Sevgili Hülya’nın yasısına benim başlığım da “Feminizmden Öğrenmek” olurdu. Blogumu izleyen arkadaşlar bilir, Platoncu/Leninist örgütlenme modelini artık “buhar makinesi” olarak ele alıp, sosyalizm tarihindeki saygın yerine koymamızda yarar olduğuna inanıyorum.

Feminist hareket, işçi sınıfının diğer yarısına da çok daha güncel, işlevli, gelecek toplumun öncülü olabilecek politik, devrimci ilişki ve örgütlenme modelleri sunuyor. Aslında Gramchi’den başlayarak, Bukchin, Öcalan ekseninde geliştirilen “komünalist” paradigma (hipotez) hala komünist manifestonun izinde olanlara çok önemli bir yenilenme zemini de sunuyor.

Geçtiğimiz günlerde sevgili Ayşe Düzkan şöyle yazmıştı ” feminist siyasetin hedefi siyaset yapmak değil, dönüşüm yaratmaktır. bu dönüşüm yasalarda olur, toplumun kolektif vicdanında olur, o çalışmaya katılanların bilincinde olur, spesifik bir baskıya maruz kalmış kadınların hayatında olur… herhangi bir konuda, hiçbir sonuç vermeyecek ama insanların örgütlenip bir araya gelmesini sağlayacak çalışma tarzı feminist değildir. yani feministler örgütlenmek için örgütlenmez, harekete geçmek için eylem yapmaz. bugün bunun muhalefetin tamamı için öğretici olabileceğini düşünüyorum.”

İşte Hülya da – bence solun kesinlikle örnek alması gereken bu tarzı- bu paragrafla birbirine bakan hatta onu derinlemesine verimli bir tarihsel özetle anlatan bir yazı yazmış. İyi ki de yazmış. İyi okumalar. (A. H.Ü)

Hülya Osmanağaoğlu

Yazar: Umut GazetesiMayıs 26, 2020

Feminist hareketin bağımsızlığı ve sevişmenin siyaseti - Hülya Osmanağaoğlu

Yakından bakmak ile uzaktan bakmak arasında belirgin bir gerilim var. Kişinin katılımcı olarak dahiliyeti belli bir perspektiften bakıldığında, aslında ihtiyaç. Ancak tarihçi olarak eğitildiğinde, başkalarının bakış açısını kavramak için öznelliğini terbiye etmeli, dizginlemeli ve sınırlandırmalısın. Bu iki bakış açısı otomatik olarak örtüşmez. Tarih zanaatı politik polemikçiyle boğuşmak zorunda. Politik mücadelenin kolayca çözüme ulaşması diye bir şey söz konusu değil. Kadınların kurtuluşu farklı biçimler altında, varsayımlar parçalara ayrılmış olsa da devam ediyor. Ve [kadınların kurtuluşu] bugün sadece bir “tarih” değil.  (Sheila Rowbotham, 2002)[1]

İkinci dalga feminist hareketin alametifarikası erkek egemenliğini bağımsız bir sistem –patriyarka- olarak tanımlamasıydı. Erkek egemenliğini, burjuva toplum yapısının aşılması gereken/aşılabilecek bir eşitsizliğe ya da kapitalizmin alaşağı edilmesiyle zaman içinde ortadan kalkacak bir ideolojiye indirgeyen analiz ve siyasetlerden kopuş gerçekleşmişti. Patriyarka kendi iç dinamikleri olan, erkeklerin kadınların emeğini, bedenini, cinselliğini vd. denetlemesiyle inşa olan ve kendini yeniden üreten bir bağımsız sistem olarak açıklanıyordu.

