A. Halûk ÜNAL


Şu sıralar ülkede muhalefet saflarında Ergenekon/AKP ittifakını küçümsemek çok yaygın. İktidarın uygulamaları ve sonuçları iktidarın hedefleriyle değil de “steril bir kapitalist akıl ve siyaset ” ile mukayese ediliyor.

Bu durumda da bir çok insan “silkele başkan düşecekler” havasında, iyimserlik üretiyor.

Oysa böylesi bunalım süreçlerinde, vizyonu olanlar,  bunalıma çözüm üretenler kendi açılarından kazanır.

Çözümün bizim dünya görüşümüze uygun ya da her hangi bir modelle kıyaslanabilir olması gerekmez. Önemli olan hedefe amaca uygun adımlarla ilerleniyor olmasıdır.

Kemalistler küreselleşme ve bilişim devriminin sonuçlarına kendilerini ve vizyonlarını uyarlayamadıkları için ülkenin geleceği için inandırıcı ve yeni hiç bir şey söyleyemiyorlar. CHP’nin bütün hamleleri, manifestoları, kimseye refah ve barış vaadetmedi.

Liberallerin de neo liberal birikim rejiminin bunalımına karşı 2002 AKP programına IMF desteğiyle dönmeyi teklif etmekten başka çaresi yok. 

Oysa neoliberal model bütün danyada tıkanmış durumda. 

Emperyal merkezlerde, merkeziyetçi, otoriter, faşizan, devletçi eğilimler yükselişte. 

“İyi, temiz, ahlaklı bir kapitalizm” yalnızca orta sınıf sol liberalin hayalidir. Gerçekte hiç varolmadı. 

İktidardaki Türkçü/İslamcı ittifak, hem dünya kapitalizminin bu eğilimini doğru okuyor, hem de Çin, Rusya, İran gibi ülkelerin iktisadi birikim modelini taklit ederek; işgalci ve yayılmacı bir politikayla ilerleyebileceğini düşünüyor. 

Son yüzyılda Rusya, Çin, İran vb ülkeler demir yumrukla, devlet kapitalizmi uygulayarak Batı sermayesine rakip olmadı mı? 

ABD’nin birinci düşmanı ve korkusu – “komünist” partinin yönettiği kapitalist- Çin değil mi? 

İçinden geçtiğimiz sürecin en tipik özelliklerinden biri, küresel hegemonya merkezlerindeki çözülme, kontrol kayıpları, özerkleşen bölgesel güçler değil mi?

Makron NATO’nun beyin ölümünü ilan edeli ne kadar oldu?

Muhalefet dış politikayı “orda duvara çarptılar, burda duvara çarptılar, dünya şuna izin vermez, buna izin vermez” temennisiyle okuyadursun, Türk devleti Kıbrıs’ı işgal ettiğinde “çarptığı duvarları” ambargoları vs. hatırlayan var mı?

Uluslararası emperyalistler arası rekabet ve dengeler Türk devletinin Kıbrıs’da işgalini 40 yıldır sürdürmesini sağlamadı mı? Bu gün “mavi vatan” mugalatası işgal altındaki Kıbrıs sayesinde dillendirilmiyor mu?

Kimse sormuyor, Türk devletini İdlip’ten kim söküp atacak; Libya’dan, Kuzey Irak’tan, Azerbeycan’dan, Doğu Akdeniz’den kim kovalayacak?

Önünde sonunda masalar kurulacak ve bütün bu coğrafyalarda pazarlığın parçası, masanın bir unsuru olmayacaklar mı? 

Buna hangi “ne mutlu türküm” kapitalistinin itirazı olur?

Tüpraş’ta kimin petrolünü işlediğini bilemediğimiz, güvenlik endüstrisine ölüm makinaları üreten Koç’un mu; TSK ile ters düştüğü için Ergenekon tarafından kanlı bir  ayar verilmiş, sus pus olmuş, Sabancı ailesinin mi?

Hala “temiz kapitalizm, iyi maaş, Avrupai yaşam tarzı” hayali kuran hangi orta sınıf “türk” bu plana direnir?

