28 kasım 2019 – 23:57 – İlk olarak Artı Gerçekte yayınlanmıştır./


A. Halûk ÜNAL


HDP’nin sine-i millete dönüp dönmemesi taktiği üzerine epeyce yazılıp, çizildi. Ama bence meselenin esasını tartışan olmadı.

Bu kez önce önermemi ortaya koyayım.

Sine-i milleti savunan ve karşı çıkan dostlarımızın bence tümü (feministler hariç) bir madalyonun iki yüzü olan gelenekçi bir zihniyeti hiç sorgulamaksızın sahiplendiklerinin bile farkında değil ne yazık ki.

Özellikle de HDK’nin kuruluş ilkelerini, önerdiği yeni siyasal aracı benimsediklerini söyleyenlerin tartışmayı mevcut haliyle sürdürmesi yalnız tuhaf değil aynı zamanda bence temel sorunumuzun da kanıtı.

HDK/HDP, kuruluş felsefe ve perspektifine göre “cinsiyet özgürlükçü, ekolojist, çoğulcu, ademi merkeziyetçi” bir siyasal aracı tercih edenlerin birlikte mücadele zemini olmayacak mıydı?

Demek ki, yola çıkarken benimsediğimiz kutup yıldızı ve kurucu ilkeler net!

Peki bu kurucu ilkeler, “milletin sinesi” ile ilişkimizi nasıl anlamlandırıyor sizce?

Yüzlerce yıldır burjuva partilerinin milletin sinesiyle kurdukları ilişkinin aynısını mı ima ediyor? 

Yoksa  kadim geleneğimizin en temel kurucu ilkesini mi?

Bütün siyasal perspektifinin temelini “Paris Komünü”nde yeniden hayat bulmuş, insanlığın kadim buluşu, komünal üretim, siyaset ve kültür zigotuna mı temellendiriyor?
Bu durumda bir başka kadim bir ilkeye tarihe bağlılığını ilan ederek kurulmuş bir yapıdan söz ediyoruz demektir. 

Yani milletin sinesinde kurulmuş meclis/komünler üzerinde yükselmek zorunda olan, onun doğrudan temsilini sağlayan, bir yapı?

Tıpkı Rojava’da, Chiapas’ta yoldaşlarımızın hedeflediği gibi köy, mahalle ve işyeri komünleri üzerinde, yani, doğrudan milletin sinesinden doğup, büyüyen bir demokrasi türünden söz etmiyor muyuz?

O zaman, “milletin sinesine dönüp, dönmeme” tartışması neyin nesi? Yani anlayacağınız adı bile doğru konulmamış, Parlemento ve belediyeleri boykot etmek, talebi yerine dil, ağrıyan dişi kaşıyor.

ÇOĞUNLUKÇULUK, ÇOĞULCULUK

Komünalist/sosyalist demokrasinin temelinin komün ve meclisler olması vazgeçilmezdir, ama artık yetmez. 

HDK/HDP’nin kurucu ilkeleri olan adem-i merkeziyetçi, cinsiyet özgürlükçü ve çoğulcu olmadıkları müddetçe amacımıza uygun araçlar olma niteliği taşımazlar.

Alternatif olacağını umduğumuz, yeni bir hayatın mümkün olabileceğini kanıtlayacaklar diye beklediğimiz, sosyalist denilen ülkelerin yaşadığı büyük çöküşe kadar yaşananlardan elde ettiğimiz ilk ve en büyük sonuç ise; amaca uygun olmayan araçlar, yeni bir yaşamı yaratmak bir yana, -şu anda Çin’de gördüğümüz üzere- eski yaşamın gotik bir parodisinden öte bir sonuç vermiyor.

Aslında HDK’nin, kongre siyasetinin – şu ana kadar bulunmuş, amacımıza en uygun siyasal aracın- çöpe atılması; buna karşın, – yüz yıldan fazla bir süredir denenmiş, bürokratik parti devlet kapitalizmlerini yaratmış, parlamentarist, merkeziyetçi bir modelde ısrar edilmesi, bununla uyumlu “bileşenler hukukuna” dört elle sarılınması, tesadüf değil. Yine aynı vahim hata; amacına zıt, hasmından aldığın bir araçla amaca ilerleme trajedisi.

