Önsöz

Bu gün okuma listesi arşivimi temizlerken, sevgili Celal’in (Başlangıç) benim yaşamımdaki önemli bir dönem ve pratiğe ilişkin yaptığı haberle karşılaştım.

Türkiyede yaşanan süreç bakımından biraz yersiz ve zamansız görünse de yazıyı kendi sicilimi tuttuğum bloguma koymadığımı farkettim. Blogda durması, bilgisayar hafızasından kat be kat güvenli. Hoş görünüze sığınarak paylaşacağım.

1999 Yılı hayatımda iki yılımı alan çok değerli bir pratiğin başlangıç noktası. Haberinde de söz ettiği gibi o yıl Antalya altın Portakal film festivalinin koordinatörlüğünü yaptım. Aslında festival yönetmeniyle aynı yetkilere sahip olsam da öyle bir titri kartvizitime yazmak, bu işleri hakkıyla yapmış ustaların karşısında hiç doğru gelmemişti.

Böyle bir görevi niye kabul ettin derseniz; kısaca açıklayayım; yeni belediye başkanı Dr. Bekir Kumbul’un başarılı seçim kampanyasının iletişimcisi yakın arkadaşım Gönen Orhan’ın mutfağında iletişim tasarımı yapmıştım.

Antalya’nın, geriye doğru 8 yılına damgasını vurmuş DYP/MHP koalisyonundan CHP’ye geçmesini sağlamış; sıra festivali de emekli derin general Ünal Uzun, onun Yeşilçam uzantısı Tanju Gürsu gibi adamların arpalığı olmaktan kurtarmaya gelmişti. Hem Gönen’in hem Bekir beyin ısrarları ve “verdikleri coşku” ile – üstelik seçim kampanyası bitmişti ve artık işsizdim- görevi kabul ettim.

İşte Celal, o yıl festivale kendimce fark yaratmak adına yaptığım bir çok yenilikten biri olan “açık hava sinemaları” projesine tanık olmuş, Antalya’nın varoş semtlerinde 21 adet açık hava sinemasında ücretsiz festival filmlerini izleyen halkın mutluluğunu görmüştü. Tanıklığını “Festival Varoşa Çıktı” manşetiyle haberleştirerek beni onurlandırmıştı. Yapmak istediğim bundan daha iyi özetlenemezdi.

Türker İnanoğlu, Tanju Gürsu faşist kliğinin kökümü kazımak için elinden geleni yapmaya çalıştığı festivalde, CHP’nin de başka bir yüzünü görmüş, onlar için bunca eziyete değmeyeceğine karar verip, açık hava sinemaları projesini “Gökkuşağı Sinemaları” olarak revize etmiş, kış boyunca İstanbul’daki bütün ilkokullarda çocuk filmleri göstermiştim.

Sonraki yaz ise ilk film senaryomu peliküle çeken (1997 Çökertme) yönetmen Tunca abinin (Yönder) katılımıyla proje 500 kişilik portatif bir açık hava sineması olarak Edirne’den Şırnak’a kadar 60 gösteri yapmıştı. Tabi tam da hakkında Osman Kavala ne yaptı serisi hazırlanırken buradan bir hak teslimi yapayım; Sevgili Osmanla da ilk tanışmam Ezel Akay sayesinde bu projenin Kürdistan ayağının sponsorluğu için olmuştu. Osman sayesinde binlerce çocuk ilk kez açık havada film izledi, gerçek sinemayla tanıştı.

Şimdi sözü içten teşekkürlerimle sevgili Celal’e bırakayım.

