25.02.2020 – 14:31 – Artı Gerçek


A. Halûk ÜNAL


Egemen sınıf fraksiyonlarının hepsinin sopası yeterince kalın, ama ellerinde rıza üretecek havuç kaldı mı çok şüpheli.

Bu açıdan baktığımızda da AKP/MHP dışındaki NATO’cu partiler neo liberal modele dönme yönünde bir restorasyon peşinde görünse de, tıkanmış olan modeli aşacak yeni bir birikim rejimi önerisine sahip görünmüyorlar.

Üstelik, Ümit Akçay’ın Poulantzas’tan mülhem sözlüğü ile yazarsak “birikim rejimi krizi” bir devlet krizi ile de birleşip, “yapısal krize” dönüşmüş durumda.

Bir önceki bölümde kısaca hatırlatmıştım; 1990-2000 döneminde Türk egemen sınıflarının seçtiği “yeni proje”nin hedeflerine ulaşmasını, TSK’ya egemen olan Avrasyacılar engellemişti.

2002-20010 döneminde ise aynı “başarıyı” gösteremediler. Rakip burjuva fraksiyonu (NATO’cular ) yaşananlardan ders çıkartmıştı. Ergenekonun askeriyedeki gövdesini tasfiye ederek işe başladılar. Başbuğ’un hatırlattığı ve Saray hizmetkarı yazarların balıklama üzerine atladığı tartışma da zaten bu süreci hatırlatıyor.

Ergenekon’un asıl tasfiyesi “TSK’nın siyasi, iktisadi, idari dokunulmazlığının sigortası olan askeri mahkemeleri işlevsizleştirip, buradaki bütün yargılamaları sivil mahkemelere aktaran yasa” ile başladı.

Bu arada bir not düşelim, elbette Erdoğan’ın AB sürecine yaklaşımda bir Cem Boyner olmadığı çok açık. Ama yine de üstlendiği ihale gereği, ayak sürüyerek de olsa, başta Ergenekon’un tasfiyesi olmak üzere, “yeni proje” (neo liberal yeniden yapılanma) istikametinde  sayısız adım attı.

KÖLECİ DEVLET KAPİTALİZMİ

Yukarıda özetlemeye çalıştığım büyük resim açısından Şangaycı blok (Kemalist İslamcı ittifakı), iktisadi olarak üzerinde yükseldikleri neo liberal modeli sürdürür görünse de aslında Türk egemen sınıflarına kendi tahayyüllerini öneriyorlar.

Ben bu modele “köleci devlet kapitalizmi” demeyi tercih ediyorum.

Şu anda Şangay ülkelerinin kullandığı model tamı tamına böyle.

Hepsinde faşist liderler, parti devletleri ve diktatoryal yönetimler mevcut.

Çalışan sınıfların ekonomik mücadele araçları bile yasaklandığı, emek maliyetlerinin olabilecek en alt sınırda tutulduğu, toplumsal muhalefetin en sert yöntemlerle ezildiği bir devlet kapitalizmi modelinden söz ediyoruz.

Hatta Çin, toplumsal denetim için dijital teknolojide devrimsel hamleler yapıyor.

Yüz tanıma sistemleriyle, yapay zekayı birleştirip, “potansiyel suçlu” belirleyecek pro aktif güvenlik sistemleri geliştiriyor.

Zaten Çin’in büyüme hızının ve iktisadi atılımının önemli bir nedeni de bütün küresel sermaye devlerinin, son yirmi yıldır “Çin’e taşınıp” bu “köleci üretim modelinden” istifade etmeleri değil mi? Yani bu birikim rejimi küresel kapitalizmle de çok başarılı bir ilişki kurmakla kalmıyor, onlara ilham kaynağı da oluyor.

Şangaycı blok da Türkiye’de parti devleti marifeti ve Erdoğan’la merkezileşmenin zirvesine ulaşan iktisadi yönetim yetkileriyle bütün sermaye sınıfına “dikensiz bir gül bahçesi” vadederek, rıza üretmeye çalışıyor.
 
Bu nedenle ABD bile Halk Bankası davası, Caasta yaptırımları vb. iktisadi silahlarla bir vuruşta alt üst edebileceği bu çeteyi koruyup, geri kazanmaya çalışıyor.

Bütün bu gelişmelerin küresel süreçlerle, 2008’de tıkanan neo liberalizmle çelişik olup olmadığını gözden geçirmek isterseniz yanıtlamanız gereken soru çok açık.

Sizce bu ekibin yönelimi Trump’ı, Orban’ı, Johnson’u ve benzerlerini iktidara taşıyan küresel dinamiklerle çok mu çelişik?