Bunun sayısız açık kanıtını bir yana bırakıp, neredeyse hiç tartışılmayan bir yönünü örnek olarak almak istiyorum; azınlık hakları…

Ne yazık ki, bu gün bu ilkelere çok büyük bir bağlılık içinde olduğunu söyleyenlerin bile önemli bir kısmı henüz, sosyalist demokrasinin/çoğulculuğun en önemli ayraçlarından (turnusol kağıdı) olan azınlık hakları konusunda da geleneksel, çoğunlukçu bir tutum içinde.

Azınlık hakları konusu neden turnusol kağıdıdır; biraz açmaya çalışayım.

Malûm, bizimki de dahil bütün fikirler önce azınlıklar tarafından savunularak vücut bulmaya başlar; zamanı gelmişse hızla yaygınlaşır, kitlelere mâlolur.
Komün/meclis temelli sosyalizmin/demokrasinin çoğulcu olması, mülksüzlerin bütün kesim ve katmanlarının özgürce kendilerini ifade etme ve yönetime katılabilmelerinin güvencesidir. 

Buraya kadar sanki mesele yok. 

Ama ne zaman ki bir “azınlık” çıkıp da temel bir taktik meselede farklı bir öneri ortaya sürer, çoğulculuk gider, çoğunlukçuluk geliverir.

Bu güne kadar bu ilkeyi benimsediğini iddia eden örgüt ve partilerin amip gibi bölünmekten kurtulamayışı bunun en tipik kanıtıdır. Bölünmeler hep, azınlık çoğunluk ilişkilerinin birbirini zenginleştirecek metodlarla çözülemeyişi nedeniyle bölünmeyle sonuçlanır.

Çünkü burada da demokrasinin sınırları, tıpkı burjuva demokrasisinde olduğu gibi fikir ve ifade özgürlüğü ile sınırlanmıştır. 

Bu nedenle Türkiye solunun gelebildiği en ileri nokta, “burjuva demokrasisisin” geldiği noktayı aşmaz; “istediğiniz gibi fikretme ve zikretme özgürlüğüne sahipsiniz, ama son çözümlemede, uygulamak zorunda olduğunuz çoğunluğun kararlarıdır.” 

PEKİ NE OLMASI GEREKİR?

Azınlık hakkı demek, azınlığın, çoğunluğa önerisini kanıtlayabilmek için, fikirlerini pratikte deneme, sınama haklarının da tanınmasıdır. Hem de birlikte yaratılmış siyasal aracın sağladığı ortak imkanlarla.

Şöyle de diyebiliriz, amacımıza uygun araçların disiplin kurullarında fikir suçu yargılanmaz, yalnızca ahlaki kusur, kabahat ve suçlar yargılanır. 

Aynıca burada “azınlık” terimini de tırnak içinde kabul etmenizi öneririm, çünkü her zaman bilimsel sosyalistler için önemli olan sayı değil, niteliktir.

Bunun sebebi, bizlerin diğerkamlığı bile değildir. 

Çok daha temel, kadim bir sebebi vardır. 

Bilimsel sosyalist olduğunu iddia edenlerin çok iyi bilmesi gereken bilgi teorisi, bilim felsefesi bilimin gelişmesinin tek koşulu olarak, bu özgürlüğü tanır.

Bunu siyasete tercüme ettiğimizde, azınlıkların fikirlerini pratikte sınamaları, bilimden yana zihinler için, yalnız azınlığın değil, çoğunluğun da çıkarınadır.

Elbette herkesi malumu olduğu üzere, geleneksel ana akım için bu, çoğunluğun zararına, hatta bazı durumlarda devrimin bile aleyhinedir. (İhanet, döneklik, sapma vs.)
Gerçekten bilimden yana olan bir sosyalist için “doğrunun tekliği, tanrının tekliğinden mülhemdir” ve bu zihniyet dinbazlıktır. 

