A. Halûk Ünal

Mücahit Bilici’nin Duvar’da kendi köşesinde yazdığı “Kürtler Türkiye’yi neden kurtaramıyor?” başlıklı yazı, önemli bir tartışmayı yeniden görünür kıldı. 

HDP PM üyesi, Yeni Yaşam Gazetesi editör ve köşe yazarı Ender Öndeş’in, kendi köşesinden değil de gidip, Bilici’nin mecrasında “Kürtler kimden kurtulmalı?” başlıklı polemikçi bir yazıyla yanıt vermesi tartışmayı köpürttü ve farklı bir boyuta taşıdı. 

Bir adım sonra akademisyen Özgür Serhatlı polemiği sertleştirerek; Öndeş’e “yanıt verdi.” 

Ve nihayet Ayşe Düzkan da kendi köşesinden Artı Gerçek’de “Kurtuluş Meseleleri” başlıklı bir yazıyla bu polemikçi akıntıya katılmayıp, adil olmaya çalışan bir yazıyla tartışmaya katıldı.

Ben bu yazıya çalışırken, bu konu üzerine son yazı da Yeni Yaşam’da “Sahi, HDP Kürt Partisi mi?” başlığıyla Kenan Kırkaya tarafından yayınlandı. 

Ali Can Önlü de farklı bir konuda bilgi verirken, bu tartışmalara da değindi. 

Sosyal medyada kendi muhitim itibariyle Ender Öndeş’in yazısı HDP’li “türklerin” tercümanı olmuş; “benden değilsen hasımsın” zihniyetini de kışkırtmış görünüyor. 

Öte yandan Kürt devrimcisi arkadaşlarımın hiç biri sosyal medyadan bu tartışmaya katılmadı.

Ama ilginçtir ki, bir kürt aydını ya da yazarına Türkler, verdi, veriştirdi. 

Sevgili Ayşe’nin söylediği gibi; “kürt hareketi üzerinde, bu hareketle uzaktan yakından ilgisi olmayan, hatta siyasetle ilgisi bulunmayan kürtlerin dahi söz hakkı var; çünkü bu hareketin başarısı ya da başarısızlığı doğrudan onların hayatını etkiliyor.” 

Bu tespitlerden sonra ben niye tartışmaya katılmak ihtiyacı hissettim ve ne düşünüyorum anlatmaya çalışayım.

***

Her beş yazarın da buluştuğu Kürtlerle türk solunun ilişkisini yerleştirdikleri (ön kabul içinde oldukları) bağlama (context) katılmadığımı söyleyerek başlayabilirim.

Bence bu yanlış bağlam kendisini, Bilici’nin ve Öndeş’in farklı terimlerle ortaya koyduğu, ama uzun süredir gündemde olan “Türkiyelileşme” tartışmasında da hep görünür kıldı. 

Bilici’nin yazısının okazyon yaratması da aslında, diğer yazarların, yazısında ortaya koyduğu “kimlik” temelli bağlamı – sınıf temelinden itiraz ediyor gibi görünseler de – kabul ediyor olmalarıyla ilgili. 

Karşı yazı yazdığını düşünen arkadaşlar, aslında Bilici ile aynı bağlama yerleştikleri, onun sunduğu “kimlik” bağlamını kabul ettikleri için yazıları bence farklılaşmıyor, polemikten öte geçmiyor.

Kenan Kırkkaya, genel kabul gören bağlamı iyi özetlemiş yazısında; “HDP’yi inşa eden bu Kürtlük bilinci, özgürleşme meselesini tekil bir kimlik meselesi ya da sadece Kürtlük sorunu olarak görmüyor. Bu topraklarda Kürtlük ile birlikte özgürleşmesi gereken o kadar çok kimlik var ki, HDP hepsinin ortak paydalarda güç birliği yapmasını özgürleşme sürecinin vazgeçilmezi olduğuna inanıyor.”

HDP’den söz eden Türk, Kürt bütün bileşenler, Partinin adıyla da müsemma “çoklu kimliklerin” birleşik mücadelesinden söz ediyor. 

Bunun tipik kanıtı Öndeş’in lapsusunda saklı. 

Kendisinden söz ederken “Türkiye devrimci hareketi” terimini gönül ferahlığıyla kullanabilirken, Kürt devrimcilerinin kendilerinden açık alanda “Kürt Özgürlük Hareketi” (KÖH) olarak söz ettiklerini unutup; “Kürt Siyasi Hareketi, Kürt hareketi” diye anması. 

