A. Halûk ÜNAL – İlk olarak Artı Gerçek’de yayınlanmıştır.


Ekim ayında İndependent Türkçe’de, Meriç Şenyüz imzasıyla, “Dünya alev aldı: Küresel eylemlerle ısınan 40 ülke 40 isyan” başlığıyla önemli bir dosya yayınlanmaya başladı.
Bir ekip çalışmış ve tek tek bu ülkelerde yükselen halk hareketlerini, isyanları, kalkışmaları derleyip, bir harita olarak paylaşmış. Hemen belirtmeliyim ki ben böyle bir çalışma için kendilerine müteşekkirim. Bu, hepimizin en çok ihtiyaç duyduğu ve çok daha zengin bilgi üretmemiz gereken bir alan.

Ben de bu yazıda, gelişen bu sürece ilişkin kuş bakışı bazı gözlem ve intibalarımın bir dökümünü yapmak; sesli düşünmek istiyorum.

Çalışma, ilk bakışta hareketlerin çok heterojen olduğunu düşündürecek sayısız bulgu ileri sürmesine rağmen ben, bu değerli çalışmayı yapan ekipten farklı olarak, söz konusu isyanların kabuklarındaki bu heterojen görüntüye rağmen, hepsinin çekirdeğinde “kapitalizmin sonuçlarına karşı” küresel bir tepkinin “en büyük ortak payda” olarak yer aldığını düşünüyorum.

Bütün bu süreçlerde iki çok temel değişim, önemli birer etken olarak rol oynuyor kanısındayım.

Bunlardan biri, 1973 krizi sonrasında küresel sermayenin “neo liberal birikim modelini” her ülkeye dayatarak, o ülkeleri birer şubeye dönüştürmesi. 

Emperyal sermayenin bütün devletleri birer şirket, hükümetleri birer holding yönetimi ve halkları da bir müşteri kitlesi haline getirmesi; bir tür Franchise (veya franchising). 
Hatırlayalım; “Franchising, bir sistem ve markanın imtiyaz hakkı sahibinin, belirli süre, koşul ve sınırlar içinde, işin yönetim ve organizasyonuna ilişkin sürekli disiplin ve destek sağlayarak, belirli bir bedel karşılığında, bağımsız yatırımcılara sistem ve markasını kullandırmasına dayanan” bir model. 

Küresel sermaye, son kırk yıl içinde, her ulus devleti ve ekonomiyi bu modeli kullanmaya “ikna” etti. Gönül ferahlığıyla diyebiliriz ki, Birleşmiş (Milletler) Devletler örgütü bu kapitalist şebekenin haritasını bize sunuyor. 

Yine küçük bir hatırlatma; ünlü “ 24 Ocak kararları”nın önünü açmak için gerçekleştirilen 12 Eylül 1980 askeri darbesiyle ülkemizin de geçtiği birikim modelinden söz ediyoruz.
Maksadım, sizi iktisadi tanımlara boğmak değil; asıl, hepimizin zaten ciddi bedeller ödeyerek öğrenmiş olduğumuz bu modelin, çok konuşulmayan yapısal bir özelliğine, toplumsal sınıf ve tabakaların yeniden biçimlenişindeki etkisine de göz atmakta yarar olduğuna inanıyorum. 

Neo liberal birikim modeline geçen her ülkede, başlangıçta orta sınıf bileşimlerinde köklü değişimler olduğunu, ülkedeki en yoksul sınıfların bir kesiminin devletçi destek, rant paylaşımı ve finansal borçlandırma yoluyla dönüştürüldüğünü; yeni orta sınıfların ortaya çıktığını ve bu kesimlerin popülist, otoriter iktidarların oy deposuna dönüştüğünü, AKP deneyiminden de biliyoruz.

Bir yandan bu gerçekleşirken, öte yandan çalışan sınıfların sıfır güvenceye sahip, sendikasız, örgütsüz, geleceksiz, güvencesiz kitlelere dönüştüğünü, kırın çözülüp, kentlerin varoşlarına aktığına bizzat tanık olduk. Bu kitlenin önemli bir kısmı da işsizler ordusuna katıldı ve sınıf dışı kesimlere dönüştü. Daha önceki yazılarımda kendimi liberallerden ayrıştırmak için bu modele, “köleci piyasa kapitalizmi” adını yakıştırmıştım.

SAADET ZİNCİRİ VE SONRASI 

1973 krizine karşı geliştirilen küresel tedbirlerle açılıp; 2008 kriziyle kapanan saadet zinciri parantezi, Amerika’dan başlayarak, adım adım bütün ülkeleri gezmeye başlayan kitlesel hareketler dönemini başlatmış gibi görünüyor.

