A. Halûk Ünal

Seçim biter bitmez ülke gündemi doğal olarak 23 haziran sonrası ne olacak, ne yapılmalı, sorularının çevresinde kümelendi.

Yaşanan seçimin, iktidar tarafından bir yerel seçim olmaktan çıkartılıp – Bahçeli’nin kendileri için çok gerçekçi felaket tellallığına rağmen- ülke çapında Erdoğan tarafından bir referanduma dönüştürülmesiyle geldiğimiz noktada, ekonomik, diplomatik ve siyasal krizler iyice derinleşip, birleşerek, “mükemmel fırtına” olmaya yüz tuttu.

Bu da haliyle mücadelenin bu yeni etabında, muhalefetin önünde yeniden hangi taktik adımı atacağımız, hangi halkayı tutup çekmemiz gerektiği konusunda hakiki bir tartışmayı biçimlendiriyor.

Öneriler muhtelif; içlerinde en ciddiye alınabilir olanlardan başlayalım.

Sezai Temelli ve Demirtaş – sanırım aralarındaki muhtemel iletişimin de doğal bir sonucu olarak- aynı öneriyle açılış yaptılar.

Demirtaş, Yeni Yaşam gazetesinden Fırat Çelik’le yaptığı son söyleşide bu konudaki görüşlerini şöyle özetliyor; Bana kalırsa seçim sonrasında demokrasiye inanan bütün siyasi ve sivil örgütlenmelerin, şahsiyetlerin, hareket ve grupların “yeni anayasa” başlığında bir araya gelerek, tabandan başlayan bir anayasa hareketini örgütlemeleri, bu şekilde güçlü ve ilkeli bir demokrasi cephesinde buluşmaları elzemdir. Toplumun ekseriyeti de buna her zamankinden daha hazırdır diye düşünüyorum.”

HDP Eş Genel Başkanı Sezai TemelliEge Bölgesi Örgütlenme Konferansı’nda yaptığı konuşmada “Toplumsal muhalefetin bütün özneleri ile kadınlar, gençler, emekçiler, STK’lar, sendikalar ve siyasi partilerle ve bir an önce Türkiye anayasasını yapmalı, eşit yurttaşlık temelinde anayasasını var etmelidir.”diyerek parelel parti görüşünü açıklamış oluyor. 

CHP’nin yeni kapı istepnesi rolünü ise sürdürmeye kararlı olduğu bir çok yöneticinin açıklamalarıyla görüldü. Vehametin boyutunu sözcüleri Faik Öztrak’tan dinleyelim.

“İstanbul seçimi artık geride kaldığına göre memleket yönetimini, aile şirket yönetimi ile karıştırma dönemi bitmiştir. Genel Başkanımız krizden çıkmak için 13 maddeyi paylaştı. (…) Yapay gündemleri bırakıp ülkemizin gerçek gündemi olan ekonomiye dönme zamanı geldi. (…) Vatandaş görevini yaptı. Şimdi görevini yapma sırası önce iktidarda. İnandırıcı olmayan laflarla kaybedecek vaktimiz yok. zamanı çok dikkatli kullanmak zorundayız herkes şapkasını önüne koymalı, yönetenler ekonomiyi bugün içinde bulunduğumuz yanlışları ne olduğunu samimiyetle tespit etmelidir. (…) Türkiye gerçekten seçimlerden yorulmuştur. Milletimize verilen sözler vardır. Erken seçimi düşünmek yerine bu sözlerin yerine getirilmesine öncelik verilmelidir. Gerçekten seçimsiz 4 yıl önemli bir fırsattır. Herkes kendi İşine odaklanmalıdır. Belediyeler belediye işlerine yoğunlaşmalı, hükümet de asıl işine yoğunlaşmalıdır.”

Nasıl bir “iyi niyet, iyimserlik ve sükunet” sanırsınız ana muhalefet değil de iktidar sözcüsü konuşuyor. İktidardakiler de hilenin, melanetin şahikalarında dolaşan MHP/AKP değil.

Diğerlerini konuşmak zaten satır israfı.

Biz, umudumuzu bağladığımız tek siyasi odak olan HDP kümesine dönelim.

Yoldaşlarımızın “anayasa hamlesi” kararına kategorik olarak itiraz etmek benim için mümkün değil. Dahası yazılarımı izlemiş olanlar bu kararın çok gecikmiş bir karar olduğunu da rahatlıkla söyleyebilirim.

Ama siyaset doğru soruyu sormak kadar, doğru zamanlamayı da seçme bilgisini içeriyorsa; tek başına bir “anayasa hareketi” hamlesinin içinden geçeceğimiz “mükemmel fırtınada” yeterli taşıyıcı olacağından çok kuşkuluyum.

Halkın ve iktidarın gündemleri

Bu ülkede 2014’ten bu yana yakından takip etmeye çalıştığım kamu oyu araştırmalarının tamamının, halkın öncelik sıralamasında demokrasi gibi ihtiyaç ve bilinç üzerinde biçimlenecek taleplerin öncelikli olmadığını, işsizlik, yoksulluk, terör gibi korkularının üzerinde biçimlenen taleplerin belirleyici olduğunu gösterdiğini söyleyebilirim.

Bu gün gelinen noktada ise ekonomiden kaynaklı taleplerin genelde birinci maddeyi işgal eden “terör” korkusunun bile önüne geçtiğini eminim herkes biliyor.

