A. Halûk Ünal

Hepimiz hem küresel hem de yerel olarak büyük bir çağ dönümünün içinden geçtiğimizin farkındayız. 

Anadolu ve mezopotamya coğrafyasının içine yuvarlandığı tarihsel kriz, kriz karşısında küresel, yerel sermaye ve iktidar odaklarının verdiği tepkiler, seçtikleri stratejiler ve nihayet bütün bu gelişmeler karşısında toplumda oluşan kaos ve kafa karışıklığı; restorasyon ya da reform politikalarıyla kapitalizmin yeniden “istikrarlı” bir toplum ve dönem yaratma şansının kalmadığını; büyük altüst oluşlara gebe bir ülke ve bölge haline geldiğimizin kanıtı.

Bu tabloyu, öyle ya da böyle farketmeyen, en azından hissetmeyen var mıdır sizce? 

Toplumlar bence bu ve benzeri herşeyi hisseder, farkeder, ama konu bunu anlamlandırmaya, çare düşünmeye geldiğinde yollar çatallanır. 

İşte, siyasetin önemi ve rolü de tam burada anlam kazanır. 

Bir an için ahlakı bile bir kenara bırakalım, yalnızca – eğer varsa- saf akıl açısından dahi, böyle zamanlarda bir siyasi eğilime, bir çözüm gücüne tutunmak, hatta daha genel geçer bir deyimle “yatırım yapmak”, “en zor” ama en elzem davranışlardan biri haline gelir.

Çünkü şakası yoktur, konu kendi geleceğimiz ve çocuklarımızın, sevdiklerimizin geleceğidir.

Artık çok iyi öğrenmiş olmalıyız ki, evlerimize çekilip, kendimizi koruma çabası, bizi en fazla göz altına alınmak, tutuklanmak, işten atılmaktan korur. 

Ama son 50 yılın deneyimi bile – Türkiye yeterli olmuyorsa, Irak, Suriye, İran, Sudan, Mısır – gösterdi ki, sermayenin faşist pençeleri sonunda gelip, bizi bulur; tek tek veya topluca avlar.

Kendisine solcu deyip de örgütlü mücadelenin öneminden – amentü gibi- söz etmeyen yoktur; ama meselenin anahtarı – hala yaşamsal önemini yitirmemiş olan- “öncü”nün böyle zamanlardaki siyasi zekası, aklı ve basiretinde saklıdır.

Tek tek hiç birimiz, mevcut çaresizliğimiz içinde suçlanamayız. Bir çoğumuzun – bütün iyi niyetine rağmen- öne çıkmaya, sayısız riskler alıp, “öncü roller” seçmeye bir çok nedenle uygun olmaması çok anlaşılabilir bir gerçektir.

Ama tecrübeyle sabit ki, eğer “öncü” olduğunu iddia edenler, milyonlarca muhalifin, çok farklı mekanlarda, farklı çalışma ve yaşam  koşullarında, farklı kültür, bilgi ve algı birikimlerini doğru anlayıp, doğru araçlar geliştirirse, birden bire devasa bir muhalif blokun ortaya çıkması ve tek tek çaresiz olanların, bu büyük öz güvenin parçası haline gelmesi çok mümkündür.

Ya da kendiliğinden başlayan bir isyanın – ki bu da yakın gelecekte olasılıklar dahilinde- Gezi’de yaşadığımız gibi sönümlenip gitmemesi, Sudan’da olduğu gibi radikal dönüşümlere sebeb olması da çok mümkün.

İşte, HDP’nin I. Örgütlenme Konferansı’nın, 4-5 Ağustos tarihlerinde toplanma nedeni, son derece yaşamsal bir konuya yanıt bulmak: böyle bir süreçte, yüzünü HDK/HDP’ye dönmüş, son beş yıl içinde yalnızca “oy deposu” olmaktan öte değerlendirilememiş milyonlarca muhalife – bu “çokluk”a- uygun siyasal araç/model nedir?

