07.06.2020

A. Halûk ÜNAL

Malumun ilanı sayılsa da söze en önemli gerçekle başlayalım; İslamcı, Faşist Türk Saray İttifakı 20 Temmuz 2016’da başlattığı sivil darbeyi kesintisiz olarak sürdürüyor. 

Çatışma ve kutuplaşma eksenine yerleştirdiği açık diktatörlüğünü adım adım konsolide ederken; başta Kürt Özgürlük Hareketi ve “Türk solu”nun ortak mücadele zemini HDP olmak üzere, kendisinden olmayan ve muhalif kabul edilebilecek bütün kesimleri, düşmanlaştırıp, kriminalize ederek, sindirip, susturmak, kımıldayamaz hale getirmek için elinden gelen her türlü psikolojik harp yöntemiyle fiziki şiddeti iç içe ve birlikte kullanıyor.

Bu operasyonun ardında çok önemli bir sermaye fraksiyonları ittifakı mevcut. 

Söz konusu ittifaka kitlesel düzeyde gerçeklik ve güç kazandıran da yalnız AKP/MHP değil bütün sermaye partileri. 

CHP, İYİP, DEVA, GELECEK ve REFAH partileri, aralarındaki bütün çıkar mücadelesi ve görüş ayrılıklarına rağmen, bir konuda hepsi hem fikir; “Türkiye’nin geleceğini korumak, Türklük Sözleşmesini ve bu temelde örgütlenmiş kapitalist modeli/devleti korumak.” 

T.C.’nin “bekası”, karşılıklı mücadelenin “kırmızı çizgileri” böylesine net ve tartışmasız. 

Eksiksiz tamamı, ırkçı, sömürgeci ve yayılmacı bir siyaseti işaret eden yerel ve küresel patronlarının ihtiyaçlarına hizmet etmekte tereddütsüz.

Kala kala, bu gidişi durdurup, farklı bir yöne çevirecek olan Kürt ve “Türk” sosyalist ve demokratları kalıyor. “Direniş ve haysiyet kardeştir” adlı destanı, 68’den bu yana bayrak yarışı gibi yazmayı sürdürüyoruz. 

Ama yetmiyor, gündemi belirleyemiyor, gidişatı tersine çeviremiyor, en önemlisi de büyüyemiyoruz. 

Oysa en son aile görüşmesinde Öcalan’ın da kısacık görüşme süresine sıkıştırdığı en önemli mesaj olan “büyümeyi” başarmaksızın, hedeflerimize ulaşmamız imkansız.

Türk solu %2, Kürt solu %11. Peki büyüme tavsiyesi hangi yönü işaret ediyor? 

Çok açık; CHP ve AKP, İYİP, GELECEK, DEVA, REFAH saflarındaki mülksüzler, çalışan sınıf ve prekaryaya işaret ediyor. 

Peki, bu mümkün mü? 

Mümkün değil diyorsanız, “müzmin muhalefet” olmayı kabullenip, taş koyan, çelme takan, 31 marttaki yerinde ve başarılı taktiği “kazanamayabilirim ama kaybettiririm” (yetmez ama evetin bir başka biçimi) süreklileştiren, egemen sınıf pazarlık masalarının anahtar partisi olup, üst katlardaki pazarlıklardan avantaj üretmeye çalışan bir siyasete razı olacağız anlamına gelmez mi?

Neyse ki, HDK/HDP amaç ve programı, üçüncü kutup siyaseti böyle vaazetmiyor. 

O zaman büyümek, bu gidişi tersine çevirmek mümkünse, nasıl?

Sermayenin yerel ve küresel stratejisi?

Önce yerelden başlayalım. Burada sözü Ümit Akçay’a bırakmak istiyorum. Kesintisiz darbenin ekonomi politiğini iyi özetliyor. Bir alıntı için uzun olsa da sabrınıza değeceği inancındayım.

“Günümüzde karşımızda giderek belirginleşen post-neoliberal modelin temel özellikleri şunlar:

1. Kısmi sermaye kontrolleri: 2018 krizi sonrası uygulamaya girdi, 2019da genişletildi ve günümüzde sürüyor. Ekonomik krizin gelişimine göre kapsamı genişleyebilir.