Ya da Ayşe’nin okumalarından süzülen, “hangi mesele kimin sorumluluğunda” diye özetleyebileceğimiz gerçekçi algısı ve sorusu. 

Mealen şöyle algılıyorum; “HDP’nin önünde bir çok mesele var, hepsinin ortak paydası kurtuluş.” 

Aslında yazıda derinleştirmese de Ayşe’nin seçtiği bağlam, Bilici’ye yanıt vermek bakımından daha berrak, Şöyle demiş oluyor bence “ siz sadece kürtlerin kurtuluşunu sorun ediyorsunuz, biz bir çok kimliğin birlikte kurtuluşunu.”

Ama onun yazısı da Bilici gibi kurtuluş bağlamına yerleşse de, bunun kimlikleri aşmak noktasında nasıl bir fark taşıdığını anlatmaya girişmiyor. Oysa bunu en iyi yapabilecek olanlardan biri maddeci feministler. 

HDK kurulduğunda Kürt halkından Ermeni’ye Çerkes’e, feministinden LGBTİ+’ına, sendikalistinden ekolojistine, işçisinden, küçük üreticisine, “çoklu kimlikler” biraraya gelecek ve ortak strateji ve taktik üretmeyi  bir bağlam olarak kabul ettiler. 

Bence KÖH’ün “HDK teklifi” böyle anlaşıldı. Ki, amiral gemisi HDK olacaktı, HDP amiral gemisine dönüştürüldü. 

Bu yazının akışını bozacağı için bu konuyu not düşüp geçeceğim.  Blogumda bulabileceğiniz bir çok yazımda orjinal projede amiral gemisinin HDK olduğunu, HDP’nin parlemento için düşünüldüğünü ama elbirliğiyle amiral gemisine dönüştürüldüğünü, klasik parlementer parti formunun, söz konusu görevleri gerçekleştirmeye uygun olmadığını sıkça belirttim.

Bu noktada çok temel bir soruna daha sahibiz; çoğu “türk solcusu” Öndeş gibi, kendisini enternasyonalist devrimci, sınıf meselesinin “asli sahibi” görüyor. KÖH’ü de demokratik (ulusalcı) devrimciler. Yani aslında komünist devrimci saymıyor. Demokratik devrimci dediklerinde de malum, ulusal kurtuluşun devrimci imkanından söz ediyorlar.

Kısacası “Türk solu”, Kürt devrimci hareketini, nereye ve nasıl konumlandıracağına bir türlü karar vermiyor; veremiyor. 

Öndeş’in “ o da var” dediği ulusalcılığı aşan, ama nereye konulacağına karar veremediğimiz “yeni paradigma” ile hakiki, açık, cesur bir etkileşim olmayınca; ortak bağlam üretmek de imkansızlaşıyor. 

Örneğin, temsili değeri olan bir türk solcusu ve PM üyesi olarak elbette Öndeş, cümleyi;

“Kürt siyasal hareketi nedir gerçekten? Onu sadece ‘Kürtlük’le tanımlayabiliyor muyuz mesela? Yani Kürt hareketi, kurulduğu günden bugüne dek, sadece bir direk bulup bayrak çekmeyi dert edinen bir hareket midir? Katılalım katılmayalım, onu yöneten aklın yazdığı sayfalar, ciltler dolusu ekonomik, sosyal, kültürel, ekolojik görüşler yok mudur ki, iş terminolojik adlandırmaya gelince yalnızca Kürt kelimesini yeterli buluyoruz?”

biçiminde kurup; büyük bileşeni anmak için, “kürt siyasi hareketi”ni ya da “kürt hareketini” nasıl yeterli buluyorsa; Bilici de komünist olmayan, fikriyatının siklet merkezine kimlik meselesini koymuş biri olarak; “kürt kelimesini” yeterli buluyor; üstelik kendisi de kürt. Niye kızıyoruz?

Kimliklerin “bir arada” mücadelesini aşıp, yerel ve dünyalı “bileşik” bir bağlama, bir stratejiye ihtiyacımız var. 

Ancak o zaman Bilici’nin kendi içinde tutarlı kimlikçi yaklaşımına, farklı bir bağlam önererek, anlamlı bir yanıt verebiliriz.

