Bu blogun Türkiye’deki okuyucuları için bu tür yazılar paylaşmanın tehlikelerinin farkındayım.

Birinci ve bilinen tehlikesi Öcalanla ilgili her şey konusunda devletin takındığı düşman politikası.

Bir de birincisi kadar güçlü ve yaygın olmasa da paylaşanı etkileyen ikinci “tehlike; kürtten çok kürtçülük yapmak” la itham edilme ihtimali.

Birinci tehlike benim zaten göze alarak hayatımı biçimlendirdiğim bir konu. Okuyucu ise paylaşmaktan imtina ederek, olası tehlikeleri bertaraf etmeye çalışıyor.

Oysa “Türk” sol okuryazarları, kendisini “aydın” olarak niteleyenler, veya bu biçimde nitelenenler için bu tür metinleri bir biçimde paylaşmak, insanları haberdar etmek asgari noktada bana göre, ahlaki bir sorumluluk; devrimci dayanışmanın zorunlu bir gereği değil mi?

İkinci ve daha önemli olan noktayı ise bir çok yazımda ifade ettim, etmeyi de sürdüreceğim.

Tarihin tanık olduğu ilk evrensel komünist hipotezi yaygın biçimiyle Marksizm (Leninizmi de ekleyebiliriz) olarak adlandırıyoruz.

Öcalan, 1989’da yıkılan duvarın altında kalan bu hipoteze çok köklü, radikal eleştiriler getiren, bu eleştirileri temelinde yeni ve bütünlüklü bir hipotezi ortaya koyan ilk kişi. Kürtler, en hafif ve pozitif deyimle karındaşımız, KÖH’ni oluşturanlar da yoldaşımız. Üstelik, bu paradigma temelinde önerilmiş HDK/HDP projesinin de çevresinde toplanmış durumdayız.

Bu durumda “yeni paradigma” üzerine okumalar yapmak, katkı vermek veya eleştirmek de ahlaki bir sorumluluk değil midir?

Çünkü (yaygın olarak kulislerde eleştirip) birleşik mücadeleyi yoldaşça bir tartışma yapmadan sürdürme tavrı, nasıl bir sıfatla karşılanabilir sizce?

Metin bir çok kez yaptıkları gibi Yeni Özgür Politika editörlerince Öcalan’ın eserlerinin içinden seçilmiş bir bölüm. Arkadaşlarımızın seçtiği başlık daha farklı ben metne müdahale etmeksizin, kendi uygun gördüğüm başlıkla paylaşıyorum.

İyi okumalar:)

***

Güncellik ile tarih arasındaki bağa sıkça değinmenin gereği vardır. Tarihten kopuk güncel somutun, yaşanan şimdinin analizi ne kadar yanlışlıklara açıksa, şimdileşmeyen tarih analizleri de o denli hatalara açıktır. Gerçeğin şimdideki hali tarihsiz çok eksik kavranır. Zaman, her zaman gerçeğin inşa boyutudur. Zamansız gerçek olsa bile düşünülemez. Belki de mutlak denen sırdır. Toplumsal gerçeklikte zamanın inşa gücü, yeteneği temel bir ilke değerindedir. Toplumsal yaşamın zamanla sınırlanmış süre halini kavramak sosyolojinin baş etmek zorunda olduğu temel sorunudur. Analitik felsefenin en büyük kusuru, belki de kötülüğü, tarihsiz bir sosyal bilim mümkünmüş gibi analiz yapmasıdır. Buna karşın tarihsizcilik denen metodun şimdiyi kavramayan, tüm gelişmeleri tarihsel tikellerden ibaret sayan aşırı determinist görüşü şimdinin bahşettiği yenilik, özgür gelişme imkanını kavramaz. İnsan iradesi ancak şimdiye müdahale edebilir. Dolayısıyla tarih ne kadar şimdiyse o denli tarihe de müdahale edebilir. Şimdinin olağanüstü yaratıcı an değerini kavramadan hiçbir özgün toplumsal inşa gerçekleştirilemez. Ne tarihin emrindeki bir iradesiz olmak, ne şimdinin tarihten kopuk sorumsuzu olmak toplumsal hakikatle yaşamanın ilkesel ifadesidir. Geçmişe boş ver demek ne kadar yanlış ve sorumsuzluk haliyse geleceğe bak demek de o denli yanlış ve sorumsuzluktur.

