A Halûk Ünal

2001 ve 2018, iki krizin paranteze aldığı 17 yıllık bu süreç ortalama bir haber veya sosyal medya takipçisi için bile son derece aydınlatıcı değil mi sizce de?

Ne kadar farklı konuda, ne kadar çok gerçekle yüzleştik, ne çok şeyin farkına vardık?

Bu dönemde belki de edindiğimiz en önemli tanıklıklardan biri devlet ve demokrasi bahsine ait olsa gerek.

Almanya, Fransa, AB, ABD, Rusya, Çin, Suudi Arabistan, Katar, Mısır, Suriye, Irak, İran, İsrail ve nüfusuna kayıtlı olduğumuz Türkiye.. hepsi Ortadoğu sahnesindeki kaosu ve savaşı adım adım nasıl yarattı, izledik.

Bu devletlerin halk ve insanlık düşmanı politikalarını oluşturan başat ölçünün para ve türevleri olduğunu, insan unsurunun -çocukların dahi- listelerinde en sonda bile yer almadığını deneyimledik.

İnsan hakları, adalet, barış, eşitlik nasıl katledildi, tanık veya mağdur olduk?

Bir önceki yüzyılda örtülü, kılıfına uydurulmak için gayret sarf edilerek yürütülen devlet politikaları, diplomasi, dış ilişkiler, bu yüzyılda bütün şık örtülerinden arınıp, dolar, petrol, altın ve silahtan yapılma çirkin endamlarıyla, acı ve kanla beslenen birer zombi gibi bölgemizde arz-ı endam ettiler?

Güya iki büyük dünya savaşının acılarından edinilen deneyin ürünü olarak kurulan “birleşmiş milletler” teşkilatının aslında birleşmiş devletler örgütü olduğunu; üye devletlerinse onları ele geçirmiş ve yöneten sermaye gruplarından başka hiç bir şeyi temsil etmediklerini gördük?

Elbette en öğretici olan da tebası olduğumuz devlet sayesinde deneyimlediklerimizdi.

Artık bu ülke insanı bence, devlet karşısında kimsenin, hiç bir güvenceye sahip olmadığını gayet iyi biliyor. Bu ülkede güvenceli olabilmenin tek yolunun devlete sırtınızı bir biçimde dayamakla doğru orantılı olduğunu kuruluşundan 2002’ye kadar geçen sürede TC’den öğrenmiştik.

Bu bilgiyi 2007 sonrasında da AKP güncelledi. Adeta derin güçlerin vesayeti ile küstahlık, arsızlık ve ahlaksızlık yarışına girerek.

Böylece, kim olursa olsun, devleti elde tutan güç ve ideolojilerle iltisakınız, sizin de bu güçten sebeblenmenizin, pastadan büyük veya küçük paylar almanızın tek güvencesi olduğu, kesin bilgiye dönüştü.

Bu satırları okuyan sosyalist, devrimci vb. düşüncelere sahip olanları duyar gibiyim. Türkiye solunun ağır bedeller ödeyerek, çok genç yaşlarımızdan itibaren tanıştığımız ama anlatamadığımız bu gerçekle bu kez, cemaat üyesinden, CHP’lisine, AKP’lisinden Saadet partilisine, imamından, generaline, çiftçisinden profesörüne zemindekiler, ve orta sınıflar, toplumun kahir ekseriyeti yüzleştiler; devleti ve iktidarı kuşatmış güçleri tanıdılar.

Toplumun çoğunluğu, gerçek yurttaşlar, bence bu devletin ne menem bir şey olduğunu, ne kuruluşunda, ne gelişiminde ne dününde ne de bu gününde para babalarının çıkarlarından başka hiç bir şeye hizmet etmediğini, devlet uğruna birbirimizi boğazlamanın eşiğinde anlamaya başladı. Dileyelim, boğazlaşmanın hızı, farkındalık geliştirmekten daha yüksek olamasın.

Bu nedenledir ki, Kemalistler de dindarlar da demokrasiden, demokratlıktan söz eder oldu.

Beş yıl önce Cumhuriyet’in burnundan kıl aldırmayan Kemalistlerin bir çoğu, cumhuriyeti demokrasiyle taçlandırmaktan söz ediyor artık.

Yani açık ya da örtük olarak 1923’de demokrasisiz bir cumhuriyet kurdulduğu kabul edilir hale geldi.

Yeni bir anayasanın gerekli olduğunu, 12 Eylül anayasasıyla birlikte ve barış içinde yaşamanın imkânsızlığını açık ya da örtük kabul etmeyen, küçük bir azınlık bence.

