A. Halûk Ünal

Üçüncü Yol perspektifi çok uzun zamandır Kürt Özgürlük Hareketi’nin politik pusulasını oluşturuyor. Blogumu izleyen herkes bilir ki; kurulduğu günden bu yana HDP üzerine onlarca yazdığım yazıda, tartışmanın, eleştirinin önemli bir kısmını bu kavram merkezinde ele almaya çalıştım.

Ancak gerek Türk solunun sessizlikle öldüren tutumu, gerek KÖH’nin kendisini “Kürdistani” coğrafya dışına tercüme etmekteki yetersizliği, hatta belki öz güvensizliği, (örneğin günlerdir  bir kez daha bu konuyu dişe dokunur bir biçimde anlatan bir yazıyı internette bulamayışımı neyle açıklayabiliriz?) Fırat’ın batısında bu önemli kavramın ancak farkedilmesine neden oldu. Tabi bunun sebebi de kuruluşundan bu yana ilk kez HDP’nin taktiğini fiilen bu perspektifin belirlemesi oldu. (bkz. Leyla Güven Çıpası ve Seçimler)

Tanışma

Burda kısa bir geri dönüş yapıp, kavramla kendi tanışmamı özetlemek yazının daha iyi anlaşılması yardımcı olabilir.

Kurtuluş Sosyalist Dergi (Türkiye ve Kuzey Kürdistan Kurtuluş Örgütü) 60-80 arası kuşak içinde Kamelizm ve “Kürt Sorunu” nu – o günün bilgi ve görgüsü içinde- en doğru biçimde ele alan Türk Sol örgütüydü. Bu nedenle benim gibi bu rahleyi tedristen geçmiş herkes diğerlerinden farklı olarak Kürdistan’daki siyasal süreci çok daha dikkatli ve yakından izler kanaati hem bizde hem de dışımızdakilerde hakimdir.

Oysa bunun ne kadar yanlış bir kanaat olduğunu 2014’de Rojava’ya adım attıktan sonra şaşkınlık içinde görmek; Kürt Özgürlük Hareketi (Öcalan fikriyatı) ile bilgilerimi baştan sona güncellemek hayatımın en önemli dönemeçlerinden biri oldu. (Elbette KÖH saflarında tanıştığım bir çok sorumluluk sahibi yoldaşıma da hep soruyorum, bu bilgisizliğin yarısı bana ait olsun, kalanını neyle açıklayacağız?)

Rojava’da 7 ay boyunca her üç kantonda kadın taburlarında geçen günlerim, bir gün ayrıntılı anlatmaya fırsat bulursam, 57 yıllık öğrencilik yaşantımın – tüm o kadın yoldaşlara minnetle andığım- yeni bir basamağı oldu dersem abartmış olmam. 

Hatta şu kadarını söylemeliyim ki, – ya da buraya not düşüp geçmeliyim ki – iyi ki; Öcalan’ın önümüze koyduğu yeni hipotez ve onun bir beden bulma haliyle Rojava’da tanışmışım. 

Bir başka ifadeyle, dağ kamplarının kültürü, Kandil ruhuyla tanışarak bilgilerimi güncellemişim. 

Bu süreçte edindiğim bilgi ve görgüyü sindirmenin epey zamanımı aldığını itiraf etmeliyim. Ayrıca hala sindirebildim mi; yeterince doğru bir okumaya sahip miyim, çok emin değilim. Ama bilgi sevgim ve merakım mutlaka bu konuda da çok daha derinleşmeye sebeb olur inancındayım.

Bırakın fikren mutabık olmayı; binlerce yıldır iç içe yaşadığımız karındaşlarımızın başarısı ve bu başarının arkasındaki bedeller bile bu fikriyatı anlamaya (eleştirerek veya katkı yaparak) bizi borçlu kılmaz mı?

Politika Teorisi

Öcalan fikriyatı ve Rojava devrimi, dahi bir faninin teorik icatlarının sonucu mudur? 

Yoksa bir dizi olguyu ve olayı ve bu olayların toplamı olan bir tarihi, çok farklı okuyabilen analitik bir zekanın sentez yeteneği ve bundan da önemlisi bir entellektüel cesaretini doğru anlayan bir ekibin çalışmalarının sonucu mudur?

