A. Halûk Ünal

“Salo ya da Sodomun 120 günü” adlı filminde P. Pasollini, faşizmin hem soy hem cins düşmanı ruhunu çarpıcı bir tarzda anlatır. Bu ruhun vücut bulduğu mekan Avrupa aristokrasisinin, geleneksel sınıfların, tarih derinliğinde kurdukları temeli resmederken; bütün bu geleneğin nasıl güncellendiğini de şatonun içindeki hayatla özetler.

Oğlan ve kız çocuklarının nasıl nesneleştiğini, nasıl birer seks kölesine dönüştürüldüklerini antik bir şatonun içinde resmetmek, ister istemez, kır toplumunun kölelik ilişkilerine de güçlü bir gönderme yapar. 

Din kisvesinin ardına saklanmış, ahlaksızlığın şahikasına ulaşmış erkek iktidarının, tahakkümü ile faşizm arasında doğrudan bir analoji kurulur.

Ben de bu yazıda kısaca, soykırım politikasıyla cinskırım politikasının birbirini besleyen özellikleriyle; benzer ihtiyaçlardan neşet eden yanlarına bakmaya çalışacağım.

Bence, kadınların (LGBTİ+Q) mücadelesi hiç bir zaman yalnızca kendisiyle sınırlı olarak kalmaz.

En başta biz erkeklerin insanileşme sürecine yapılan belki de tek, köklü ve başat eleştiridir. 

Klu klux klan ırkçılığı, erkek ırkçılığı ile her zaman birbirini beslemiştir.

Kadın mücadelesi, erkek ırkçılığı ve iktidarı ile iç içe geçmiş merkeziyetçilik ve tekcilikle de evrensel olarak yüzleşen en güçlü kitlesel hareketi oluşturuyor hala.

Tarihen ilk kez, her tür merkeziyetçilik ve iktidarcılık ile yüzleşen, köklü eleştiriler getiren yine kadınlar oldu.

Kadın hareketinin taşıyıp getirdiği bir başka çok önemli özellik de çoğulculuk fikri. Tersine her türden ırkçılığa, ayrımcılığa en net başkaldıran, tavır geliştiren de kadın bilinciydi.

Bu özellikleri her zaman sekülerizmin evrensel sigortası olmalarına da neden oldu.

Bu gün Saray iktidarının bir yandan Kürtlerin vatanlarına dönük topyekün işgal ve soykırım girişimleriyle; yürüttükleri cinskırım politikasını birlikte ele almak ve değerlendirmek gerektiği kanaatindeyim.

Her ikisinin de birbirine çok benzeyen ekonomik kökleri olduğunu düşünüyorum.

Örneğin, Kürt düşmanlığı salt kürtlere duyulan bir düşmanlık değil; bu konuda yapılmış ilk derli toplu ve yerli araştırma olan “Kürdistan ve Enerji Kaynakları” (Kibele Yayınları) adlı kitabın yazarı Kadim Laçin’den aktarıyorum.

“Bu yasaklı ülke bugün petrol’de dünya’nın beşinci-altıncı büyük rezervine sahiptir. Eğer 150 milyar varil petrol ve gaz tahminleri onaylanmış rezerve dönüşürse bu Kürtleri dünyanın üçüncü sırasına oturmasını sağlar. Kürdistan’ın her beş parçada ki petrol ve enerji kaynakaları toplandığında ise ikinci sıraya yükselmesi gerekmeketedir. 2013 yılına gelindiğinde dört parçalı Kürdistan, 100 milyar varil petrol rezervi, trilyonlarca metreküp gaz, uranyum gibi en değerli kaynaklarıyla, yeryüzünün en kalabalık ve en parçalı devletsiz tek topluluğu; Dünya’nın kurulu sistemlerinde, nizamında varlığı bile görülmeyen tek ulusu olarak tarihe geçti.”