“Özel alan politiktir” cümlesiyle en özet ifadesini bulan maddeci feminizm, kadınların kurtuluş mücadelesinin paradigmasının da özel alandaki kadın-erkek ilişkilerinin çözümlenmesiyle belirlenebileceğini söylüyordu. Ev içindeki kadın erkek ilişkilerini, kadınların ev içinde harcadıkları emeğe erkekler tarafından karşılıksız el konması üzerinden analiz eden ve kadınların karşılıksız emeğinin sürekli kılınmasını, eş zamanlı olarak bedenlerinin ve cinselliklerinin ev içinde ve ev dışında denetlenmesi ve baskı altına alınmasıyla mümkün kılan sistemin adı patriyarkaydı. Maddeci feminist akımlar esas olarak kapitalist toplumda patriyarkanın kendisini nasıl inşa ettiğini ve yeniden ürettiğini analiz ediyorlardı. Kadınların emeğine ev içinde erkeklerin karşılıksız el koymasının ön şartı/sonucu olarak, ailenin nasıl inşa edildiği, kadınların bedenlerinin ve cinselliklerinin erkekler tarafından nasıl denetim ve baskı altına alındığı, kamusal alana çıkış koşulları ve [zaman içinde lezbiyen feministlerin seslerini yükseltmesiyle]  bizzat heteroseksizmin egemenliği ortaya konuyordu. Kuşkusuz patriyarka ile kapitalizm ilişkisine dair farklı yaklaşımlar vardı, ancak bu kuramsal farklılıklar ikinci dalga feminist hareketin bir bütün olarak ele alınmasını engelleyecek boyutta değil.

Feminist hareketin örgütlenme formları, kapitalizmden farklı iç dinamikleri ve kendini yeniden üretme yöntemleri olan patriyarkaya göre şekillendi. Birinci dalga feminist hareket gibi ayrı örgütlenmeye yönelirken, birinci dalgadan farklı olarak örgütlenme anlayışı ve formları da değişmişti. Merkezileşmeyi ve azınlık çoğunluk ilişkisini reddeden, mutabakat ile karar almayı esas gören, kadınları [dışarıdan] bilinçlendirmeye, yukarıdan aşağı bilgi ve deneyim aktarmaya değil, her kadının deneyimiyle çoğalarak patriyarkanın farklı veçhelerini ortaya çıkaran bir örgütlenme anlayışı söz konusuydu. Yeni siyasetin temel taşlarını kadınların ezilme biçiminin nasıl kavrandığının ifadesi olarak görmek mümkün. Bu yaklaşımın en önemli temelleri olarak bilinç yükseltmeyi, önderlik ilişkisini reddetmeyi ve seçkinciliğe hayır demeyi görebiliriz.[2]

Özellikle 60’ların sonlarında dünyada yükselen toplumsal mücadeleler içindeki kadınların, bu hareketler içinde kendilerini hem parçası oldukları mücadele hem de kadınlar olarak yaşadıkları ezilmişlik bağlamında siyasal olarak ifade edemiyor olmaları, parçası oldukları muhalif hareketleri sorgulamalarıyla sonuçlandı. Bu anlamıyla ikinci dalga feminist hareket de aynı birinci dalga gibi sadece soyut olarak patriyarkaya değil, parçası olduğu toplumsal hareketlere “de” eleştiri yönelterek ortaya çıktı. Hem örgütsel form olarak ayrıştı hem de birinci dalga gibi kendi bağımsız siyasal hattını inşa etti. Aslında örgütlenme formuyla bağımsız siyasal hattın belirlenmesi eş zamanlı olarak hayata geçti. Kadınların kendi yaşadıkları ezilmişlikten yola çıkarak siyaset üretmeleri gerek özel alanın politikasının gerekse kamusal alanda varoluş koşullarının dönüştürülmesi politikasında kendini gösterdi.

Ford fabrikasında grev yapan kadın işçiler endüstride eşit haklara ilişkin yapılan bir konferansta, İngiltere, 1968.

Birinci dalga feminist hareketin sınıf mücadelesi içindeki yansıması erkeklerin kadınları ücretli emek gücüne ve sendikalara dâhil etmeme politikasına karşı verilen mücadelede cisimleşmişti.[3] İkinci dalgada ise erkeklerin kadın işçilerin sendikalara üye olmalarına engel olmadıklarını, ancak kadın işçileri ve özgün taleplerini yok saydıklarını görüyoruz. “İçererek dışlama”[4] diye tanımlanan bu durum sendikalara üye olsalar da kadınların ücretli emek gücüne katılım koşullarının ve daha fazla sömürüldükleri gerçeğinin görmezden gelinmesi anlamına geliyordu. Kadın işçilerin sınıf mücadelesinin parçası olarak görülmeyişinin bir başka çok önemli ayağı [erkek] sendika konfederasyonlarının kadın meslekleri, kadın işkolları diye anılan işlerde çalışan kadınları örgütlemek için herhangi bir girişimde bulunmayışıydı. İkinci dalga feminist hareket ile birlikte özellikle beyaz yakalı kadınların yoğun olduğu işlerde çalışan kadınların örgütlenmesi başladı. Bu örgütlenme faaliyeti düşük ücretlere karşı mücadelenin yanı sıra iş yerinde tacize ve yapılan işin saygı görmemesine karşı da veriliyordu. En bilinen örnek ABD’deki 9’dan 5’e adlı örgütlenmeydi. Daktilocu ve stenograf kadınlar arasında örgütlenme hızla yayıldı. Yine ABD’de otomobil, çelik, petrol ve hizmet işkollarındaki beyaz yakalıların örgütlenme ağını oluşturarak bağlı oldukları işkolu sendikalarına katılımlarını sağlamak için Sendikacı Kadınlar Birliği Koalisyonu (CLUW – Coalition of Labor Union Women) adı altında örgütlenmeye gidildi.[5] İngiltere’de ise 1968’de kadın işçilerin Ford fabrikasında yaptığı ve filmlere konu olan grev bir dönüm noktası oldu. 1970’ler boyunca sendikalar bir dizi değişime tanıklık ederken 1979’da TUC (Trade Union Congress-İşçi Sendikaları Kongresi) kadınların sendikalarda eşitliğini öngören yeni bir tüzüğü kabul etti. [6]