2. Yeni ithal ikamecilik: 2013 sonrasında sektörel ölçekte kısmi olarak gördüğümüz bu eğilim günümüzde güçlenerek sürüyor. Yakın dönemde döviz kıtlığından kaynaklanan sorunları aşmak üzere girişilen yeni ithal ikameci ekonomi politikası, 2019da İVME paketi ile şekillendi. Korona krizi sonrasında da devam ediyor. En son 400 sanayi ürününü kapsayacak şekilde genişletildi.

3. Otoriter emek rejimi: Emeğin disipline edilmesi 24 Ocak 1980 programı ile başlayan neoliberal ekonomi politikalarının ve 24 Ocak programının uygulanmasını mümkün kılan 12 Eylül 1980 askeri darbesi ile oluşturulan yeni devlet biçiminin temel amaçlarından biridir. Ancak otoriter emek rejiminin piyasa ilişkileri aracılığıyla kurulduğu dönem 2001 sonrası olmuştur. Bu anlamda, 2001-2008 arasında iyi AKP’ olarak adlandırılan dönem, aynı zamanda otoriter bir emek rejiminin kurulması dönemidir. Bu bakımdan iyi AKP’ ile kötü AKP’ arasındaki Erdoğan’ın liderliği kadar önemli olan diğer süreklilik, emeğin konumudur. Türkiyedeki geniş emekçi kesimlerin korona virüsü salgınına karşı alınan önlemlerden muaf tutulması, otoriter emek rejiminin sonuçlarından biridir.

4. Otoriter konsolidasyon: 2018de kurulan yeni sistem, ilk aylarında karşılaştığı ekonomik kriz sürecinde IMF programını uygulamayarak, ayakta kalabilme yolunda ilk önemli sınavını vermiş oldu. 2019da küresel finansal koşulların elverişli olması, Erdoğan yönetiminin bu sınavdan geçmesinde en önemli destek idi. Her ne kadar iktidar bloku içindeki gerilimler zaman zaman su yüzüne çıksa da siyasi düzlemdeki temel gündem, yeni rejimin pekiştirilmesi yani otoriter konsolidasyondur. Bunun için 2023e kadar zaman var ve eğer iktidar bloku içinde bir çatlak oluşmazsa, bu sürenin kullanılması olasılığı çok yüksek.

Şimdilerde muhalefete yer alan ana-akım ekonomik ya da siyasi yorumcular erken seçim mi geliyor’ tartışması ile oyalanadursun, temel özelliklerini özetle sıraladığım yeni bir model giderek daha fazla şekilleniyor. Muhalefetin geniş bir kısmı ise, ekonomik sorunların nasıl olsa iktidarı yıpratacağı düşüncesi ile ‘ölü taklidi’ yaparak zaman dolduruyor. Erdoğan yönetiminin girdiği bu yol kısmen de olsa şekillenebilirse, muhalefetin sola açılmadan’ önerebileceği ekonomik alternatifler neler olabilir merak ediyorum doğrusu.”

Bence biraz daha açık konuşmakta yarar var. Akçay’ın çok iyi özetlediği modelde ben, otoriter kavramının yerine açık diktatörlük kavramını kullanmayı daha doğru buluyorumsusuz.

Saray ittifakı, salt ülke içinde yeni bir birikim rejimi inşa etme çabasıyla sınırlı kalmıyor, aynı zamanda Suriye, Irak ve Libya’da yayılmacı ve işgalci bir politikayı da eş zamanlı olarak yürürlükte tutuyor.

Bu alanlarda işgalini pekiştirdikçe enerji ve inşaat başta olmak üzere, içerde geliştirdiği birikim rejimine ek kaynaklar yaratıyor.

Peki, bu yönelim yalnızca Türkiye’ye has bir model mi? 

Küresel sermayenin genel eğilimiyle çelişiyor mu?

Hayır çelişmiyor. 

Özellikle “gelişmekte olan ülkeler” için “Türk modeli” genel bir modele dönüşecek gibi görünüyor. 

Öte yandan bence bütün küresel sermaye merkezlerinde “Çin modeline” nasıl daha yaklaşırız hayali de tutkuyla konuşuluyor. 

Küresel sermaye kar oranlarının düşme eğilimini üç yoldan tedavi etmeye çalışıyor.