Yeni kent yoksulları ve mülksüzler kitlesi itirazlarını yükseltmeye başlarken, yeni orta sınıflar da varolan iktidarların arkasında durmayı sürdürdü.

Bu döneme “Amerikan Rüyası’nın küreselleşmesi” de diyebiliriz diye düşünüyorum. 

Küresel olarak köşe dönme, sınıf atlama hayalleri bu dönemin en önemli ideolojik aygıtı olan kültür endüstrisi tarafından bütün dünyaya pompalandı. Müthiş bir kitle kültürü ve tek tipleşme yaratıldı. Bundan özellikle son üç aydır yaşadığım göçmen kampında 50 farklı milletin, satıhtaki bütün farklarına rağmen, aslında bu tek tipleşmeye nasıl maruz kaldığına ilişkin gözlemlerim nedeniyle artık çok eminim.

2008 den bu güne neo liberalizmin yaşadığı krizin kalıcılaşma, derinleşme eğilimi, yeni orta sınıflar üzerinde de yıkıcı etkiler yaratmaya başladıkça, yeni orta sınıf isyanlarına tanık olmaya başladık. 

2011 yılında ilk dalga Amerika’da Occupy hareketi ile başlayıp, “Arap Baharı” ile devam etti, Kobane direnişi ve kuzey Kürdistan isyanıyla ilginç boyutlar kazandı. Bir kaç yıl içinde med, cezire dönüştü ve sular çekildi. Ama dip akıntıları maddenin doğası gereği devam etti.

Böylece yeni ve eski orta sınıfların kredi kartları ve Mortgage üzerinden kurulan kutsal birliği bozuldu. 

Bir kısmı, devletlerin faşizme doğru yolculuğuna eşlik ederken, diğer kesimi de aralarına katıldıkları mülksüzlerle birlikte itirazlarını yükseltmeye, sokağa inmeye başladı.

İşte, bir yandan tarihte hiç görülmediği kadar geniş ve bir birinden kopuk gibi görünen, kırk ülkede eş zamanlı ayaklanmalar olurken, bu ülkelerin tamamında kapitalist devletlerin de ellerindeki havucun küçülüp, sopanın kalınlaştığına, açık diktatörlüklere dönüşmeye başladığına -bütün kapitalist diktatörlüklerin çekirdeğindeki ordularla kaim- darbe mekaniklerinin harekete geçtiğine tanık oluyoruz. 

Yine tecrübeyle sabit, açık diktatörlüklerin bütün biçimleri, sermayenin krize girip, ülkeyi yönetemez hale geldiğinde, son savunma/saldırı hattı olarak ortaya çıkar. Zor alımı metodlarıyla egemen sermaye fraksiyonuna kaynak transferi sağlarlar. (Ermeni, Süryani, Pontus, Yahudi, Kürt soykırımları vb.) 

1973-2008 arasında bir önceki “devletçi kapitalist birikim modeliyle” ulus devletlerce biriktirilmiş ne kadar zenginlik varsa tamamının, “özelleştirme” kod adıyla sermayeye kaynak olarak aktarıldığını yaşayarak öğrendik. Özelleştirme politikasının mantığının en çarpıcı örneği ise bence Mart 2003’de ABD’nin Irak işgalidir. 

O zaman yaratıcı yönetmenliğini yaptığım Petrol İş Sendikası’nın ulusal çapta yürüttüğü “özelleştirme karşıtı” kampanyada bunu Türkiye toplumuna anlatabilmek için “Bir Özelleştirme Harekatı: Irak” sloganını kullanmıştık.

Şu anda küresel olarak şiddetlenen sınıf çatışmalarının üzerindeki – yerel tarihlerden edinilmiş renklerle bezeli – örtüleri kaldırdığımızda, hepsinin en büyük ortak paydasının kapitalizmin (neo liberalizmin) sonuçlarına karşı bir isyan dalgası olduğunu söyleyebiliriz.

Örneklerin önemli bir kısmında hareket, bir kaç zam kararına karşı başlıyor ve hedeflerini giderek daha tümel, makro siyasal taleplere doğru yükseltiyor.

Örneğin, Fransa’da sarı yeleklilerin ortaya koyduğu 47 maddelik talepler listesi, benzin fiyatlarına yapılan zama karşı başlamıştı; ulaştığı çerçeve itibariyle ise, şu anda hemen hemen her ülkedeki halk hareketinin talepler listesiyle örtüşebilir bir kapsamda görünüyor.