Bu zihniyet Marks, Engels ve buraya sığmayacak, yolumuzu aydınlatan sayısız bilgeyi tanrı katına koyarak, putlaştırarak, öldürmüş; bu tanrıların gölgesinde oluşturdukları ruhban kastlarıyla da gerçek hareketin ağır zararlar görmesine neden olmuşlardır. Zaten ruhban adayı olmayanın, puta da ihtiyacı olmaz.

Devletli sosyalizm hipotezinin yıkılışının temelinde de bu idealist, tekçi, erkek, iktidarcı zihniyet yatar.

Bilgi sevgisini ve merakını yitirmemiş, bilimsel kuşkuculuğun yaşamsal önemini kavramış herkes, yeni hipotezler karşısında heyecanlanacak; eskisinin yerine yeni hipotezi denemeye sıvanacaktır. 

Bizler, şıklık ve adabı muaşeret gereği değil; sosyalist demokrasinin temel aldığı diyalektik materyalist düşünme yönteminin sonucu, iç dinamiklerin, çelişkilerin, tartışmaların çoğaltıcı, zenginleştirici, dönüştürücü gücüne güveniriz.

Örneğin, Kürt halkının “biz kendimizi şöyle bir formda yönetmek istiyoruz” talebine vatan hainliği suçlamasıyla yaklaşan devletle; biz bir grup olarak, bu seçimi boykot etmek istiyoruz; ya da CHP’yi desteklemeyi doğru buluyoruz, ya da “yetmez ama evet” şiarıyla hareket etmek istiyoruz önerisini, bütün ahlaki sıfatlarla mahkum etme savaşı açanların ne farkı var sizce?

Kürt halkına, “peki yönetin, ama devletin kaynaklarından yararlanamazsınız” demekle, böyle bir parti azınlığına “deneyin ama, partinin kaynaklarından yararlanamazsınız;” demek arasında ne fark var?

PROKRETUS YATAĞI

Başa dönecek olursak, sine-i millete dönme tartışması bence mevcut haliyle havanda su dövmekten öte, kimseye yararı olan bir tartışma değil. 

Bundan hareketle de birilerine kötülüğe delalet edecek sıfatlar yakıştırmamız pek inandırıcı olmayacaktır.

Üstelik, bu kez Türkiye solunun hiç bir zaman elinde olmamış iki devasa imkana rağmen, hala HDP, Türkiye halkları indinde kurucu bir irade olarak kabul göremedi.

Birincisi, kırk yılda, bizzat Kürt halkının sinesinde büyüyüp, yeşeren ve kitleselleşen, yani “gerçek hareketin” mirasıyla kendi deneyim ve birikimimizi birleştirme ve gerçek hareketi batıya doğru büyütme şansı.

İkincisi, dünya solu içinde komünist hipotezin yeniden kurmaya çalışan bilgelerin öncülüğünde (Bakur dağ komünleri, Rojava ve Chiapas), beş ayrı coğrafyada hipotezi pratikleştirmeye, yerelleştirmeye çalışan, büyük çoğunluğu mülksüzlerden oluşan halkların varlığı. 

Kırk yılda halkın sinesinde kurulmuş bir gerçek hareketi devralıp, ondan kopan, onunla yabancılaşan, amacımıza en uygun olan kongre siyasetini terk edip; kucağımıza tek ve asli siyasal araç olarak, tekçi, erkek, bürokratik ve parlamentarist HDP’yi bırakanlar; yalnızca bunun bedelini bir kabuğa, halktan uzak demode bir aparata/aparatçığa dönüşerek, ödemeyecekler; aynı zamanda, kongre siyaseti yönündeki değişime, yenilenmeye verdikleri zararla da anılacaklar. 

Kimsenin kuşkusu olmasın!

Ve bu türden amacımıza zıt araçlardan kurtulmadığımız sürece, Gezi isyanında olduğu gibi, gelecek bütün “yeni sosyal isyanlarda” tribünden izlemek zorunda kalacağız.
Amacımıza zıt araçlar, hem bireyin hem toplumların prokretus yatağıdır. 

Dün de bu gün de bireyin ya da sosyal grup ve katmanların, zenginleştiği, sürgün verdiği, çoğalıp, çoğalttığı zeminler olamamış ve olamayacaklardır.