Ne tür bir araç üçüncü yol siyasetine uygundur?

Konferansın bilgisi internet kulislerine sızdığı günlerde önemli bir metin elime geçti. 

Söz konusu metin “merkezi örgütlenme komisyonu”nun yayınladığı, “uzun tartışmalardan süzülüp, gelen” bir pdf. Metin delegelere yollanmış.

Bu metin kamusal alanda paylaşılmış olmadığı için (?!) ben de tamamını paylaşmayacağım. Bazı pasajlar aktarmakla yetineceğim. 

Metni ayrıntılara boğmamak için rahatlıkla iddia edebilirim ki, şu ana kadar okuduğum farklı metinler, kişisel konuşmalarda aktarılan bütün tespit ve teşhisler çok önemli ortak noktalara sahip; mealen, “Partinin tarihsel bir rol üstlenebilecek tek zemin olduğunu, bütün muhalefetin yüzünü HDP’ye döndüğünü, ancak bu kapasiteyi kucaklayıp niteliğimizi geliştirecek tarzda örgütsel sorunlarımızı aşamadığımız;doğru yol ve üçüncü yol olduğu”yönünde genel bir mutabakat var. 

Buraya bir mim koyup devam ediyorum.

Parti örgütlenmesi konusunda da bir cümlede özetlemek gerekirse genelde, yine mealen, “bileşen hukuku ile birey hukukunu birleştiren, merkezileşmeyi törpüleyecek, yatay örgütlenen bir parti”tanımı bütün metinlerde paylaşılıyor. 

Buraya da bir mim koyuyorum.

“Merkezi Örgütlenme Komisyonu”nun metnine baktığımızda da bu eleştirilerle uyumlu, hatta daha ileri vaatlerima eden bir çerçeve ile karşılaşıyoruz.

“Bu yeni dönemi karşılarken klasik örgütlenme tarzlarını aşan, 21. Yüzyılın yaratıcı örgütsel modellerini örnekleyenbir örgütsel toparlanmaya, örgütsel hamleye ihtiyacımız olduğu gerçeği ile hareket ediyoruz. Esasında HDP’nin etki alanının örgütsel yapısından çok daha geniş olduğu, politik hattının kitlelerde büyük yankı bulduğu bilinmektedir. Ancak bu hattı taşıyan gövdede eksiklikler, yetersizlikler olduğu tüm partililerimiz tarafından tespit edilen bir gerçekliktir. Özellikle kitle gücü ve ideolojik kapasitenin altında işleyen bir örgütsel mekanizmasının olduğunu kabul etmemiz gerekir.(abç)”

Peki, bu paragraf ve metnin tamamında – tamamiyle paylaştığım – tespit ve hedefleri gerçekleştirecek mekanizma, araç, sosyal teknoloji nedir?

Böyle bir arayışımız mı var?!  

Eğer bu satırları yazan “merkez komisyon”, HDK’nın kuruluşu ile başlayan ve bu gün HDK nın yerinde yeller esmesine neden olan sürecin de faillerinden olmasa ileri sürdüğü “vaatler”, bizlerde bir ironi duygusu yerine güçlü bir heyecan yaratabilirdi.

Bu gün bizleri HDP çevresinde buluşturan, hepimizin mutabık olduğu sayısız imkan, umut ve avantajın sebebi nedir? 

Bütün bu enerjinin ve umudun ortaya çıkmasına neden olan HDK’nın kuruluşu değil midir? 

Peki HDP, HDK’nın sadece ve sadece parlamento cephesinde vücut bulması içinbir zorunluluk olarak önümüze gelmedi mi?

Oysa metni bir ecnebi yoldaşımız okusa sanır ki, başlangıç noktamız HDP de, onu aşan 21 yüzyıla uygun bir model arıyoruz?

Oysa durum tam tersi, bulduğumuzu “kaybetmişiz.”