Modern sosyalizmin kurucuları ve onları izleyen çok değerli ve saygın sayısız öncüyü “izm” mezarlığına yerleştirip, birer peygamber veya ruhban iktidarına oturanlardan olmak istemeyen her kes gibi, ben de ikinci yanıttan yanayım.

Bilim felsefesi, bilgi teorisi konusunda biraz araştırma yapmış olan herkes biliyor ki, tezler, belirli olgu ve olayların (Paris Komünü, Gezi İsyanı vb.) gözlemlenmesiyle ortaya konulan hipotezlerle (varsayım) başlar; ve bu hipotezlerin laboratuvar ortamında doğrulanması ile tez haline gelirler.

Alain Badiou’nun bence başyapıt değerindeki ‘Komünist Hipotez’ adlı çalışmasında (ve elbette onu bütün yalınlığı ve lezzetiyle Türkçe’ye kazandıran Oylum Bülbül ve Encore Yayınları’nın katkısıyla)  çok parlak bir biçimde belirttiği gibi “Bugünün görevi ise devletin pençelerinden kurtulmuş, baştanbaşa siyasal bir disiplinin yaratılmasıdır.”

Son sözünü baştan söylemek anlamına da gelecek olan bu önermeyi yazmamın nedeni, alain Badiou ile Öcalan’ın, bu iki çok saygı değer öncünün analizlerinin kesişme noktasını da temsil etmesi.

Bu öyle bir kesişme noktası ki, yol ağzında Lefebre, Gramchi, Laclau ve Mouffe, Bookchin de bekliyorlar.

Konu elbette çok uzun ve çok derin, ama kendi anladığımı, olabildiğince yalın biçimde özetlemeye çalışayım.

Öcalanın geleneksel sosyalizmden ayrıldığı ve yeni hipotezini kurguladığı temel nokta, mezopotamya tarihine bakarak, politika teorisinde devletsiz düşünülemeyen, ya da beyazının da kızılının da devletin zorunlu mütemmim cüzü olarak tanımlamış olduğu demokrasiyi, ayrı bir toplumsal gerçeklik ( ve belki de düzlem) olarak ele alması. 

Bir tek şeyden emin olduğumu söyleyebilirim, demokrasi bu kurguda artık üst yapısal, devletin mütemmim cüzü değil. Tersine gündelik hayata içkin bir gerçeklik.

Öcalan’ın yeni hipotezi bu nedenle 90 lar sonrasında farklı zamanlarda büyük bir heyecanla okusak da bir türlü bağlamına oturmayan Gramchi, Laclau ve Mouffe’un da “işe vuruk” hale gelmesini sağlıyor.

KCK yürütme kurulu üyesi Duran Kalkan aynı konuyu en yalın biçimiyle şöyle özetliyor;

“Önder Apo şunu öngördü: “Devlet + Demokrasi çözümünde eğer bir devlet sistemi içerisinde anayasal çözüm olacaksa devlet demokratik toplumu, demokratik yerel yönetimleri kabul edecek. Demokrasi de, devlet-iktidar gerçeğini kabul edecek, anayasal uzlaşma bu karşılıklı kabul temelinde olacak. Eğer devlet demokrasiyi, demokratik toplumu, yerel yönetimleri kabul etmezse ve bu bir anayasal güvenceye kavuşmazsa orada uzlaşma olmaz çatışma olur. Aynı şekilde demokratik toplum da devletle uzlaşmayı kabul etmez devleti yıkmayı öngörürse, şiddetle devletleri yıkıp devrim yapmak isteyen zihniyetler gibi orada da çatışma olur. Eğer çatışma olmayacak demokratik siyaset işleyecek, siyasi çözüm gerçekleşecekse, bu anayasal uzlaşmayla olur. Anayasal uzlaşma da devlet ve demokrasinin birbirini tanıması, anayasal düzeyde birbirinin varlığını kabul etmesiyle mümkündür. Biri diğerinin varlığını kabul etmezse orada uzlaşma olmaz, savaş olur.” 

Teori pratik için varolduğuna göre biraz daha somutlaşalım; bu bakış açısı, üretim/yaşam birimlerindeki öz yönetim organlarının çevreden merkeze kendi kaderlerinin sahibi olması, demokrasinin gerçekleştiği alanlar olarak varolmasını varsayıyor. 

Devrimci kitle hareketinin ortak aklının Platoncu bir yorumla Lenin’de Partiye, Stalinle de devlete teslim edildiği bir kurgu yerine; ortak aklın, desantralize olduğu (adem-i merkeziyetçi) her üretim ve yönetim biriminin demokrasinin birer mikro kosmosu haline geldiği bir politika pratiğinden söz ediyoruz.