Bir yandan dünyada işçi sınıfı saflarına katabileceği hemen bütün kesimlere doğru yayılıyor, genişliyor. 

Son yirmi yıldır Çin devleti sayesinde yaptığı gibi güvencesizlik ve düşük ücret politikası uygulayabileceği coğrafyalara yöneliyor. Örneğin artık Çin’den uzaklaşmak isteyen küresel sermayeye Çinle benzer koşulları sunacak bir seçenek olmayı Erdoğan da hayal ediyor.

Üçüncü olarak da Batı sermayesi kendi topraklarında da Teatcher ile başlattığı, çalışan sınıfların kazanılmış haklarını budama, emeğin maliyetini sürekli daha ucuzlatma saldırısını sürdürüyor.

Bunun da anlamı Türkiye gibi yüzünü faşizme dönmekten başka bir anlam taşımıyor. 

Faşizme karşı demokrasi ittifakı

Faşizme karşı mücadele konusundaki ezberlerimiz, “Faşizme Karşı Birleşik Cephe” (FKBC) kurulması gerektiğini vaazeder. 

Bu ezberin yaslandığı varsayım, faşizmin, toplumun sosyalist ve demokrat azınlığı dışında kalan kesimlerde de önemli rahatsızlıklar yarattığıdır. 

Günümüzde bu ezberi çok güçlü biçimde destekleyen bir psikolojik iklim de söz konusu. 

Bütün solcular nefessiz kalmış durumda ve kısa, orta ve uzun vade tartışması talebine benzer bir yanıtı veriyorlar; “ya bir an evvel şunlardan kurtulalım da, sonra bakarız hepsine”

Keşke, “bir an evvel kurtulabilsek” keşke saray ittifakı dışında kalan partiler ve kitleleri bir demokrasi ittifakında anlaşsa. Keşke… 

Peki, FKBC tarihte doğrulanmış ve başarılı bir mücadelenin zemini olabilmiş midir? Hayır!

Neden?

Faşist hareket, diğer bütün diktatörlük biçimlerinden farklı olarak güçlü bir kitle tabanının rızasıyla iktidarını konsolide ettiği için, toplumda rahatsızlık sahibi kesimler hiç bir zaman caydırıcı bir çoğunluk haline gelemez.

Faşist iktidar, her zaman açık bir diktatörlük olarak, mümkün olan bütün zor, şiddet ve baskı araçlarını başarıyla bir arada kullanabilmiştir.

Ama her iki ciddi dezavantaja rağmen solun caydırıcı cepheler oluşturamamasının asıl nedeni, rahatsızlık sahibi kesimlerin rahatsızlığını “siyasal demokrasi” yoksunluğu sanmasıdır. 

Günümüzde de Türkiye solu, saray iktidarına karşı son dört yıldır hep “siyasal demokrasi” talebi çevresinde ittifaklar arıyor.

Bu varsayımı doğrulayan tek bir kamuoyu araştırması olmamasına rağmen, anlaşılması imkansız bir biçimde ezberlerimize sarılıyoruz.

Tersine bütün kamuoyu araştırmaları halkın rahatsızlığının kaynağında %70 lere varan ekonomi, işsizlik, gelecek endişesi olduğunu gösteriyor. 

Bu eksende kampanyalar, seferberlikler üretmeyen sol, “aşağıdan” genişleyip, yayılan bir büyüme süreci üretemiyor. 

Siyasal demokrasi çerçevesinde ürettiğimiz söylem de eylem de kemik sol bir kitle dışında karşılık bulmuyor.

Bu kez önümüzde kalan “yukarıdan” parlemento temelli ittifak arayışları oluyor. 

Orada da artık tecrübeyle sabit, CHP, İYİP, REFAH, DEVA ve GELECEK partilerinin yönetimlerinin “siyasal demokrasi”den anladığı ile bizimki arasında uçurum var.

Velev ki, uçurum olmasın da tercüme edilebilir çelişkiler olsun, bu partilerin savundukları birikim rejimi, 1980’den bu yana kullandığımız, 2008’den bu yana dünyada, 2014’den bu yana Türkiye’de tıkanmış olan neo liberal model. 

