A. Halûk Ünal

12 Eylül 1980 darbesi ve sonrası dönemde, Atlantik Paktı’nın TC’ye vermek istediği misyon ve doğrultu ile Türk egemen sınıfları arasında bu politikalardan neşet eden temel çatışma, çok tarihi bir evreye ulaşmış görünüyor.

Toplumdaki çok büyük sessizlik eşliğinde yaşanan gelişmeleri izlemekle yetinen siyasi oyun kurucuların büyük çoğunluğu – ezberleri bozulmuş gibi – ne diyeceklerini, nasıl tavır alacaklarını bilmiyorlar.

Oysa her şey gözümüzün önünde ve açıkta cereyan etti.

Önce Genelkurmay eski İstihbarat Başkanı, emekli Korgeneral İsmail Hakkı Pekin’e kulak verelim. 3 Temmuz’da İndependent Türkçe’deki makalesinde Pekin, şöyle yazıyor; 

“Aslında Ergenekon kumpası çok önceden başlatılmış, Türkiye’yi çökertme planının önemli bir parçasıdır. Bürokratların, emniyetin, TSK’nın, yargının, eğitimin, siyaset ve ekonominin velhasıl Türkiye Cumhuriyeti Devletinin bütün kurumlarının sinsice ele geçirilmesi ve Türkiye’yi işgal planının ya da zayıflatma planının kritik bir eşiğidir. Türkiye’nin doksanlı yıllardan itibaren kendi ayakları üzerinde durmaya başlaması, TSK’nın güçlenmesi, Deniz Kuvvetlerinin hem savaş gücü hem de bilinç anlamında sınıf atlaması, TSK’nın milli menfaatler konusunda taviz vermeyen tutumu dolayısıyla TSK, ABD ve İsrail’in hedefi haline gelmişti. 1960’lı yıllarda ABD’nin yeşil kuşak teorisi kapsamında teşkil edilen Komünizm ile Mücadele Dernekleri, Barış Gönüllülüleri vb. ABDistihbaratının araçları kullanılarak örgütler oluşturulmaya başlanmıştır. 1945’ten itibaren Türk İstihbaratı ve TSK’nın 1980 sonlarına kadar bir iki istisna hariç ABD’ye teslim olduğunu görüyoruz.Ancak 1990’ların başından itibaren söz dinlememeye başlayan bir komuta kademesi ve subayların ABD’nin işini zorlaştıracağı öngörülmüştür. (abç Önceden başlayan okullara sızma işi daha profesyonelce yürütülmüştür. Bir ülkeyi felç etmenin yolu onu ordusuz bırakmak ya da ordusunu ele geçirmektir. Bir taraftan TSK’ya sızılırken, bir taraftan da Türkiye’yi çökertme planının en kritik eşiği olan TSK’nın işlevsiz hale getirilmesinin planlanmasına başlanmış, planın hazırlıkları için TSK’dan evrak ve bilgi sızdırılması, Emniyetin ve MİT’in kullanılması vb. faaliyetler dahil her türlüm yola başvurulmuştur. Bu konuda liberaller ve iktidar tarafından devamlı işlenen askeri vesayet kullanılmış ve TSK’nın itibarını sarsacak ve daha sonra çıkacak söylentilere, açılacak davalara halkın ve aydınların ilgisiz kalmasını sağlayacak her türlü algı yönetimi kullanılmıştır.Bütün bu hazırlıklar sonunda plan uygulamaya konulmuştur. Tabii hem plandan önce hem de planın uygulaması esnasında malum gazete ve dergiler, TV’ler ve anlı şanlı gazeteciler her türlü desteği sağlamaktan imtina etmediler. Sanki herkes eline kılıcı almış kendi silahlı kuvvetlerinden yılların öcünü alıyordu. Zaten böyle silahlı kuvvetlere de ihtiyaç yoktu. Kartondan kaplandı.” 

Lafın çoğu aptala söylenirmiş; bence hikayeyi birinci elden çok açık anlatıyor. 

İkibinli yıllar sayısız bilginin saçılıp döküldüğü bir dönemdi. Ve artık çok iyi biliyoruz ki, 1945 ten itibaren “hepiniz oradaydınız.”

NATO’nun yeşil kuşak politikasını, imam hatiplerin önünün açılmasını, Suriye’de İhvan’cıların etkin biçimde desteklenmesine dönük kararlara ortak, icraatta aktiftiniz. 

Peki sonra ne zaman, ne oldu da TSK, NATO/ABD çıkarlarına “ihanet” edip, kıblesini Shangay’a döndü?

Yeşil kuşak politikasının yerine konulan, BOP, ılımlı islamın model ülkesi Türkiye politikasına neden “ihanet” ettiniz.

Defalarca yazdım, bir daha hatırlatayım; generalin işaret ettiği 1990’ların başı, “doğu blokunun” çöktüğü, soğuk savaşın bittiği, 24 Ocak kararları olarak adlandırılan tarihi strateji belgesinin on yıldır yürürlükte olduğu; artık TC “devlet aklının” yeni sermaye birikim modeli ve bölgesel rolüne ilişkin net bir kulvara girdiği yıllar. 

Aslında burada “küçük” bir hile ile general, TSK nın belirleyici olduğu “devlet aklının” bu kararları verdiği asıl tarih yerine, Avrasyacı ekibin “su koyverecek” güç ve netliğe ulaştığı tarihi işaret ediyor.

Burada anahtar kelimeler AB süreci ve devri sabık, bence.

