A. Halûk Ünal

Sevgili Ertuğrul Kürkçü -şimdilik üçüncü kez- farklı mecralarda aynı uyarıyı yapmayı sürdürüyor. Önce, aynen katıldığım, çok doğru -ama eksik de bulduğum- bu uyarı zincirinin sonuncusundan (mezopotamya ajansı) uzun bir pasajı aktarmak istiyorum.

Birincisi, bu iktidar ve bu siyasal ve kurumsal koşullar yerli yerinde dururken 23 Haziran sonrasında iyice kabaran halk enerjisini vekillerin dilini kesmiş olan TBMM’den hakkıyla ifade etmek mümkün müdür? Ne kadar belagat ustası olursanız olun uğruna on binlerin can verdiği özgürlüklerin hayat bulacağı bir siyasal rejim talebi Ezop diliyle tartışılabilir mi?( Bu pasajın öncesinde çok veciz biçimde anlattığı TBMM iç tüzüğünün son halini kastediyor.NB) Aradığımız, her şeyin adıyla çağrılacağı, siyaha siyah beyaza beyaz deneceği bir platform ise, TBMM öyle bir yer midir? İkincisi, halkların nasıl yaşamak ve kendilerini nasıl yönetmek istedikleri, çoğunluğu parti oligarşilerince tayin edilmiş, kendilerini seçenlerin birkaç yüzünü dahi tanımayan vekillerce karara bağlanabilir mi? Büyük çoğunluğu müesses nizamı tahkim misyonuyla siyasete atılmış vekillerden oluşan TBMM, mevcut bileşimi ve yapısıyla, bir ‘kurucu meclis’ olarak hareket edebilir mi? Yasama gücünü ‘Saray’a devretmiş, onun noterliğini kabullenmiş bir TBMM çoğunluğunun, diktatörlüğü üst üste yenilgiye uğratmış halkların zekasının, hayal gücünün, heyecanının, öfkesinin, bilgelik ve tahammülünün, yoksulluk ve yoksunluğunun, özlem ve umutlarının dili ve sözü olabilmesi mümkün mü?”

Ertuğrul’un, toplumun yaşam ve imgeleminde ekmek ve demokrasi arasındaki ilişkinin kopukluğunu; son beş yılın veri araştırmalarının sunduğu bilimsel veriler ışığında halkın büyük ve yakıcı önceliğinin işsizlik ve yoksulluk olduğunu da çok iyi bildiğine eminim.

Ama nedense söz ağırlığı ve rolünün gerektirdiği eleştiri, uyarı sorumluluğunun kapsamını, HDP’nin merkezi taktiği olduğunu sandığım, “Anayasa Tartışması” hakkındaki kanaatlerini dile getirmekle sınırlamayı sürdürüyor.

Bu gün ülkenin içinden geçtiği kriz tartışmasız iki ana konuda;  “üçüncü yol” perspektifimizin önerisini/programını ortaya koymayı ve bu programı tam da Ertuğrul’un tarif ettiği bir tarzda yaygınlaştırmayı zorunlu kılmıyor mu?

Bu program, kapitalizmin yarattığı, ve muhtemel restorasyonlarla yaratmaya devam edeceği insan ve doğa yıkımına karşı, demokratik, ekolojik, yerel/ulusal bir ekonomi modeliyle; bu modeli en verimli biçimde işletecek, birlikte yaşama modelini (toplum sözleşmesi) birlikte ve bütünlüklü ilişkisi içinde anlatmayı gerektirmiyor mu?

Bu tartışmanın başlığını bile “yeni anayasa” koymak; HDP dışındaki bütün “parti oligarşilerinin,müesses nizamı tahkim misyonu” için kullandıkları sözlüğe  kendimizi hapsetmek olmayacak mı?

Tam da İzmir, İstanbul gibi şehirlerde – şimdilik sezgisel bile olsa- iktidarın tekelciliği, şedit yöntemleriyle farkedilmeye başlayan, gittikçe de daha çok farkedilecek olan “yerinden yönetim” ihtiyacının nasıl çok belirleyici bir ekonomik ve siyasi değişim meselesi olduğunu yalnızca “yeni anayasa” konseptiyle ne kadar tartışabiliriz?