Feminist hareketin işçi sınıfının [erkek] mücadele paradigmasını değiştirmeye yönelik siyasetinin somut sonuçları oldu. Örneğin İngiltere’de eşit ücret yasası 1970’de kabul edildi ve 1975’te yürürlüğe girdi. Ve yine 1975’te Cinsiyet Ayrımcılığı Yasası çıktı.[7] Diğer yandan feminist hareket beden politikalarını hayata geçiriyor, en önemli ve tabir yerindeyse meşakkatli mücadeleyi de kürtaj hakkı için veriyordu. Kürtaj İngiltere’de 1967, ABD’de 1973 ve Fransa’da 1975’te yasallaştı.[8] 31 Ekim 1979’da İngiltere’de Muhafazakâr Partili bir vekilin verdiği kürtajı sınırlandırma yasa önergesine karşı TUC’un örgütlediği protesto mitingine seksen bin kişi katılmıştı.[9] Aslında bu miting feminist hareketin sınıf mücadelesi üstündeki etkisini göstermek açısından tarihsel bir önem taşıyordu.

Kadınlar arası eşitsizlikler, sınıf, ırk ve heteroseksizmin patriyarkayla nasıl iç içe geçtiğinin sorgulanması ayrı örgütlenmelerin de önünü açtı. Sancılı ve tartışmalı süreçlerden geçilerek patriyarkanın farklı egemenlik ilişkileriyle kendini yeniden ürettiği hem kuramsallaştırıldı hem de politik mücadeleye dâhil edildi. İkinci dalga feminist hareket bir yandan sınıf hareketi, ırkçılık karşıtı hareket ve savaş karşıtı hareket içinde mücadele ederken, bir yandan kürtaj ve eşit haklar için yasal değişikliklere yönelik kampanyalar örgütlerken bir yandan da kadın olarak gündelik hayatın nasıl yaşandığını sorguluyordu. Dayatılan güzellik normları, aşk, sevişme, evlilik, heteroseksüel ilişkiler feminist hareketin gündemiydi. Neyin öğrenilmiş erkek egemen sevişme dayatması olduğu neyin cinsel taciz tecavüz ve erkek şiddeti olduğu, heteroseksüel aşkın nasıl öğrenildiği feminist mücadelenin temel gündemleri olageldi. İkinci dalga feminist hareket özellikle ortaya çıktığı ilk 10-15 yıl boyunca kendi tam bağımsız siyasal hattını ve mücadele yöntemlerini belirlerken aslında bir bütün halinde dünyadaki toplumsal muhalefet hareketlerinin de gündemlerini ve örgütlenme tarzlarını etkiledi/belirledi.

Miss America Güzellik Yarışması’nın yapıldığı bina önünde feministler yarışmayı protesto ediyor. İkinci dövizde “Makyaj ezilmişliğimizin yaralarını kapatır mı?” yazıyor. New Jersey/ABD, 7 Eylül 1968.

