A. Halûk ÜNAL


Veba salgınından bu yana insanlık ilk kez bu çapta küresel bir felaketle yüzyüze.

Felaketin en belirgin özelliği, dünya üzerinde yaşayan her bir insanı ölümle yüzleştiriyor olması.

Cephe’de çatışma bölgesinde bile, insanın içinde, “kurşun bana gelmez” ihtimali vardır. Bombanın ıslığını duyarsın. Kaçıp saklanabileceğin bir nokta mutlaka bulunur. Ama şimdi öyle mi?

Bu “sinsi, tenimizdeki düşman” her an her yerde, yolumuzu gözlüyor.

Bu nedenle içine ölüm korkusu düşmemiş kimse yok, buna rağmen “hayatta kalmayı” temel mesele haline getirmemiş olanlarsa (örneğin sağlık çalışanları) epeyce azınlıkta kalıyor.

İnsanlık öylesine derin bir bilinmezliğin ve korkunun içine yuvarlandı ki, olup biteni, başımıza geleni anlamakta da zorlanıyoruz.

Kriz, süratle bazı sonuçlar yaratıyor. Yarattığı sonuçlar da milyarlarca insanın algısını biçimlendirmeye başladı bile.

Milyarlarca insanın algılarında ve ezberlerinde radikal değişimler yaşanması ihtimali, kapitalizm dediğimiz zihniyetin de kitlesel kaynağının değişmeye başlaması ihtimali.

Bu nedenle Corona krizinin yarattığı bazı farkındalıkların kısa bir dökümünü yapmaya çalışmak istiyorum.

Bu dökümü yine, yazılarımı düzenli okuyanların iyi bildiği bir bakış açısından yapmaya çalışacağım; hayatın temel sorunu yaşamını sürdürmek değildir. Yaşamdan daha önemli olan değerlerimiz ve nasıl yaşadığımızdır.


Ölüm yaşam çatışması

Şu ana kadar 30 bin insan öldü onbinlerce hatta belki milyonlarca insan daha ölecek. Ve bunun kaç milyonda ya da milyarda biteceğini kimse bilmiyor?

Bu boyutta ölümler ancak 1. ve 2. dünya savaşlarında yaşanmıştı.

Kapitalizm ve onun çağdaş örgütü ulus devletler, bu ölümleri milliyetçilik ideolojisiyle (çağdaş din) meşrulaştırmış ve halkın rızasını almayı başarmıştı.

Oysa bu süreçte, virüs’e karşı hiç bir ideoloji (din, milliyetçilik vb) açıklayıcı ve meşrulaştırıcı değil.

Tersine, bilinen bütün tarih içinde veba salgını sonrasında ilk kez, yaklaşık 8 milyar insanın kaygıları, endişeleri, korkuları küresel olarak tek bir tehdit ve gündem merkezinde buluştu; “coronavirüs tehdidi.”

Bana çok ironik ve trajik gelen bir noktaya değinmeden geçemeyeceğim.

Aslında en tehlikeli meşrulaştırmayı “doğanın intikamı” mecazıyla genellikle “sol” yapıyor diyebilirim. Bu ilk bakışta anlamlı görünen mecaz, olup biteni romantize etmekten, hatta sulandırmaktan başka birşey yapmıyor, bence.

Çünkü, doğanın aldığı bir intikam söz konusu değil.

Virüs, mutasyona uğramış milyarlarca canlıdan biri. Ve kendisine bulabildiği tek konak şu an için insan bedeni.

Çaresizlik, insanın bedenini nasıl bir sosyal örgütlenmenin parçası haline getirmiş olmasıyla ilgili.

Üstelik, insanlığın ulaştığı bilim düzeyi bu “tehdit” karşısında çaresiz değil.

Bilim, kapitalist endüstriyel tıp izin verse, ne kanser, ne HIV, ne de SARS/MERS/Corona tanır.

Yani bu ölümlerin meşru, haklı, inandırıcı hiç bir nedeni yok.

Bilimin ve teknolojinin ulaştığı düzey, insan sağlığını mükemmelen koruyacak, bu tür salgınlara karşı erken uyarı sistemleri kurabilecek düzeyde.

8 milyar insanı çaresiz kılan, endüstriyel sağlık politikaları ve sağlık sisteminin bizatihi kendisi, yani kapitalizm. Buna ileride tekrar döneceğim.