A. Halûk Ünal


Celal Başlangıç

İçinde film oynayan bir yazlık sinema bahçesiyle yıllar sonra ilk karşılaşmam 1999 yazında, Antalya’da oldu. – 02.12.2002

İçinde film oynayan bir yazlık sinema bahçesiyle yıllar sonra ilk karşılaşmam 1999 yazında, Antalya’da oldu. O yıl ilk kez festival programında farklı bir uygulama yapılıyor, kent merkezindeki salonlarda oynayan filmler ayrıca ‘yazlık sinema bahçeleri’ aracılığıyla varoşlardaki 20 ayrı mahallede gösteriliyordu.
Hayatlarında belki de yazlık bir sinemada film izleyen çocuklar ve gençlerle, yıllar sonra yıldızların altında film seyretme özlemini gideren orta yaş ve üzerindekilerle festival filmlerinden birini izlemiştik.
Haluk Ünal sevinçliydi. Yıllarca aklında taşıdığı projesini küçük bir ölçekte de olsa Antalya’da ilk kez yaşama geçirme fırsatı bulmuştu. O yılki Altın Portakal yazısının başlığı da kaçınılmaz olarak ‘Festival varoşa çıktı’ olmuştu.
Bu yıl Diyarbakır’da karşılaştığımızda Haluk Ünal çok şık bir yazlık sinemanın girişinde duruyordu. Yüzünde, projesini tamı tamına uygulayan insanların mutluğu vardı. Çünkü yıllardır gerçekleştirmeye çalıştığı ‘Gezici Sinemalar Festivali’ ilk kez bu yıl, hem de Edirne’den yola çıkmıştı. Keşan, Uzunköprü üzerinden Güneydoğu’ya gelmiş, Diyarbakır, Ergani, Midyat, Kızıltepe aktarmalı olarak Viranşehir’e uzanacaktı.
Aslında Ankara kökenli tiyatrocuydu. 15 yaşında Halkevi’nde başlamıştı tiyatroya. Sonra Ankara Birlik Tiyatrosu’nda oynamıştı. Hacettepe İktisat’ı bitirmişti bu arada. 12 Eylül olunca da İstanbul’a göçmüştü. Film seslendirmeleri, Etkin Sanat Merkezi ile turneler derken 1985’te Bilge Olgaç’la karşılaşmıştı. Zaten siyasi polis baskısıyla tiyatroyu kapatmak zorunda kalmışlardı. O da Bilge Olgaç’ın asistanı oldu. O zaman Gülüşen filmine yeni başlıyordu Olgaç. Zaten o yıllarda da tiyatrocular topluca sinemaya geçiyorlardı. Haluk’a göre ’12 Eylül’ün tiyatronun canına okuduğu yıllar yaşanıyordu’.
95’lere kadar sürdü Haluk’un asistanlığı. Senaryo da yazmaya başladı. İlk senaryosu Çökertme’yi Tunca Yönder çekti. Sonra yazdığı diğer senaryolar film oldu, klip ve reklam çalışmaları yaptı. TRT yapımı dramalarda, bazı gazete ve dergilerde redaktör, köşe yazarı olarak çalıştı. 
‘Gezici Sinemalar Festivali’ ilk kez 1995’te düştü aklına.