Ortadoğu’nun toplumsal doğası şimdisi zayıf, tarihi çok büyük olan bir çelişkiyi de yaşamaktadır. Şimdisi, büyük tarihinin önünde adeta bir tuzak gibi kurgulanmıştır. Ne kadar tarihsel değer varsa bu tuzak içine düşürülüp etkisizleştirilmektedir. Büyük tarihinin önünü açmak için şimdinin bu kurgulanmış tuzak halini aşmak gerekecektir. Şimdinin bir anlamı da sorun çözme kabiliyetidir. Tarih ne kadar sorun biriktirmişse hep şimdinin önüne yığar. Şimdi ise, bu sorunlar yığını içinde çözebileceklerini ayıklar ve sorunsuz yaşama dönüştürürken, çözümleyemediği sorunları da sonraki şimdilere havale eder.

Sorunların çözümü doğru tanımlanmalarıyla yakından bağlantılıdır. Soruna konu olan varlıkla çözümlenmiş varlık arasındaki fark, şimdinin olumlu olarak inşa ettiği şeydir. Sorunlu yaşanan şeyin çözümlenmiş şeye dönüşerek yaşanan halidir. Savunmamın büyük kısmı Ortadoğu’da oluşan toplumsal doğanın doğru tanımlanmasına ayrılmıştı. Teorik değerlendirmelerin ve yaşanmış deneyimlerin çözümlenmesinin, toplumsal sorunlara ve olası çözüm yollarını oldukça aydınlatıcı nitelikte olduğu kanısındayım. Ortadoğu’ya ilişkin savunmamı aydınlatılmış bazı sorunları ve olası çözüm yollarını şimdiki halleriyle ayrıntılı olarak sunup kısa bir sonuçla tamamlamak öğretici olacak ve ilgili çabalara katkı sağlayacaktır.

Çoğunluk ve azınlık sorunları

Ortadoğu’nun dört çoğunluk ulusundan bahsetmek mümkündür. Bunlar Arap, Türk, Kürt ve Fars uluslarıdır. Büyük yerine çoğunluk dememin sebebi, demografyayla ilgilidir. Yoksa ulusları büyük küçük diye ayırmak etik ve doğru değildir. Azınlık ulusu kavramı da demografya ile ilgilidir. Azınlık olmanın bir kusur veya küçüklük nedeni sayılamayacağı toplumsal hakikatin ve etiğin gereğidir.

Ulusal sorunları işlerken yöntem farkımı önemle belirtmek durumundayım. Ulusal olgunun gittikçe öne çıkarılması kapitalist modernitenin gelişimiyle yakından bağlantılıdır. İdeoloji, iktidar ve sermaye tekellerinin oluşumunda öne çıkarılması gereken stratejik bir olgudur. Abartılarak sunulması bu stratejinin gereğidir. Ulusal olgunun çözümlenmesinde iki temel eksik ve hatalı yaklaşımdan bahsetmek gerekir. Birincisi Descartes Felsefesi’ndeki keskin özne-nesne ayrımına dayalı pozitivist yaklaşımdır. Pozitivizmin olgusal özelliği bilinmektedir. Temel hatası ulus olgusunu tıpkı fizik, kimya, biyoloji olguları gibi tam nesnel nitelikte saymasıdır. Toplumsal doğadaki öznelliği, esnekliği kesinlikle ihmal etmektedir. Ulusal sorunların soykırımlara kadar varması bu keskin, katı ve ucu kapalı ulus kimlik anlayışıyla çok yakından bağlantılıdır. Gerek doğanın gerek toplumun nesneleştirilmesi kapitalizmin gelişiminde en önemli ideolojik aşamadır.