***

HDK, KÖH’ün Bakur kesiminin “aynı iktidara karşı birleşik mücadelesi” için, amiral gemisi olsun diye kuruldu. 

Daha doğrusu KÖH, “yeni paradigma”  çerçevesinde bunu teklif etti; biz de kabul ettik. 

Bu arada bu paradigma kavramı iki kelimeden biri haline gelmiş olsa da anlamı konusunda kim ne düşünüyor bilmiyoruz. 

Bu kavram bilim felsefesine Thomas Khunla Türkiye soluna da Öcalanla dahil oldu. KÖH bu kavramı “apoculuk” anlamında kullanageldi. 

“Türk solundan” bir çok insanın da HDP de bu kavramı sıkça kullanabildiğine tanık olduk.

Ama nedense, sanki HDK/HDP yalnızca “yeni paradigma” üzerine kurulmuş gibi yapıldı. Oysa partinin iki kurucu paradigması vardı; biri diğerinin eleştirisi üzerine kurulmuştu.

Birisi Öcalan’ın “geleneksel sosyalizm” dediği ve hemen bütün türk solunun hala mutabık olduğu Marksist Leninist paradigma; diğeri ise en kapsayıcı halini Bukchin ve Öcalan’da bulduğumuz, “geleneksel çizgiyi endüstriyalist, eril ve devletçi” bulan ve kendi hipotezini ortaya koyan (Kuzey Suriye’de uygulanmaya çalışılan) “komünalist” paradigma.

Bu konuda gereken şeffaflık, açıklık yaratılmadığı gibi, bu gün kime sorsak HDP hakkında Kürtlerle Türklerin ve diğer halkların ortak mücadele zemini diyecektir. 

Bu tanım doğru ama eksik, bu nedenle de yanlış. 

Çünkü tanımın kendisi de Öcalan fikriyatını bilmeyen, pek araştırmaya da gönül indirmeyen, Kürt olmayanların zihinsel gelenekleri nedeniyle “kimlik bağlamından” okunuyor. 

Kendisini Türkiye Devrimci Sosyalist Hareketi olarak gören ve sınıf perspektifinin sahibi kabul edenler için “Kürtler ve diğer halkların ve “kimliklerin” kurtuluşu, Türkiye İşçi sınıfının kurtuluşuyla mümkündür.”

Acaba KÖH, bu zihniyetle iş yaparken, fikri berraklık sağlanmazsa, oluşacak komplikasyonları öngöremedi mi?

Kendilerine “demokratik ulusal kurtuluş hareketi”, “işçi sınıfı perspektifinden kopmuş, demokratik devrimci vb.” (yani geleneğin deyimiyle sapma) muamelesi yapılacağını beklemediler mi? 

Örneğin son açıklamasında HDP eş genel başkan yardımcısı Ali Can Önlü, “”HDP, Kürt Özgürlük Hareketi ve Türkiye Devrim Haraketi’nin ortak fikriyatıdır. Bu zeminin esen rüzgarlara kolay kolay kapılması mümkün değildir.” diyor. Bu hepimizin içten temennisi, ama gerçek bu değil. 

Henüz ortak ve organik bir fikriyatımız yok, ve olması için de zaten geçmişten ders alan hiç bir çaba içine girilmedi. 

Önlü, açıklamasının ilerleyen bir yerinde de “Eksiklikleri ve hatalarıyla en güçlü paradigma HDP’dir.” diyor. 

Tekrar hatırlatalım, HDP’de bir değil iki paradigma var. Ve “bileşenlerin” ortak bir paradigmada anlaştıklarına ilişkin hiç bir kanıt elimizde yok. Ama tersine kanıt çok.

Devam ediyor arkadaşımız. ”HDP, Kürt Özgürlük Hareketi ve Türkiye Devrim Haraketi’nin ortak fikriyatıdır. Bu zeminin esen rüzgarlara kolay kolay kapılması mümkün değildir. ‘HDP Kürdistani mi yoksa klasik solcu mu?’ gibi dar taşmaların yürütülmesi basit değildir. Eksikliklerimiz, yetmezliklerimiz vardır ama ‘Kürt müsün, Türk müsün’ deniliyor. Bu söz, fikriyata saldırıdır. Bu tartışma biçimi HDP’nin tüm farklılıklarını hedef alıyor. HDP tek hatta sıkıştırılmak isteniyor. Kasıtlı ve bilinçli yapılıyor.”

