Nuçe Ciwan /Baran BELKE– 11. 06. 2019

ATINA – Rojava’da YPJ savaşçılarının DAİŞ’e karşı verdiği tarihi mücadele dünya genelinde büyük bir ses getirdi. Savaşın öncesi ve savaş sonrasi kadınların gerçekliğini, Jiyan’ın Hikayesi filmi ile beyaz perdeye taşıyan yönetmen Ahmet Halûk Ünal, Kürdistan’da çocuk olmayı anlatan ‘Küçük Kara Balıklar’ın filminin de proje tasarımcısı ve beş yönetmeninden biri. Yeni toplumsal yaşamı inşa eden kadınların, toplumsal cinsiyet eşitliğini örgütlemesi bu filmde de açık bir şekilde gösteriliyor. Ünal, 7 ay boyunca DAİŞ’e karşı Kobanê, Cizîr ve Efrîn’de mücadele veren Rojava’daki kadın savaşçılarla konuştu, yaşamlarını ve yarattıkları değişimi görüntüledi. Ünal, “Bu da benim yönetmenlik yaşamımda yeni bir deneyim oldu. Çok çok riskli bir karardı. Bir tek şey kafamda çok açıktı. Eğer gerçekten bir kadın devrimi oluyorsa, mutlaka bu devrimi kişisel yaşamında da görebileceğimiz kadınlar olmalıydı. Bu bütün hikaye anlatıcıların bildiği bir kuraldır.” dedi.

Jiyan’ın Hikayesi filminin yönetmeni Ahmet Haluk Ünal, ajansımızın sorularımızı yanıtladı.

*Rojava’ya neden gittiniz, Jiyan’ın hikayesini çekmenizin nedeni neydi?

2014 yılı içinde çok önemli iki yeni bilgiyle karşılaştım. Biri Rojava Anayasası, diğeri ise Rojava devriminin bir kadın devrimi olduğu iddiası. Okuduğum anayasa geleneksel sosyalizmin üretebileceği bir metin olmadığı gibi, kadınları da merkezine alan bir niteliğe sahipti. Ve bir çok farklı halktan dört milyona yakın insanın toplumsal sözleşmesi olarak hayatı düzenliyordu. Eğer iddia gerçekse tıpkı paris komünü gibi çağ belirleyecek bir olayla karşı karşıyayız anlamına geliyordu. Politik bir sinemacının kamerasını bu tarihi olaya çevirmemesi bence imkansızdı. Normal her filmde yaptığımız gibi ön araştırma, senaryo hazırlığı vb. yapmak da imkansızdı. Bir karar vermek zorundaydım. Kameramı aldım ve 2014 Aralık sonunda Rojavaya ayak bastım.

*Savaşın içinde sanat üretmek konusunda ne düşünüyorsunuz?

Savaş, romanlar ve filmlerden bildiğimiz kadarıyla bırakalım insanın en incelmiş faaliyetlerinden biri olan sanat üretimini, en temel insani kuralların bile sıfırlandığı bir ortam. Tabi savaşın bizzat kendisi ise filmlere, romanlara katiyen benzemeyen bir gerçeklik. Yaşamadan o ortamı anlamak imkansız diyebilirim. Ben de ilk kez hem savaşla tanışmak, hem de savaş ortamında sanatsal bir üretimde bulunmanın anlamını deneyimlemiş oldum. Gördüm ki, her koşulda sanat üretmek mümkün. Yeter ki ne istediğinizi çok iyi biliyor olun.

*Hiç bir ön hazırlık yapmadan gittiğinizi söylüyorsunuz. Bu durumda hikayenin kahramanına nasıl karar verdiniz? Hikaye izleğini nasıl oluşturdunuz? 

Bu da benim yönetmenlik yaşamımda yeni bir deneyim oldu. Çok çok riskli bir karardı. Bir tek şey kafamda çok açıktı. Eğer gerçekten bir kadın devrimi oluyorsa, mutlaka bu devrimi kişisel yaşamında da görebileceğimiz kadınlar olmalıydı. Bu bütün hikaye anlatıcıların bildiği bir kuraldır. Zaten sanat da makro kosmozu mikro kozmozda anlatmaktır. Rojava kadın örgütlenmesinin siyasi ve askeri yönetimleriyle bir toplantı yaptık ve onlara aradığım karakteri anlattım. Onlar da beni Jiyanla tanıştırdılar ve uygun bulmazsan başka arkadaşlarla da tanıştırırız dediler. Ama benim için aranan kan bulunmuştu. Jiyan’ın hayatı hikayemin izleği olacaktı. Öyle de oldu.