Kapitalist modernitenin ilk büyük devriminin zihniyet alanındaki bu özne-nesne ayrımına dayalı felsefi-ideolojik devrim olduğu önemle kavranmak durumundadır. Modernitenin ideolojik devriminin öne çıkardığı kavramların başta gelenlerinden olan ulusallık boşuna seçilmiş bir kavram değildir. Bu kavram kapitalist teolojinin ana ilkesidir. Ulusallık ve daha geliştirilecek ulus-devlet en önemli tanrısal kavram, hatta yeryüzündeki tanrının kendisi olacaktır. Pozitivist teolojinin Akropolündeki en büyük tanrı kesinlikle ulusallık ve ulus-devlet olarak yerini alacaktır. Diğer modernite tanrıları önem sırasıyla sisteme yaptıkları katkılarıyla orantılı yer tutacaktır. Pozitivist teoloji sözde “bilimcilik”le ulus ve ulus-devlet olgusunu abartıp dinsel ümmet olgusu yerine ikame edince bu sefer din ve mezhep sorunları ve çatışmaları yerine ulusal sorun ve çatışmalar geçmiştir. Hem de daha kanlı savaşlarla ve soykırımlarla dolu bir sürece yol açarak. Pozitivizmin, kapitalizmin kutsal ideolojisi olduğunu çok iyi bilmek gerekir.

İkinci hatalı yaklaşım “öznellik, aşırı anlamlılık” adı altında sergilenir. Bu anlayış başta ulusal olgular olmak üzere modernite döneminde ortaya çıkan birçok olguyu hayali, fantastik icatlar olarak sunmaya çalışır. Geleneğin icadı olarak bir yorumcu anlayışı geliştirirler. Elbette toplumsal olgular İkinci Doğa karakterinde olması itibariyle inşa edilmeye, icat olgular olmaya elverişlidir. Ama bu elverişlilikten kalkıp toplumsal olguların varlıksal değerini kuşkulu hale getirip sadece zihniyet oyunlarına indirgemek en az nesnellik yaklaşımı kadar sakıncalı, hatalı sonuçlara yol açar. Bu sefer olguların kesin, katı nesnel değerler yerine hayali, uçup giden, varlığı pek olmayan kavramlardan ibaret saymaya vardırır. Gerçekle hakikat arasında ikinci ciddi sapmayla bilimsel sonuçlara varmak mümkün değildir. Öznellik, kendine inancını yitirmiş modernite ideolojisinin geç post-modernite döneminde aldığı yeni biçimdir. Nesnelciliğin post-modernite ifadesidir. Sonuç olarak toplumsal sorunları hayali sorunlar olarak görmek, günübirlik terapi seanslarıyla (psikolojik yöntemlerle) çözmeye çalışmak bu yaklaşımın vardığı aşamayı gösterir ki, başarısızlığını yaşamın kendisi günlük olarak kanıtlamaktadır.

Kapitalist modernite döneminin olgusal, yapısal sistematiğini çok büyük kavramadan yol açtığı toplumsal sorunları kavramak ve çözmek çok zordur. Sistematiğin kritik sorunu olgu ve algı arasındaki ilişkidir. Algı ve olgu arasında kurulan aynılık ve farklılık yaklaşımları çok problemlidir. Sistemin özüyle ilgilidir. Sistem bütün felsefesini algı ve olgu arasındaki aynılık ve farklılık üzerine inşa eder ki, altından çıkmak mümkün değildir. Sistem felsefesi bütün ekolleriyle kendi içinde çözümsüzdür.