Ölümleri Durdurmak

Algımızı biçimlendirmeye başlayan olgulardan ikincisi, ölümleri durdurmanın tek yolunun, -bilim, teknoloji, organizasyon ve kitlesel seferberlik- çok büyük para gerektiriyor olması.

Yaklaşık 8 milyar insan ilk kez kendi devletinden aynı şeyi; koşulsuz şartsız canını korumasını istiyor.

BM’ye üye 193 devlet, bütün kaynaklarını halkın canını korumak için seferber etmek zorunda olduğunun farkında ve hepsi de yaman bir çelişkiyle yüz yüze.

Bu yaman çelişkiyi anlamak için, kapitalizmin en temel karakteristiği neydi; hatırlayalım?

Kapitalizmin en temel karakteristiğisermayeye kaynak yaratmak ve kaynak aktarmaktır.

Öte yanda halk, hiç bir zaman olmadığı kadar büyük ve kitlesel bir can güvenliği talebi ortaya koyuyor. Ve bunun için çok büyük kaynaklara ihtiyaç var.

Bu noktada yaman çelişki somutlanıyor; devletler ellerindeki ve yaratacağı kaynakları sermayeye mi, halka mı aktaracak?

Kaynaklar, derhal şirketlere, bankalara, borsalara aktarılmazsa kapitalizm çok daha derin bir krize hatta bir çöküşe sürüklenebilir.

Bu durumda devletler, temsil ettikleri kapitalist sınıfa ihanet etmiş olurlar.

Buna karşın, sokağa çıkma yasakları ilan edilip, milyarlarca emekçinin, mülksüzün temel yaşam ihtiyaçları fonlanmazsa, bütün dünya fiilen “sürü bağışıklığı” sistemine teslim edilmiş olur ki; şu anda bir iki çok zengin ülke hariç olan da budur; ölen ölür kalan sağlar sermayenindir.

Bu durumda da devletlerin “halka hizmet için kurulmuş örgütler” olduğu palavrası açığa çıkar; bu kez fıtratlarındaki ihanet, çırılçıplak görünür hale gelir.

Peki, halkı korumaya yetecek kaynak var mı?

Bu sorunun yanıtı tartışmasızve çok açık; evet var!

Sermayeye akıtılan kaynak, savaşa aktarılan bütçeler, halkın canını korumak için kullanılırsa var.

Sermayenin halkın temel ihtiyaçları dışındaki alanlara yaptığı yatırımlar ötelenirse, var!


Toplumcu bir sağlık sistemi

Coronakrizinin sağladığı bir diğer farkındalık da kapitalist sağlık sisteminin ipliğinin pazara çıkması.

Milyarlarca insan bu devasa endüstrinin yuttuğu trilyonlarca doların, yatırımların, geliştirdiği teknolojilerin, önleyici sağlık ve korunma açısından hiç bir anlam taşımadığını görüyor.

Bu gün Güney Kore vb. “başarılı” modellerin deneyimleri bize alternatif, toplumcu bir sağlık sistemi modeline ilişkin ilham veriyor.

Ömür boyu ücretsiz hizmet veren, tam teşekküllü mahalle ve köy sağlık ocakları ağı ve bunların arka bahçesi olan ulusal bir hastahane zinciri, hane hane, fert fert bütün toplumun sağlık sicillerini doğduğu günden itibaren takip edebilir; böyle bir izleme (monitoring) sisteminin verileri, araştırmaları, bilimsel çalışmaları yönlendirebilir.

Dikkat ederseniz, böylesi bir model, katiyen kar getirmez, bu nedenle de insanlık, toplumcu (bir avuç devlet ya da parti bürokratı değil, uzmanların, sağlıkçıların ve halkın doğrudan yönetim ve denetimi)  bir politikaya sahip olmak zorundadır.


Ekolojik Demokratik Özyönetim

İnsanın doğaya egemenliği fikri zaten ekolojik yıkım süreçlerinde çok tartışılır hale gelmişti. Coronakrizi ise bence bu tartışmaya mührünü vurup, endüstrici zihniyeti tarihin çöplüğüne gönderdi.

Venedik kanallarına bu kadar süratle kuğuların ve yunusların dönmesi tesadüf mü sizce? Ya da Avrupa’nın belki de en yeşil ve bakımlı ülkesi İsviçre’ye geldim geleli, yaşadığım şehirde ilk kez kuş seslerini 10 gündür duyuyor olmam tesadüf mü?