Kendi ülkelerinde kolayca yapamayacak olsalar bile Çin’deki modele hepsinin ağzının suyu akmıyor mudur sizce?
Sermaye sınıfının güncel ve küresel ihtiyaçları bakımından çok mu mantıksız!?

Daha dün ne dedi Erdoğan? “ Sermayenin milliyeti olmaz, yabancıları da kendimizinkilerden ayrı görmüyoruz.”

Yani herşeyin farkında, o noktada ne yerli ne milli; safını da sınıfını da iyi biliyor.

SADAT, SMO VE ASKERİ ENDÜSTRİYEL KOMPLEKS

Tabi “Shangaycı blokun birikim rejimi” nin en önemli ayaklarından biri de işgalci, sömürgeci dış politika ve bunun merkezinde duran “askeri endüstriyel kompleks (AEK).”

Daha önce de yazmıştım; Erdoğan’ın “SADAT ve Milli Suriye Ordusu (MSO)” olarak adlandırdığı yüzbine yakın cihatçı faşist militandan oluşan “araç” da “Kanal İstanbul” vari bir başka “çılgın proje” aynı zamanda. Geldiği noktada 9 milyar dolarlık ihracat kapasitesine ulaşan yerli AEK’in çok özel bir ürünü.

Şu anda Erdoğan, Türkiye Cumhuriyeti Devleti imkanlarıyla böyle bir orduyu eğitiyor, donatıyor, maaşlarını ödüyor ve işgal bölgelerinde savaştırıyor. Yani artık AKP’nin yediği herzeler diyip içinden çıkabileceğimiz noktaları çoktan aştı.

Ama bu projenin bence çok önemli bir özelliği daha var?

Bu özelliği gösterecek olan da “böyle çok pahalı ve özel bir ürünün müşterisi kim olabilir” sorusunun yanıtıdır.

Söz konusu silah, ABD ve Trump’ın ağzının suyunu akıtacak kadar “işe yarar” görünüyor.

İster Suriye’de Putin/Esad egemenliğinin konsolidasyon çabasını alt üst et; ister Kürt soykırımı yapıp doğal gaza, petrole ulaş; İster Libya’da Hafteri tepele; ister Somali’de köprü başı kur, ister İran’a koç başı olarak kullan.

Üstelik, Kürdistan coğrafyasında başladıkları işgali tamamlayabilirlerse, bu blokun elinde artık Cumhuriyet sermayesinin “en büyük eksiği” olan, doğal enerji kaynakları da varolacak.

Kimbilir belki Çin de, İran’a, Venezüella’ya verdiği türden bir kredi desteğini, Türkler için böyle bir şarta bağlamıştır?

LİBERAL RETORASYONCULAR

Bunun karşısına konulan “alternatif” tahayyül ise Daron Acemoğlu – Babacan – İmamoğlu eksenindeki restorasyon vaadi.
 
Hatta bunu daha ileri götürüp, “Selocan, Ekocan, Babacan” formülü diyenler bile mevcut.

Hani şu, sevgili Demirtaş’a ve bir çok HDP karar vericisine bile “devlet aklı kurulacak masada bize de yer versin” dedirten “yeni” peri masalı.

Aptestli “Kemal Dervişlerin” şapkasından çıkacak “yeni birikim rejimi” ne olacak ve nasıl bir toplum sözleşmesiyle toplumsal rıza sağlayacaklar; henüz bilmiyoruz?

Elbette bu, AB’ci restorasyon vaadi, tıpkı 2002-2010 arasında olduğu gibi, görece bir siyasal serbestleşmeyi sağlayabilir. Bu ihtimal elbette Türk/İslamcı faşist inşa sürecinin tamamlanmasına yeğlenmelidir.

Ama söz ederken, bu seçeneğin bir “kurtuluş umudu” olarak rıza üretmesine hizmet etmeden.

Hele buna demokrasi adının konmasına, demokrasi olarak tescil edilmesine katkı vermek, ahlaken de, siyaseten de yapılacak en büyük yanlışlardan biri olur. Üstelik bu denklem, Erdoğan, Ergenekon ittifakına karşı kuruldu.

Şu anda ise, Ergenekonla Erdoğan/Bahçeli kliğinin kılıç şakırtılarını tartışıyoruz.

Bu aşamada artık net bir biçimde görünür olan üç farklı devlet fraksiyonunun, NATO’cular, İslamcı/Türkçüler ve Ergenekon’un ittifak ve çatışmalarını izleyeceğiz.

İDLİB TURNUSOL KAĞIDI

İdlib’deki fay hattının kırılması, devlet katında kılıç şakırtılarının duyulmaya başlamasının vesilesi gibi görünüyor.