Kendi yorumum, çözümü aynılık ve farklılık dışında aramak yönündedir. Algı ve olgu evrenin temelindeki ikilemle ilgilidir. Madde-enerji, yapı-işlev, parçacık-dalga gibi evrensel ikilemler algı ve olgu arasında da geçerlidir. Bana göre bu ikilemin insan ruh ve bedeni, evren ve zihni arasında aldığı biçimi ifade eder. Zihnin evreni tam kavraması mutlak bilgi kavramına götürebilir. Fenafillah, Nirvana, Enel Hak, Mutlak Bilgi (Hegel) öğretileri bu ideayı taşır. İmkansıza yakın bir sonuç gibi görünmektedir. Algı ile olgunun tamamen farklı olması ise zihin ile gerçeklik arasındaki bağın kopuşunu ve hakikat dışına taşmayı ifade eder. Avami, düşüncesi çok az gelişmiş olanları kapsar. Hakikat payı çok zayıf ve inşa değeri, yapısallığı düşük bir zihniyettir.
Mutlak bilgi durumunda algı-olgu ikilemi ortadan kalkar ki bu da Hadisin (oluş) ortadan kalkmasıdır. Algı ve olgunun birbirinden tamamen kopması ise tam yabancılaşmayı ifade eder. Felsefi bilgi bu iki uç arasındaki varlık bilgisinin özünden ve mantığından oluşur. İki uç arasındaki savrulmalara düşmemek, daha da önemlisi uçlara kaymadan hakikat arayışında olmak bilgeliği, felsefi duruşu ifade eder ki doğru olan da bu tutumdur.
Tekrar ulusal soruna dönersek; son iki yüz yılın kapitalist modernite zihniyetinin hegemonik karakteriyle bağını bu kısa felsefe tahliliyle daha iyi kavramış oluruz. Yoktan, hayali olarak icat edilmemiştir. Ama büyük bir abartmanın ürünü olarak toplumsal doğaya giydirilen bir endüstriyel kumaş olduğu da inkar edilemez. Dinsel ümmet yerine ikame edilen ulusal toplum iki uca kaymamak şartıyla sosyal bilime konu edilebilir. Ulusal toplum kavramını sosyal bilim kapsamında tutmak kapitalist modernitenin aşılmasını gerektirir. Aşılmadıkça ulusal toplum; baskı ve sömürü tekellerine çatı örtüsü olmaktan öteye bir anlam ifade etmez. 
Demokratik modernite paradigmasında kavramın problemli yapısını aşmak için geliştirilen karşı kavram demokratik ulustur. Her iki uç anlayışından arındırılmış, kapitalist modernitenin istismarından kurtarılmış ulusal toplum ancak demokratik ulus olmakla mümkündür. Demokratik modernite unsurları kapsamında toplumsal inşalar ulusal kıstasları esas almazlar. Ulus-devlet kapitalizminde vurgulandığı gibi ulusal çıkara başat rol tanınmaz. Daha çok toplumun ahlaki ve politik karakterine vurgu yapılır. Yeniden inşalar için en uygun kavram ikilisi, ulus-devlet yerine demokratik komünalitedir. 
Ortadoğu ulus meselesinde aşırı ulusallık vurgusu ne kadar olumsuzsa, toplumsalın ulus yönünü göz ardı etmek de o denli sorunu ağırlaştırır. Hangi ulus sorunu ele alınırsa alınsın yöntemsel olarak bu iki yanlışa karşı tedbirli olunduktan sonra iki olumlu tavrı öne çıkarmak yöntemin diğer önemli yanıdır. Bunlar ideolojik değil bilimsel yaklaşım ve ulus-devletçi iktidar amaçlı değil, demokratik ulus ve demokratik komünalite yaklaşımıdır. Her iki yaklaşım içeriği demokratik modernitenin temel unsurlarıdır. 
Ortadoğu toplumlarında son iki yüz yılda uyandırılan milliyetçilik ve ulus-devlet eğilimi idea edildiği gibi ulusal sorunların çözümünü değil, tersine sorunların çığ gibi büyümesine ve tüm toplumsal dokuları kaplamasına yol açıyor. Sermaye olumlu rekabet yerine tahripkar ulus-devletçi savaşı dayatıyor. Toplumların iç yapılanmalarında ve dış bağlantılarında yaşanan savaş durumu sorun, kriz ve kaotik durumun esas nedeni olmaktadır. Bölgenin tüm ulusal sorunlarında yaşanan deneyimler gözlemlendiğinde bu gerçeği tespit etmek zor değildir.
Ortadoğu’da Uygarlık Krizi ve Demokratik Uygarlık Çözümü kitabından alınmıştır.

Yazarın diğer yazıları