Jiyan’ın öyle sağlam bir hikayesi vardı ki, saatler süren görüntülü kayıtlarda senaryom da ortaya çıkmış oldu. Geriye kalan onun hayatındaki devrim sürecinin toplumsaldaki izdüşümlerini araştırmak ve çekmekti. Bu konuda da Jiyan aylarca benimle birlikte adım adım dolaştı ve her kapıyı hızla açan bir anahtar görevi yaptı.

Jiyan Tolhildan’la bir molada

*Belgesel çok farklı kesimlerden çok olumlu tepkiler aldı. Bunu neye bağlıyorsunuz?

Öncelikle bu filmin benim sinema öğrenim sürecimdeki çok önemli bir yeni basamak olduğunu söylemeliyim. Bu filmin bende yarattığı dönüşümlerin tamamını anlatmak buraya sığmaz. Ama sorduğun soruya denk gelen kısmı da çok önemli. PKK’yi 2014 yılına kadar tümüyle dışarıdan anlamaya çalışmış bir sanatçı olarak size kapıları içtenlikle açmışlar ve içeriden bakma şansına sahipsiniz. Ama yapacağım şey, bir TV belgeseli değil yaratıcı bir belgesel hedefliyorum. Bunun anlamlarından biri de seçeceğim kahramanı ve onu kuşatan dünyayı yeniden “yaratacağım.” Çekim demek 360 derecelik bir hayatı bir çerçeveden görmektir. Çerçeveyi siz belirlersiniz, ve diğer herşey dışarıda kalır. Böyle binlerce çekimle bir dünyayı yeniden öznel olarak yaratırsınız. Kurguya oturduğunuzda zaten müthiş eksiltilmiş bir dünyayı daha da eksiltirsiniz. 100 saatten 80 dakikaya inersiniz.

O mücadelenin sahiplerinin beğenmesi ne kadar zor düşünsenize. Sonra da gidip Yunan, Alman, İngiliz, vb. toplumların sol demokrat kesimlerine izleteceksiniz. Sonuçta hem Kandil, hem YPJ ve Yekitiya Star yönetimleri çok beğendi. Hem de Avusturya (ORF), Portekiz(RTF) Almanya (ZDF) – ve Medya Haber- kanalları filmi satın alıp gösterdi.

Özellikle Rojava YPJ ve Yekitiya Star dan filmi izleyip benimle iletişim içinde olan yöneticilerin “şu ana kadar bizi en iyi anlatan film” demesi en önemli ödüllerimden biri. Bir başka benzer ödülü de Yunanlı kadınlar vermişlerdi. “Sen yirmibirinci yüzyılın kadın kahramanlarından birini anlatmışsın”. Tabi bunu ben “gördüğümü çok iyi tercüme etmişim” biçiminde anlıyorum. Bütün mesele de bu tercüme meselesidir.

Rojava denildiğinde Öcalan’ın hipotezinin pratiğin sınavından geçtiği bir coğrafyayı anlıyorsak, bu film de bu süreci anlatan ilk profesyonel belgesel.

*Rojava sinemaya nasıl yansıdı?

Ben orada filmi çekerken yüzlerce yerli ve yabancı genç sinemacı kameralarıyla geldi çekimler yaptı ve gittiler. Bunların küçük bir kısmı görülebilir çalışmalara dönüştü sanırım. Gençlerin hepsi savaşa ve savaşçılara odaklanmış belli ki. Savaşın romantizmini aktarmaya çalışmışlar. Ama henüz kadın devrimi temalı, bu meseleye bakan bir film izlemedim? Rojava bence yirmi birinci yüzyılın komünist hipotezini ortaya koyan, yeniden güncelleymeye çalışan iki önemli pratikten biri. Biri Chiapas, Zapatistalar; diğeri de Rojava/Apocular. Rojava’nın sinemaya yansıması,bence silahlı genç kadınların ve erkeklerin savaş enstantanelerinden çok, komünist hipotezin o topraklarda yarattığı dönüşümü anlamaya çalışan filmler, romanlar, hikayelerdir.

*Kürt gençlerine sinema ile ilgili öneriniz var mı?

Sanat bence yerel bir hikayenin bütün insanlığı ilgilendiren yanlarıyla anlatılabilmesidir. Peki, bizim hikayemizin, hakikatimizin neresi bütün insanlığı ilgilendirir? İşte bu soru üzerine kürsü kurabilirsiniz. Bu çok ciddi çok önemli bir tartışmadır. Bunun yanıtını veremeyen sanatçılar, “yerli ve milli” kalmaya mahkumdur. Bir anlamda dilsiz kalma halidir bu. Oysa sanat her yönüyle evrensel bir üretimdir. Dünyalıdır. Üstelik sinema, resimlerle hikaye anlatma sanatı olduğu için, zaten evrensel bir dildir. Bu başarıyı sağlayacak olan elbette hedef kitle, “pazar araştırması” değil. Sanatın tek eğitim biçimi vardır. Sizden önce başarmış olanların filmlerini, nasıl yapmış, diyerek, didik didik etmek? Ben ve benim gibi alaylılar sinemayı böyle öğrendik. Ve kendimize verdiğimiz emek, öz eğitim çabamız da yine buraya sığmayacak kadar yoğun.