23 Haziran İstanbul “referandumunda” sağlanan başarının arkasındaki başat parametrelerden birinin yine ekonomik kaygılara yanıt veren, “israf ekonomisi” eleştirel başlığı altındaki vaatlerin olduğunu biliyoruz.

Veri araştırmaları bakımından son bir çalışmayı daha paylaşmak istiyorum. Hem 31 Mart hem de 23 Haziran öncesinde alan araştırmaları yapan Toplumsal Etki Araştırmaları Merkezi (TEAM), seçim değerlendirmesini açıkladı.  Seçim sonuçları 24 başlık altında değerlendirilen bu araştırma da ekonomik krizin belirleyiciliğini çok açık anlatıyor.

Gelelim Erdoğan ve hempalarının yaklaşımına. Bunu da sevgili İnci Hekimoğlu’nun Artı Gerçek’teki son makalesinden aktaralım.

“Önce “millet iradesine saygılıyız” falan diye 800 bin oy farkı karşısında mecbur kaldığı lafları edip sırayı savdıktan sonra sadede geldi  “kutlu yürüyüş”ten dönmeyeceklerini belirtti. “Camiler kışlamız, minareler süngümüz” hatırlatmasını da ekleyerek, İstanbul Belediyesi’ni kaybetmiş olmanın asla geri adım attırmayacağı mesajını verdi.

Siyaseten vuruşmaya hazırlanan Erdoğan, konuşmasının bir yerinde Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ne geçişi “büyük bir reform” olarak tanımladıktan sonra, seçimin hemen ardından dillendirilmeye başlanan başkanlık sistemine ilişkin tartışmalarda ön almak için “Uygulamanın yerleşmesi elbette zaman alacaktır. Ancak genel hatlarıyla ülkemizin uyum sağladığını görüyoruz” iddiasında da bulundu.”

İnci’nin başlığına taşıdığı uyarıyı tekrarlayıp devam edelim; “hala camiler kışla, minareler süngüyse, dövüşmeye hazır olun.”

Sınıfsal olanla kimliksel olan

Açık ki, gündemdeki “dövüşün” siyasi ve sivil araç ve argümanlarını tartışıyoruz.

İktidarın ve halkın gündemlerindeki temel buluşma alanı önümüzdeki aylarda da yakıcı biçimde ekonomi olmayı sürdürecek.

Dış politika, iç politika krizlerinin bütün faturası ekonomik alana, ekonomik alanda büyüyen krizin faturası da halka kesilecek.

Merkezi söyleminin ve taktiğinin içine ekonomiyi almayıp, taktik eksenini “anayasa hareketi” yaratmak olarak tanımlamak, -çoğu kez olduğu gibi- HDP içindeki fıratın doğusu ile batısının farklı ihtiyaçlarını ortak bir taktiğin içinde buluşturamamak anlamına gelecek.

Bütün kamuoyu araştırmalarını bir kenara koyup yalnızca hepimiz nezdinde güvenilir ve saygın bir araştırmacının verilerini ve yorumlarını hatırlatarak devam edeyim.

Sevgili Bekir Ağırdır, son yıllarda neredeyse hemen her röportaj ve yazısında ısrarla ülkenin kimlik siyaseti ekseninde bölünmüşlüğünü vurgulayıp, bunu aşmayan bir siyasetin başarılı olamayacağının kanıtları sunar.

Son seçimler ise bunun bir başka açıdan çarpıcı bir kanıtını sundu.

“İstanbul İttifakı” kimliksel olanla, ekonomik, sınıfsal olanın birleştiği noktada duvarda gedik açtı ve “karşı taraf”tan oy devşirmeyi başardı.

Elbette tek parametre bu değil. 

Bunun yanısıra bence çok önemli bir fark da yıllardır HDP’nin ve CHP’nin yapamadığını Ekrem İmamoğlu başarmış olması. Hiç bir kısır polemiğin içine çekilmeksizin, “anti -AKP” pozisyonundan çıkıp, kitlelere “kurucu, alternatif” misyonununa sahip olduğunu düşündürebilmiş olması.

Bunun yanısıra katiyen gözden kaçırmayacağımız bir başka kazanım da “açlık grevleri serhıldanı”nın yarattığı ezber bozucu etki; ve bunla birleşerek, eş zamanlı sürdürülebilen 31 mart/23 haziran “yetmez ama evet” taktiği ilk kez Kürt Özgürlük Hareketi ve Öcalan’ın Fırat’ın batısında bu kadar etkili figürlere dönüşmesine neden oldu.

Bu etki, batıdaki kitleler nezdinde ilk kez ‘kendisi için siyaset’ yerine ‘herkes için siyaset’ yapma (üçüncü yol) zihniyetini de görünür kıldı. 

Yeter mi? Elbette yetmez, ama “üçüncü yolcu” zihniyet doğru ele alındığında nelere kadir olabilir, Fıratın batısındaki bizler de görebildik. 

Şimdi de marifet ve maharet “üçüncü yol” zihniyetimizi korumayı; sınıfsal olanla siyasi olanı birleştiren, örtüştüren bir kampanyayı ve başlığını nasıl kuracağımızı konuşmayı gerektiriyor.

Kaldı ki “üçüncü yol” bunun için zengin yaklaşımlara sahip bir politik pusula.