A. Halûk Ünal

​​​​​​​Patrick Cockburnson yazısında; “Drone ve füzelerin Suudi petrol tesislerine yaptığı yıkıcı saldırı sadece Ortadoğu‘daki askeri güç dengelerini değiştirmekle kalmadığını, aynı zamanda küresel savaş halinin doğasında da bir değişime” sebeb olduğunu tespit ediyor.

“14 Eylül sabahı, modern askeri uçaklara kıyasla çok daha ucuz ve basit olan 18 drone ve 7 seyir füzesi Suudi Arabistan’ın ham petrol üretiminin yarısını etkisiz hale getirerek dünya petrol fiyatlarını yüzde 20 artırdı.

Bütün bunlar Suudiler geçen yıl savunma bütçesine 67,6 milyar dolar (yaklaşık 390 milyar TL) harcadığı halde gerçekleşti. Bu miktarın çoğu epey pahalı uçaklara ve hava savunma sistemlerine harcanmıştı ki, bunlar saldırıyı durdurmada bir hayli başarısız oldu. ABD savunma bütçesi 750 milyar dolar (yaklaşık 4 trilyon TL), istihbarat bütçesiyse 85 milyar dolar (yaklaşık 490 milyar TL) ama yine de Körfez’deki ABD kuvvetlerinin iş işten geçene kadar neler olup bittiğine dair fikri yoktu.” (P.C)

Bu tespite katılmamak mümkün değil. 

Ancak, bu olayın anlamı sadece savaş stratejileri noktasında ele alınırsa eksik olur. 

Bu, aynı zamanda yükselen Shangay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ)’nün Atlantik Paktı (NATO) karşısında da başka bir üstünlüğü ele geçirdiğinin de göstergesi olarak kabul edilmeli bence. 

Elbette askeri sınai teknolojilerde yaşanan ve Cocburn’un yazısında etraflıca örneklediği sonuçlarından çok benim bu yazıda odaklanmak istediğim, Aramco saldırısının Ortadoğu satrancında nasıl bir hamle niteliği taşıdığı ve Suriye’deki dengeleri nasıl etkileyeceği?

Benden önce konunun uzmanlarınca resmi çekilmiş, derinlemesine analiz edilmiş sayısız durum söz konusu. Ancak herkes büyük resmi çizerken, bu durumları bir lego gibi kendi dünya görüşüne uygun olarak birleştiriyor haliyle.

Ben de bazı olası senaryolar üzerinde -biraz spekülatif olmaktan da çekinmeksizin- durmaya çalışacağım.

Herkesin malumu, Suriyedeki dengeler Ortadoğu’daki dengelerin siklet merkezi durumunda. Buradaki denge, küresel dengeyi de özetler durumda. 

Benim de çok güvenilir bulduğum uzmanlar bile nedense, hala sürece kutupsuz ya da tek kutuplu bir dünya gibi yaklaşıyor.

Oysa an itibariyle askeri açıdan iki kutuplu bir dünyada yaşıyoruz. NATO ve ŞİÖ söz konusu dengenin kutuplarını oluşturuyor.

Bu iki eksen güç Ortadoğu’da vekalet savaşları ile birbirlerini geriletmeye, yeni egemenlik alanları kazanmaya çalışıyor. 

Elbette bu süreç iki boyutlu, iki renkli bir süreç değil. Üç boyutlu ve çok katmanlı çelişkiler yumağı. Ama vektörel olarak – her ne kadar ABD ve Rusya’nın adı çok anılıyorsa da – yön belirleyici eksen güçler popüler adıyla Atlantik Paktı/ NATO, ya da orjinal açık adıyla Kuzey Atlantik Anlaşması Örgütü  ve ŞİÖ.

Son üç yıl içinde, özellikle Türkiye’de yaşanan 16 Temmuz darbesi ile ŞİÖ’cü (Avrasyacı Kemalistler, ya da popüler adıyla Ergenekon, MHP ve AKP) devlet fraksiyonu iktidarı tamamiyle ele geçirip; neofaşist diktatörlüklerini kurduktan sonra ilk iş olarak S-400 sistemini satın alarak, ŞİÖ ile bağlarını güçlendirdiler.

ŞİÖ, Şanghay İşbirliği Örgütü (İngilizce: Shanghai Cooperation Organization) veya bilinen adlarıyla Şanghay Beşlisi veya Şanghay Paktı, Çin, Rusya, Kazakistan, Kırgızistan ve Tacikistan’ın 1996 yılında oluşturdukları uluslararası bir örgüt. 2001 yılında Özbekistan’ın katılımıyla üye sayısını altıya çıkarttı.

2011 den bu yana Ortadoğu’da yaşanan gelişmelerin Suriye’de Esad yönetimini ve İran’ı bu kampa doğru ittiğini biliyoruz. 

Geçtiğimiz haftalar içinde basına düşen bir haberle NATO ambargosu altında ciddi bir kriz yaşayan İran’a Çin’in 400 milyar dolar kredi açtığını öğrendik.