Bu güne kadar tartıştığım “kadro”ların hemen tamamına yakınının “eksikliğini teslim edip” tam olarak politik pratiğin neresinde durduğunu bilemediği “kültür devrimi” de aslında burada boy veriyor.

Eğer Öcalan fikriyatı dünyalı bir bakış açısıysa- ki bence öyledir- kültür devriminden yalnızca “kürt kültürünün bekasını” anlayamayız.

Kültür devrimi, önce tam da Kant’ın yazdığı biçimde “bir bireyin/halkın iradesini ellerine almasıyla” başlayıp; evrensel olanla yarından bu güne bakarak köprüler kurmasıyla ilerleyen bir toplumsal dönüşüm sürecidir.

“Apocu” ve Badioucu fikriyatın kesiştiği yerde şöyle de yazabiliriz; yarından bu güne baktığımızda” hangi olgu ve olaylar, hangi imge ve simgeler Demokratik Modernite’nin kurucu unsurları olarak görülüyor?

Ya da geleneksel sosyalizmin sözlüğünden hareketle şöyle yazabiliriz; hangileri üretici güçlerin gelişme seviyesini temsil ediyor, hangileri ayak bağı olan üretim ilişkilerinin tezahürü?

Konu dışı olması nedeniyle, yanlış anlamaları engellemek için değinip geçeyim, burası çok tehlikeli bir sınır elbette. Toplum mühendisliği (kültürel faşizm) ve ahlakçılık bu soruların araladığı kapının hemen arkasında bekliyor; unutmamakta büyük yarar var.

Gündelik hayatın devrimci eleştirisi

1990 lı yıllar, 80 öncesi pratiğimizin hatalarını, Marksist Leninist hipotezin neden duvarın altında kaldığını, ağır bedeller ödeyerek anlamaya çalıştığımız bir dönemdi.

Bu ağır bedellerin hikayeleri ne yazık ki hala işkence karşısındaki direniş öyküleriyle sınırlı; mahcubiyetimiz ve yarı aydın niteliğimiz entellektüel çaresizliğimize dönüştüğü ölçüde, doğru dürüst bir anlatı da kuramadık.  

Marks’ın en büyük başlıklardan biri olarak olarak önümüze koyduğu yabancılaşma, her tarafımızı kuşatıp, bir çoklarını yaşayan ölüye dönüştürdü.

O günlerde bize en çok heyecan veren temalardan biri – belki de bir sağaltım biçimi bulma umuduyla – Gramchi’nin aydınlattığı yolda Lefebre’den mülhem gündelik hayatın eleştirisi oldu.

Devrimci dönüşümü, iktidarın ele geçirilmesinden sonraya erteleyen egemen bakış açısının aşılması, bu günden başlayan bir kültürel ve politik dönüşümün nasıl gerçekleşeceğine yanıtlar üretilmesi, en temel tartışmalarımızdan biriydi.

Şimdi geriye doğru bakınca, yanıbaşımızda, karındaşımız olan Kürtlerin gündelik hayatın devrimci eleştirisi konusunda katettikleri yolu görmemek de, hakkını teslim etmemek de en hafif deyimle siyasal körlük olur.

Bu konuda katedilen yolu anlamak için 60lı yılların Kürt toplumunun genel karakteristiğiyle 2019 un genel karakteristiği arasındaki farkı bu sürecin dürüst tanıklarına sorabilirsiniz. Alacağız yanıt, devasa bir dönüşümdür.

Bu gün Ortadoğu ve Mezopotamya’nın seküler, demokrat bir sigortası varsa bunu KÖH’ne borçluyuz.

Beyaz, Kemalist orta sınıfın hala bunu görmemekte ısrar edişinin bir nedeni, biz  yarı münevver “ ne mutlu türküm” solcularının şövenizmiyse; ikinci nedeni de dünkü “kapıcısı”nın bu gün “kurtarıcısı” olmasını hazmedemeyen kibirleridir.

İşte “üçüncü yol” perspektifi, üretimle politikanın ayrıştırılması sonucu ortaya çıkan yabancılaşmanın, ikisinin aynı düzlemde birleştirildiği öz yönetim pratiğiyle aşılabileceğinin anlaşılmasıdır, aynı zamanda.