İklim krizine eklenen coronakrizi ile iyice anlamış olmalıyız ki, “doğaya egemenlik” denilen pratik (endüstriyalizm), doğayı talan eden ama bu talanın öznesi insanı doğa karşısında korunaklı kılamayan bir zihniyetmiş.

Şimdi endüstriyalizme karşı elimiz kat be kat güçlü.

Hem kapitalizmin hem otoriter geleneksel sosyalizmin endüstriyalizmi de bu vesileyle tarihin çöp sepetine gönderilebilir.

Şimdi ekolojist bir üretim modelini konuşmanın tam zamanı.


Tüketim Kültürü ve Temel İhtiyaçlar

Bu süreçte ortaya çıkan bir başka politik ve pratik gerçek; “temel ihtiyaçlar” kavramının yeniden ve çok güçlü bir biçimde hatırlanmasıdır.

Bu, aynı zamanda kapitalizmin “çılgın tüketim kültürü”ne de vurulmuş bir darbedir.

Ansızın milyarlarca insan “temel ihtiyaçlar” denilen üretim konularının aslında yaşamın sürdürülebilir olmasının temeli olduğunu hatırlıyor veya farkediyor.

Kapitalizmin aşırı tüketim, aşırı kar amaçlı “yarattığı” sahte ihtiyaçların, aslında yaşamın temeli olmadığı hızla farkediliyor.

Peki neden “temel ihtiyaçlar’ temel bir insan hakkı olarak savunamıyoruz.

Neden bütün bu imkanlara ücretsiz olarak ulaşamıyoruz?

Bu farkındalık, kamusal, toplumcu, doğa merkezli ekonomilerin temellerinin de nerede kurulacağının haritasını sunuyor.

Tam burada bazı akıllı insanlardan alıntılarla bir kolaj yapmak istiyorum.

Antropolog Margaret Mead’e uygarlığın ilk işareti nedir diye sormuşlar, “kırılıp iyileşmiş uyluk kemiği” demiş.

“Doğada hiçbir memeli kırık uyluk kemiği iyileşene kadar hayatta kalamaz; iyileşmiş kemik demek, birisi o canlının bacağını sarmış, onu güvenli bir yere taşımış, anlamına gelir.”

İnsanlık ne zaman ki bu gerçeği unuttu, bizi insan yapan şeyi de unuttuk.

Erdoğan Özmen’in hayranlık verici tasviriyle neo liberalizmin kitle kültürü, ya da tüketim kültürünün çoğaltıcısı ve taşıyıcısına dönüştük.

“Başkasına saldırmak, yanıbaşımızdakini küçük düşürmek, komşumuzu utandırmak, güçsüz ve dayanaksız kılmak, çıplak ve savunmasız bırakmak, ipliğini pazara çıkarmak, ifşa etmek göz açıp kapayana kadar neredeyse hakim ilişki/etkileşim biçimi haline geliverdi. Kendimize bir yer sağlama, ahlaki bir konum edinme çabası, kendi ahlak dairemizin diğerlerinden ne denli üstün olduğunu gösteren performanslar neredeyse karakter özelliği katına yükselmiş durumda artık. Başkalarının zavallılıkları, zayıflıkları, başarısızlıkları ve çektiği eziyetler karşısında kapıldığımız bir zevklenme hali var bir de, hepsinin üstüne tüy diken. En vahimi ise şu: Tüm bunları bireyin kusur ve başarısızlık hanesine yazan, tek tek bireylerin -en nihayetinde kendi “seçimleri” olan- psikopatolojisine indirgeyerek açıklayan neoliberal tuzağa hepimizin yakalanması.”

Bu profile David Harveyle birlikte “makul neo liberal özneler” de diyebileceğimiz kanaatindeyim. Harvey daha insaflı yazmış; “ters giden bir şey olursa kendini ya da Tanrı’yı suçlamak, kapitalizmin sorun olabileceğini öne sürmeyi ise asla göze alamamak.”

Yani “uyluk kemiğinin” iyileşme ihtimalini yitirdiğimiz bir anda belki de “imdadımıza yetişmiştir” corona.

Kendimizle yüzleşmemizin çok çarpıcı bir vesilesi olmuştur belki de.

Yaşamı sürdürmenin miktarından ve fiziki kalitesinden çok, hangi değerlerle sürdürüleceğinin, manevi kalitesinin, temel mesele olduğunu hatırlatır belki de.