Türkiye’de feminist örgütlenme

80’lerin ortasından itibaren Türkiye’de siyasal hayata müdahil olan [ikinci dalga] feminist hareket de benzer ilkeleri benimseyerek kendini inşa etti. Yaklaşık otuz beş yıldır bir dizi soruna rağmen bağımsız feminist siyaset kendini [pek çok soruna ve zorluğa rağmen] bu ilkeler çerçevesinde örgütlemeye çalıştı. Bu yıllar boyunca feminist siyaset kendini feminist olarak tanımlayan kadınların binlerce katı sayıda kadının hayatını değiştirdi. 87’de bin kadınla yapılan dayağa karşı yürüyüş, bugün milyonlarca kadının 6284 sayılı yasa ve İstanbul Sözleşmesi ile erkek şiddetine karşı koymalarının ilk adımları oldu. 1990’da yine feministlerin kampanyası ile değişen 159. madde ile kadınların eşlerinden izin almaksızın çalışmaları mümkün hale geldi. Son yıllarda toplu taşımada “bacağını topla” başlığıyla anılan kampanyanın en cesur adımları 1989’un Kasım ayında başlayan “mor iğne” kampanyası oldu. Bu kampanyalar hayata geçirildikleri dönemde belki de en çok sosyalist solda alay konusu oldu. Ancak kadınlarca benimsendi. Tek tek kadınlar erkek tacizine dur demeye başladı. Sosyalist solun ve toplumsal muhalefetin farklı kesimlerinin tepkisine rağmen feminist hareket kendi örgütlenme formlarıyla aldığı kararlar ekseninde kendi bağımsız siyasal hattını feminist kampanyalar çerçevesinde hayata geçirdi. Aslında kampanya tipi örgütlenme de feminist hareketin her daim ayırt edici çalışma tarzlarından biri olageldi. 90’larda ve 2000’lerde bir dizi ideolojik, politik ve örgütlenme bağlamında dönüşümden geçen feminist hareket kendisiyle birlikte toplumsal muhalefet içinde de ciddi dönüşümlerin önünü açtı. Bugün hala devam eden bir dizi çok ciddi soruna rağmen gerek sosyalist solda gerekse sınıf örgütlerinde önemli değişimler yaşandığını gördük.*

Dayağa Karşı Dayanışma Yürüyüşü, 17 Mayıs 1987. Yürüyüşün nedeni Çankırı’da Mustafa Durmuş adlı bir hakimin, dayak nedeniyle boşanmak isteyen bir kadının davasını, “Kadının sırtından sopayı, karnından sıpayı eksik etmemeli” diyerek reddetmesiydi. (Fotoğraf: Çatlak Zemin)

Feminist hareket 2000’lerden itibaren farklı örgütsel biçimlerde kampanyalarıyla hem kendini örgütlemeye devam etti hem de kadınların hayatlarını dönüştürmeye hız vermelerini mümkün kıldı. 2001’deki medeni yasa değişikliğini 2004’de TCK’daki değişiklik ve AKP’nin zinayı yeniden suç sayma girişiminin püskürtülmesi takip etti. 2000’lerin ortalarından itibaren “kadın cinayetleri politiktir” diyerek erkek şiddetinin kadınların direnişi karşısındaki yükselişiyle mücadele öne çıktı. Feministlerin öldürülen kadınların davalarını takibe başlamasının geldiği aşama, kadınların ölmemek, erkek şiddetine dur demek için erkekleri öldürdüğü davalarla “kadınlar hayatlarını savunuyor” sloganında cisimleşti. Eş zamanlı olarak neoliberalizmin kadın emeği üzerinden kendini yeniden üretmesine karşı kadınların ücretli- ücretsiz emek kıskacını eksen alan politikalar üretildi. Ancak hem erkek şiddeti ve kadın cinayetleri hem de neoliberalizm ve kadın emeği üzerine üretilen feminist politikaların merkezine “aile” konuldu. AKP’nin kadın düşmanı her politik girişimine kalkan yaptığı aileye karşı feminist hareket tabir yerindeyse özüne dönerek aile karşıtı sözü yükseltti. 2010’lara gelirken feminist hareketin aile karşıtı politikaları toplumsal muhalefetin büyük bölümü tarafından istihza ile karşılanırken bugün AKP’nin geldiği nokta bağımsız feminist siyasetin öngörülerini maalesef doğruladı. Sadece 10 -12 yıl kadar önce o dönem sadece feministlerin kullandığı “erkek şiddeti” kavramına itiraz edilip “kadına yönelik şiddet” ya da “erkek egemen şiddet” ile ikame edilmeye çalışılırken, bugün “erkek şiddeti” kavramının politik olarak her kesimce benimsendiğini görüyoruz. Yine 10-12 yıl önce feministler “aileniz batsın” dediğinde gösterilen tepkilerin bugün neredeyse görünmez olması gibi…

