraz dinebilir” dediğini aktardı. Büyük katliamdan önce 9 günlük sokağa çıkma yasağında da 20’den fazla kişinin katledildiğini söyleyen İmret, daha sonra katliamın alt yapısının medya üzerinden oluşturulmaya başladığını ve partilerinin karalandığını dile getirdi. Bulunduğu bir eve de bomba atıldığını anlatan İmret, “Şans eseri yara almadık” dedi.

TANIK: DİRİ DİRİ YAKTILAR

Cizre’deki katliamlara ilişkin Skype ile görüntülü olarak bir tanık da dinlendi. Bodrumlardan birinden canlı olarak çıkmayı başaran kadın tanık, şöyle konuştu: “Bodrumda 50 kişiydik, 25’i yaralıydı. Aralarında çocuklar ve anneler de vardı. Evde mahsur kaldı. Sürekli bu eve saldırılar vardı. En son evin etrafını kuşattılar, tanklarla top atışlarına tuttular. Ardından biber gazı attılar. Kimyasal da olabilirdi, nefes alamıyorduk. Sonra da benzin şişeleri attılar ve çakmakla ateşe verdiler. İnşaat olduğu için yangın çok yayılmadı. Yakın olanlar yandı, 25 kişi yanarak can verdi. Çok ağır bir vahşetti. Yaralıları yaktılar. Ben köşedeydim. Ne yapacağımı bilmiyordum, üst kata çıktım. Orada da 20 kişi vardı (…) Ulaşabildiğimiz her yere telefon ettik. 16 yaşındaki bir çocuk da vardı. Annesi aradı yardım için. Akşam ambulans geleceğini söylediler, gelmedi. Sık sık telefon açıyorduk, ‘gelin bizi kurtarın’ diye. Ben de yaralıydım, ağır değildi ama yaralıydım. Bazılarının yarası çok ağırdı. Sağlık malzemelerimiz de yoktu. Örneğin Güler Eroğlu’nun hem ayakları hem de elleri gitmişti, sadece nefes alabiliyordu. Sürekli top atışları vardı. Dışarı çıkanlar da doğrudan taranıyordu. Sabah 08.00 olduğunda ambülans yine gelmedi, devleti güçleri taradığı için gelemiyordu. Sonra da askerler tam kuşatmaya alıp yağmur gibi mermi yağdırdılar. Yanımdaki herkes yaşamını yitirdi. Orhan Tunç da yanımdaydı. ‘Ben ölmek istemiyorum, yeni doğan çoğumu görmek istiyorum’ diyordu. Ben mucizevi bir şekilde kurtuldum, kapıdan kendimi dışarı atıp çöpler altında saklandım. 10 gün orada kaldım. Anneler geldiğinde, çöplerin altından çıktım ve öyle kurtuldum.”

Savcılık, “yetkililerin bu bodrumda sivillerin olup olmadığından haberdar olduğuna açıklık” getirmesini isteyince tanık, “Biz dışarıya, yetkililere telefon açıyorduk. Anneler de bize doğru gelmek istedi, yetkililer de aralarında vardı, onlara da saldırı oldu” dedi.