İstanbul’da “belediye MeclisTV”nin kanattığı “yerel parlemento sezgisi ve ihtiyacını”; İzmir’de ve Kars’ta yoksulluğun, yoksunluğun kanattığı “yerel kalkınma” ihtiyacını yalnızca “yeni anayasa” başlığıyla ne kadar tartışabiliriz?

İstanbul’da da İzmir’de de, yeni başkanların söylemlerinin araladığı kapının arkasındaki kapsamlı ihtiyaç ve çözümleri gündemleştirebilmek için, kapıyı ardına kadar açabilecek güç, yerel ekonomi/kalkınmayla, yerel katılım ve denetimin hayati ilişkisinin anlaşılmasına bağlı değil mi?

Yeni Toplumsal Sözleşme

Bence bu gün en azgın faşiste bile sorulması gereken soru şu; birbirimizi boğazlayacağımız bir gelecek mi istiyorsun; bir arada karşılıklı saygı ve siyasi rekabet içinde yaşayacağımız bir ülke mi?

Bu boğazlaşmadan galip çıkacağından nasıl emin olabiliyorsun?

Hatta gençlere hatırlatmakta hiç bir sakınca olmadığını sanıyorum; 1980 öncesinin devlet politikası muhalefete ve sola karşı milliyetçilik ve anti komünizm iddiasıyla silahlı insan müfrezeleri organize ettiler, daha sonra MHP ve Ülküocakları içinde bir çok yönetici hapisanelerde “kullanıldık” diye “özeleştiri” yapmak zorunda kaldı.

Ama bu döneme dair yazılan bütün tarihler ortak tek bir gerçeği inkar edemez; sol – bütün gençliğimize, bönlüklerimize rağmen- kendisini mükemmelen savunabilmişti. Faşistler o savaştan galip çıkamadı. 

Ama biz, toplum içi çatışmaların tek bir odağa; devlet ve onun temsil ettiği küresel sermayeye yaradığını çok iyi biliyoruz. 

Şiddeti, zoru kimseye karşı kullanmayı düşünmesek de, gerektiğinde öz savunmayı mükemmelen başaracağımızın taze kanıtlarından biri de gezi isyanıdır.

Bu nedenle önerimiz 96 yılın sonunda toplumsal boğazlaşmanın sınırına dayandığımız bu noktada, bu toprakları gerçek bir ortak vatan kılabilmek için, toplumsal sözleşmeyi yenilemektir.

Bunun anlamı da çok açık, bu ülkenin yeni kurgusu %99’a yani biz yoksullar, emeğiyle geçinenler, işsizler, açlar, ezilenlerin çıkarları esas alınarak mı yapılacak; 96 yıldır olduğu gibi küresel sermayenin taşeronu %1’in çıkarları esas alınarak mı?

Bu ülke, mevcut zihniyetle, mevcut yönetimle, gerçek bir beka sorunuyla yüz yüze. 

Bu topraklarda yaşayan milyonlarca Aleviyi, Kürdü, bu gün azınlığa düşürülmüş olsalar da Ermeni’yi, Süryani’yi, Laz’ı, Çerkezi; yüzbinlerce feministi, LGBTİ-Q bireyi inkar ederek, bu kesimleri açık ya da örtük “katli vacip” ilan ederek, komşularımızın topraklarını işgal ederek, varacağımız yer bu ülkenin geleceğini yok etmektir.

Biraz olsun gerçekçi bakan herkes görebilir ki; ufukta büyük bir ekonomik çöküş ve iflas, toplumsal boğazlaşma açıkça görünür durumda.

Bu felaketi savuşturacak tek “ortak akıl” ise; bütün yurttaşların eşit ve adil temsili temelinde oluşan bir “kurucu meclis”in, “ortak vatan ve demokratik ulus” için yeni bir eşit ve adil birlikte üretim ve birlikte yaşam sözleşmesi/mutabakatı yazmasıdır.

Ya da şöyle söyleyelim; ihtiyacımız sadece bir anayasa (constutution) değil; karın doyuracak türden bir anayasa istiyoruz; %99’u, işsizlikten, açlıktan, yoksulluktan, cahillikten, geleceksizlikten, savaştan, şiddetten koruyacak bir toplum sözleşmesine/mutabakatına (new deal) ihtiyacımız var.