Bugün ve AKP’den sonrası

O günlerde sosyalist erkeklere şikâyetlerimizi mırıldandığımızda Lenin’in “Kadınların Kurtuluşu” broşürünü okumamızı söylüyorlardı.  “Politika” o idi. Ancak Lenin korselerden, bigudilerden ya da sutyenlerden bahsetmiyordu. Keza, güzellik hakkında da bir lafı olmamasının yanı sıra, seksin 1960’ların sonunda yirmili yaşlarındaki genç kadınlar için ne ifade ettiği üzerine de bir fikri yok gibi görünüyordu. Bu durumda bahsi geçen “politikanın” kapsamının bir miktar genişletilmesi gerekmiyor muydu? (Sheila Rowbotham, 2002)[10]

2000’lerden itibaren feminist hareketin kendi bağımsız gündemi ve örgütlenme formuyla hayata geçirdiği en önemli eylem hiç kuşku yok ki 8 Martlarda yapılan feminist gece yürüyüşleri. Artık onlarca şehirde yapılan bu yürüyüşler İstanbul’da on binlerce kadının yasaklara ve polis şiddetine rağmen katılımıyla gerçekleşiyor. İlk yürüyüş 2003’te savaşa karşı örgütlenmiş olsa da sonrasında feminist hareketin kendi bağımsız siyasal sözünü ifade ettiği bir örgütlenme olarak gelenekselleşti. Elbette bugün on binlerce kadının katılmasında Gezi’den sonra her yıl büyüyen AKP tepkisi etkili. Ancak AKP tepkisinin yanı sıra her kadının kendisini yürüyüşün öznesi hissetmesini mümkün kılan örgütlenme formu ve her kadının erkek egemenliğine karşı sözünü içerebilen politik çerçevesi de belirleyici. On binlerin katılımı ve onlarca şehirde örgütlenmesi, feminist hareket ile toplumsal muhalefet arasında, feminist mücadeleyi AKP ile mücadele sınırları içine hapsetme, erkekleri hedef alan siyasal özünü görünmezleştirme, tabir yerindeyse makbul feminizm dayatmaları üzerinden bir tartışmaya neden oluyor. Kuşkusuz bu gerilimi ortaya çıkaran kuramsal ve politik nedenler var. Kapitalizmle patriyarka iki ayrı iç dinamikleri olan sistem olarak ele alınmadığında, yani tek taraflı olarak kapitalizmin patriyarkayı belirlediği varsayıldığında feminist hareketten de beklenen, sadece kapitalizmin cisimleştiği AKP’ye karşı mücadeleyi öne çıkarmak oluyor. Elbette AKP’nin feminist mücadelenin/kadınların bütün kazanımlarını gasp etmeye çalıştığı şu günlerde feminist siyasetin ekseninde de AKP’de cisimleşen patriyarkaya karşı mücadele öne çıkıyor/çıkmalı. Ancak [ikinci dalga] feminist siyaset iki bağımsız (ama etkileşim içinde) sistem tespiti ile yola çıkarken tam da bu yüzden özel alanın politikasını, tek tek kadınların hayatındaki erkeklere karşı mücadeleyi de ana gündemlerinden biri olarak telakki eder.

Feminist Gece Yürüyüşü, İstanbul, 8 Mart 2019.

Son dönemde tam da bu iki ayrı sistem gerçekliğinin önümüze koyduğu tartışmalar oldu. Feministler kendi içimizde ve/veya feministlere akıl vermeye meraklı [erkek] muhalefet ile tartıştık. Birincisi aslında herhangi bir gerilim olmaksızın gündeme gelen, korona sebebiyle yapılan infaz düzenlemesine ilişkin tartışma. AKP’nin tüm muhalefeti cezaevlerinde ölüme terk ederek mafyayı, işçi katillerini ve tecavüzcüleri salıverme girişimi karşısında “infazda eşitlik” talebi öne çıktı. Eş zamanlı olarak kadın hareketi de kadınları öldüren erkeklerin, tacizcilerin ve tecavüzcülerin cezalarının indirilmesine hayır dedi ve bu bir çelişki değil mi, soruları doğal olarak yükseldi. Elbette feminist mücadele cezanın azlığı çokluğu üzerinden kadınları erkek şiddetine karşı koruma siyaseti oluşturmaz. Ancak erkek şiddeti faillerinin durumu burjuva hukukuna bağlı olarak ortaya çıkan insan hakları hukuku çerçevesinde ele alınamaz. Kendini yeniden üretirken erkek şiddetini her daim uygulayan patriyarkaya karşı mücadelenin normları burjuva hukukunun insan hakları normları çerçevesinde değerlendirilemez. Mesele ne kadar ceza alacakları değil kadınlara karşı işlenen suçların bugün ya da yarın herhangi bir affa- indirime tabi suçlar olarak görülüp görülmeyeceğidir. Yani iki ayrı sisteme iki ayrı hukuk normu savunusu olağandı. Bu nedenle tüm toplumsal muhalefetle birlikte, aslında AKP muhaliflerinin korona günlerinde cezaevlerinde ölüme terk edilmemesi için infazda eşitlik demekle, kadın hareketinin ve feminist hareketin erkek şiddeti faillerinin cezalarında indirim yapılmamasını istemesi arasında bir çelişki söz konusu değildi.