Belki de milyarlarca insan, yaşadığımız felaketlerin temel sebebinin zihnimizdeki kapitalist olduğunu söyleyecek cesarete kavuşabilir.
 

Sonuç yerine

Bir kere bu krizin bir kaç ay içinde atlatılacağını sananlar büyük yanılgı içinde.

Ne tedavinin ne de aşının bir yıldan önce kitlesel düzeyde etkili olabilmesi mümkün değil.

Şimdilik görüş mesafemiz kısıtlı olsa da, elimizdeki sayısız veri, bu krizin sanıldığından çok daha uzun olacağını gösteriyor.

Çok uzun süre temel sorunlar, bütün çıplaklığıyla görünür kalacak.

Öte yandan her şeyi milyarlarca emekçinin, yoksulun, mülksüzün, içinden geçtiğimiz süreci nasıl anlayacağı, belirleyecek.

Büyük şirketlerin, bankaların ve borsaların sağlığı mı; milyarlarca mülksüzün, yoksulun emekçinin sağlığı mı?

Büyük şirketler, bankalar ve borsalar ölmez, insanlar ölür; onlar aç kalmaz, insanlar kalır!

Üstelik, bütün bunların yanısıra gıda krizi, su krizi gibi sayısız felaket de ufukta göründü, sakın gözden kaçırmayalım.

Muhalif basındaki tartışmalara baktığımızda, solda duran insanların kafa karışıklığı içinde olduğunu görüyoruz.

Sosyal medya ise, depresip ataklarla manik ataklar arasında savrulan kalabalıkların dalgalanmalarıyla malül.

Ülkenin en büyük muhalif ve sol partisi HDP, büyük bir suskunluk içinde.

Kürt özgürlük hareketi, kanla, silahla, soy kırım tehditleriyle yerele ve özele kıstırılmaya çalışılıyor.

Emperyal sömürgeci güçler, dünyanın en büyük, en yaygın ve güçlü hareketi, başını kaldırıp da “yerel ve bölgesel” olanın dışında hiç bir şeye bakamasın, küresel düzeyde hiç bir hamleye öncülük edemesin diye uğraşıyor.

Oysa gün, hiç bir zaman olmadığı kadar, küresel refleksler vermesi günü.

Alternatif arayışında olan insanlar, küresel olarak organize olmadıkça, koordine olmadıkça hiç bir şey yapamaz. Yerel kazanımlarını bile uzun süre koruyamaz.

Mesela dün onaltı sosyal bilimci, Türk aydını (hepsi aynı zamanda bir kurumda ücretli çalışan- working class) aslında sol partilerin küresel çapta yapması gereken politik bir çıkışı, bir acil talepler listesini yerel düzeyde yaptı.

Metnin doğruluğu yanlışlığı kısmını şimdilik bir tarafa bırakıyorum, başka bir yazının konusu, ama kapsam olarak son derece yerli yerinde olan bu çıkış karşısında, ne yazık ki HDP’nin talepler listesi STK bildirisi gibi kaldı.

Bu listedeki uluslararası bilinirliği olan kişiler, böyle bir çıkışın, uluslararası bir heyetle yapılmasını sağlayamaz mıydı sizce? Hiç kuşkunuz olmasın sağlarlardı. Yalnızca Erinç Yeldan’ın varlığı ve bilinirliği buna yeter.

Ama yapmadılar, yapamadılar. Onlar da “yerli, milli ve devletçi” olanı tercih etmişler.

Oysa şu anda kapitalizmin ötesine yürüyenler olarak, altın bir fırsat var elimizde. Tek gündemle küresel, birleşik mücadele.

Tedavi ve kar odaklı sağlık endüstrisinin teşhir edilmesi.

Asıl tehdit ve tehlikenin virüs değil, kapitalizm olduğunun anlatılması.

Temel ihtiyaçların tamamının “temel insan hakkı” olarak ele alındığı alternatif anti kapitalist bir politikanın tanımlanması.

Sağlık endüstrisinin acilen kamulaştırılması ve korunmasız olan %99’un korunması için bütün kaynakların seferber edilmesi.

Kırık uyluk kemiğimizin tedavisiyle medeniyetin başladığının hatırlatılması.

Artık hepimiz anlamalıyız ki, dünyalılaşmadan türkiyelileşmek imkansız.

(*) İlk olarak Artı Gerçek’te yayınlanmıştır.