Yani ellerinde “güçlendirilmiş parlementer demokrasi” diye adlandırdıkları geleneksel kapitalist modele zemin olacak, onu besleyecek, sınıflar arası uzlaşmaları sağlayacak bir ekenomik model ve bunun için gerekli kaynaklar yok.  IMF kapısına koşmaktan başka bir fark üretmeleri şimdilik mümkün görünmüyor.

IMF destekli çözümleri hakkıyla denemiş bir sol olarak, halkın yoksulluğunu, yoksunluğunu çözmeyeceğini de iyi biliyoruz. 

Bu nedenle hali hazırda gerek küresel, gerek yerel sermaye açısından, tek “akılcı” model, saray ittifakının yolu. 

Orta sınıflar ve “temiz kapitalizm”

Karşımızda dizili güçlerden iktidar bloku Akçay’ın çok iyi özetlediği stratejiye uygun ilerlemeyi sürdürürken, muhalif gibi duran restorasyoncu sermaye partileri de bir B planı olarak hala orta sınıfların “temiz kapitalizm” umutlarını diri tutmaya yarıyor. 

“Yukarıdan, parlemento partilerinin yönetimleriyle pazarlıklar yoluyla siyasal demokrasi ittifakı” arayışlarının çok vahim bir sonucu da bir B planları olduğu fikrine dolaylı olarak destek vermek. Bir tür kendi ayağımıza sıkmak anlamına gelen bir sonuç bu.

Solun en büyük tarihsel yanılgılarından biri, Kapitalizmin demokratik bir türü olduğuna inanmış, inandırılmış olmamız. 

Sanırım artık, en cahilimiz bile görüyor olsa gerek, ABD ve Avrupa sermayesinin gerek kendi topraklarında, gerek Afrika’da gerekse uzakdoğu’da yüz yıllarca sürdürdüğü sömürgeci, köleci, ırkçı, talan ve soykırımlar sonucunda yarattığı o devasa sermaye birikimiyle kuruldu, “batı uygarlığı.”

Kendi topraklarındaki işçi hareketleri mücadeleyi yükseltip, devrimcileştikçe, “demokratik sosyal devlet” denilen uzlaşma taktiğini kullandılar; ve iç savaşlarını engelleyip, geçici sınıf barışları sağlayabildiler.

“Parlementer demokrasi/sosyal devlet” ideolojisi Bir yandan emperyal merkezlere “iç barış” araçları sunarken, diğer yandan da küresel olarak olağanüstü bir müttefik sağladı; dünyanın bütün orta sınıfları…

Bu büyük, küresel ideolojik hegemonya, her ülkede orta sınıfın gelişmiş marifetlerini, entellektüel birikimini “temiz/iyi kapitalizm” hayaline angaje etti. 

Doksanlı yıllardan itibaren Türkiye halklarının orta sınıfları da bu hayali satın aldı ve siyasetin dengeleri buna uygun biçimlendi. 

Ama artık bitti. O “ cennet” kapitalizmin ufkunda görünmüyor. Görüneceği de çok şüpheli.

Oysa ülkemizde yaşadığımız yapısal krizle birlikte bu ideolojik angajman epeyce yıpransa da hala geçerliliğini koruyor. 

Yukarıda söz ettiğim “ şundan bi kurtulalım da sonrasına bakarız” telaşının altında yeten beklenti, tıpkı salgın konusunda olduğu gibi, temennilerimizi gerçek yerine ikame etme çaresizliğimiz.

Hiç bir ülkede orta sınıfın aydınlanmış, sola açık kesimleri “iyi/temiz kapitalizm” hayalini tüketmedikçe, salt yoksullar ve mülksüzlerle radikal değişim ve dönüşümler sağlanamıyor. 

Bu gün ekonomik ve siyasi gidişat orta sınıfı süratle eritir, “temiz kapitalizm” hayallerini tüketirken, “Babacan, Selocan, Ekocan” beklentilerine su taşımak, yalnızca orta sınıfın ileri atılmasını, mücadele cephesinde yerini almasını geciktiriyor.

Buraya kadar yazdıklarım, elbette, mücadele, müzakere diyalektiğini reddettiğim, bunun sürekli elde bulundurulması gereğini inkar etttiğim olarak anlaşılmamalı. 