Bir başka tartışma AKP’nin cinsel istismarı aklama ve kız çocuklarına evlilik adı altında tecavüz eden erkekleri salıverme girişimine gösterilen tepkiler esnasında gündeme geldi. 13-15 yaşlarındaki kız çocuklarının kendilerinden 15 yaş büyük tecavüzcü erkeklerle “evlenmeye” zorlanmasına karşı eylemlerimiz sürüyor. Ancak milyonlarca kız çocuğu için 13-15 yaşındayken evlendirilmek söz konusu olmasa da baba, aile şiddeti söz konusu. Bu ülkede hâlâ kız çocukları erkeklerle flört ettikleri için okuldan alınıyor, eve kapatılıyor, dayak yiyor ve hatta Şeyma Çubuk gibi babası tarafından öldürülüyor. Milyonlarca genç kadın erkeklerle arkadaşlık, flört ettiği ya da seviştiği için hayatının karartılmasından ve/veya babaları tarafından öldürülmekten korkuyor. Babaların, dayıların, amcaların, aile meclislerinde evin ergen erkek çocuklarıyla “kızları da götürmeye başladın mı” şeklindeki leş erkek muhabbetleri herkese tanıdık gelir. Ancak biz en “modern” ve “solcu” babalardan, dayılardan ya da amcalardan hiç ergenlik çağındaki kız çocuklarına aile meclislerinde “eee götürüyo musun okuldaki oğlanları” lafını duymayız. Kız çocuklarının ve genç kadınların cinselliği yoktur, hatta sevme âşık olma hakları da yoktur. Milyonlarca kız çocuğu ve genç kadın bu baskı ile yaşamak zorundayken, feministler on beş yaş büyük tecavüzcülerle evlendirmeye hayır derken kız çocukların ve genç kadınların flört etmelerinin ve yaşıtlarıyla sevişmelerinin olağan olduğunu da savunur. Sevişme ile tecavüz arasında bir bağ kurmadığımız gibi flört ve sevişme ile evlilik arasında da bir bağ kurmayız. Bunlar arasında bağ kurarak “sırası mı” demek aslında yine evlerdeki erkeklerin hegemonyasını sarsmadan makbul feminizm yapma dayatmasından başka bir şey değil. Ve bir yandan da aslında anti feminizme, popülizme ve muhafazakârlığa savrulmanın göstergesi. AKP on sekiz yıldır iktidarda ve öyle kolay kolay da gideceğe benzemiyor. Feministler de kız çocuklarının tecavüzcülerle evlendirilmesine hayır derken evlerde, ailelerde kız çocuklarına hayatı dar eden AKP’li olmayan babaların onayını almak için makbul feministlik rolü yapamazlar.