20180315-img-0229444f42-image

NUSAYBİN’DE İŞLENEN SUÇLARIN TANIKLARI

Cizre tanıklarından sonra Nusaybin’de işlenen suçların tanıklarının dinlenmesi istendi. Erhan Dinç ve Sahiba Gündüz, bu amaçla tanık kürsüsüne çağrıldı. Cezaevinde üç ay kaldıktan sonra serbest bırakılan HDP’li Sabiha Gündüz, tacize de maruz kaldığını anlattı. Ben kadın olarak, altı çocuk annesi olarak konuştuğunu ifade eden Gündüz, kentin tüm bileşenlerinin özyönetim kararı aldıktan sonra devletin tüm gücüyle saldırdığını söyledi. Kent sakinlerinin de kendilerini korumak zorunda kaldığını ifade eden Gündüz, çok sayıda insanın katledildiğini belirtti. Gündüz, “İnsanlık dışı bir şekilde gözaltına alındık ve tutuklandık” diye anlattı. Tanıklığını sürdüren Gündüz, “Devlet tankları ve topları ile siviller katledildi, bir seferinde üç genç komşulardan yemek istemek için dışarı çıkınca, tarandılar. Anneler daha sonra onların üzerine kendilerini atınca, onlar da katledildiler. AKP hükümeti, Erdoğan, ne kadın, ne çocuk demeden gözlerimizin önünde katletti” dedi. Gündüz, fotoğrafla yıkılan ve taranan evini gösterdi. Dükkanının da yakıldığını söyleyen Gündüz, “Benim için en ağırı, annemin evinin önünde patlama oldu, annem beyin kanaması geçirdi. Beş saat sonra hastaneye kaldırıldı, hayatını kaybetti. Polisler onu terörist olarak görüyordu” diye tanıklık etti. Gündüz, “Şimdi ben Avrupa’dayım kültürünüzü, dilinizi öğreneyim, entegre olayım ama ben Kürdüm. Kürt olduğum için başım dik. Eğer bu mahkeme bize, Kürt halkına bir ses olursa, bir Kürt annesi olarak, Kürt çocuklarının geleceği için çok memnuniyet duyacağım” dedi.

KARAR ANKARA’DAN ALINDI

Diğer tanık Erhan Dinç, Cizre, Nusaybin, Şırnak ve Sur’un ortak noktası “aynı uygulamalardan geçirilmesi” olduğunu söyledi. Elektrik ve sular kesilerek insanların mahallelerden çıkarılmaya çalışıldığını dile getiren Dinç, Nusaybin’de kurulan barikatların bir karşı koyuş olduğunu kaydetti. Devletin saldırması üzerine barikatların daha da güçlendirildiğini ifade eden Dinç, “Selamet Yeşilmen isimli iki çocuk annesi, ikinci kattan alt kata inmek isterken, zırhlı araç tarafında taranıyor ve öldürülüyor. Çocuğu da gözünden yaralanıyor” diyerek bir örnek verdi. Nusaybin’de daha çok keskin nişancılar tarafından yapılan katliamların olduğunu söyleyen Dinç, bazılarının hedef gözetilerek, bazılarının da hedef gözetilmeden katledildiğini anlattı. Dinç, “Bir kentin tamamen yok edilmesi kararı Ankara’dan alındı ve bu açık açık yapılıyordu” derken, “İnsan ölümlerinden moral alan bir askeri güç vardı karşımızda” diye ekledi.

 


 

Türk ordusunun Efrîn’i işgal etme, sivil, toplumsal, kültürel soykırım saldırıları sürüyor. İşgal girişimi ve katliamlara karşı Çağın Direnişi ile Efrîn halkı savunma güçleri buna meydan vermemek için direniyor.

Efrîn’deki çağın direnişi uluslararası güçler, bölgesel güçler ve özellikle de Kürdistan üzerinde egemen olan güçler arasındaki ilişkiler ve hesapları değiştirdi. Birçok bölgesel ve uluslararası güç Kürtlerle olan ilişkilerini de gözden geçirmeye başladı. Bunun en bariz yansıması Güney Kürdistan ile Irak Merkezi hükümeti arasındaki ilişkilerde görülmeye başladı.