Doğu Akdeniz’de Türk devletinin bütün kabadayılığına rağmen Almanya, topu Yunanistan’ın kucağına bırakmadı mı?

Rusya mı ABD mi engel olacak bütün bunlara?

Dünyanın bir çok ülkesinde gerçekleştiği gibi, yakın zamanda Belarus’ta tanık olduğumuz türden aşağıdan sivil, demokratik, toplumsal bir zorlama olmadıkça faşist yönetimler iktidardan uzaklaştırılamaz. 

Kitleleri seferber edecek program da “güçlendirilmiş parlementer sistem” restorasyon projesi olamaz.

Türkiye’nin bütün sekülerlerinin bir karar anında olduğunu düşünüyorum.

İslamcı, Kemalist, Liberal bütün akımlar karşısında tek somut alternatif projesi olan Kürt devrimci hareketi olduğunu görmemizin zamanı geldi de geçiyor.

Bu cümleyi, “Artık Kürt direnişi, yalnızca Kürt halkının değil, hepimizin direnişidir; kazanırsa(k), sonuçları bütün ortadoğuyu olumlu yönde dönüştürecek bir ivmeye ve zemine sahiptir.” biçiminde de okuyabilirsiniz.  

Kürt hareketine devrimci sıfatını kullanmamın nedeni, kendilerinden böyle söz ediyor olmaları değil. 

Kırk yıl içinde Türkiye ve ortadoğu toplumlarında mücadele ile yarattıkları dönüşümler bu sıfatı haketmelerini sağlıyor.

Bunu, biraz açmaya çalışayım.

Yazının başından beri anlatmaya çalıştığım, ortadoğu toplumlarını dikine bölen en önemli dinamiklerden biri modernist, islamcı çatışmasıdır.

Gerçek çatışma enerji kaynakları için olsa da siyaset esnafı, kitlelere bu çıkarları modernizm, islamcılık gibi ideolojiler üzerinden tercüme ediyor.

Bu çatışma Türkiye’nin de geleceğini belirleyecek en önemli fay hatlarından biridir.

Kürt devrimci hareketinin kırk yıl içinde yarattığı ilk ve en belirgin devrimci toplumsal dönüşüm, Kürt toplumunun koyu lacivert, potansiyel İslam Devleti yandaşı bir toplum olmaktan, seküler bir topluma doğru dönüşümüdür. 

Sanırım bu görünür gerçeği ancak gerçekle bütün bağını koparmış olanlar reddedecektir.

Yani Kemalist, liberal, dindar bütün sekülerlerin beceremediği ve hiç bir zaman beceremeyeceği İŞİD/İslamcı dalgakıranını KDH yaratttı. 

Kemalistlerin son derece kanlı bir biçimde denediği değişimi, KDH  din düşmanlığına, şiddete gerek olmaksızın, topluma seküler yaşamın herkesin çıkarına olduğunu kanıtladı.

Sekülerlerin bu direnişten ilk açık kazanımı bu noktadır. 

Ne yazık ki bu gerçeği KDH, çok kötü anlattığı gibi, asıl anlatması gereken “türk”solu da konuşmaktan hiç hazzetmedi. Küçümsemekten de geri durmadı.

Kürt devrimci hareketi, bütün sekülerlerce kuvvetle desteklenmez, yenilirse; İhvancı, cihadist çetelerin egemenliğinde bir ortadoğunun parçası olacağımız kesindir. Erdoğan bu babta teferruattır, Erdoğan gider, Merdoğan gelir, kimsenin kuşkusu olmasın. 

KDH’nin yarattığı ikinci ciddi toplumsal devrimci dönüşüm, Kürt toplumunda eş zamanlı olarak erkek egemenliğini ciddi biçimde geriletmesi, yer yer hezimete uğratmasıdır. 

Böylece toplumun yarısı erkeklerin, kadınları geleneksel mülahazalarla mülkiyet ve egemenlik altında tutma imkanları ellerinden alınmaya başlanmıştır. 

