A. Halûk Ünal

Debbağ sevdiği deriyi dövermiş derler. Ben de HDP eleştirisine devam ediyorum. Blogumu takip eden arkadaşlarım bir önceki yazımın da “1. Örgütlenme Konferansı delegelerine açık mektup” olduğunu biliyor. Meraklısı için de not düşeyim, HDP’nin kuruluşundan bu yana gerek Kuzey Suriye’den, gerek Avrupa’dan yazdığım 50 yazıyı da blogun HDK/HDP kategorisi altında bulmanız mümkün.

Bu yazıların tümünde HDK/HDP sürecinde oluşan Kürt/Türk solunun birleşik mücadele hattının (Üçüncü yol modeli ve stratejisi) bu ülkenin ve ortadoğunun geleceğini değiştirebilecek tarihen ilk ve biricik güç olduğunu hep yazdım.

Ama özellikle içinden geçtiğimiz süreç iyice görünür kıldı ki, Türk egemen sınıfları ile Kürt ve Türk yoksulları, mülksüzleri, emekçileri arasındaki çatışma ülkenin gelecek 50 yılını belirleyecek bir niteliğe ulaştı.

Eğer “üçüncü yol” model ve stratejini doğru anlar doğru uygularsak, Öcalan’ın da dediği gibi potansiyel oyumuz olaın 20-30 bandına oturabilir, tarihte ilk kez ortaya çıkan bu gerçek bağımsız, emekçi hareketini güçlü bir kurucu iradeye dönüştürebiliriz.

Buradan baktığımda HDP MYK’sının basında (Yeni Yaşam Gazetesi) paylaşılmış olan toplantı sonuç metni üzerine bir kaç şey söylemek elzem.

Toplantı kararları, sorunlar listesi

MYK üyesi yoldaşlarımız, yaptıkları toplantıda bir dizi karar aldıklarını görüyoruz. Ve bu kararları listelenmiş olarak okuyoruz. 

Hemen belirtmeliyim ki, alınan kararların, ülkenin karşı karşıya olduğu sorunlar ve siyasetimizin ihtiyaçları bakımından eksiği var fazlası yok.

Ama bir tanesi var ki, adı hiç anılmamış: işsizlik ve açlık, ekonomik kriz karşısındaki görevlerimiz.

Buna tekrar dönmek üzere devam edeyim.

Listeye baktığımızda -ihmal edilmiş olan dışındakiler bile- neredeyse her biri ulusal bir kampanya yapılmaksızın sonuç alınması, etki yaratılması imkansız konular.

Özellikle de “demokratik anayasa ittifakı” , “barış” , göçmenler vb.

Oysa, uzaktan bile görülebilen en ciddi sorunumuz, partinin etkin kadrolarının çoğunun ya esir alınmış ya da yurt dışına çıkmaya zorlanmış durumda olması.

Parti kitlesi ise, şu aşamada en düşük risk seviyesinde katkı verebilir durumda. Çoğunlukla “oy deposu” işlevi görüyoruz. 

Yani gerçekten etki yaratmak istiyorsak, bunlardan birisini bir kampanya olarak ele almamız şart.

Dönemsel taktik belirlemek

Devrimci örgütsel çalışma konusunda her sosyalistim diyen her sosyalist/komünist (özellikle de Leninistim diyenlerin unutması imkansız olan ebcet nedir) ezbere bilir ki siyasi çalışma ancak ulusal kampanyalar biçimde geliştirilirse sonuç alıcı olur.

En başa “demokratik anayasa ittifakı”nı mı koyuyorsunuz; bunun için üç veya altı aylık bir kampanya planlamasını ilan etmeniz, ya da karar olarak almanız gerekmez mi?

Sonra da bir çalışma grubu hızla elde kalan imkan ve güçlere göre bunu planlayıp yürürlüğe koysun.

Yani böyle sorunlar listesi olarak “gerçekleri” sıralamak, taktik olarak sonuç alıcı bir karar olarak kabul edilebilir mi?

Öte yandan önce de belirttim dönemsel taktik belirleme konusunda elimizde çok başarılı örnekler var. Ve bunların tamamı da strateğji taktik bilgisinin temel kurallarına uyuyor.

Geçenlerde sevgili Hakan Öztürk bir yazısında sormuştu “siyaset güçle mi yapılır, güç siyasetle mi?”