Evet, feminizm kız çocuklarının ve genç kadınların ilerideki yıllarda erkekler karşısında daha güçlü olmaları için kendi bedenleri, duyguları, cinsellikleri ve hayatları üzerinde söz sahibi olmalarını teşvik eder. Bunu da feminist mücadelenin her anının bir gereği olarak kabul eder. Her birimiz yıllarca evde telefonda herhangi bir erkek arkadaşımızla konuşurken bile kız arkadaşımızla konuşur gibi numara yapmak zorunda kalmışsak, bugün hala genç kadınlar sevgililerinin adını telefonda başka bir isimle kaydetmek zorunda kalıyorsa, kız çocuklarının yaşıtlarıyla flört etmesinin ve sevişmesinin hak olduğunu söylemek feminist siyasetin her daim gereğidir. Çünkü feminist siyaset susarsa babalar, amcalar, dayılar hiçbir zaman kız çocuklarının da ergen erkek çocuklar gibi flörte, sevişmeye hakkı olduğunu kendiliklerinden düşünmeyecek. Çünkü feministler ve LGBTİ+lar susarsa kız çocukları kız çocuklarını sevdiklerini, erkek çocukları erkek çocukları sevdiklerini ya da biyolojik cinsiyetleri nedeniyle kendilerine atfedilen cinsiyet kimliğini kabul etmediklerini açıklamaktan hep korkacak, açıkladıklarında şiddet ve ölüm tehdidi altında kalacaklar. Çünkü feministler ve LGBTİ+lar susarsa çocuklarının özel üniversite ya da Avrupa’da üniversite okuması için para biriktirmekle övünen babalar/aileler asla çocuklarının vajinoplasty** ameliyatı için para biriktirdiklerini söylemeye başlamayacaklar. Hetero-patriyarka bugün kendini elbette esas olarak AKP’nin dini baskı ve erkek şiddetiyle hayat bulan kadın ve LGBTİ+ düşmanı politikalarıyla yeniden üretiyor ancak hetero-patriyarka AKP ile ya da dini baskı ile sınırlanacak bir sistem değil ve gündelik hayatın sıradanlığı içinde yeniden ve yeniden inşa oluyor. Bu nedenle feminist siyaset gündelik hayat içinde milyonlarca kadının yaşadığı baskı ve şiddete AKP gidene kadar bigâne kalamaz. Feminist hareket ve LGBTİ+ hareket toplumun hazır olmasını ve sırasının gelmesini bekleyerek siyaset yapmaz!

Galiba esas sorun AKP gidince başlayacak. Bağımsız feminist hareket kimseye AKP gidince neoliberalizm ve kadın emeğini en önemli politik mücadele alanı haline getireceğinin sözünü vermiyor. Feminist hareket o zaman da patriyarkaya karşı mücadelenin neyi gerektirdiğini kendi örgütlenme ve siyaset yapma tarzı içinde belirler. 2019 yılında Yunanistan’da feminist hareket, ceza yasasının 336. maddesindeki değişikliği kutluyordu. Değişiklik tecavüz tanımına ilişkindi. Bizim Türkiye’de “hayır hayır demektir” diye sloganlaşan cinsel saldırganlığa yönelik tutum, Yunanistan’da “evet demediyse hayırdır” “hayır demek zorunda değiliz” denerek kadınlar için çok ama çok önemli olan bir adımla ileri taşınmış oldu. Türkiye’de hâlâ kadınların, o evde o adamla yalnız kalmayı niye kabul ettikleri, yüksek sesle niye “hayır” diye bağırmadıkları, niye bağırarak yardım istemedikleri, fiziksel olarak niye diren(e)medikleri sorgulanıyor. Feminist hareket tüm bunlar yapılmadığında kadınların aslında tecavüze rıza gösterdiklerini varsayan erkek değerleriyle ve erkek yargı kararlarıyla boğuşurken, Yunanistan’da (2018’de İzlanda ve İsveç’te) geçen yasa ile kadınlar “evet” demediklerinde yaşananın tecavüz olarak tanımlanması öngörülüyor.[11] Feminizm ve aslında bütün kadınlar açısından mevzunun basit bir evet- hayır farkı olarak görülemeyeceği çok açık. Elbette bir tek yasa değişikliği kadınları cinsel tacizden, tecavüzden ve isteksiz sevişmelerden korumayacak. Ancak böyle bir yasa ve bu yasa için yapılan kampanyalar kadınların istemediklerinde açıklama yapmak zorunda olmadıklarını bilmelerini sağlayacak ve bu bilgi yıllar içinde kadınlar arasında yayılacak, tıpkı erkek şiddetinin kader olmadığının 1987’den bu yana yayılması gibi. Bağımsız feminist hareketin de AKP’den sonra patriyarkanın hangi veçheleriyle mücadele edeceğine ilişkin bugünden verilmiş bir sözü olamayacağı için yarın bir 8 Mart’ta, feminist gece yürüyüşünde pankartlarda “sevişmek istiyoruz ama erkeklerin kurallarıyla değil” yazan bir slogan olmayacağının da sözü verilemez.