Bu mülkiyet hakkı ve bunun mütemmim cüzü olan geleneksel aile kurumu faşist iktidarların erkekler cephesinde ürettiği rızanın da önemli bir dayanağıdır.

Bugün türkiyenin doğusu ile batısını kitlesel devrimci bir çizgide buluşturan, iktidarın yandaş kitlesinde viral etki yaratan tek toplumsal hareket, kadın özgürlük hareketidir. 

Eğer bütün toplumsal devrimci demokratik odaklar, kadın hareketini kuvvetle, amasız, fakatsiz desteklemezsek, faşist iktidarın değirmenine su taşımız olacağımızdan yine kimsenin kuşkusu olmasın.

KDH’nin bir başka ezber bozan ve Kuzey Suriye’de pratikleştirdiği “demokratik konfederalizm” yaklaşımıdır. 

Elbette kendilerinin de sıkça hatırlattığı gibi kuzey Suriye deneyimi henüz inşa halinde, acımasız bir kuşatma altında ve ateş üstünde yürüyor. 

Ama aklı başında, vicdanlı herkes görebilir, eğer KDH devlet hedefli bir hareket olsa, Barzanicilik gibi emperyalizmin el üstünde tuttuğu bir köprübaşı olabilirdi.

1984 29. Kürt İsyanı ile KDH, “uyuyan kürt halkını uyandırdı” büyük ortadoğu projesini de, Türk devletinin asimilasyon ve soykırım planını da bozdu.

Sadece türk sermayesini değil, arap diktatörlüklerini de beka korkusu içine soktu.

KDH’i “devlet kurma hatasına düşmeyeceğiz” (A Öcalan) dediği andan itibaren, kontrol ettiği bütün coğrafyalardaki enerji zenginliklerini de demokratik ve konfederal bir paylaşıma açtığını ilan etmiş oldu. Dünyanın bütün sermaye güçlerinin paylaşmak için can attığı hazinenin ortak mülkiyetini bütün halklara teklif etti.

Hakkındaki bütün bölücülük kara propagandasını pratikte çürüttü.

Böylece, tarihen bütün klasik etnik, milliyetçi hareketlerle arasındaki büyük farkı da pratikleştirmiş oldu. 

Anti sömürgeci devrim, nasıl anti kapitalist bir içerik kazanır, çarpıcı bir örneğini sundu.

Bütün devrimci, radikal demokrat, anti kapitalist odakların kitlelere sunması gereken alternatif refah, barış, adalet projesinin programını yazmak için daha sağlam, inandırıcı, kuşatıcı, güncel bir temel bilen var mı?

KDH’nin Kuzey Suriye pratiği, bunun izdüşümü olacağını umduğumuz ama şimdilik hedefine ulaşamayan DTK/HDK projesi, Türk devletinin tarihi bir krizine daha yanıt olabileceğimizi gösterdi.

Yüz yıldan bu yana ittihatçı/Kemalistlerle İslamcılar arasında süren, kamusal alanı işgal etme, diğer bütün kimlik ve ideolojileri bu alandan tasfiye etme savaşına gerek olmadığı; kamusal alanın yeniden tanımlanıp, barış içinde paylaşılabileceği; DTK ve HDK’nın pratiklerine mündemiçtir.

Canan Kaftancıoğlu’nun -belki de CHP tarihindeki en ciddiye alınması gereken- “kamusallığı yeniden tarif etmeliyiz” cümlesi de tesadüf mü sizce ve zurnanın zırt dediği yerin neresi olduğunu kanıtlamıyor mu?

Burada her seküler, demokrat kürt veya türk yurttaşın vermesi gereken karar belli, “hadi yapın da görelim” diyerek liberal restorasyoncuların kuyruğuna mı takılacağız; yoksa KDH’ne el verip hep birlikte daha güzelini doğrusunu yaparız” diyerek, “iş, ekmek, hürriyet” blokunu (üçüncü kutbu) inşa mı edeceğiz?

*İlk olarak 20.08.2020 tarihinde Artı Gerçekte yayınlandı