Böylece İran ekonomik açıdan yalnızca derin bir nefes almakla kalmayacak, bu kredinin mantıksal sonucu olan sayısız ikili ekonomik anlaşmaya da imza atmakta tereddüt etmeyeceğini öngörebiliriz.

Bu gelişmenin, İran’ın da ŞİÖ ile ilişkilerini çok daha organik ve derin bir niteliğe büründürecek yeni bir aşama olduğu açık.

Böylece, Irak coğrafyasında önemli bir güç olan İran kökenli Haşdi Şabi milislerinin de bu kampın bir uzantısı haline geleceğini varsayabiliriz. 

İşte bütün bunlar olup biterken, askeri alanda iki çok ciddi gelişme daha yaşandı.

Birisi yazının girişinde Cockburn’un –katıldığım- yorumuyla aktardığım Aramco saldırısıydı. Daha saldırının yarattığı şaşkınlık ve fırlayan petrol fiyatlarıyla küresel borsa çöküntüsünün etkileri geçmeden ikinci ciddi hamle geldi. 

İran Genelkurmay Başkanlığı Savunma Diplomasisi ve Uluslararası İlişkiler Birimi Başkanı Şeltuki, “devrimden sonra ilk kez Rusya ve Çin ile üçlü askeri deniz tatbikatı düzenleyeceklerini” müjdeledi.

Astana üçlüsünün toplantısı da bu gelişmelere parelel bir zamanda gerçekleşti. Rusya ve İran’ın Suriye’de NATO varlığından ne kadar rahatsız olduğunu, bunun sigortası olarak da SDG’yi gördüklerini biliyoruz. 

Bu nedenle Saray ittifakının “güvenli bölge” anlaşmasından da rahatsızlar. 

Toplantıda kayıt dışı olarak Erdoğan’a neden “güvenli bölgeyi birlikte kuralım” demiş olmasınlar ki.

Gerek İran’ın TSK’ya “Adana Anlaşması”nı işaret etmesini, gerekse toplantının hemen bitiminde Esad’ın ilk kez BM’ye yolladığı mektupta SDG’yi terörist olarak sıfatlandırmasını Erdoğan’a mavi boncuk olarak neden okumayalım?

Demokratik Toplum Hareketi (TEV-DEM) Yürütme Kurulu Üyesi Aldar Xelîl’in basına son düşen açıklamalarından da anlayacağımız gibi Rusya, Kürtler için yüz yıldır bir dehşet ve şer ittifakını, İran, Suriye ve Türkiye’yi uzlaştırmak iztiyor. 

Bunun ödülü de ilk olarak Afrin’in işgaline yol vermekti; şimdi de TSK’nın ABD ile kalıcı bir işbirliği yerine Kuzeydoğu Suriye’yi kendi başına işgal edebilmesi. Yeter ki, söylediklerinde evine dönebilsin.

Kendi payıma ben uzun zamandır Şanghay’ın Avrasyacı ittifaka da mali kredi açmasını bekliyorum. Hatta Erdoğan’ın Çin ziyareti öncesinde “dönüşte müjde vereceğim” diyerek kastettiği kredi anlaşmasıyken; sessiz sedasız dönmesini şimdilik beklediğini alamaması olarak yorumlamıştım.

Meğerse Çin’in öncelikleri – kendi açılarından çok da mantıklı ve açıklanabilir bir biçimde- İran olmuş.

Bu, hala Çin’in Avrasyacı kliğe ekonomik krizini ötelemek, güçlü bir nefes aldırmak için, IMF yerine iyi bir kredi açma olasılığını ortadan kaldırmıyor.

Hatta böylesi bir kredinin, “TSK’nın hem Irakta, hem Suriye’de “misak-ı milli” sınırlarını “kontrol etmeye” başlaması (işgal etmesi) ve su, gaz ve petrolün denetiminde Sanghay’ı söz sahibi haline getirmesi” şartına bağlanmamış olduğunu kim iddia edebilir?

Eh, ticarette temel kural da harcı borcunu kurtarmalı değil mi?

Aldar Xelil’in açıklamaları da gösteriyor ki, TC’nin açıklamalarını blöf, pazarlık şantajı olarak görme eğiliminde değiller.

Bu durumda da Shangay’ın SDG’yi çok ciddi kuşattığını, ABD’nin askeri dengeleyiciliğine ise Aramco saldırısıyla gerekli mesajı verdiklerini düşünebiliriz.

Bu tür durumlardan defalarca geçmiş SDG’ye akıl verecek durumum elbette yok, ama Demokratik bir Cumhuriyetten yana olan bütün Türkleri, seküler CHP kitlesini uyarmakta sakınca görmüyorum.

SDG ateş üstünde yürüyor. Onlar yenilirse Ortadoğu’da dengeler neofaşizmden yana döner, uzun süre Türkiye’de demokrasinin hayalini bile kuramaz hale gelebiliriz. Çünkü şu an için Ortadoğu’nun varolan tek demokratik ve seküler ekseni, sigortası, ŞİÖ’cü (neofaşist) saray ittifakının yayılmasını, yeni enerji kaynaklarını işgal etmesini engelleyen tek güç, Kürt Özgürlük Hareketi ve SDG’dir.