Güney Kürdistan halkı referandumdan sonra 16 Ekim’de Irak ordusu ve Haşdi Şabi güçleri ile Xaneqîn, Xûrmatû, Dakuk ve Kerkûk’u işgal ettiklerinde yapılan anlaşmadan dolayı herhangi bir direniş gösterilmemişti. Güney halkı Güneyli güçlere yaşananlardan ötürü büyük bir öfke duymakla birlikte, âdeta bir umutsuzluğu yaşamaya başlamıştı. Neredeyse kendileri için her şeyin bittiği bir psikoloji gelişmeye başlamıştı. Efrîn’deki Çağın Direnişi ile Güney halkı örgütlülük, iradeli olunca bir dünya ordusu ve güçlerine karşı savaşılabileceğini gösterince, güney halkından yaşanmaya başlayan umutsuzluk ortadan kalktı. Yeniden kendisine güvenmeye başladı. Onun için ilk günden itibaren Efrîn direnişine en fazla sahip çıkılan alan oldu. Güney halkındaki bu gelişmeyi gören Irak merkezi hükümeti yeni hesaplar yapmaya, Kürt güçleri ile olan ilişkilerini gözden geçirmeye, Kürdistan Bölgesel yönetimini ortadan kaldırmaya yönelik izlediği politikaları değiştirmeye ve bazı konularda geri adım atmaya başladı.
16 Ekim’den sonra Irak merkezi hükümeti ile Kürdistan Bölgesel yönetimi arasında birçok konuda kriz yaşanıyordu. Yaşanan krizlerin başında Kerkûk, Xûrmatû, Dakuk’un durumu, sınır kapıları ve havaalanlarının açılıp açılmaması, memur maaşlarının ödenip ödenmemesi, bütçenin oranının düşürülmesi temel konular olmak üzere birçok konuda kriz yaşanıyordu. Bölgesel yönetim özellikle de hükümet, Irak’ın tüm taleplerini kabul etti. Kaldı ki hükümet adına açıklamalar yapan Neçirvan Barzani, bunları açık bir şekilde ifade ediyor. Her şey kabul edilince Irak merkezi hükümeti de politikalarını Güney Kürdistan Federe sistemini dahi ortadan kaldırmaya kadar ileri götürdü. Irak Başbakanı Haydar Abadi, bundan aldığı güçle İran ile ilişkiler konusunda ABD’ye kafa tutmaya başladı. Bundan dolayı ABD güçlü bir bölgesel Kürdistan istediği açıklamasını yaptı. Bu durum İran’a daha fazla yanaşan Abadi’yi dengelemek içindi. ABD Güney Kürdistan bölgesel yönetiminin başta Habur Sınır Kapısı olmak üzere, Peşhabur yani Semalka Sınır Kapısı ve havaalanlarının Irak merkezi hükümetine devir edilmesine karşı çıktı ve bunu engelledi. Irak Merkezi hükümeti onun için havaalanlarını üç ay daha kapalı tutacağı yönünde açıklama yaptı ancak ABD’nin baskısından ötürü Abadi Newroz’dan önce açılacağını söyledi. Abadi’nin bu açıklaması bir geri adımdı. Çünkü Güney halkının Efrîn için ayağa kalkması, oradaki çağın direnişini desteklemesi, ileride Irak’a yönelik bir direnişin içine geçebileceğinin de işaretlerini veriyordu. Bu durumu gören Abadi, sadece havaalanlarının açılması değil aynı zamanda her ne kadar Kürtler olmadan bütçe yasa tasarısını kabul etse de farklı yöntemlerle bütçeyi arttırma ve memur maaşlarını ödeme yönünde de geri adım attı. Abadi Güney halkının Çağın Direnişi’nden çıkardığı sonuç ile Kürtlerin hiçbir zaman hazmedemediği Kerkûk, Xûrmatû, Xaneqîn, Dakuk’tan çıkarılmaları ve o bölgede Kürtlere yapılan baskılara karşı ileriki dönemde bir öfke patlaması şeklinde adımlar atabileceklerini düşündüğü için çok resmi olmasa da, Kerkûk’e ilişkin de bir geri adım attı.