Parlementarizm hastalığımızı da aynı pencereden görürsek, anlarız ki, devletin mütemmim cüzü olarak tanımlanmış bir demokrasinin “genişletilmesi” mücadelesi de ister silahlı ister sivil aynı kapıya çıkar. 

Bunu aşabilecek tek yol, devletin dışında inşa ettiğimiz demokrasi ve öz yönetim pratikleriyle desteklediğimiz bir parlementer mücadele hiç bir zaman sağcılaşmayacaktır. Tıpkı “Leyla Güven çıpası”na bağladığımız 31 Mart taktiğinde olduğu gibi.

Devletli sosyalizm, erkek sosyalizmidir. 

Öcalan’ı andığım bir çok isimden ayıran nokta, yalnızca 90 sonrası geleneksel sosyalizm eleştirilerini bir hipotezde sentezleme çabası değil, bu hipotezin merkezinde duran devlet sorunun aynı zamanda bir erkek sorunu olduğunu da tespit etmesidir.

Kısaca Öcalan’ı söyle özetleyebilirim sanıyorum; devletli sosyalizm, erkek sosyalizmidir. 

Dişi olan sosyalizm ise, toplumun aynı zamanda demokrasinin ve üretimin buluştuğu bir kültürel formasyon olarak kendisini yeniden kurmasıdır. Bu da tıpkı Rojava’da eyledikleri gibi, kurucu iradeye dönüşmüş bir siyasal odak olmaksızın imkansızdır.

Bu önerme çoğunlukla Öcalan’ın bize “ana erkil” bir hedefi işaret ettiği biçiminde anlaşılıyor. Oysa erkek egemenliği (miz) geriledikçe, kadının görünür olmasının yine erkek bir yorumundan başka bişey değil bu algı.

Devletin demokrasiyle kuşatılıp, denetlenmesi, dengelenmesi, devletin truva atı olan erkek ideolojinin de geriletilmesi ve eşitlik mücadelesine kazanılmasıyla mümkün.

Tek çare, Öcalan’ın 1995’te başladığı yerden, “dükkanımdaki pozisyonum mu devrimci eleştiriyi sonuçlarını hesaplamadan geliştirmek mi; sorusuna cesaretle Marksist bir yanıt verip, ünlü kitabın kapağına yazdığı gibi içimizdeki “erkeği öldürmek.”  

Çalışan sınıfla bütün kent ve kır yoksullarının birliği, bu topluluğun yarısı olan biz erkeklerin mücadele içinde bütün “iyi niyetimize rağmen” hücrelerimize işlemiş alışkanlık ve yöntemlerimizle sürekli erkek egemenliğinin üretmemize karşı, her düzeyde örgütlenmiş kadınların denetimi ve eleştirisidir. 

Elbette bu noktada da her türlü özcülükten uzak bir bakış açısına ihtiyacımız olduğunu unutmaksızın.

Sonuç Yerine

Açık ki “üçüncü yol” perspektifi ve Öcalan’ın ortaya koyduğu hipotez, tek bir yazıda anlatılamaz. Rojavalıların biz Türklere söylediği gibi bir bunlar bir “ecnebi”nin gözlemleri. 

Bir başka yazıda bu bakış açısının, Rojava’da tanıklık ettiğim somut örneklerini de anlatmaya çalışacağım. 

İlk elde “tartışmaların” aktüel ortamına bir giriş yazısıyla dahil olmayı, bir “ezen ulus sosyalisti” görevi olarak ele aldım.

Bu blogu izleyenler iyi biliyor ki, bir süredir “yeni insan” başlığı altında bu temaları tartışmaya çalışıyorum. 

Yine HDK/HDP başlığı altında son dört yılda yazdığım yazıların büyük çoğunluğu, “üçüncü yol” perspektifi ile ilgili HDP egemen söylemi ile görüş ayrılıklarımı dile getirmekten ibaret.

Bütün Ortadoğu’da ve giderek Anadolu’da, ve nihayet Fırat’ın batısında bu kadar anahtar bir rol üstlenen hareketin görüşlerine katılmamız şart değil elbette; ama onların kılavuzu olan fikriyata yok muamelesi yapıp, sessizlikle öldürmek, entellektüel ahlaka ne kadar uyar, her siyasi öznenin ve aydının yanıtlaması gereken bir sorudur?

Zehra Doğan