A. Halûk ÜNAL


Türkiye’deki siyaset alanını yakından izleyenlerin malumu olmalı; yerel seçimlerde AKP’ye karşı kazanılmış görülen “zafer”den bu yana -sistem içi ve dışı- bütün muhalif kesimler zımni bir anlaşmaya varmış görünüyor; restorasyon hedefli muhalefet/siyaset.

Anlaşmanın öteki adı da İmamoğlu/Kaftancıoğlu.

Bu siyaset/hedef aslında, CHP, İYİP, SP, GP ve Babacan Partisi’nin de üzerinde açık veya örtülü mutabık olduğu kapitalist restorasyon hedefinden başka bir anlam taşımıyor.

Her ne kadar bu yazının amacı, Türkiye’de restorasyon girişimlerinin ve süreçlerinin tarihi bir incelemesi değilse de, kısaca da olsa “restorasyonculuğu” iğreti de olsa tarihsel bağlamına oturtarak hatırlamak, anlatmak istediğimin daha iyi anlaşılmasını sağlar inancındayım.

Bu günün restorasyon siyaseti, -kemalistinden komünistine- altmışlar hatta yetmişler “sol”unun “bozuk düzen” muhalefetinin devamıdır, bence. 

Örneğin biz de -1970’lerin önemli profesyonel dört politik tiyatrosundan biri- Ankara Birlik Tiyatrosu olarak, “Bozuk Düzen” adında bir oyun oynamış; milliyetçi cephe hükümetlerini teşhir etmiştik.

Peki, nasıl bir düzen arzu edilmekteydi; “bozuk düzene” karşı?

Kısaca, hatırlamak için, Türkiye ile ilgili solun kullandığı bazı kavramları hatırlatmak yeterli olabilir; yarı sömürge, sömürge, gelişmekte olan ülke, yarı gelişmiş ülke, üçüncü dünya ülkesi vs. 

Elbette bu kavramları hatırlarken, o günlerde bütün “sol”un tamamiyle benimsediği “ilerlemeci” Marksizm yorumunu da unutmamak şart. 

Mealen, “kapitalizm belirli bir gelişmişlik seviyesine ulaşmadan sosyalizm kurulamaz.” Bu cümleyi şöyle yazmak da mümkün; “toplumsal formasyonlar, üretim biçimleri, ardışık bir gelişme çizgisine sahiptir.”

Bu akıl yürütmede “tam bağımsızlık” en Kemalistinden en komünistine ortak bir mutabakat noktasıdır. 

Ancak tam bağımsızlığın nasıl kazanılacağı meselesinde yollar çatallanır; Kemalist “sol” için model, Avrupacılık; muhafazakar, dinci sağ için Amerikancılık; “komünist”ler içinse Sovyetler Birliği, Bulgaristan, Çin, Arnavutluk, Küba gibi ülkelerdir.

Adalet Partisi için “küçük Amerika” olmakla; CHP için “küçük Fransa” olmak arasında hiç bir fark yoktur ve ortak paydaları “kapitalist yoldan kalkınmacılık” ideolojisidir.

Bizlerin işaret ettiği ülkelerin de aslında özde bir farkı yoktur; endüstriyalist, merkeziyetçi, kalkınmacı (mukayese insicamımızı bozmasın diye parantez içinde, elbette eril ve tekçi) modellere sahiptirler. (Elektrifikasyon=sosyalizm) “Kapitalist olmayan yoldan kalkınmacılık” da diyebiliriz.

Şimdi, can alıcı soruya gelelim. 

Sizce 24 Ocak (1980) kararlarından bu yana T.C. müesses nizamı ve kollektif aklı için, söylem düzeyinde bile olsa, bu hedefle çelişen bir stratejiden söz edebilir miyiz?

O  günün kapitalist gelişme trendi, kalkınmacılıktı; bu günün trendi de neo liberalizm. 

Avrupa Birliği hedefi, bu ülkedeki siyasal eğilimler arasında, tarihte hiç bir zaman tanık olmadığımız büyüklükte bir toplumsal mutabakat yaratabilmiş tek strateji olmadı mı sizce de?

Bizimle, sağ siyaset arasında AB hedefi gibi başka bir uzlaşma söz konusu oldu mu?

Elbette buna cepheden karşı çıkmış kitlesel gücü olmayan sol grupların varlığını unutmuyorum; ama solun ana akım eksenlerine bakmayı tercih ediyorum.

Temiz Kapitalizm

İşte, bu hedefin “sol”un tahayyülündeki karşılığına “temiz kapitalizm” demeyi uygun buluyorum. Türkiye solunun belirleyici güçlerinin hiç biri AB hedefine cepheden karşı durmadı, kimimiz şerhen, kimimiz kerhen destek verdik.

Elbette “kalkınmacılık” ile “neo liberalizm” arasındaki farkı unutmuş değilim. O gün, kapitalizmin en gelişkin biçimine öyle ulaşılacaktı; bu gün böyle ulaşılacak.
Bizim mahalle açısından bakarsak, ister “sosyalizme daha yakınlaşmak” adına, ister daha demokratik imkanlara sahip olup fikirlerimizi daha rahat yaymak adına, ya da “ulusal kollektif hakları kazanmak” adına, sayısız farklı gerekçeyle, verdiğimiz bu desteğin arkasında, kimsenin açık ve yalın biçimde tellaffuz edecek cesareti göstermediği “temiz kapitalizm” tahayyülü vardı. 

Bunun “devrimci” lafzı da “demokratik devrim”dir, hatırlarsanız. 

Ayrıca zaten, “ufukta bir devrimci kriz de görünmüyordu.” 

Burjuvazinin artık tamamlayamayacağı, “işçi sınıfı öncülüğünde tamamlanacak bir demokratik devrim” bile görünür gelecekte söz konusu değildi. 

Tabi ki solun geleneği bakımından adından nefret edilse de fiilen uzun bir “reformlar için mücadele” süreci de kabullenilmiş oldu. Üstelik “zorun rolü kalmadı” denilerek. 

Bu doğru muydu, yanlış mıydı? Bu yazının konusu değil, ama olup biten, fiilen, tamı tamına buydu. Almanya ya da Fransa değilse de (her zaman gerçekçi olmayı tutkuyla isteriz) bir İtalya, Yunanistan, Portekiz hatta İspanya neden olunmasındı?

Şimdi geldiğimiz noktadan geriye doğru bakacak olursak; kapitalizmin şahikası, “küçük Amerika” olmayı başarsak da “temiz” olanının gerçekleşmediği, Saray’dan yayılan ve bütün ülkeyi kaplayan lağım kokusundan belli. Sermaye sınıfı zaten meselenin temizliğiyle tarihen hiç ilgili olmadı. 

Bu gün bir restorasyon imasında bulunurken, liberaller, CHP solu bize ne öneriyor? 

Şener, Davutoğlu, Babacan ne öneriyor?

Peki biz; biz ne öneriyoruz topluma?

Şangaycı diktatörlükten kurtulursak, nasıl bir sağlık sistemi, nesıl bir eğitim sistemi, nasıl bir tarım politikası, nasıl bir anayasa, kim ne öneriyor biliyor muyuz?
Sistem partilerinin sisli, puslu, bulanık bir söylem geliştirmesi kendi çıkarlarınadır. Ekonomik krizin ve yoksullaşmanın iyice derinleşmesiyle oluşacağı varsayılan arayışları, pahalı algı operasyonlarıyla yönlendirmeyi iyi bilirler. 

AKP dışında net, açık, kitlelerin anlayacağı vaatler ve programla iktidara gelen olmadı. Tersine muhafazakar sağ her zaman sisli, puslu umut tüccarlığı ve başarılı algı operasyonlarıyla hükümet olmayı başardı.

Bizlerse hem toplumun azami %15’ini oluşturuyoruz, hem de algı operasyonları, pahalı kampanyalar bizim içeriğimizle uyuşmaz.

Sakın unutmayalım, hepimiz, en olmaz sandığımız şeylerin olabileceğini; Kemalist-Natocu devletin tasfiye edilebileceğini, İslamcılıkla Şangaycı-Kemalizmin güçlü bir ittifak içine girebileceğini, ama bütün bu kırılmaların kapitalizmin şahikası olmamızı engellemeyeceğini gördük.

Ve nihayet toplum, karın gurultuları eşliğinde, vanası açılamayan kaloriferlerin soğuğunda, son 30 yıldır yaşadığı “küçük Amerika rüyası”ndan yavaş yavaş uyanıyor.

Sadece savaş, faşizm ve ırkçılık yükselmiyor; dünyada kırk ülke kitle hareketleri ve isyanlarla sarsılıyor. Fransa, İtalya gibi merkez ülkelerde çalışan sınıf, mülksüzler ve halk hareketleri yükseliyor. 

Radikal değişimlerin zeminindeyiz.

Ergenekon ve İhvancılık

Daha önce bir kaç farklı yazıda Türkiye (ve Dünya) üzerinde yaşanan Natocu/Şangaycı mücadelesinden söz etmiş; şu anda Şangaycıların yönettiği tek Nato ülkesi olmamız hasebiyle de bu paradoksun yaratabileceği derin iç krizlere işaret etmeye çalışmıştım.

Hatta bu krizi aşmak noktasında sivil araçların tükenmeye yüz tuttuğunu, yeniden askeri araçların devreye girmesinin çok beklenebilir olduğunu da yazmıştım.
TC devletinin Şangaycılar tarafından yaşadığı Natocu tasfiyesi ve eski devlete dönük yıkımın boyutları -siyasetle vasat bir ilişki kuranların bile farkında olacağı kadar- açık ve malum.

Öte yandan Saray diktatörlüğünün henüz yıktıkları devletin yerine alternatif bir yeni devlet inşasını tamamlayamadıkları da bilinen bir gerçek.

Üstelik bu devletin üzerinde yükseldiği sosyo-ekonomik temel de büyük bir çöküş sürecinde, ya da yıkımın eşiğinde.

Türkiye’nin Afrika, Ortadoğu, Balkanlar’da neoliberalizmin en ciddi labaratuvarı ve en büyük pazarı olduğunu düşündüğünüzde; Atlantik sermayesi açısından durumun ne kadar vahim ve acil olduğu kolayca anlaşılabilir.

Yürek ferahlığıyla diyebiliriz ki, ormanın sırtlanları, -eğer vardıysa- arslanları tahtından indirdi ve idareyi ele aldılar.

Unutmayalım artık İslamcılığın “sağ kanadı” ihvancılık; “ sol kanadı” ise İslam Devleti’dir ve müttefiktirler. 

Öte yandan, 2013’den bu yana da açık kanıtlarla Şangaycı Kemalistlerle (Ergenekon) İhvancıların ve İD’nin ittifakını izliyoruz.

Kemalistlerin de Erdoğanistlerin de arkalarına sakladıkları sağ ellerinde birer hançer olsa da şu an için aynı çuvalda, aynı kaba pislediklerini an be an izliyoruz.

Mecburcu Restorasyon

İşte bu koşullarda, ülke muhalefeti içinde “geniş bir birlik” talebi yükselmeye ve dillendirilmeye başladı. 

Yazılarımı izleyenler iyi bilir ki, benim için reformlar için mücadele, devrimci siyasetin olmazsa olmazı. 

KÖH’ün çok başarılı örneklerinden de gördüğümüz gibi müzakere, mücadele diyalektiği kitle siyasetinin çok önemli bir ekseni.

Bu nedenle solun herkesle, her koşulda müzakereye ve ilkeli ittifaklara açık olması da zaten bir gerek şart, bana göre.

Ama her tür müzakereye girecek olanların net, açık, kitlelere anlatılan, alternatif bir kurucu programları olduğu müddetçe.

Bunun silikleştiği, bulanıklaştığı koşullarda, gücünüz de sınırlıysa kavramlara anlamlarını verecek olan biz olamayız. 

Bu nedenle, şu anda HDP (ve Demirtaş) dahil Türkiye solunu kuşatmış olan “demokrasi ittifakı” lafzına bakmakta büyük yarar var.

Bilmem dikkatinizi çekiyor mu; söylem düzeyini aşmayacağını bilsek de AKP’nin yuvadan attığı yavrularının tamamında bir “neo liberalizm eleştirisi” almış başını gidiyor.

Eğer hayal ettikleri gibi, Atlantikçi himmet sahipleri, sivil ya da askeri yollardan iktidarı yeniden, kendi yandaşlarına teslim edebilirse, bir açık savaş diktatörlüğü olarak inşa edilen bu devletin ve neo liberal ekonominin yerine ne koyacaklar, sizce?

2008 den bu yana neoliberal modelin tıkandığını, küresel ekonominin bir türlü büyüyemediğini, her geçen gün yavaşladığını, ticaret savaşları ile kırılganlığın çok daha arttığını, bütün ciddiye alınabilir analistlerden okuyoruz. Ama küresel planda neo liberalizmin yerine ne konulacağına ilişkin hiç bir işaret yok.
Tersine neo liberalizmin tükenişiyle birlikte tarihi bir krize giren kapitalizmi koruyabilmek için savaş politikalarının, faşizan ve ırkçı eğilimlerin hızla yükseldiğine tanık oluyoruz.

Peki, demokrasi ittifakının sembol isimleri haline gelmiş Tunç Soyer, Mansur Yavaş ve özellikle de en önemli sembol İmamoğlu’nun yaptıkları siyaset, neleri vaadediyor?

Aslında elimizde sayısız örnek var, ama hangi açıdan baktığımız önemli.

Bu gün İstanbul, ülkenin bir numaralı megapolü, bir yandan büyük bir deprem, bir yandan Kanal İstanbul’la bağrının deşilmesini ve bütün ekosistemin katledilmesini bekliyor.

Bir yandan da Erdoğan ve yandaşları belediye yasasında daha derin bir merkezileşmenin (siyasi temerküzün) hazırlıklarını yapıyor.

Bunun karşısında İmamoğlu (ve Soyer, ve Yavaş) ne yapıyor? Güya bu ekip bir de AB’ci. En azından Kopenhag kriterlerini savunuyor olmaları gerekmez mi?

Bir tek gün “İstanbul İstanbullularındır, İzmir İzmirlilerindir” dediklerini – geçtim o güzelim öz yönetim kavramını – AB sözlüğünün vazgeçilmezi olan “yerinden yönetimi” savunduklarını gördünüz mü?

Valilerin olmadığı, belediye başkanlarının ve meclisinin tek irade olduğu, katılımcı bir yerel yönetimden söz ettiklerini duydunuz mu?

Katılım yol ve yönetemleri üzerine neler anlattılar, hatırlayan var mı?

Peki sizce bu beylerimiz demokrasiden ne anlıyorlar?

İhalelerin daha adil ve şeffaf olduğu, meclis toplantılarının naklen yayınlandığı, başkanların çaça ve kayak yaptığı bir “temiz kapitalizm” mi hayal ediyorlar? 
Peki, bize ne oldu?

Demokratik öz yönetim gibi kuzey ve doğu Suriye özerk yönetimi halklarının kanlarıyla savunacak kadar inandıkları bir modeli biz neden ağzımıza almıyoruz?
Öz yönetim direnişlerinde hendeklere mi gömdük.

Kavramın “kirlendiğini mi, kriminalize olduğunu mu” düşünüyoruz?

İster bu gün İsviçre’deki gibi, ister Rojava’daki gibi komün olarak adlandırın, ister 1917 gibi meclis deyin, ister 1921 Almanyası gibi konsey deyin, günümüzde demokratik, anti kapitalist siyasetin kırmızı çizgisi çevreden merkeze, çoğulcu, cinsiyet özgürlükçü öz yönetim modelleridir.

Bunu temel almayan, her gün bunun iletişimini yapmayan siyasetler, restorasyonculuğun kuyrukçuluğunu yapmaya mahkumdur. 

Onun adı da demokrasi ittifakı değil, demokrasi sürüklenmesi olabilir.

  • İlk olarak Artı Gerçek’de yayınlanmıştır.