En başa dönersek patriyarka bağımsız bir sistem olduğu için feminist hareket de erkeklerden, sermayeden, devletten bağımsız siyaset yapar ve kendine özgü örgütlenme formları içinde hareket eder. Ama yine de mevzu anlaşılmadıysa ve yine sosyalist feministlere “bakın görün bu feministlerin durumunu yol yakınken ayrılın bunlardan” diye absürt çağrılar*** yapılacaksa bari biraz daha malzeme verelim. Bu yazıyı erkek sol için distopik bir feminist dizi senaryosunun ilk bölüm fragmanıyla bitirelim. Erkek işçi fabrikadan yorgun argın çıkar, evin alışverişini yapar, çocuğu kreşten alır eve gelir ve kapıyı açar. Ne görsün evde, portmantoda asılı bir erkek paltosu ve bir fötr şapka. Derhal çocuğun elinden tutar ve oğlum gel annen meşgul kızmasın şimdi bize, biz bir iki saat daha gidip senle parkta oynayalım, der ve kapıyı kapatıp evden çıkar…  


[1] Sheila Rowbotham, Appreciating Our Beninnings, Socialist Feminist Project içinde, Monthly Review, 2002, sf260

[2] Juliet Mitchell, Kadınlık Durumu, Kadın Çevresi Yay. Çev. Günseli, Gülnur, Şirin, Feraye, Şule, Yaprak, 1984, sf89

[3] Hülya Osmanağaoğlu, Feminist hareket ile sınıf hareketi ilişkisinden tarihsel bir kesit

[4] Gill Kirton, Kadınları Sendikacı Yapmak, Kadınlar ve Sendikalar içinde, Haz. Eylem Ateş, Çev. Hülya Osmanağaoğlu, Hava-İş Sen. Yay., 2009, sf81

[5] Barbara M. Wertheimer ve Anne H. Nelson, “Union is Power”: Skteches from Women’s Labor History, Women- A Feminist Perspective içinde, ed. Jo Freeman, Mayfield Publ.1989

[6] Gill Kirton, age. sf 81

[7] Sylvia Walby, Patriyarka Kuramı, Çev. Hülya Osmanağaoğlu, Dipnot Yay. 2016, sf 86

[8] Andrée Michell, Feminizm, Kadın Çevresi Yay. Çev. Şirin Tekeli, 1984, sf135

[9] Anne Munro, Kadınlar İş ve Sendikalar, Kadınlar ve Sendikalar içinde, Haz. Eylem Ateş, Çev. Hülya Osmanağaoğlu, Hava-İş Sen. Yay., 2009, sf30

* 2008’de kurulan Sosyalist Feminist Kolektif ise, niyetlerden bağımsız olarak iyisiyle kötüsüyle, atipik bir feminist örgütlenme deneyimiydi. Örgütlenme formu anlamında [ne kadar hayata geçirilebildiği tartışma konusu olmakla birlikte] feminist hareketin ilkelerini kabul ederken siyasal olarak söz söylediği konular bağlamında bir hayli geniş bir alan içinde hareket ediyordu denebilir. Ancak bugün ilginç bir biçimde, özellikle bağımsız feminist hareket dışındaki yani sosyalist örgütlerdeki feministlerce, tipik bir deneyim olarak değerlendirildiği yer yer model alındığı görülüyor.  

[10] Sheila Rowbotham, age., sf262

** Cinsiyet geçiş ameliyatı. Bilgilendirme için Beren Azizi’ye teşekkürler.

[11] https://www.amnesty.org/en/latest/campaigns/2019/06/greece-10-steps-justice-for-rape/

https://www.ekathimerini.com/241303/article/ekathimerini/news/amnesty-international-hails-amendment-to-rape-law

*** Bu vesile ile belirtelim sosyalist feminizm, önce sosyalist sonra feminist ya da hem sosyalist hem feminist anlamına gelmez. Patriyarka ve kapitalizmin kendi iç dinamikleri olan iki ayrı sistem olduğunu ancak tarihsel olarak iç içe geçerek birbirlerini belirledikleri ve birbirlerince belirlendiklerini ifade eden ikili sistem kuramının bir başka kavramlaştırmasıdır denilebilir. Feminizm içi bir ayrıma tekabül eder feministlerle sosyalistlerin ayrımına değil. Yani sık sık yapılan “bu feministlere karşı sosyalist feministler görev başına” çağrıları feminizm cahili bir komiklikten öteye geçemiyor.