5 yıl sonunda bütün eleştiri ve uyarılarımıza rağmen, HDK projesinin, yani asli aracın içi boşaltılmış; HDP kendi başına asli araç haline gelmiş; parlemento merkezli, ama birey hukuku bile barındırmayıp, ‘bileşen hukuku’ denilen bir garabete mahkum, geleneksel bir partiye dönüştürülmüştür.

Tam bu noktada Onur Hamzaoğlu’nun Yeni Yaşam Gazetesi’nde yayınladığı yazıya kulak verelim. 

“HDP ve/veya HDK’nin bileşenleri, Temmuz 2014’ten sonra “nasıl kongre partisi olabiliriz/olunur” başlığı yerine, mütemadiyen; “HDK’nin her bir bileşen için anlam ve önemi” konusunda söz söylenen, zaman zaman da “HDK kuruluş amaç ve hedefleri doğrultusunda bir kongre nasıl olur/yapabiliriz? yerellerde meclislerini nasıl kurarız ve faaliyetlerini devam ettirebiliriz?” sorularının yanıtlandığı birçok toplantı, görüşme, müzakere, tartışma gerçekleştirdi. İçinde bulunduğumuz yıl dışarıda tutulduğunda, bunların en kapsamlısı ve sonuncusu, HDK’nin tüm siyasi bileşenleri ve HDP’nin katılımıyla 29 Mayıs 2017’de, İstanbul’da hayata geçirildi. Ancak, bu oturumların neredeyse tümünde Kongre’nin önemi ve gerekliliği saptanmasına karşın, bileşenler ne merkezde ne de yerellerde gerekli kadro, mekan ve kaynak konusunda gerçekçi ve yeterli adımları atmadılar. Alınan kararlar, bir araya gelinen salonların kapısının dışına genellikle çıkamadı/çıkarılmadı. Bileşenler, HDP’ye giderken HDK’den götürdüklerini ne yerine koyabildiler ne de bunu gerçekleştirebilmek için gerekli ve yeterli çabayı gösterdiler. Bileşenler, saptadıkları ve ortaklaştıkları sorunların çözümü için kolektif olarak belirlenen adımları yine kolektif olarak atmaktan imtina ettiler. Bu yolda, olanaklı olan(lar)ın belirlenmesi ve belirlenen(ler)in gerçekleştirilmesine ilişkin bir yaklaşım dahi hemen hiçbir zaman izlenmedi/izlenemedi. O nedenledir ki Kongre, partisini kurduğu dönemdeki konumundan nicelik ve nitelik olarak oldukça geriye düştü. Böyle olduğu için de HDP, kongre partisi olmadı/olamadı. Temmuz 2014’deki haliyle, çok bileşenli parti olarak kaldı.”

Türkiye’de olduğum dönemde kendi gözlemlerim, son iki yıldır bir çok partili arakadaşımla yaptığımız sohbetler gösteriyor ki, “bileşen hukuku” bildiğimiz bütün klasik partilerden daha merkeziyetçi, esneklikten çok daha yoksun, bileşenlerden olmayan -bazı imtiyazlı kişiler dışında- bütün bağımsızları dışlayan bir yapı ortaya çıkarttı.

Biz bunu ÖDP’den de çok iyi biliyoruz. Bileşen hukuku demek, bağımsızlar “örgütlerin arkasına dizilsin” demektir. 

ÖDP’de de partinin %70’i bağımsızlardan oluşmasına rağmen ancak %30’unu temsil eden “örgüt”ler holding yönetir gibi yüzde yüzü belirlemişti. 

Üstelik, bütün bu gelişmeler, HDP’nin parlementoya yanlış bir önem atfetmesine neden oldu. 

HDK’nın kuruluşundaki enerji, hareketin çevresinde toplanan benim gibi yüzbinlerce bağımsız birey, tıpkı ÖDP’de olduğu gibi, hızla evlerimize döndük ve kendisinden I “parti tabanı” olarak söz edilen, -istenilebilecek en son şey olarak- verimsiz, katılımsız bir ‘oy deposu’ haline geldik.

