30.08.2020 – 15:55    Güncelleme: 30.08.2020 – 15:55

A. HALÛK ÜNAL


Son zamanlarda yeniden “en geniş, ülke çapında birleşik bir değişim, demokrasi hareketini nasıl yaratırız” sorusuna herkes kendi penceresinden yanıtlar vermeye başladı. 

İlk iş, şu anki haliyle dağınık ve bölünmüş duran bütün devrimci demokratik güçlerin, parti, hareket, STK, sendika bir masaya oturup, ortak bir program ve taktikte anlaşmaları gerekli olduğu herkesçe ön kabul görüyor.

Ama nasıl bir içerik, nasıl bir ittifak modeli konusunda çok farklı öneriler söz konusu.

Bence bu programın ve taktiğin muhtevasını belirleyecek olan, Ertuğrul Kürkçü’nün yazdığı gibi ülkedeki bütün emekçi sınıfların ve ezilen kimliklerin, “halkların çığlıklarının siyasete tercüme edilmesi” olmalı. 

Üçüncü kutbun inşası ancak bu çığlıklar doğru tercüme edilebilirse mümkün.

Bütün bu maduriyetlerin öncelik sırasını, asgari düzeyde de olsa nasıl giderilebileceğine ilişkin talepler ve çözümler listesini ortaya koymak, öncülük iddiasında olanların biricik acil sorumluluğu. 

Bütün tarihi deneyimlerimizden biliyoruz ki, böyle bir güç odağının niceliğinden çok niteliği belirleyici olur.

Seçimlerde HDP’nin aldığı yüzde 13 oyu lokomotif olarak baz alsak, ülkede çok büyük etki yaratacak bir güçten söz ediyoruz demektir.

Sorunumuz güç eksikliği değil, bence politikasızlık ve dağınıklık. 

Bu noktada önerilerinin içeriğine katılmasam da Selahattin Demirtaş’ın yöntemini doğru bulduğumu belirtmeliyim. 

Biz, iktidara veya sarayın muhalefetine yanıt vererek zaman doldurmak yerine, kendi önerilerimizi, tekliflerimizi somutlayıp, güçlü hamleler yapmalıyız. 

Ben bu yazıda buralara kadar ulaşan çığlıkları özetlemeye, sıralamaya çalışacağım. Böylece ülkedeki siyaset yapıcılara da bir mukayese imkanı sunmak mümkün olabilir.

Bu gün Edirne’den Hakkariye bütün toplumun en büyük ortak çığlığı açlık, yoksulluk ve işsizlik. 

Hem de dünyanın sayısız ülkesinde atılan ortak bir çığlık.

Şu anda bir çoğunuzun “salgın” dediğini duyar gibiyim, ancak Mart ayından bu yana, “hayatın mı, maaşın mı” ikileminde milyonlar, maaşını seçmek zorunda olduklarını göstermedi mi?

Buna karşılık bizimki de dahil bütün devletler halkın temel yaşam hakkını tehdit eden her iki öncelikli tehdit, açlık/ işsizlik ve salgına karşı, tartışmasız öncelik ve tercihinin sermaye sınıfını korumak, desteklemek, selametle bu krizden çıkartmak olduğunu dosta, düşmana kanıtlamadı mı?

Salgın, çarpıcı biçimde, belki de çok uzun zamandır anlatamadığımız bir gerçeğin üzerindeki bütün örtüyü çekip aldı; bütün devletler sermayenin devletidir ve halk için hiç bir önceliğe sahip değildir.

Bütün kaynaklarını -işgal ve yayılmacılık yatırımı da dahil- sermayeyi korumak, kollamak ve büyütmek için kullanıyorlar.

Bizim talebimizin de “bütün kamusal kaynakların ekmek ve sağlık için halka eşit ve adil biçimde aktarılması” olması gerekmez mi? 

Toplumda ikinci büyük çığlık, erkeklerin soykırıma dönüşen şiddet ve cinayetleri sonucunda duyuluyor.

Devletin bu konudaki çeteleşmiş, erkek politikası ve kendi yandaşları başta olmak üzere ülkenin bütün erkeklerine sunduğu cinsiyetçi rüşvet, kadınları erkeklerin dizinin altındaki Floyd’a dönüştürüyor. 