Önlü asıl soruyu sormuyor; herkes neden buradan tartışıyor?

KÖH rahleyi tedrisinden gelenlerin çok iyi bildiği gerçekçiliği yitirir; Önlü’nün açıklamasındaki gibi savunma mekanizmaları geliştirirsek; her zaman olduğu gibi haysiyetle direniriz ama büyümeyi, ülke çapında bir hegemonik blok olmayı hayal bile etmeyelim bence?

Biz “türk solu” romantizm ve psikolojik savunmalardan oluşan ağrı kesicinin müptelasıyız zaten, KÖH’ten öğrenmeyi beklediğimizse gerçekçilik; hakikatin siyasetini üretmek.

Evet, belki HDP’de bir çok üye Öcalan sözlüğüne başvuruyor ama sindirmediğin, hatta inanmadığın bir sözlüğü kullanmakla onu bir politika kılavuzu haline getirmenin aynı anlama gelmediğini “geleneksel sosyalist pratiğimizden”den iyi tanıyoruz.

***

“Türk solu” aynı paradigmanın (konunun sapmaması için Marksist – Leninist diye özetleyeyim) farklı mezheplerinden olmasına rağmen, siyasi ilkeler çerçevesinde bir çok büyük birlik deneyimini hüsranla arkasında bıraktı. Sadece bunlardan ikisini anmakla yetineyim.

Kuru Çeşme toplantıları (89-90) ve ÖDP (95-97) ÖDP’nin ömrü uzun sürse de orjinal proje bence 97 de bitmişti. 

Bu deneylerin bize neler öğrettiğine dönüp bakmak şart.

Olumsuz deneyler üzerine yazmak, bir tek yazıyı çok çok aşar, ama bunların tümünde ölümcül olmuş bir kaç noktaya değinmek şart. 

Ki HDP bunlardan bağışık mı, neden Önlü gibi arkadaşları çok rahatsız eden tartışmalar azalacağına artıyor, anlayalım.

Bir kere, paradigma esaslı birlik zeminleri rekabeti kışkırtıyor. 

Çünkü maddenin doğası gereği her mezhep, paradigmasının/öğretisinin/dünya görüşünün tek doğru temsilcisi – en iyimser ifadeyle- doğrusal gelişme yoluyla “devrimin öncüsü” olacağına inanıyor. 

Kötümser ifadeyle de artık cemaatleştiyse, mevcudu korumak, varoluşsal bir değer (?!) kazanmış oluyor.

Bu nedenle de kendi kitlesinin “birlik” pratiğinde “ötekilerle” harmanlanmaması için elinden gelen azami gayreti gösteriyor. 

İkincisi, bu tür süreçlerde “bileşenler” katiyen ortak fikri agoralar, fikren harmanlanmanın aracı olacak mecralar yaratmıyorlar. Bundan özellikle kaçınılıyor. 

Dahası bu tür birliklerin ortaya çıktığı aşamada çok önemli bir umut oluşup, toplumun solunda yer alan entellektüel güçler de yüzlerini bu odağa dönüyorlar. 

Ama odak bileşenleri, kendi özgül pratiklerindeki gibi bu bağımsız, bireysel entellektüel güçlerin birikimini birliğin fikri havuzuna katmaktan hiç haz etmiyorlar. 

Çünkü mezhebin ruhbanları bunu yaptıklarında hem kendi bilgisizliklerinin ortaya çıkabileceğine hem de “tabanın kafasının karışacağına” inanıyorlar. Bu nedenle, tartışmayı kışkırtacak fikri, entellektüel araçların “birlik” için bölücü olacağını ileri sürerek, yaratmamakta kolayca mutabık oluyorlar. Bölücülüğü kimse sevmez… 

Bu durumda paradigmalarımıza, “bu bir din değildir, bilimsel dünya görüşüdür” demek bile bilim felsefesiyle çatışıyor.

Üstelik, fikren çoğulcu olamayanlar, pratikte çoğulcu olabileceklerini sanıyorlar ki, bu da başka bir hayal. O nedenle aslında birlik, çoğunlukçu ve merkeziyetçi bir ilkeyle yürüyor.