Bileşen hukuku garabeti, uzmanlık alanları oluşturulurken, adaylar belirlenirken liyakatın yerine “bileşen kotaları”nın geçmesine neden oldu. Yerellerin dinamikleri ve öz iradeleri bir anda yok sayılabildi.

Liyakatın bitmesi, kaçınılmaz olanın; bürokratizmin de hızla kendisine alan bulması anlamına geldi. 

Bence bütün bunlar, aslında herkesin farkında olup, birlikte sustuğu türden sorunlar olarak bu güne taşındı. (Ortak suskunluk her zaman son derece politiktir.)

Tam bu noktada Onur yoldaşın metninden bir pasajı daha aktarmak şart, bence.

“Gezi-Haziran İsyanı’ndan 16 Nisan 2017 Referandumu’ndaki Hayır Meclisleri’ne, Hayır Meclisleri’nden 2019 yerel seçimlerine değin, “ortalama vatandaşın” günlük hayatta yaşadıkları ve yaşadıklarına karşı aldığı tutumlar dikkate alındığında, yerellerde örgütlenmenin günümüzdeki temel aracının; temsili demokrasinin siyasi parti yasasında belirlenmiş olan kalıbına ve/veya siyasi partilerimizdeki uygulamalarına daralmayan, doğrudan demokrasiyi yaşama geçirebilmeyi hedefleyen örgütlenmeler, meclisler olduğu ortaya çıkıyor. Mahallelerde, üretim birimlerinde, üniversitelerde, liselerde, kadınların, gençlerin, işçilerin, işsizlerin, memurların, küçük esnafın, emeklilerin, öğretim elemanlarının, öğretmenlerin, hemşirelerin, hekimlerin, köyde, gecekonduda, kente yaşayanların, LGBTİ+ bireylerin, inancı olmayanların ya da inancı olanların vb. katılabileceği ve VAROLABİLECEĞİ bir örgütlenmeye, meclislere gereksinimimiz var.

Ancak bunun ölü doğum olmaması için yanlışlığı öngörülebilen, bilinen hiyerarşik ve dikey partili adımlarla değil, bugüne kadar ertelenmiş olanın ertelenmesine son vererek, yatay örgütlenmenin hayata geçirilmesi gerekiyor.(abç) Kadrolarıyla, mekanlarıyla ve kaynaklarıyla eksiklikleri tamamlanacak Kongre eliyle. HDK’den yıllar önce alınıp bugüne kadar yerine konmamış olanların yerine konmasıyla işe başlanmalıdır. Bunun gerçekleştirilebilmesi için 2019 Temmuz’unun 2011 Temmuz’una benzer birçok olanak sunuyor olmasının avantajlarını da kullanarak. Anımsamakta yarar var, Rosa Lüksemburg’un da belirttiği gibi, siyasi partiler hemen her zaman, kendi yapılarını korumaya öncelik veren “muhazafakâr” eğilim içindedirler. Bu sınırlılığın yaratacağı riski göze almanın zamanı da yeri de değil…”

Bu, aslında yazının son sözü olabilirdi. Üstüne söz söylemeye gerek olmayacak kadar, meselenin bir yönünü çok iyi ifade etmiş Onur yoldaşımız.

Ama onun da altını çizmediği çok önemli ve temel bir konu daha var.

Üçüncü yol ve kadının rolü

Hemen her noktasına damgasını vurmuş “üçüncü yol” kavramı merkezinde inşa edilmiş metin yalnızca başlangıç noktası olan HDK’yı anmamakla malül değil, bir çok sorun sayıldıktan sonra şöyle yazmış yoldaşlarımız;

“Çalıştaylarda ve il raporlarında görülen en önemli eksiklerden biri (abç) de özellikle kadın ve gençlik çalışmalarında kuruluş öncüllerimizin ve programımızın çok gerisine düştüğümüz gerçeği ile karşı karşıya olmamızdır” 

Dil ağrıyan dişi kurcalarmış derler. Bu ifadeler bir lapsus mu acaba?