“Nefes alamıyorum” çığlığı siyahlar kadar kadınların da çığlığı olarak duyuluyor. 

Kendisini “İstanbul Sözleşmesi” direnişine tercüme eden, ülke çapında toplumsal muhalefetin şu ana kadar başarılı olduğu tek kitlesel direniş, kadınlarla vücut buluyor.

Tecrübeyle sabit, devrimci kadın hareketi, hem solun hiç bir zaman başaramadığı viral etkiyi sağlayabiliyor, karşı mahallenin kadınlarını etkiliyor; hem de Türkiye’de 6824 ile ya daKuzey Suriye’de “kadın bakanlığı” gibi kazanımlarla siyasal modeli radikal reformlara uğratıyor. 

Üstelik, kadın hareketi hiç birimizin olamadığı kadar dünyalı ve sınır ötesi bir niteliğe sahip. 

Türkiye ve ortadoğu’da üçüncü büyük çığlık, Kürt halkının kollektif hakları için 40 yıldır atılıyor. 

Kürt toplumu hem önderlerine uygulanan tecridi kırmak, hem kültürlerine yönelen soy kırımı durdurmak, hem de kendi topraklarının topyekün işgaline direnmek için dünya çapında bir mücadele geliştiriyor.

Bu, bileşik mücadelenin bir sahnesi de T.C. sınırları içinde. 

Kürt toplumunun kollektif siyasi ve kültürel haklarının teslim edilmesi ve “yeni paradigma” ışığında,  gerçek sahibi oldukları “su, petrol ve gaz hazinelerinin bütün ortadoğu ve Anadolu halklarınca adil ve eşit kullanımı” önerisi, vazgeçilmez taleplerimizden biri olmayacak mı?

Bu talebin mütemmim cüzü merkeziyetçiliğin iyice zayıflatılıp, yerel, mikro demokrasilerin, iktisadi, kültürel ve siyasi olarak demokrasinin yeni tanımının merkezine yerleşmesi. Merkezi planlamanın yerini demokratik planlamanın alması anlamına gelmiyor mu?

Bu konuda restorasyoncuları, liberalleri ikna etmek için argüman arayan solculara, “Kamu Yönetimi Reform Yasası” çevresinde devlet katında yürüyen, 2004 yılında zirve yapan savaşı (TSK/CHP-AKP/AB) iyi incelemelerini tavsiye ederim. 

Dördüncü büyük çığlıkdoğanın ve onun doğal parçası olmuş toplumsal kesimlerin çığlığı. 

Kapitalizmin sürekli büyüme güdüsünün sonucu olarak doğayı sınırsız biçimde talan etmesi; yer küreyi hem atmosfer, hem su, hem de büyük gıda krizlerinin eşiğine getirdi.

Bu politika bir yandan hala doğa ile iç içe yaşayan halkların yıkımına neden olurken, bir yandan da dünyanın metropollerde yaşayan büyük çoğunluğunu felaketlerle yüzleştiriyor.

Doğanın savunulması, ekolojik küresel mücadelenin yaygınlaşmasına burada da elimizde küresel karşılığı olan, çok güçlü ve artık her sıradan insanın kolayca anlayabileceği bir talep yok mu?

Yakın gelecekte dünyada su ve gıda krizi patladığında, bu ülkenin hala kendi kendine yeten gıda ve tarım politikaları, bütün komşu halkları mutlu edecek su politikaları olabilir.

Bir de bu “imkânın” bölgesel gücünü ve yayılmacılığını pekiştirmek; temsil ettiği sermayedarları zengin etmek için kullanan bir iktidarın elinde olduğunu düşünün.

Beşincisi, gençlerin geleceğinin zifir karanlığa bürünmüş olmasından kaynaklanan ve her hanede duyulabilen çığlık.

70li yıllarda İngiliz “marjinal punk” akımlarının “bunalım edebiyatının” ürünü olarak solun ve orta sınıfların burun büktüğü  “gelecek yok” (no future) sloganı, artık ironik biçimde hem insanlığın, hem de başta çevre ülkeler gençliği olmak üzere, dünya gençliğinin bayrağı haline geliyor. 

