27 aralık 2019 – 15:27 Artı Gerçek

#Ya Kanal Ya İstanbul

A. Haluk Ünal


Şu sıralar ülkenin gündeminin tepesine Kanal İstanbul tartışması yerleşmiş görünüyor. Üzerine eli kalem tutan herkes yazıyor; halk harekete geçti; kitlesel imza, dilekçe ve sosyal medya kampanyaları hızla gelişiyor.

Kanal’ın yaratacağı geri dönüşü imkansız felaketlere ilişkin bir çok güvenilir bilim insanı, uzman, ayrıntılı ve çok anlaşılır açıklamalar paylaştı. 

Her ne kadar yapılan bir araştırmaya göre İstanbul’un %48’i “bu konuda hiç bir bilgilerinin olmadığını” söylese de, bu eksik çok kısa bir süre içinde giderilebilir. 
Kısa bir süre önce Sezai Temelli ve ondan ilham alan bazı CHP’liler bu konuda bir referandum yapılmasını önermişlerdi. Sanırım gelen tepkilerden bu yanlış öneri artık tartışılmıyor. 

Bu yanlıştı, çünkü, on bin yıllık fetihçi, devletçi, tekçi zihniyetle arasına kırmızı bir çizgi çekmiş herkes, insanın doğanın bir parçası olduğunu ve doğaya egemen olma fikrinin insanlığın en ölümcül buluşu olduğunu biliyor. 

Bu nedenle temel insan hakları nasıl ki referandumlara konu olamazsa, bu da bir referanduma konu edilemez.

Tam da Gezi Parkında olduğu gibi,  bu tehlikeyi gören güçlerin kitleleri barışçı, sivil itaatsizlik yöntemleriyle seferber etmeleri ve iktidarı kuşatarak, tıpkı son seçimlerde olduğu gibi sarsarak ve önemli bir darbe daha vurmaları çok daha doğru.

Sorunun özü tartışılmıyor.

Yine somut devam edelim. 

Şu ana kadar kanal ile ilgili esas olarak ekoloji hareketi bir bilgi ve söylem üretmeyi başardı. Ne iyi ki varlar.

Ama görebildiğim kadarıyla bu şahane fırsatı onlar da iyi değerlendiremiyor.

İlk olarak 1994 yılında TSK ve Ecevit öncülüğünde Montrö’yü alt üst edecek bu projeyi hayal edilmeye başlanmış. 

O yıllarda sol ve Dünya belli ki bu konuyu çok da önemsememiş.  

Ama artık iki kutuplu soğuk savaşın netçe tanımlanabildiği, iki emperyalist kutbun bölgesel düzeyde vekalet savaşları yürüttüğü bir çağda, proje çok yönlü bir felaketin çağrıcısı oluyor.

Bu aşamada bu olayın doğaya yapacağı geri dönülmez tahribat için üretilen bilgi çok zengin görünüyor. Yani “Ayşe teyze”ye sorunu anlatacak bir yalınlık elde edecek bilgiye sahibiz.

Kısa ve orta vadeli kazanımlar için üçüncü kutbun model tartışmasına girmesi için tarih bize altın bir fırsat sunmuş görünüyor.

HDP ve proje sahibi Kürt Özgürlük Hareketi Bileşeni (BDP/DBP) yerinden yönetim, yerel özerklik konularında bu ülkede en derin birikime sahip kesim. Bu da HDP’nin  “kurucu irade” olduğuna ilişkin – bir başka – kanıt sunma fırsatı.

Şu ana kadar fıtratı gereği HDP dışındaki partiler, “temiz kapitalizm, modern belediyecilik” zihniyeti içinde kendi merkeziyetçi, devletçi modellerini uygulama içinde kanıtlamaya çalışıyorlar. Söylemlerini de buna göre üretiyorlar. 

Her adımda müesses nizamın kırmızı çizgilerine basmamaya çok özeniyorlar.

ÖZYÖNETİM, YERİNDEN YÖNETİM VE ÖZERKLİK

Kanal İstanbul felaket projesi bence. Milyonlarca insana bir gerçeği çok çıplak gösteriyor. 16 milyon insanın yaşadığı, ülkenin lokomotifi olan bir metropolün kaderi merkezden belirlenebilir mi?

Buna tartışmasız vereceğimiz yanıt “Hayır”.

Çağımızda demokrasi, artık sadece çok partili parlamentolarla tanımlanamaz. 

Aklı başında herkes farkında ki, makro demokratik sonuçlar için, mikro, yerel demokrasiler belirleyici. 

Bunu gündemine almayan, anayasasına yazmayanlar otoriter yönetimlerden kurtulamaz.

Üstelik bu konu şu anda “demokratik ülkeler” ile otoriter totaliter ülkeler arasındaki temel model farklarından biri.

Bütün Türkiye’ye neden adem-i merkeziyetçi bir idari yapıya sahip olmalıyız, anlatmak için daha güzel bir fırsat düşünülebilir mi?

İsteyen AB yerel yönetim şartını referans alsın, isteyen Cihapas’ı ve Rojava’yı.