Kısacası böylesi kaotik dönemlerin tipik özelliklerinden biri olarak, bütün ezberler bozuluyor. Ancak, kurucu fikirler de henüz örgütlenip, kurucu bir iradehaline gelemiyor.

Kemalizm, İslamcılık, geleneksel sosyalizm gibi 19 ve 20.yy’ın ana akım ideolojileri artık geniş kitleler nezdinde bir çözüm umudu taşımıyor.

Bu da yolların daha çatallanmasına, kafaların daha da karışmasına sebep oluyor.

Kafalar çok karışık

Yeni bir toplum sözleşmesi, Amerika’nın kuruluşunda kazandığı evrensel çağrışımla “new deal” söz konusu olduğunda şimdilik henüz tüketilmiş görülmeyen, toplumun çok farklı kesimlerince kullanım değeri olan kavram; demokrasi.

Ancak bu konuda henüz tartışmalar, birçok serbestiyetin alt alta yazıldığı, bu serbestiyetleri içeren anayasa metinlerinin ima edildiği bir çerçeveyi aşabilmiş değil.

(serbestlikle özgürlük çok farklı iki kavram. Ve ne yazık ki serbestlik “eski dile” terk edilmiş durumda. Yerine de olur olmaz özgürlüğü kullanıyoruz. Mesela devlet, keyfi olarak birilerini esir alıp, sonra da serbest bırakınca özgürlüklerini kazandılar diye manşetler, postlar yazıyoruz.)

Oysa bir yandan da toplumun bir arada yaşamak için acilen yeni bir sözleşmeye ihtiyacı olduğunu fark etmeyen yok gibi.

Ama maalesef, kafalar çok karışık.

Örneğin toplumun en az %60’ı gidişattan rahatsız, yeni sistemden memnuniyetsiz.

AB ülkeleri gibi bir yaşam olsun isteyenlerin oranı %47.

Erdoğan’ın yayılmacı politikalarını destekleyenlerin oranı ise %64.

İnsanın, aziz milletimizin AB standartlarını çok analitik biçimde “çözdüğünü” düşündürecek bir “çelişki.”

Sanki Erdoğan’a “ git işgal et, gasp et, kaynak ve zenginlik transfer et, biz de AB standartlarında yaşayalım, der gibiler.

Eh, emperyal ülkeler de böyle yapmaz mı?

Öte yandan “gerektiğinde asker yönetimi ele almalıdır” diyenlerin oranı yüzde19’a gerilemiş durumdayken;  ve sosyal medya kullananların oranı yüzde 72’yi bulmuşken;  toplumun en korktuğu mesele yüzde  40’la iç savaş?

Değişim

Bir yandan kafalar karışıp, ezberler bozulurken, diğer yandan önemli dip akıntılarıyla, değişim dinamikleri de gelişiyor.

Öncelikle hemen herkes artık, 12 Eylül anayasasıyla yaşayamayacağımızı, yeni bir anayasa yapmak zorunda olduğumuzu açık ya da örtük kabul eder halde.

AKP’nin rızasını aldığı yüzde 50, bir dönem çoğunluğun azınlığı yönetmesinin hak olduğuna; azınlık direnç gösterirse devletin sopasını kullanmasının meşru sayılacağına inandırılmış olsa da; tekçi açık diktatörlük, kendisiyle uyumsuz olan herkese yöneldiğinde ve toplumun farklı kesimleri “herkesin” azınlığa düşüp, sopadan nasibini alabileceğini öğrenmeye başladığında; onların da bu konularda kafalarının had safhada karışmış olduğundan kuşku duymamak gerek.

Bu da aslında toplumu kaçınılmaz biçimde yeniden devlet ve demokrasi tartışmasının eşiğine getirip, bırakıyor.

Kurucu bir iradenin ortaya çıkmasını temel sorun olarak görenlerin, kendi yeni(likçi) tanımlarını kitlelere anlatmalarının tam zamanı.

Bir başka ifadeyle “evrensel bir demokrasi” talebini ve tanımını tartışmanın tam zamanı.

Böyle bir çabanın araçlarından biri olmak, iktidar ve muhalefete egemen olan partizan dilin yerine sorgulayıcı empatik bir dili geliştirmek isteyen “Evrensel Demokrasi” ye de yayın hayatında başarılar diliyorum.

  • İlk olarak internet ortamında yayınlanmaya başlayan “Evrensel Demokrasi” gazetesinde yayımlandı.