Bence doğru yanıt tarihte defalarca verildi?

Başlangıçta küçük gruplar, doğru siyaset izleyebilirse büyük güçlere dönüşürler ve – sonuçta yenilseler bile- köklü değişimlere, dönüşümlere neden olurlar. 

Türkiye sol tarihinde ilk kez anlamlı bir güç haline de gelmeyi başarmış olan bizler, uzağa gitmeden 31 martta bu gücü doğru kullanarak egemen sınıf ittifakını nasıl sendelettiğimizi artık sağır sultan bile duydu.

Ama siyaset yalnızca anlık vuruşlar değil, esas olarak sürece yayılan müdahalelerin toplamı değil midir?

Bırakın bizleri burjuva siyaseti bile bir kuralı çok iyi bilir. 

Kitleleri en yaygın biçimde kuşatan kaygılarla kendi ihtiyaçlarını, çıkarlarını, hedeflerini ilişkilendirerek kitlesel rıza elde ederler. 

Bu kural bizim için de değişmez. Üstelik biz, onlar gibi kitlelerin gerçekte aleyhine olacak bir çıkarla, kendi çıkarımızı birleştirmeyiz.

Bizim çıkar olarak tanımladığımız listenin tamamı (MYK toplantısında da olduğu gibi) kitlenin de çıkarınadır.

Ama bunların tamamını ilan etmek ve eş zamanlı olarak anons etmek siyaset kabul edilebilir mi?

Daha somut konuşayım, şu anda kitlelerin çok yaygın sorunu iş ve aş sorunu. Asgari ücretin bile açlık sınırının altında kaldığı, milyonlarca insanın işsiz olduğu bir ülkedeyiz. 

Öte yandan ortadoğuda artık “ulusal mesele” niteliğini de bir çok sebeble aşıp, devrimci bir imkana dönüşmüş olan “Kürt sorunu”nun ihtiyaçları var. 

Demokratik anayasa ittifakı, yeniden çözüm süreci, PYD/Saray pazarlıkları hep bu süreçle ilgili.

Aslında iş ve aş sorunu ile “barış” diye kodlayabileceğim sorunu yan yana koyup, deseler ki seç birini Sophi’nin seçimi noktasına geliriz.

Ama “üçüncü yol” perspektifi bizi böylesi (düalizm) ikiliklerden kurtarabilir.

Üstelik faşist blok da müthiş fırsatlar sunarken.

Sevgili Celal Başlangıcın son güzelim yazısını iş ve aş sorunu ile barış meselesini birleştirecek bir kampanya için bir sunum özeti gibi kabul edebiliriz.

TC Kürdistan’daki sömürge statüsünü korumak için son 30-40 yılda 1,2 trilyon dolar silaha mermiye para harcamış. (Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana kapısından içeri tek bir müfettişin girmediği TSK’da bu balı hangi parmak tuttu, kim yaladı ayrı bir yazının konusu)

Bu gün bu yönetim hazinenin kefen parasına bile tasallut etti.

Ve eksen değişikliği gibi daha büyük felaketlere sürüklüyor hepimizi.

Üstüne üstlük her iki faşistin, Recep ve Devlet’in açız diye bağıran halkı, “siz bir merminin parasını biliyor musunuz” diye azarladığı bir dönemde, bizim bu iki “farklı” sorunu ilişkilendiren bir kampanya tasarlayıp, tek bir halka olarak tutup çekmemiz mümkün değil mi? 

Bunu formüle edecek siyasi bilgiye mi iletişimci dostlara mı sahip değiliz? 

Neden toplumun ancak %10-20 sini ilgilendiren “demokratik anayasa ittifakını” en başa yazıyor, iş ve aş meselesiyle ilişkilendiremiyoruz?

Kaldı ki parlementoda AKP/MHP dışında yürüyen bu çalışmaların ciddi ve derin sonçlar üretmeyeceği de çok açık; James Jefrey bile bunu hemen değiştiremez. Ayrıca halkın güçle desteklemediği bir anayasa tartışmasından olsa olsa bize yemlik bir restorasyon çıkar.

İş ve aş sorunuyla savaş/barış meselesini ilişkilendirip ulusal bir kampanya olarak geliştirmenin acil ve yaşamsal önemini kim kime anlatamıyor?