“3. Dünya savaşının” merkezi olan bu coğrafyanın bütün küresel güçlerin savaştığı bir alan haline gelmesi bir yana, Türk devletinin bu coğrafyayı işgal etmek üzere bütün cephelerde savaşıyor olması gerçeği herşeyi özetleyebilecek nitelikte.

Toprağın altındaki hazine/sermaye enerji kaynakları ise, toprağın üstündeki sermaye ve üretim aracı da kadınlar.

Kürt toplumu bundan elli yıl önce islamcı ve feodal kültürü ile IŞID’in saflarına katmak için can atacağı bir durumdayken, Kadın merkezli felsefesiyle Kürt Özgürlük Hareketi aynı toplumu hem islamcı hem Türkçü faşizmin dalgakıranına dönüştürdü.

Feodalizm, erkek egemenliğinin en çıplak, en örtüsüz mülkiyet ilişkisini de temsil eder. Kadın ve çocukların açıkça ve doğrudan erkeklerin mülkiyeti ve üretim aracı durumunda olduğu köleci ve feodal toplumların birikmiş bütün lanetini Ortadoğu’da görebilirsiniz.

Oysa  kadın özgürlükçü, seküler hareketler emperyalizmin erkek iktidarlar üzerinden kolayca kurgulayabildiği egemenliği de derinden sarsabilecek bir yönde gelişiyor. 

Kuzey ve Doğu Suriye Federasyonu’nda bu eğilimin ulaştığı yeni boyutlar, Arap genç kız çocukları ve kadınlarının binlerle YPJ’ye katılması sonucunu yaratıyor. 

Çocuk evlilikleri, taciz, tecavüz ve öldürülmekten onları koruyabilen tek güç YPJ. 

Bu gün Kürt kadın hareketi, Kürdistan’ın bütün parçalarında siyasi, askeri, kültürel örgütlenmeleriyle sekülerizmin de sigortası.

Özellikle Ortadoğu’da “ılımlı islam” siyasetinin çöktüğü bir aşamada, Kürt, Arap, Ezidi, Süryani kadınlarıyla birlikte sekülerizmin yükselişi küresel güçler açısından da kaçınılmaz bir seçenek haline geliyor.

Türkiye’de Fırat’ın batısındaki muhalefet açısından da baktığımızda, yine sekülerizmin, din ve vicdan özgürlüğünün, çoğulculuğun tutarlı tek taşıyıcısı kadın hareketi. 

Örneğin İstanbul sözleşmesi gibi çok evrensel ve sembolik bir kazanıma saldırmalarının altında yatan meselenin bir dava ya da inanç olmadığını her yerde yüksek sesle söylemeliyiz. 

Dava ve inanç gibi sunulan, aslında ülkedeki bütün erkeklere sunulan bir rüşvet. 

Bu rüşvetin, bankalar aracılığıyla borçlandırılarak olmayan paraları harcamamızdan daha kalıcı ve değerli olduğu çok açık değil mi? 

Her erkek, bir veya bir çok evdeki kadın ve çocukların mülk sahibi olarak kalsın isteniyor. Bunun mali karşılığı nedir acaba? 

Peki, ancak bir iç savaşta söz konusu olabilecek, bir halk diğerini her ay bu sayıda katlediyor olsa (bakanlık verilerine göre her gün 5 kadının öldürülüyor) tartışmasız soykırım veya etnik temizlik diyebileceğimiz kadın cinayetlerine ve bunların aklanmasına dönük devlet politikasına ne diyeceğiz? Bence cinskırım diyenlerin seçimi çok yerli yerinde.

Başladığımız noktaya dönersek soykırım ve cinskırım birbirini besleyen, birlikte lanetli bir iklimi yaratan, temelinde kendi ekonomi politiği olan kadim bir iktidar siyaseti. 

Son çare olarak faşizme sarılmış bütün sermaye diktatörlükleri hem soykırımı hem cinskırımını her zaman en ileri noktaya taşıdı ve taşımaya muhtaç.