A. Halûk Ünal

Yazıya 1990 yılına bir geri dönüşle başlamak istiyorum.

Bir kısmınız hatırlar, bir kısmınızın da internette küçük bir arama yapması gerekir sanırım. 

“Kuru Çeşme Toplantıları” ya da “Birlik Tartışmaları” başlıklarıyla siyasi tarihimize geçmiş çok önemli bu olaydan bir anektod.

Türkiye siyasi tarihinde ilk kez 25 ayrı sol grubun “açık alanda”ki temsilcileri, birlik mümkün mü sorusu etrafında sistematik ve disiplinli bir tartışma yürütüyoruz. 

Yanılmıyorsam Demokrasi başlıklı tartışma sırasında sevgili Gencay Gürsoy kürsüye çıktı ve konuşmasını mealen şu soru üzerine kurdu; “sosyalist bir devlet de hukuk devleti olacak mı?”

Önce hepimize “burjuva toplumlarda” hukuk devleti kavramının anlamını hatırlatıp, sosyalist denilen rejimlerdeki uygulamalardan örnekler vererek, bu soruyu tartışmaya sundu.

Söz konusu süreç hepimiz için bence bir okul değeri taşısa da en çok aklımda kalan, o ana kadar aklımdan bile geçirmediğim bir gerçekle beni sert biçimde yüzleştiren olay budur.

O günden bu yana kendisine sosyalistim demiş devletlerin hukukla uzaktan yakından ilgisinin olmadığını bilsem de bizlerin hukuku nasıl inşa edeceğimiz konusunda derli toplu verilmiş bir yanıtla karşılaşmadım. 

Kendi payıma, adalet ve hukukun olmadığı bir sosyalizmin adıyla ilişkisi olamayacağı; üstelik bu meselenin devrimden sonraya bırakılamayacak kadar yaşamsal olduğu konusunda kafam çok net olsa da, böyle bir sistemi nasıl inşa edeceğimize dair, kafası karışık olanlardanım.

Bu olayı ve meseleyi hatırlamama sebeb olan, iki gündür sosyal medyada çok yoğun tartışılan, Ekrem İmamoğlu’nun yaptığı bir atama.

İSBAK’ın başına getirilen Bahattin Yetkin’in AKP ve MÜSİAD üyesi, sosyal medya hesaplarından nefret söylemleri paylaştığı kesin. Bu kişi için kullanacağım bir çok olumsuz sıfat yanlış olmayacaktır. 

Bu yazının maksadı, ne Yetkin’i yermek ne de savunmak. 

Ama bu örnek, yalnızca meselenin ne kadar yaşamsal olduğunu hatırlatmakla kalmadı; aynı zamanda tartışmada İmamoğlu’na karşı farklı biçimlerde itiraz edenlerin de elinde hiç bir norm, model önerisi olmadığı bir kez daha görüldü.

Bir kısmı zaten hasım safta tanımladığının kendisi gibi düşünenlerce yönetilen kurumlara sokulmaması konusunda net.  En çok sesi çıkanlar da bu kesim.

Bu kesimin paylaşımlarında “aktrol” vb saldırı setini çıkartıp, yerine “terörist” vb saldırı setini koysak, sahipleri arasındaki “farkın” ayırdedilmesi imkansız.

Bir kısmı ise, kullandıkları dile bakarak daha özenli, medeni insanlar olduklarından hareketle, adalet konusunda daha hassas olacaklarını tahmin etsem de, bu akışa kolayca kapılacak kadar – haklı – öfke biriktirdikleri için farklı bir ses çıkartmıyor.

Peki tek tek bu kişiler yönetimde olsalardı, bu atamalara nasıl bir yöntemle yaklaşacaktı? 

İşte tartışılmayan bu?

İmamoğlu’nun mevcut yaklaşımı, kendi sözlerinden çıkartacağımız üzere, “bu adayları seçmekle görevlendirilmiş arkadaşlar” seçip teklif ediyor; İmamoğlu da “önüne gelen dosyaları inceleyip” bir karara varıyor.

Bu, binlerce yıldır bütün merkeziyetçi, anti demokratik sistemlerin kullandığı model. 

Başarıyı da hatayı da kişilerle izah eden bu ahlakçı modelin başarısı ancak kapitalist işletmelerde belirli dönemlerde geçerli olabilir.

Onlar bile büyüdükçe adına “kurumlaşma” dedikleri, kişilerden çok sistem yaklaşımı da denilen bir modeli hakim kılmaya çalışırlar.

Modernizm iyiler ve kötüler üzerinden analizleri aşalı çok oldu.

Peki demokrat olduğunu idddia eden yönetimlerde hangi kriterleri arayacağız?

Ya da bu gün eleştirenlere deseler ki, hadi geç, sen yönet, nasıl bir modelle adalet ve liyakat dengesini tutturacağız?

Kapitalist işletmelerin adına “insan kaynakları” dedikleri ve bir şirketi en karlı hale getirmek ve aynı zamanda sömürülürken sorun çıkartmamak esasına göre tasarlanmış bir modeli mi kullanacağız biz de?

Yarın ülke yönetimine aday olan iddia sahibi partilerin bu konuda önerisi nedir?

Örneğin HDP bu konuda ne diyor? 

İktidarın sonsuz ve sınırsız çabasına rağmen yolsuzluk bulamadığı bu kurumlar, nasıl bir modelle bunu başardı?

Bunu başardı ama liyakat konusunda da aynı başarıya sahipler mi?

Liyakat konusunu nasıl çözüyorlar? 

Yönetimde şeffaflık ve kamusal denetim nasıl sağlanıyor?

Örneğin, ABD başkanı yapacağı atamalarda senato onayı almak zorunda.

Bizim belediye başkanlarımız, atamalarda hangi seçilmiş kurumun onayını alıyor?

Göreceğiz ki “her şeyin güzel olması” için sadece kişi değil, zihniyet ve modelin de değişmesi gerek. 

Önümüzdeki süreçte ortaya çıkacak benzeri sorunlar için verimli bir tartışma yapabilirsek; gerçek bir değişim dinamiği, kurucu bir irade olduğumuzu gösterebiliriz.

Çünkü bu gün belediye için yaptığımız tartışmayı yarın bağımsız yargı vb. kamusal kurumlar için de yapacağız.