“Kayıplar üzerine bir belgesel çekimine başlamıştım o yıl. O projenin hedef kitlesine belgeseli mevcut dağıtım ağı içersinde ulaştıramayacağımı gördüm. Bu filmi insanlara götürmek için portabl bir sistemle gezici bir sinema oluşturmak gerektiğini düşündüm. İlk denemeyi de 1999′ daki Antalya Film Festivali’nde yaptım. İlk kez beş altı merkezde film gösterilen bir yapıdan çıktı festival ve varoşlardaki 20 mahallede 45 bin kişiye ulaştı filmler. Festivalden sonra iyice netleşti bu proje. Demek ki portatif salon mümkündü. Sinemayı bir yerden diğer bir yere taşıyabilirdim. 2000 yılında projeyi artık birilerine anlatacak kadar hayal eder hale gelmiştim.”
Başlangıç okullarda
Para aramak yerine, var olan olanaklarla uygulamaya başlar projesini. Her okul salonunu sinema salonuna dönüştürür. 2001 kışında ‘Gökkuşağı Sinemaları’ adıyla okullara turneye başlar. Öğrencilere çocuk filmleri gösterir. Antalya’da ve okullarda yaşadığı deneyimle bir sponsor dosyası hazırlayarak, uygulanmış bir proje ile kapı çalmaya başlayacak duruma gelmiştir.
“Bir gün Tunca Yönder bir televizyon filmi için çağırdı. Konuştuk. Anlaştık. Tam kalkacakken ‘Başka ne yapıyorsun’ diye sordu. Projeyi anlattım. O toplantıdan ortak olarak çıktık. Şirketi kurup sinema için prototip imalatına giriştik. Trakya bölgesinden başlayıp tek tek belediyelerle anlaştık ve turnemiz başladı.”
Edirne’den çıkılır yola. Bir minibüs ve bir römork sinema salonu, sinema bahçesi olmayan kente ya da ilçeye gider. Boş bir alanda durur konvoy. Anonslar yapılır. Afişler asılır. Demir aksamlar monte edilir, üzeleri mavi bir naylonla çevrilir. Romörkün arkasından bir beyaz perde çıkar ve sinema kurulur. Akşam olunca akın akın çocuklar ve yaşlılar gelir. Yine eskisi gibi gazozlar içilir, ayçiçeği çekirdekleri ‘çıtlatılır’. Batıdan doğuya her türden sinema izleyicisiyle karşılaşılır. Ama coğrafya değişse de belli bir yaşın üzerindekilerin yaklaşımı hiç değişmez; ‘Ah o çocukluk sinemaları’. Her gece büyük bir özleme tanıklık eder Haluk. Ama aynı zamanda yaşadığımız coğrafyanın başka bir dramına da tanık olur. Kadınların ve hele çocukların çok büyük bölümü yaşamlarında ilk kez bir sinemada oturup film seyretmektedirler.
“Batıda insanlar para ödedikleri şeye kıymet veriyorlar. Ucuz olana da kuşkuyla bakıyorlar. Doğuya doğru gidince İstanbul’a, Ankara’ya, İzmir’e göre izleyici profili çok değişiyor. Teyzeler, amcalar, tesettürlüler, mini etekliler hep birlikte film izliyor. Farklı kültürler sinemada harman oluyor. Ancak turnenin Doğu kısmına gelince ‘İyi ki yaptık’ dedirtti. Doğu kısmının sponsorluğunu Osman Kavala üstlenmişti.
Doğu’da. İki film arasında Batı müzikleri çalınıyor. Doğuda çocuklar şaşırtıcı bir biçimde rock and roll yapıyorlardı. Dünya neyle dans ediyorsa onlar da onunla dans ediyorlardı. Ama bir kısmı da halay çekiyordu. Batman’da, kadın intiharlarının doruğa tırmandığı o kentte filme en çok kadınlar geliyordu. Bölgedeki kadın örgütlerinin hepsi bulundukları yerde sinema salonu açmak istiyordu.”
Bağdat’a turne
Haluk’un turne boyunca gözlediği Türkiye’nin geçen süreçte kültürel ve sanatsal açıdan nasıl da çölleştiğinin bir göstergesi: “40 yaşın üzerinde olanlarla konuşurken ‘Bizim şu mahallede iki, şu semtte üç sinema vardı’ diye anlatıyorlar. Görünen o ki bu ülkede 40 yaşın üzerinde sinema görmemiş insan çok az var, 30 yaşın altında da neredeyse sinema görmüş insan yok. Arada böyle bir uçurum oluşmuş.”
Haluk’un yeni projesi şimdiki hayali bir ‘Yılmaz Güney Filmleri Turnesi’ yapmak. Son turnesi Bağdat’a oldu. Arapça altyazılı Türk filmleri oynadı Bağdat Fuarı boyunca Gezici Filmler Festivali’nde. 
Haluk Ünal şimdi yeni ‘Gezici Sinemalar Festivali’ yolcukluklarına hazırlanıyor. Bir gün yaşadığınız kentte, ilçede ‘göçmüş yazlık sinemalar bahçesi’ anılarınızı Kemal Burkay’ca ‘Hadi Gülümse’tir. Çünkü yaşadığınız yere bir mavi minibüs, bir römork ile Haluk Ünal gelirse ‘belki şehre bir film gelir’.