Merkezi hükümet artan DAİŞ saldırılarına karşı -ki DAİŞ saldırıları Türkiye’nin Efrîn’e yönelik başlattıkları işgal girişiminden sonra artmıştı- Kürdi güçlerin Kerkûk’e dönerek, Kerkûk’û birlikte savunalım talebinde bulundu. Önümüzdeki günlerde bu yönlü gelişmeler hızlanarak yaşanabilir. Zira Efrîn’deki çağın direnişi Kürtler için yeni bir süreci başlattı. Bu süreç Kürt ulusal birliğini, ulusal ordusunu, ulusal siyaseti ve diplomasisini beraberinde getirecek. Hiçbir güç artık bu sürecin önünde duramayacak ya da bu süreci durduramayacak. Çünkü bu süreci Efrîn direnişinden güç alan halk başlattı. Onun için güneyli hiçbir güç, Kürtler lehine yaşanabilecek bu gelişmeleri durduramayacak. Kaldı ki şu ana kadar engelleyici konumda olan güçlerin bile verdikleri mesajların satır aralarında bunu görmek mümkündür. Kürtler arası özellikle halkın direnişten aldığı güçle yeniden dirilip sahaya inmesini gören uluslararası güçler de Kürtlerle ilişkilerini buna göre yeniden gözden geçiriyor. ABD’nin Irak’a baskı yapmaya başlaması sadece İran ile olan ilişkilerinden kaynaklı değil elbette. Güney halkının Efrîn direnişinden aldığı güçle yeniden sahaya inmesi Irak’ın İran ile olan ilişkilerinden çok daha etkili olduğunu söylemek yanlış olmaz.


İrlanda’nın tarihi liderlerinden Gerry Adams, Türk devletinin suçlarının yargılanacağı Paris’teki ‘Uluslararası Tribunal’i desteklediğini açıkladı.

ANF / HABER MERKEZİ – Perşembe, 8 Mar 2018, 00:04

 

34 yıl boyunca Sinn Fein’i yönettikten sonra Şubat ayında resmi olarak siyaset dünyasından ayrılan Gerry Adams, görüntülü bir mesajla ‘Uluslararası Tribunal’i destekledi.

Türk devletinin savaş suçları ve insanlığa karşı işlediği suçları yargılamak için kurulan mahkeme 15 ve 16 Mart tarihlerinde Paris’te İş Borsası binasında görülecek. Mahkemeyi 40 dolayında uluslararası kurum ve 300 dolayında şahsiyet destekliyor. Bu vicdan mahkemesi, 7 hakim tarafından yönetilecek. Mahkemenin temel sanığı ise Türk Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan.

 

 

Sinn Fein adına mahkemeyi desteklediğini belirten Adams, Türk devleti ve ajanlarının ağır suçlar işlediğine dair iddiaların olduğunu kaydetti. Adams, Kürt halkını yasal olarak bu suçları inceleme çabasından dolayı alkışladığını söylerken, “iyi dilekleri ile dayanışma” mesajı verdi.

LÖWY: BU MAHKEME AHLAKİ VE SİYASİ AÇIDAN ÇOK ÖNEMLİ

Ulusal Bilimsel Araştırma Merkezi CNRS’nin seçkin araştırmalar müdürü Michael Löwy de destek mesajı verdi. Löwy, “Bu mahkeme hem ahlaki hem de siyasi açıdan çok önemli” dedi. Löwy, bunun anti-emperyalist, anti-kolonyalist harekete uygun olduğunu kaydederken, ABD’nin Vietnam’da işlediği savaş suçlarına karşı kurulan ünlü Russell Mahkemesi’ni hatırlattı. Türkiye’ye ilişkin bu mahkemenin de aynı formatta olduğunu ifade eden Löwy, bu mahkemenin de Russell Mahkemesi kadar etkide bulunmasını umdu. Löwy, “Umarım Kürt halkı ve Türk halkının hakları için de çok önemli katkı sağlar” dedi.

Daha önce yazarlar Patrice Franceschi ve Janet Biehl, Avrupa Parlamentosu’nda birleşik sol grup GUE/NGL’den Gabi Zimmer ile Fransız Ortadoğu uzmanı Gérard Chaliand, mahkemenin YouTube kanalına konuşarak desteklediklerini açıklamışlardı.

%d blogcu bunu beğendi: