A. Halûk ÜNAL


İnsanlık, tarihin en ciddi buhranından geçiyor.

Ekoloji hareketi, iklim grevleriyle insanlığı uyarmaya çalışıyor.

Ciddiye alınabilir bütün bilim insanlarından, doğanın yıkım eşiğine ulaştığını, geri dönülmez çizgiyi aşmamıza az kaldığını dinliyoruz.

Ekonomiye salt teknik bir mesele, ya da yalnızca “alt yapı” olan bakan ekonomistler bile küresel kapitalizmin 2008’de içine girdiği son büyük krizden çıkamadığını, çıkacak alametlerin de görünmediğini itiraf ediyor.

İnsanlık, kadın ve erkek arasındaki ilk yıkıcı iş bölümünden bu yana, sorduğu o ölümcül “doğaya egemen olabilir miyim” sorusunun bedelini, türün yokoluşu ile ödemeye çok yaklaştı.

Doğayı yağmaladık ama egemen olabildiğimiz çok su götürür.

Para, iktidar ve güç merkezli bu eril, fetihçi ve yağmacı dünya görüşünün yarattığı uygarlık, ürkütücü iniltilerle can çekişiyor.

İnsanın doğaya egemen olma savaşı, ilk olarak erkeğin kadını köleleştirip, mülk edinmesiyle başlayıp, bir adım sonra hemcinsini de köleleştirerek sürdü.

Geldiğimiz noktada ise artık insanlığın büyük çoğunluğu ile doğanın tamamı bu eril iktidarın ellerinde köleleştirilmiş, yağmalanmış, mülk edinilmiş durumda.

Erkek cinsinin önemli bir kesimi de bu iktidara doğrudan ya da dolaylı, isteyerek ya da istemeden, açık ya da örtük, destek veriyor.

Kapitalizmin kültürel kuşatması öylesine gelişmiş durumda ki, hiç bir inanç türü “takva”sını sürdüremez durumda. Sistem neredeyse herkesi ücret köpeği haline getirip, emiyor, edilgen bir parçasına dönüştürüyor.

İnsanlığın oldukça uzun yolculuk tarihini, elbette bir çok referans noktasıyla okumak mümkün, ama sanırım, bu gidişi bir kader olarak kabul etmeyenler için, egemen dünya görüşüne karşı direnişlerin ve isyanların referansıyla okumak hala en geçerli yol.

Tarihin en haysiyetli sayfalarını hala, her türden kuşatmaya karşı direnenler ve isyan edenler yazabiliyor.

Haysiyetin adı isyan, ama yetmiyor

Erkeğin neolitik dönemden bu yana, güç ve parayı merkezileştirme/devletleştirme, komünal yaşamı tasfiye etme mücadelesine karşı değişik görünümler altında insanlığın eşitlikçi hafızası sayısız direniş ortaya koydu.

Birinci enternasyonali kuran yoldaşlarımız da bu hafızayı modern bilimin ve felsefenin ışığında güncelleyip, komünist manifestoyu yayınlayarak, kendilerinden sonraki bütün sol muhalefeti çağdaş bir paradigmaya kavuşturdular.

Ancak yetmedi, bu gidişi durdurmak, tersine çevirmek, yeniden eşitlikçi, özgürlükçü, doğayla barışık bir yaşam için verilen mücadelelerin tarihi devasa bir külliyat oluşturuyor.

Özellikle de 1917 Ekim devrimi, bu gidişin durdurulabileceği, tersine çevrilebileceği umudunun zirve yaptığı dönemeçti.

Ancak 1989’da “duvarın çöküşü” ve arkasında “sosyalistlerce” inşa edilmiş olan otoriter, tekçi ve eril bir devlet kapitalizminin gün ışığına çıkışıyla yaşanan hayal kırıklığını anlatmak hala kolay değil.

Bu, salt bir yenilgi değil, on yıllarca sürecek bir şok duygusunun başlangıcı olacaktı.

Alternatif, eşitlikçi, özgürlükçü bir yaşam inşa ettiğini sandıklarımız, kapitalizmin devletçi biçiminden başka bir şey inşa edememişlerdi.

Böylece insanlık, yeniden daha büyük ve derin bir karamsarlığa gömüldü.

Bu sayede “tek kutuplu dünya, tarihin sonu, işçi sınıfının ölümü” zırvalıkları on yıllarca zihinleri işgal edebildi.

Bu çöküş, son iki yüz yıla damgasını vuran muhalif, alternatif düşünce sistemlerinin de krizini doğurdu. Diyebiliriz ki, hep beraber duvarın altında kaldık.

Duvarın altından “sağ” çıkanlar

Ancak acı olan, duvarın altından “sağ çıkabilenlerin” kahir ekseriyeti de, özellikle örgütlü yapılarını koruduklarını iddia edenler, bu büyük hezimet karşısında susmayı tercih ettiler.

Hiç bir ciddi değerlendirme, eleştiri, özeleştiri yapılmadı.

Kimse sosyalist teorinin içine girdiği krizi itiraf etmeyi göze almadı; yaşananlarla yüzleşecek cesareti gösteremedi.

Oysa ilk bakışta -komünist manifesto ile başlattığımız- “bilimsel/modern sosyalizm” paradigması pratikte büyük yara almış; 1871’de “Paris Komünü”nden mülhem kurulmuş olan siyasi hipotez, hayatın laboratuvarında doğrulanamamıştı.

Proleterya diktatörlüğü, iddia edildiği gibi “zamanla sönümlenecek bir devlet” olmamış, bir parti diktatörlüğüne dönüşmüştü.

“Öncü örgütlenme” proleterya partisi ise, bu diktatörlüğü inşa eden, bunun tepesine yerleşen araçtan başka bir nitelik gösterememişti. 

Elbette bu arada bu sürece muhalefet eden herkesi de fiilen ve fiziken yok ederek gerçekleştirilen toplum mühendisliği, “insanın doğaya egemenliği” fikrinin şahikasını yaratmış, dogaya en ağır darbeleri, kapitalist dünya ile yarışırcasına vurabilmişti.

Marks; “Filozoflar dünyayı yalnızca çeşitli biçimlerde yorumlamışlardır; oysa sorun onu değiştirmektir yazarken, böyle bir eşige gelinebileceğini öngörebilmiş miydi?

Onbirinci tezi sadakatle izleyen bizler, ya hayatı anlayamamıştık, ya da onu değiştirmenin yol ve yöntemlerini yanlış formüle etmiştik.

Daha ürkütücü olansa her iki şıkkın da geçerli olabileceği ihtimali idi.

Tabi, en trajik olanı da komünist manifestoda ve Alman İdeolojisi metinlerinde ortaya konulmuş olan amaçlarla taban tabana zıt bir sürecin ortaya çıkmış olmasıydı.

Sürecin neresine baksak, en kolay görülebilir olan, izlenmiş olan yolun, manifestonun ortaya koyduğu hedefler hariç, başka her yere çıkabilme ihtimaliydi.

“Sosyalist öncü” amacına uygun olmayan araçlarla çalışmış; büyük ölçüde hasmının araçlarını kullanmış; düşmanına benzemiş; baş düşmanını, tekçi, eril, otoriter devlet kapitalizmini yeniden üretmişti.

Dinleşen reel sosyalizm

Dinler, kapitalizmin şafağına kadar, toplumların üst yapısını oluşturdu.

İlim, felsefe, ahlak, sanat, hukuk, siyaset tümüyle “kutsal kitapların” referanslarıyla kurulmuş; dünyaya düzen ve nizam kazandırma iddiasıyla varolmuş paradigmalardı.

Kapitalist üretim ilişkileri, tarım toplumlarını yıkıp, sanayi toplumlarını kurarken, toplumsal iş bölümünü de çok daha farklı bir seviyeye taşıdı.

Önce felsefe dinden bağımsızlaştı, sonra insan ve doğa bilimleri ayrıştı, nihayet dinden bağımsız bir hukuk ortaya çıktı. Ve insanoğlu milliyetçilikle, ulus devleti keşfetti.

Din bundan böyle “üst yapıdaki kurumlardan biri” olarak, kamusal alandan elini eteğini çekip, ibadethanelerde yaşamını sürdürecekti.

İnsanlığın on bin yıllık yaşama alışkanlıklarının bu kadar radikal bir değişikliğe uğraması, ancak eski dinin yerine bir yenisinin konulmasını gerektirirdi ki, o da paranın dini (milliyetçilik ve ulus devlet ) oldu.

Sermaye, kendi yaşama kurallarını, toplumsal ahlakını, hukukunu (mülk-devlet/sermaye- adaletin temelidir) hızla ikame etmeyi başardı.

Hepimizin beklentisi, yer kürenin üçte birinde “gerçekleşmiş” devrimlerin bu gidişe köklü, radikal alternatifler yaratmasıydı.

Ütopik sosyalizm karşısında, yeni paradigmalarını bilimsel sosyalizm olarak sunmuş olan birinci nesil modern sosyalistler, bilimsel teknolojik devrimlerden ilham alarak paradigmalarını kurmuş, bilimsel, teknolojik devrimlerin her zaman siyasete, toplumsal devrimlere öncülük edeceğine inanmışlardı.

Üretici güçlerin gelişme seviyesini belirleyen, onu devrimci bir dinamiğe dönüştüren de bu gerçeklikti.

İşte bence, bu süreçteki büyük kırılma, pozitivizmin tuzağına düşüş, Marksizmin bilimsel bir dünya görüşü olmaktan çıkarılıp, “bilim” olarak ilan edilmesiyle başlıyor.

Pozitivizm, dinle mücadele içinde biçimlenmiş, ama dinin yerine bilimi yerleştirerek, yeni bir tanrı yaratmaya kalkışmıştı.

Marksın düşüncesini izmleştirerek öldüren nesiller de aynısını taklit ettiler.

Nasıl ki “bilim, doğanın yasalarını çözmüştü; Marksizm bilimi de toplumun yasalarını çözmüş kabul edilebilirdi.”

İnsanlığın tarihen ortaya koyduğu en insani tahayyül olan, sınırsız, sınıfsız, devletsiz, özgürlükçü komünalist yaşam formu ideali, yavaş yavaş yerini dinleşen bir ideolojiye bıraktı.

1600 lere kadar din felsefesi “tümden gelim” yöntemini kavramıştı. Doğası gereği de bu, zorunluydu. Dünyevi olan herşey tanrı referansıyla anlaşılabilir, kavranılabilirdi.

1600 lerden sonra ise bilimsel devrimler, bilgi teorisine “tüme varım” metodunu hediye etti.

Modernizm (kapitalizm) içinde yaşadığımız bütün “uygarlığı” bu iki yöntemi kullanarak varetti.

İşte sosyalizmin dinleşme süreci, önce hipotezlerin yaşamın labratuvarında test edilmeksizin, birer tez olarak kabul edilmesine kapı açtı. Sonra yaşamın labratuarında kanıtlanmakta zorluk çıkaran hipotezlere duyulan, duyulması gereken kuşku, yerini merkez komitelere, partiye duyulacak inanç ve sadakate bıraktı.

Dinleşmenin en belirgin karakteristiklerinden biri de ahlakın yerine ahlakçılığın geçişidir.

Bir adım ötesinde artık tümden gelim, akademilerden ve bilimden kopan, bütün sorgulayıcılığını, bilimsel kuşkuculuğunu terkeden “sosyalizmin” neredeyse tek düşünme yöntemi haline gelmişti. Özellikle bizim entellektüel ve akademik geleneği çok zayıf olan çevre ülkelerin “sosyalist teorilerine” bakmak bu gerçeği çok daha kolay farketmemizi sağlar.

Bir fikir akımı, bir kez dinleşmeye başlarsa, mutlaka kendi ruhban sınıfını da yaratır.

“Sosyalizm” olduğunu iddia eden dinin kutsalları, geleneksel dinin kutsallarıyla aynıdır. Bu türden örgütler de birer cemaat sosyolojisi gösterirler.

Yoksa bütün sol gelenek kaynağını tanrının tekliğinden alan, tekelcilikle nasıl malul olurdu ki? Hatırlayın – ki hala, daha kibarca ifade edilse de zihniyet değişmedi bence- yüz örgüttük, her birimiz “proleteryanın devrimci partisi” idik. “Doğrunun tekeli bizdeydi” ve diğerleri “revizyonist, oportünist, hain, dönek, beşinci kol”du.

Bilim insanları da böyle ilerleseydi neler olurdu, bir düşünsenize?

Oysa bilim, hep bir paradigmadan veya hipotezden şüpheye kapıldığında, hemen yerine yenisini kurmayı tutkuyla başarır. Ta ki, pratikte kanıtlanan, bir önceki varsayımı aşan bir sonuca ulaşıncaya kadar.

Bilimsel şüphecilik, bilgi sevgisi ve merak, bilim insanlarının üç büyük kutsalıdır.

Oysa bunlar, Marks ve Engels’in kurmaya başladığı paradigmayı önce “izm” sonra bilim ilan edenlerin en uzak olduğu üç şeydir.

Kapitalist uygarlık buhranı derinleştikçe, kapitalizmi aşan, insanlığı bu eril, tekçi, diktatoryal, endüstriyalist sistemden kurtaracak köklü, küresel bir değişime (toplumsal bir devrime) duyulan ihtiyaç da derinleşiyor.

An itibariyle yer yüzü, en az kırk ülkede yaşanan halk isyanlarıyla çalkalanıyor, “öncü”nün ise esamesi okunmuyor.

Bunu başarbilmenin tek yolu, amacımıza uygun olmayan araçları terk edip, amacımıza ve çağa uygun araçlarla örgütlenmek ve mücadeleyi derinleştirmek.

*İlk olarak Artı Gerçek’te yayınlandı.