Yeni sermaye birikim modeli ve bunun zorunlu girdileri olan, küreselleşmeye entegrasyon, ihraç ekonomisi politikası, AB’ye üyelik gibi adımlar, TSK’nın “su koyvermesinin” temel nedeni.

Yoksa ne islamcılık, ne bağımsızlık gibi bir dertleri olmadığını 40 yılda öğrenmemiş olan ahmağın önde gideni demektir. 

İttihat Terakki Fırkasının 1912 den itibaren, yalnızca liderlik değişimi dışında ne kadro ne siyaset açısından değişmeksizin taşıyıp getirdiği ve TC’nin temel harcını oluşturan siyasi perspektif,  ünlü “Emasya belgesinde” de tanımlandığı üzre, TSK’nın kurumsal konumunu ve misyonunu çok veciz anlatır. 

Bunun mantıksal sonucu olarak, TC karşısında bağımsız, dokunulmaz, hesap vermez, NATO nezdinde özerk; doğu blokuna yanaşan başbakanları devirmekten ve asmaktan, bu ülkenin gerçek bağımsızlık yanlısı gençlerinin kanını akıtmaktan imtina etmeyen bu “uç beyleri” kendilerine, 70’lerden itibaren, burjuva sınıfıyla aşık atar bir ekonomik özerklik ve iktidar alanı da yaratmayı başardı. 

Kapısından içeriye tek bir sivil denetçinin giremediği, bütçesinin sınırlarının tartışılamadığı, OYAK gibi devasa fon ve yatırımlarının parelel bir devlet ve ekonomi olarak vücut bulduğu düzenin “mühür sahiplerinden” söz ediyoruz.

Yeni sermaye birikim modeli, artık TSK nın bu geleneksel rolünü radikal bir değişime tabi tutmak, beyaz türk, liberallerin sıkça telaffuz etmeyi sevdiği, “sivil asker ilişkilerini” direksiyonu sivillere teslim ederek, köklü biçimde düzenlemeyi hedefliyordu. 

TSK “sınıfı/kastı” ise bunu izin veremez, varlık koşullarının tarihi zeminini yitirmeyi göze alamazdı.

Bir yandan 96 yıl boyunca kapalı kapılar ardında gerçekleşen mali paylaşım ve yolsuzlukların bilgisi (yalnızca Tahsin Şahinkaya’nın ortaya dökülen rüşvet hikayesini hatırlayın ve katili bulmak için parayı takip etmeyi sürdürün); bir yandan işlenen ağır insanlık suçlarının devri sabıklarının olacağının bilgisi, bütün bu felaket ve melanetin altında yatan zehirli zihniyeti özetler.

Elbette bu hesabın görülme ihtimali yalnızca paşaların uykusunu kaçırıyor olsa, herşey daha kolay olabilirdi, ama Koç’undan Sabancısına TÜSİAD, sivil bürokrasi, emniyet, MİT de; hepsi oradaydılar.

1990 dan 2010’a kadar Türkiye siyasi tarihinin temel belirleyeni bu kavgadır. 

İşte bu gün hepimizin büyük bir sessizlik içinde izlediğimiz süreç de bu kavga anlaşılmaksızın, analiz edilemez. 

Elbette şu an içinde bulunduğumuz süreçte bu analize katılması gereken bir çok vektörel unsur daha söz konusu, ama tümü de bu tarihi zemindeki çatışmaya dahil oluyor.

Örneğin Erdoğan ve islamcıların bu sürece eklenmesi çok sonra. Erkan Mumcu’nun bu yazıya sığmayacak açıklamalarına bakılırsa 2007’de gerçekleşecekken, Büyükanıt paşayı hayal kırıklığına uğratarak 2011’e kalmış.

Sonuç olarak, Atlantik Paktı sermaye bloku ve NATO ile TSK ve onlara kaderini bağlamış yerel ve küresel sermaye bloku tarihi bir çatışmanın tarafları halindeler. Shangay da bu elverişli zeminde yavaş yavaş görünür oluyor.

Yazıya bir oligarktan alıntıyla başladık, bir diğeriyle bitirelim.

Üç yıl önce, “darbe girişimi” gerçekleşmeden yalnızca bir gün önce, 14 Temmuz’da Ankara’da dönemin belediye başkanı Melih Gökçek ve Vatan Partisi’nden isimlerle bir araya geldiğini; Türkiye’de darbe girişimi ile ilgili çeşitli hazırlıkların içinde olunduğu bilgisini taşıdığını bildiğimiz A. Dugin, Rusya’daki Neo-Avrasyacılığın ve Rus milliyetçiliğinin önemli temsilcisi, Doğu Perinçek’in “yoldaşı.” 15 temmuz günü İndependent Türkçe’de Dora Mengüç’e verdiği söyleşide şöyle diyor;

“Dolayısıyla artık NATO’nun bir parçası olmak Türkiye’nin egemenliği için bir nevi intihardır. Dolayısıyla Rusya tek alternatiftir. Rusya’nın S-400 gibi stratejik silahları tek alternatiftir. Türkiye açısından S-400’lerin seçimi de rasyonel bir seçimdir. Türkiye’nin savunmasını bağımsızlaştırması ve NATO’dan çıkması sadece bir zaman meselesidir. Ne zaman olacağını elbette söyleyememem. Ama bunun mantıklı olan şey olduğunu söyleyebiliriz. Biz Türkiye’de ABD egemenliğine karşıyız.”