Şili’de benzin zamlarıyla başlayan isyan, şu anda yeni anayasa tartışmasının eşiğine dayanmış görünüyor. Bir devlet yetkilisinin “30 peso için mi” serzenişine verilen yanıt da zaten her şeyi çok iyi özetliyor; “hayır bayım 30 peso için değil, 30 yıl için!”

KÜRESEL DEMOKRASİ VS. KÜRESEL FAŞİZM

Yazının sonuna gelirken Sevgili Prof. Erinç Yeldan’a kulak verelim. 

“Kapitalizm her yerde bir düşman yaratma derdinde. Milliyetçi, ırkçı refleks sağ milliyetçi örgütlerle sınırlı kalmayıp sosyal demokrat, Korkut hocanın deyimiyle “solumsu” hareketlere de sirayet ettiği noktada dünyada hakikaten ırkçılığa dayalı bir şiddetin ön plana çıktığını açık faşizmin giderek yükseldiğini gözlemekteyiz. Bu olgu gene toplum bilimleri dünyasının yeni icat ettiği popülizm yeni popülizm gibi daha yumuşak ifadelerle özünden saptırılıp kamufle edilmeye çalışılıyor. Ama özünde kapitalizmin bir sitem olarak tıkanmışlığını bir toplumsal muhalefete dönüşmesin endişesiyle beraber dünyayı bir açık faşizme sürüklemekte. Şimdi böyle bir dalga karşısında ilerici toplumcu kapitalist sistemi dönüştürmeyi, sosyalizmi kurmayı hedefleyen devrimci güçlerin stratejisi ne olmalı? Burada sadece ben kendi görüşlerimi şöyle ifade edebilirim. Ünlü Hindistanlı Marksist Prabhat Patnaik’in bir sözü var: “Devrimi artık ciddiye almalıyız” diye.” 

Ben bu görüşü tamamiyle paylaştığımı söyleyebilirim. Yaşanan artık sadece sistemin değil, ataerkil, merkeziyetçi, tekçi, para merkezli uygarlığın krizi.

Bu noktada iki soru karşımıza geliyor?

Bu hareketler sürer mi ve yayılır mı?

Bu hareketler radikal, köklü dönüşümlere neden olur mu?

Birinci sorunun yanıtı bence evet. Çünkü, 2008 sonrası kapitalist neoliberal birikim modelinin krizi aşacağına ilişkin emareler görülmüyor. 73 sonrası gördüğümüz üzre yeni bir birikim modeline geçişe ilişkin de ortada hiç bir proje, teori ya da hipotez yok.

Bu da patriyarkal kapitalizmin devletleri daha fazla faşizme doğru yönlendireceğine, kitlesel isyanların da daha fazla yayılacağına kanıtlar sunuyor.

Ama ikinci sorunun yanıtı için henüz iyimser bir yanıt vermek mümkün görünmüyor.

Şu anda 2008 sonrası başlayan ve iki farklı dalgada kendisini ortaya koyan kalkışmalar içinde, kurucu irade olarak kendisini ortaya koyan tek hareket, Rojava’da başlayan sosyal değişim süreci.

Bu gün Kuzey ve Doğu Suriye Özerk yönetimi olarak tanıdığımız bölgenin kurucu toplumsal sözleşmesi” gibi bir alternatifi ortaya koyabilen bir hareket henüz söz konusu değil.

Sol, 1917 Ayinlerini sürdürürken, kitle hareketlerini tribünden izlemek zorunda kalıyor; kitle hareketleri de henüz kendi içinden bir siyasi irade, kurucu perspektif üretemiyor.

Ne yazık ki, Rojava’da kurucu olan paradigmanın Türkiye’ye tercümesi olsun diye düşünülen HDK/HDP projesi de bunu şimdilik gerçekleştirememiş durumda.

Buna rağmen her birimizin görevi de bence küresel bir anti-kapitalist, anti faşist bir cephenin nasıl yaratılabileceği sorusuna yanıt aramak, pratik katkı vermek. 

Bunun ilk şartı da yerel mücadele sürecinde kullandığımız siyasi teknolojilerin, kadın merkezli, çoğulcu, ekolojist ve adem-i merkeziyetçi olması. 
Alternatif olduğunu iddia eden solun, rakibin araç ve metodlarıyla çalışmasının tehlikesini çok ağır bedeller ödeyerek deneyimledik.

Küresel muhalefet, amaç araç ilişkisinin tayin edici rolünü yine anlayamazsa, kazanacak olan iktidar ve güç olur. Ve biz %99 yine kaybederiz. Küresel bir koordinasyonu, kurucu bir bakışla, hızla yaratamazsak yine kaybederiz.

Yani “kurtuluş yok tek başına ya hep beraber ya hiç birimiz.”