Eğer “üçüncü yol” temel referansımız ise, kadın meselesinin “önemli eksiklerden biri” değil, temel mesele olduğunda mutabık olmamız gerekmez mi?

Biz “türk solu” üçüncü yol kavramıyla çok sonraları tanıştık, anlamakta, anlamlandırmakta, hatta ikna olmakta bile sorunlar yaşayabiliriz. İyi de, bu metni kaleme alanların arasında Kürt Özgürlük Hareketi “bileşeni” içinden bir tek kadın veya erkek yok muydu?

Sözü yine uzatmamak için kısaca sorayım; cinsiyet özgürlükçülük üçüncü yol mimarisinin neresine denk düşer?

Bu ikisinde ortaya çıkan çok ciddi zaafları, tartışma kurgumuzun neresine yerleştirir, bu sorunları ifade ederken nasıl kelimelendiririz? (Kurgu politiktir)

Kaldı ki, her ne kadar HDP yapısında süreci domine eden değil, giderek “kadın koluna” doğru itilen bir eğilim görsek de, kadınlar ‘üçüncü yol zihniyeti’ gereği her düzeyde “bağımsız” örgütlenmiyor mu? 

Gençlik içinde bile bu böyle değil mi?

Peki kadın meclisinin aynı mantığın sonucu olarak Haziran sonunda yaptığı örgütlenme konferansının sonuç metni ne diyor? Ve “merkez komisyonun” metninde bu metne neden tek bir atıf bile yok?

Alıntı yapmayacağım, bence baştan sona okunmayı hakediyor. Meraklısına linkini ekledim.

Ayrıca hepimizin en temel referansı, yeni komünist hipotezin (yeni paradigma) en önemli sınav alanlarından biri “Rojava” değil mi? 

Rojava siyasetinde kadın ve demokrasi meselesi nasıl ele alınıyor? 

Kadın, “sorunlardan biri” mi, demokrasinin temeli mi?

Üçüncü yol, “çokluk” ve ‘kullanıcı dostu’ devrimcilik

Komünist yol, hiç bir zaman, fedakarlığın, adanmışlığın, “yaşamdan daha değerli şeyler”  için hayatını ortaya koymanın önünde engel olmaz. Tersine – tecrübeyle sabit -bunu onurla teşvik eder.

Ama kitle siyasetinden söz ediyorsak, 21. Yüzyılın modeli olan kahramanlar ve artçılar ikiliğini de aşmak zorundayız.

19 yüzyılın parti formuyla, sadece kahramanlara/kadrolara yaslanan, kitlelerin kahraman olmak, büyük riskler almak zorunda olmaksızın katılım yolu ve biçimi bulamadığı, bir siyaset tarzını aşmamız şart.

Kapitalizm, yüz yıl öncesine göre, müthiş bir genişlemeyle, toplumun büyük bir çoğunluğunu şehirli, mülksüz, yoksul, işsiz hale getirdi. 

Çok doğru; biz, yüzde doksan dokuzuz. 

Ama öylesine çok farklı kimlikler, farklı kültürler, farklı sosyolojilerle, çok katmanlı, parçalanmış bir haldeyiz ki.

Böylesine ‘yeni ve keşfedilmemiş’ bir coğrafyada amacımıza ulaşmak istiyorsak, – Güney Afrika ve Kürdistan’da başarısını gördüğümüz – her kesimin kendi gerçekliğiyle, kendi ritmiyle içinde yer bulabileceği, katkı verebileceği, amacımıza uygun, bulunmuş en yeni araç, kongre örgütlenmesi ve siyasetidir. 

Bu projenin kuruluş hedefi de, ruhu da bu nedenle kongredir.

Parti formuyla ne cinsiyet özgürlükçü ne ademi merkeziyetçi, ne de çoğulcu bir model elde edilebilir. (adem-i merkeziyetçilik merkezsizlik anlamına gelmez)

Dahası, bence geleneksel parti formu artık 19. yüzyıla ait buhar makinası gibidir. Bilişim çağı için modası geçmiş bir araçtır.