Bu tür birlikler yalnızca odak bileşenleri ve bağımsızlardan oluşan ilk halkalara dönük bir söylem üretmekle sınırlı kalıyorlar. Çünkü gerçekte onları büyütecek, diğer zihniyetlerce parsellenmiş sosyal kesimlerde ikna sağlayacak söylem, nasıl kurulacak, karar verilemiyor. 

Bu durumda, dışarıdaki kimsenin aklına ve yüreğine hitap etmeyecek, vasat, ortalama kurgular ortaya çıkıyor.

Bu tür birlik girişimlerinin ortak kağıtlarında başlığı program olan bir metin bulunsa da, aslında hiç bir zaman gerçek “kurucu, değişim ve dönüşümlerin pratik, politik kılavuzu” bir program yazma cesareti gösterilemediği için büyümek, gelişmek de söz konusu olamıyor. Harmanlanmayı kimse sevmez…

Geçmişte çok daha güçsüz bileşenler tek tek reaksiyoner söylemlerle varolurken, bu sefer daha büyük bir kütlenin birlikte reaksiyonerliğine tanık oluyoruz. Katiyen gündem yaratamayan bu tür odaklar, iktidarın gündemleriyle sürüklenip, duruyor.

***

Aslında az önce bir anlamda acilen yapılması gerekenleri mevhumu muhalifinden söylemiş oldum. Ama bir kez de pozitif cümlelerle yazmaya çalışayım.

Yukarıda da söylediğim gibi ilk olarak, HDP’nin fikri-siyasi zemininde iki farklı paradigmanın olduğunu kabul ecek, bu paradigmaların birbirinden etkileşmesinden, tartışmasından korkmayacağız.

İkincisi, Öcalan fikriyatının da -kendimize yakıştırdığımız gibi- komünalist (komünist) devrimci bir teklif olduğunu kabul edeceğiz. 

Bence şöyle de yazabiliriz; komünistlerin tarihen çözemediği “cinsiyet/ulus/sınıf /iktidar” gerilimini Öcalan, yeni bir biçimde ele alıp, bir çözüme kavuşturmaya çalıştı. Ama paradigma kavramını geleneksel sol gibi ucu kapalı, her şeye yanıt veren, bir din gibi ele almadı, gelişeceğini ve aşılacağını da ön gördü. Yararlandığı ve dip notlarda andığı bütün düşünürler, Gramchi, Bukchin, Wallerstein vb. dogmatizmle mücadele eden örneklerdi. 

Ama yine de , “kurucu, pratik, politik kılavuz olacak bir program ” yazılamadı.

Oysa bu olmaksızın, büyümek, genişlemek, gündem belirlemek imkansız.

Doğru bağlamı yaratacak olan paradigmalar değil, bu prizmalardan analiz edilmiş gerçekliğin nasıl dönüştürüleceğini kitlelere tercüme eden programdır.

Yani HDP çoklu kimliklerin partisi olduğu kadar çoklu prizmaların partisidir. Önemli olan da çoklu prizmaların birlikte yaratacağı kılavuz ışıktır.

Yarın halkın öz yönetimiyle, kendi huzurunu, refahını nasıl sağlardı? 

Nasıl bir anayasayla yönetmek egemenliği halka verirdi? Halkın denetimi nasıl sağlanırdı? 

Nasıl bir eğitim sistemi, nasıl bir sağlık sistemi, nasıl bir adalet sistemi kurardı? 

Dünya krizi karşısında makro ekonomiyi nasıl ele almalı; yerel ekonomiyi nasıl geliştirirmek gerekirdi?

CHP ve AKP  ye oy veren mülksüz ve ezilenlere bunları anlatmadıkça siyasi ilkelerimizle mi büyüyeceğiz? Halk, ilkelerin karın doyurduğuna ne zaman inanmış? 

“Önce ekmek, sonra ahlak” diyen bir halkı, “hem ekmek (refah) hem ahlak” konusunda ikna edemedikçe büyümek, kapitalist iktidar biçimlerinin en kötüsünden en “iyisine” hasmımızı geriletmek nasıl mümkün olacak? 

Radikal demokrasiyi nasıl kuracağız? Ya da devrimci demokrasiyi? Her ne diyorsanız?

***

Peki, bütün bunları 5 yıldır niye yapmadık? 

Gerekliliğine mi inanmadık, yapacak gücümüz mü yoktu? 