Ama meseleyi bağlamına yerleştirebilmek için bilmeliyiz ki, İdlib aslında yalnızca İdlib değil; çok katmanlı bir siyasal sorunun vücut bulduğu sahne.

Bir açıdan Şangaycı iktidar blokunun savaş ve işgal stratejisine, Kürt soykırımına karşı Rusya’nın Suriye ve Irakta verdiği tavizlerin sembolik mekanı; tıpkı Afrin, El Azez, Cerablus, Tel Abiad, Rasul Ayn gibi, bir sus payı?! Türkmeneli Özerk Bölgesi’nin kurulabileceği coğrafya.

Burası hem İran, Rusya ve Şam’a karşı bir mevzi, hem kürtlere karşı bir saldırı merkezi, hem de AB’nin göç kabusunun teskin edileceği havuz olarak satılmaya çalışılıyor.

Ama aynı zamanda Shangay ittifak devletlerinin nefret ettiği cihadist topluluk için iyi planlanmış bir mezar yeri.

Çünkü Şangay zihniyeti, laisist diktatörlüklerin izinde yürüyor. Şangaycı Kemalistlerle bu nedenle de iyi anlaşıyorlar.

Erdoğan’ın İhvancılığı, Sünni İslamcılığına gelince o, başından beri ciddi bir kambur; büyük baş ağrısı.

Bizim buradan kuş bakışı görebildiğimizi, Rusya ve Şam kılcallarına kadar izliyor. SADAT ve MSO’nun askeri siyasal anlamını da çok daha derinlemesine okuyor olsa gerek. İnsan, sırtlanlarla ortaklık masasına oturur da beslediği çakalları yanında mı götürür?

Daha vahim olanı, bunun ABD’ye yakılmış bir yeşil ışık, bir pazarlık teklifi olduğunu kimse anlamaz mı?

Mafyaların da kodları var; “rakip çeteden bizim çeteye geçiyorsan, al silahı, kendi erketeni vur ve kendini ispat et.”

Mesele bi tane erkete olsa kolay; ama Cihadist MSO’nu harcamanın, tasfiyesine destek vermenin Erdoğan’a artık çok ağır bedelleri olacaktır.

Üstelik, manidar bir zamanlamayla CIA, Erdoğan’dan habersiz Bağdadi’yi ve yönetim katındaki haleflerini birlikte öldürmüş; çok geçmeden yeni liderin Türk istihbaratının “aleti” olduğu söylentileri yayılmış durumdayken.

NATO mahfillerinden heyecanlı sesler yükseliyor. “Erdoğanın yanındayız, arkasındayız, Suriye güçleri İdlib’den geri çekilmelidir.” Bu cümlelerle bir işgalcinin desteklendiğini daha önce hiç duymamıştık. Sanırsınız konuşulan Türkiye toprağı.

HTŞ, T.C. müktesebatında bile ABD zoruyla “terörist” ilan edilmiş olsa da Erdoğan diktatörlüğünce desteklenmeye devam ediyor.
Rus istihbaratı ise, TSK nın HTŞ’ye yolladığı mühhimmat yardımı konvoylarının videolarını servis ediyor; “bak gözümüz üstünde! Ya bu teröristleri ver, ya da bedelini öde.”

BAŞBUĞ ŞAH MI ÇEKTİ?

Başbuğ Ergenekon’nun “yaralı” komutanı ve sözcülerinden biri olarak tam da bunlar olup biterken, bir TV kanalındaki söyleşide arkasındaki hançeri göstermek anlamına gelecek cümleler kurdu. Bunu kolayca Rus rahatsızlığının Ergenekon üzerinden “içerden müdahalesi” olarak okuyabileceğimiz günlerden geçiyoruz.
Erdoğan da benzer bir okuma yapmış, ya da bunu yeni bir “allahın lütfu” saymış olmalı ki, “yargı kuvvetlerini” yeniden Başbuğun üzerine saldı.

Tam da Moskova ve Şam, kazançlarının ara toplamını yaptıkları; Putin’in Arap sokağında konsolidasyon turları attığı bir evrede, “Cihadist lejyonlara” aşırı sadakat, konsolidasyonu alt üst edecek doyumsuz, ihtiraslı bir savaş girişimi, Rusya için tahammül edilemez sınırlara ulaştı. Eski general İsmail Hakkı Pekin, Perinçek vb. Ergenekon sözcülerinin de sürekli uyardıkları “tehlikeler” kuvveden fiile çıkmaya başladı.

Tabi asıl şaşırtıcı olan Bahçeli’nin ve Kılıçdaroğlu’nun açıklamaları.

Bahçeli, Başbuğ ile ilk kez tam zıt yönde açıklamalar yapıyor.