*Rojava’da bir kadin devriminden bahsettiniz. Bolgede bir kültür devrimi de oldu mu? 

Bu bir kaç yıldır benim de üzerinde çok düşündüğüm, okuduğum ve yazdığım bir sorun. Buna yanıtım evet bir kültür devrimi süreci de filizleniyor. Ama çok yetersiz. Filmi dikkatle izleyecek olursanız, filmde tek eksik, bu sorunun yanıtıdır. Ben bir yanıt vermeyerek bir şey söylemiş oldum. Özellikle entellektüel üretim ve sanat alanında çok büyük bir boşluk ve perspektif eksikliği söz konusuydu.

Konu çok kapsamlı, derin, boyutlu ve sosyalizm tarihinde üzerinde en az mutabakat sağlanmış mesele. Biraz indirgeyerek basitleştirerek konuşacağım için peşinen kusura bakmayın.

Kültür devriminin bence bir kaç önemli kriteri var. Bir, insanlar üretim alanlarında politika da üretiyor mu? Üretimle politik olan birleşmiş mi? Örneğin bir köy kooperatifi aynı zamanda köy komünü olarak da politik bir birim mi? İki, artık insanlar kendi kaderlerinin kendi ellerinde olduğuna inanıyor ve bu hakkını kullanıyor mu? Yani iki yıl önce seçilen 6630 kadar köy ve mahalle komünü gerçekten etkin bir biçimde çalışıyor mu? Üç entellektüel faliyetlerde bir patlama yaşanıyor mu? Ya da Rojava’nın sözlüğü ile sorayım, Demokratik Modernite sanatı nasıl ele alıyor, estetiğe nasıl yaklaşıyor, sanatsal yaratma özgürlüğü kamusal desteklerle ne kadar teşvik ediliyor? Ne kadar sınırsız ve özgürce üretebiliyor insanlar? Dünyada üretilen sanat hangi kriterlere göre benimsenim, toplumla buluşturuluyor? Bach veya Pink Floyd Demokratik Modernitenin yapı taşları mı? Burjuva sanatı mı? Bu soruların sayısı çoğaltılabilir. Ama mantığı anlaşılmıştır. Bu ve benzeri sorulara vereceğimiz yanıtlar, orada bir kültür devrimi var mı yanıtını da verir.

*Bir sanatçı olarak Öcalanin felsefesindeki kadın ve toplum ilişkisini nasıl değerlendiriyorsunuz. 

1987 yılında Yeni Öncü dergisini çıkartmaya başladığımızdan bu yana geleneksel sosyalizme yönelttiğim radikal eleştirilerin bir çok yanıtını Rojava devriminde buldum. Ya da Yeni Paradigma bunlara sistematik yanıtlar sunuyordu, diyeyim. Zaten 19. Yüzyılın komünist hipotezi doğrulanamadı ve biz duvarın altında kaldık. Öcalan, inanılmaz koşullarda büyük bir cesaretle ortaya yeni bir hipotez koydu. Bir öncekinin radikal bir eleştirisini içerdiği gibi, eski hipoteze dönük çok değerli eleştiriler, katkılar yapan bir çok komünist bilgenin de fikirlerini sentezledi. Ama elbette merkezinde kadının durduğu bir devrim fikri yeni paradigmanın hem sigortası hem de omurgası. Komünist hipotez çok radikal biçimde güncelleniyor. Bence Öcalan da sosyalizmin panteonunda diğer bilgelerin arasında yerini aldı.

Son olarak eklemek istediginiz bir şey var mı? 

Anadolu ve mezopotamya devrimcilerinin önünde çok önemli bir görev duruyor. Artık unutulmuş, toplum mühendisliğiyle özdeşleştirilmiş kültür devrimi kavramını yeniden canlandırmalıyız. Bunun için ilk yapılması gereken öncelikle Avrupa’da bir kültür cephesinin yaratılmasıdır. Bunun için alternatif bir film dağıtım şebekesi yaratmalıyız. Avrupalı sendikalar ve STK larca desteklenen böylesi bir şebeke, giderek devasa bir kültür köprüsüne dönüşecektir. Ve bunu yapabilecek tek güç özgürlük hareketidir.