Her iki şıkkı seçenler de bize müzmin muhalefeti teklif etmiş olmuyor mu?

İşte tam da burada geleneksel Eflatuncu örgüt anlayışından ve modelinden uzaklaşmamız gerekir. 

Canlı bedenini taklit eden beyin ve organlar modelinden; akıllılar ve bilgililer siteyi yönetsin felsefesinden uzaklaşmamız gerekir. 

Artık nöro bilim bilgi işleyen sistemlerin yaratıcılık ve zeka üretebileceğini; maddenin yapıtaşının enformasyon olduğunu; canlıların yaşamının da bütün hücreleriyle, karşılıklı bilgi işleyen şebekeler örüntüsü olduğunu kanıtlıyor.

Örneğin bu partinin sağlık sistemine alternatif tasarlayacak beyni MYK ve PM değildir. Uzman bir komisyon da değildir. 

İşçi sınıfının yeni bileşiminde, “yeni işçi aristokrasisi”ni (orta sınıf) oluşturan ve önemli ölçüde HDP içinde yer alan sağlık çalışanlarıyla, hastaları temsil edecek bir meclis, tasarının beyni olmalıdır. 

Alternatif maarif sistemini tasarlayacak beyin de varolan eğitimci örgütleriyle, öğrenci ve velilerin oluşturacağı bir meclis olmak zorundadır. 

Bütün alanlarda alternatif tasarımlar yapıldığı ölçüde bağlam, yaratıcı söylem ve eylem birliği yaratılabileceği gibi, gündem belirlemek de mümkün olacaktır.

Yüzyılımızda kapitalist gelişmenin ulaştığı noktada, işçiler sendikalarda, kadınlar feminist hareket içinde, ekolojistler ayrı bir mecrada, etnisiteler farklı mecralarda çoklu şebekelere (net work) sahip. 

Üstelik bu şebekelerin tamamı gevşek de olsa küresel veya bölgesel. 

Ayrıca artık “işçi aristokrasisi” ya da daha güncel popüler ifadeysiyle “orta sınıf” dediğimizde yanlızca endüstri işçilerinin formenleri değil, doktorlar, avukatlar, mühendisler, bilim insanları, yazılımcılar, iletişim ve medya çalışanları, turizm emekçilerinin bir kesimi aklımıza gelmek zorunda.

Esnek çalışma, sigortasızlık, düşük ücretlerle kuşatılmış, göçmenler, kadınlar ve gençlerden oluşan, genel olarak prekarya olarak adlandırılan devasa bir katman sosyal mücadelelerin merkezine yerleşmeye başladı.

Öncü olduğunu iddia edenlerden artık beklenense, bütün bu farklı kesimlerin, katmanların, kimliklerin adına düşünmek, adına eylemek değil (ikamecilik) onların öz iradelerini temsil edecek, öz örgütlenmelerini geliştirmelerine yardımcı olmak, alt yapı, deneyim, bilgi ve koordinasyon sağlamaktır.

Mülksüzler hareketinin belirli bir yerelde, iç bölünmelerinin güç ve eylem birliğini sağlayacak talepler bütününü onlarla birlikte oluşturmak; “başka türlü bir ülkeyi” nasıl kuracağımızı onlarla birlikte tasarlamak, devasa bir çalışmadır. 

Bunun artık ikameci, doğmatik, merkeziyetçi, eril bir sosyal teknolojiyle sağlanması imkansızdır. 

Bu tarzda bir program yaratmadan ne doğru bağlam yaratabiliriz, ne de büyüyebiliriz.

Sürekli ilkeler ve teori zemininde durduğumuz için de herkes bizimle -bu zemine kendi penceresinden bakarak- yanlış bağlamlarda tartışacaktır.

Son sözü bir dostumun yazıyı okuduktan sonra yazdıklarıyla bağlayalım “programı olan bir parti olamazsanız, kimliklerin halkların ortak mücadele platformu olarak kalırsanız, en büyük bileşenin – yeni paradigma farklı söylüyor olsa da – kimlik mücadelesine indirgenme riskiniz artacağı gibi birileri de gelir Kürtlere “ ya sadece tek kimlik partisi olmak “ daha iyi der; hele bir de o kimlik sahiplerinin ekmeğini öncelerse bayağı da ikna edici olabilir.”