Konuştugumuz tek tek siyasal grupların kendi iç örgütlenmeleri de değil üstelik; isteyen, kendi bünyesinde istediği kadar ‘bolşevik’ olabilir. Bir kongre onlarca ‘bolşevik’ örgütü barındırabilir.

Kongre tarzı örgütler, parti, dernek, insiyatif, yerel meclis, milyonlarca bağımsız birey gibi birbirinden çok farklı ‘materyallerin’ birleşik alanıdır. 

Bu alanda buluşmanın kriteri de -teorik birlik değil- programatik ortaklıktır. 

Marksist, Leninist, Troçkist, Stalinist, Maoist olmak kongre siyasetine katılmak için bir engel teşkil etmez. 

Ama üçüncü yolun temel ilkeleri, ademi merkeziyetçi, cinsiyet özgürlükçü, çoğulcu, ekolojist olmaksızın, bir arada eylemek, imkansız değilse de, çok zordur.

Program ise, ülke somutundan hareketle bizi kurucu irade/siyasal, kültürel, ahlaki alternatif haline getirecek olan, “nasıl bir ülke istiyoruz” sorusuna verilmiş – Ayşe teyzenin de anlayacağı- veciz bir hedefler bütünüdür.

Rojava farklı bir üçüncü yol tanımlar, Anadolu farklı, Rojhilat farklı, Başur farklı. Ama bu nehirlerin tamamı ortak ilkeler ve uslup sayesinde Ortadoğu ortak evinin temellerini atarlar. O zaman “birbirlerine sırtlarını dayayabilirler.”

Son olarak şunu hatırlatmak isterim.

Zaten mevcut bileşenlerin tamamı, kendi doğrusal genişlemelerini sürdürüyor. 

Ama bu bileşenlerin hiç biri bizleri – milyonlarca bağımsızı- tek tek saflarına katamıyor, bazılarımızı katsa bile artık verimli kılamıyor, kılımaz da. 

Özellikle Fıratın batısındaki çok geniş bir solcular kitlesi, zaten mevcut bileşenlerin geçmişte ya üyesi ya sempatizanı olmuş, bu yapılara güvenlerini kaybedip geri çekilmiş insanlardan oluşuyor.  

Bu kitle ÖDP’nin kuruluş yılı büyük bir umutla toplandık, sonra evimize döndük.

HDK’nın kuruluşunda yeniden toplandık, yine evimize döndük. 

Bu sefer temel fark HDP’ye oy vermeyi sürdürüyoruz.

Oysa “bireysel hayatlarımızda” tek tek, Romain Gary’nin (Emile Ajar) o güzelim romanında (Onca Yoksulluk Varken) dediği gibi “kendimizi savunabilmek için” sayısız marifet geliştirdik ve bilgi biriktirdik. 

“Tekkeyi bekleyenler”, üstelik ömürlerini siyasete vermiş yoldaşlarımız, bütün bu marifet ve bilgi birikimlerimizle katılımımızı gerçekten istiyorsa, eminim, “HDK’dan aldığını geri verir”, bulunmuş ve yitirilmiş aracı yeniden canlandırırlar. 

İstemiyorlarsa da zaten biz bunu konferansın sonuçlarından anlarız. 

————

* Bu blogda 2014 yılından bu yana HDK/HDP üzerine yazdığım – menüde aynı adla bir kategori altında topladığım (toplam 51 yazı) – eleştirilerden bir kaçının linkini de paylaşmak istiyorum. Paylaşmak istediğim ilk yazının tarihi 26.04. 2014, başlığıBDP/HDP Yönetimine Açık Mektup”. İkinci yazı 06.11. 2015 tarihli, başlığı “Kusursuz Fırtına ve HDP”Üçüncü yazının tarihi 13. 01. 2018, başlığı “ Yapabiliriz – 1”  ve “Yapabiliriz – 2”