Eğitimde piyasalaşma, özelleştirmeler, eğitimin salt kapitalizme teknokrat yetiştirmeye indirgenmiş içeriği, bilimin teknoloji aracılığıyla sermayenin mutlak bağımlılığı altına girişi. 

Son 50 yılda eğitim, bazı istisnalar hariç, bir avuç zengin çocuğunun (beyaz türkün) “felaket kapitalizmi”nin çobanları olmak için donatılması pratiğine indirgendi. 

Geri kalanıysa kapitalizmin ara eleman ihtiyacını karşılayacak. 

Ancak karnının yeterince doyacağı, iş güvencesinin sürekliliği de artık çok kuşkulu. 

Batının orta sınıfları da bizim gibi derin bir endişeyle tanışmış durumda.

Bu gerçeğin Türkiye’deki tercümesi ise, başta Kürtler olmak üzere anadil ve kültür kırımına uğramış halklar.

Daha trajikomik olanı ise, “ne mutlu türküm” toplumunun “anadil” ve kültürünün çürüyen suretine aynada attığı çığlık.

Üstelik, kapitalizme ara eleman olmaya bile elvermeyecek kadar çökmüş bir eğitim sistemi. Olsa olsa mevcut iktidarın yöneldiği “köleci devlet kapitalizminin” ucuz iş gücü olacak diplomalı işsizler ordusu.

Bu çığlığı duymaz, çaresini siyasete biz tercüme etmezsek, söz konusu sosyoloji, faşizmin, islamcılığın mümbit toprağı haline gelmeye aday.

Altıncı çığlık, bankalara ve vergi dairelerine gırtlağına kadar borçlandırılmış yurttaşın, emekçinin, esnafın çığlığı.

Geç anladık, ama hala iş işten geçmiş değil. Özalizm, kitlesel rızayı üretecek sosyal politikalar yerine, kredi kartlarıyla bütün toplumu hovarda tüketici ve borçlu haline getirmeyi başarmış. 

Olmayan paraları harcamanın katarsisi, borç kapıya dayanınca da korkunun teslimiyeti, bu toplumu makul ve makbul hale getirmiş. Kısacası, biz de “kandırılmışız.”

Üstelik artık çok net görebiliyoruz, hanemizden başlayıp, küresel sermayeye kadar uzanan bu “saadet zinciri” milyonlarcamızın boynundaki pranga.

O zaman, hanemizin yerel kurumlara olan borçları, yerel kurumların küresel kurumlara borçlarının silinmesini sert ve kesin biçimde talep etmek de bizim görevimiz. 

(Restorasyoncularla peşin işbirliğinden başka çare görmeyenler de korkmasın, bu tür radikal demokrat talepleri savunmazsanız, mecbur kaldığınızda, pazarlıkla, dengeli orta yollar elde etmeniz de mümkün olmaz. Vardığınız nokta müzakere değil, teslimiyet olarak tarihe geçer.)

Elbette böylesi bir buhranda bu listeyi çok daha uzatmak mümkün. Ancak bence maksat hasıl oldu. Benimki gibi bir önerinin kendini anlatma yeteneğinde olması yeterli.

Kendimizi parlementarizmden ayırabilmenin, restorasyoncuların dümen suyuna kapılmamanın bence tek yolu, bu çığlıkları atanların birleşik mücadelesini örmekten geçiyor.

Böyle bir odak kuvveden fiile çıkabilirse, gönül ferahlığı ile herkesle her türden müzakereyi yürütebilir, müzakerelerden kazançlı çıkabiliriz.

Bence solculuk halkın çığlıklarını siyasete tercüme etmek, devrimcilik ise bu talepler doğrultusunda gün be gün – tıpkı kadın hareketi gibi, kürt hareketi gibi – toplumda mikro değişim ve dönüşümler yaratarak kapitalizmin ötesine, kutup yıldızımıza doğru ilerlemektir.

*İlk olarak Artı Gerçek’de yayınlandı.