Bahçeli, Avrasyacılara meydan okur gibi; “yürü aslanım Şam’a, yansın, yıkılsın İdlib” diye naralanıyor. Perinçekle birbirlerine hakaret ediyorlar.

Bahçeli’nin sinsiliğine uygun, Erdoğan’a kurulmuş bir tuzak mı; yoksa O ve Erdoğan yeniden U dönüşü yapmak, NATO ile tokalaşmak, Ergenekon’dan kurtulmak mı istiyor; kesin konuşmak için yeterli veriden yoksunuz?

Kulislerde neler dönüyor bilemesek de, James Jefrey’in telaş içinde koşup gelmesi, Erdoğan ve Bahçeli’nin ABD ve İsrail’in çok memnun olacağı hamleler yapmasından bağımsız değil.

Avukatlarının bu gün yaptığı açıklama da dahil, Başbuğ’un alttan alan tutumu, Erdoğan Bahçeli cephesi ve medya ayağının “muhatabı yok, mağduru çok darbe” hezeyanları, insana “ 15 temmuz gibi, bu kez de Ergenekon’a mı düşük yaptıracak” dedirtmiyor değil.

İstanbul depremi gibi, olacağı kesin, zamanı bilinmeyen bir başka depremin alametleri olarak kabul edilmeli.

Dikkatinizden kaçmamıştır; şu ana kadar denklemin en temel unsurlarından birisine ilişkin hiç bir gözlem ya da kanaat paylaşmadım.

İsrail’in cepheden karşı olduğu Hakan Fidan ve MİT, bu süreçte ne yapıyor, ne yönde emareler sunuyor; buna da bakıp yazıyı bitirelim.

SORUNUÇ YERİNE; RAPORLARIN SÖYLEDİĞİ 

Geçtiğimiz ay, üç çok önemli rapor gündemimize girdi. Her üçü de aslında nasıl bir yıl yaşayacağımızı çok net anlatıyor.

Birincisi Dünya Bankası (DB), 2019 Sonbahar “bölgesel ekonomik görünüm” raporuydu.

İkincisi ABD’nin devlet aklının oluşmasında çok önemli bir role sahip olan Rand Corparation’un raporu.

Üçüncüsü ise, Cumhurbaşkanı’na özel olarak sunulduğu iddia edilen, basına sızdırıldığı halde hala yalanlanmayan, MİT raporu.

Nedense sevgili Ertuğrul Kürkçü dışında kimsenin üzerinde durmadığı MİT raporu, bence yerel politika yapıcıları için kısa vadede diğer ikisinden daha önemli.
Ama rapora önemini veren en önemli nokta, andığım diğer iki raporla da birbirine bakışan niteliği. Sızdırılmış olmasını da buna borçlu sanıyorum.
Raporun işaret ettiği tehditler özetle beş madde altında toplanabilir. Ekonomik çöküş tehlikesi ve bunun yaratabileceği sosyal patlamalar. Diyanet işleri başkanlığında yaşanan siyasallaşma.

İnanç, din ve İslam’ın birleştirici değil, giderek artan ayrıştırıcı rolü.

Çok genç ve eğitimsiz nüfuslarıyla yirmi yıl içinde sosyal bir tehdide dönüşecek Suriyeli göçmenler. Ülke içindeki cihadist örgütlenmeler ve bu örgütlerin Suriyeli göçmenler arasında zemin bulması. Yazı boyunca çekmeye çalıştığım resim ve bu resmin MİT tarafından yorumlanışından varacağımız ilk ve en net sonuç, Türk devlet siyasetinin “gordion düğümüne” benzer bir hal almasıdır.

Ne yöne dönerse dönsün egemen sınıf fraksiyonlarının çıkış planları, çözüm planları aslında yok. Ve tarihin söylediği ise, kör düğümün zorla çözülmesi mecburiyetidir.

Düğümü çözecek İskender, ister Doğuya, ister Batı’ya yürüsün, iki projenin de yeterli toplumsal rıza üretme kabiliyeti bulması imkansız değilse de çok zor.

Yerel kapitalizmin dönüşüm yolculuğunun birinci perdesindeki “fırsatlar” Ergenekon tarafından tüketilmişti; ikinci perdesinde ise, birinci perdedekiyle kıyaslanmayacak kadar büyük “fırsatlar” da İslamcılar tarafından heba edildi.

Kalan son fırsat, radikal demokratik halkçı kurucu bir iradenin ortaya çıkmasıdır. Eşitlik yoksa aşk, özerk bir Kürdistan yoksa, demokrasi olmayacak!

Gordion düğümüne dönüşen Türk siyaseti – 1 ‘Ortadoğu’da yaşananlar üçüncü dünya savaşının ön perdesidir’ görüşünü ileri sürenlere hak vermemek elde değil.