Mücadele, müzakere diyalektiği her zaman gerçekçi kitlesel rıza ve mücadele üzerinde anlam taşımıştır, unutmayalım demek istiyorum.

“Önce ekmek sonra ahlak”

Bir kaç yüzyılın en güçlü ideolojik şablonlarından biri olan “sağ insanın midesi, sol vicdanıdır” iddiası, ikameci ve indirgemeci sol tarafından ne yazık ki pratikte “doğrulandı”. 

Sol, gündelik hayatın dönüştürülmesini, ekmek kavgasını sendikalara ve  STK’lara bırakıp, devrimlerin vicdanla (ideolojiyle) olduğunu kabul etti. 

Bunun bedeli de Sovyetler Birliği’nin tekelci devlet kapitalizmine dönüşmesi, ya da Sandinistler gibi, “devrimle” gelip, seçimle gitmek oldu.

Bizim büyümemiz, gündem belirlememiz bu şablonu parçalamaktan geçiyor. 

KONDA Genel Müdürü Bekir Ağırdır, KARAR TV canlı yayınında Ahmet Taşgetiren, Elif Çakır ve Yıldıray Oğur’un sorularını cevaplamış.

“Şubat ayında yaptıkları araştırmada partisizlerin oranının yüzde 36, AK Parti’nin ise yüzde 30’un altında olduğunu – açıklayan Ağırdır- kararsızların birinci parti gözüktüğünü, yeni partilerin bu kitleyi kendilerine çekebileceğini” söylemiş.

Diğer araştırmaların verileriyle birleştirdiğimizde “faşizmin sonunu getirmesi” beklenen bu kararsızlar kitlesinin, “şimdi ekmeğimi kim verecek” sorusuyla hareket ettiğini görmemek imkansız. 

Kapitalizmin “önce ekmek sonra ahlak” diyecek hale getirdiği milyonlara, “önce ahlak” demekle, ya da salt “siyasal demokrasi” vaadetmekle bir yere varılmayacağını görmüş olmalıyız.

“Hem ekmek, hem ahlak” mümkündür, kanıtlamak zorundayız.

Bir yanda Erdoğan’ın yolu, öbür yanda Babacan’ın yolu, peki bizim yolumuzda karın doyar mı, refah olur mu? Bölüşümde demokrasi nasıl sağlanır? Bunu anlatmayacak mıyız?

Solun, yalnızca vicdan olmadığını, ekonomik adalet ve demokrasinin de gerçek temsilcisi olduğunu nasıl göstereceğiz kitlelere? 

Bu iddiayı kanıtlamanın yolu da kuru sloganlar, anti kapitalist pozisyon belirleyen deklerasyonlar olamaz. 

Nasıl bir eğitim, sağlık, ekonomi, konut, ulaşım istediğimizi Ayşe teyzenin anlayacağı bir dille programlaştırabilmemiz lazım.

Bunu yapmasını beklediğimiz “beyin” de merkez komiteleri, parti meclisleri değil, bu çağda artık partilerin tek bir beyni yok. Olamaz. 

Üretici güçlerin geldiği seviye, işçi sınıfının yeni kompozisyonu, bilgi birikimi, buna izin vermiyor.

Örneğin HDP öncülüğünde, eğitim emekçileri, akademisyenler, veliler ve öğrencilerin temsilcilerinden oluşacak bir kongre, kollektif aklın bir parçası olduğu kadar, aynı zamanda yeni yaşamın maarif (irfan aydınlanma) sistemini tasvir edecek beynimizdir.

Sağlık emekçileri ve hastaların temsilcilerinden oluşacak bir kongre, kollektif aklın bir parçası olduğu kadar, aynı zamanda Yeni Yaşam’ın sağlık sistemini tasarlayacak beynimizdir.

Her kongre kendi tasarısının kampanyasını da ülke çapında yürütür.

Bu örnekleri sanat, kadın, ekoloji, ulaşım, konut, yerel yönetim vb. bütün alanlara uygulayın. 

Her birinde “hem ekmek hem ahlak” nasıl olur ve neden bunu soldan başka yapacak güç yoktur, ortaya koyamadığımız müddetçe, kendimizi müzmin muhalefe mahkum ediyoruz demektir.

(*)Önce Artı Gerçek’te yayınlanmıştır.