A. Halûk Ünal

Kürt halk önderi Abdullah Öcalan’la avukatlarının görüştüğüne ilişkin haber medyaya düşmeden bir gün önce burada “Kürt Özgürlük Hareketi VS Faşizm”başlıklı bir yazı yayınladım.

Söz konsu yazıda; Kürt Özgürlük Hareketi’nin bölgesel siyasete müdahalesinin bu baharla birlikte dört yeni hamleyle güncellendiğini anlatmaya çalıştım.

Kısaca hatırlatmakta yarar olabilir. 

Birincisi, zindanlarda başlayan süresiz ve dönüşümsüz açlık grevleri serhıldanı; 

İkincisi, 31 Mart seçimlerinde “Türk solu” ile birlikte HDP üzerinden “batıda kaybettirmek, Kürdistan’da kazanmak” taktiği ; 

Üçüncüsü, Fırat’ın doğusunda yirmi birinci yüzyıla uygun bir biçimde profesyonelleşmiş ve reorganize olmuş gerillanın başlattığı “zafer hamlesi;” 

Dördüncüsü; “Afrin’in işgal güçlerinden özgürleştirilmesi hamlesi.” 

T.C. devletinin bu dört hamleyi birden göğüslemesinin mümkün olacağını ancak ergen, reis yancısı kahve ülkücüleri hayal eder; gerçekte ise – yerli ve yabancı – “devlet adamları”nın sonuçları çok iyi tahmin edebileceği bir sürece girildiği çok açık.

Bu arada – Fehim Taştekin’i düzenli izleyenlerin bile-  Türk devletinin ayağına dolanan diğer gelişmeleri bu analize dahil etmediğimi; ama bütün parametrelerin, T.C. aleyhine olduğunu not düşüp geçiyorum.

Zaten sonuçlarını test ettiğimiz ilk hamle olan 31 Mart taktiği, iktidar blokunun dengesini ciddi biçimde bozduğunu gördük.

Yeri bin Apocu’nun katıldığı açlık grevleri serhıldanı ise, hareketin tarzına uygun biçimde kademeli olarak büyüdü ve ulaştığı son aşamada bir ucundan “ölüm orucu serhıldanına” dönüşmeye kapı araladı.

Söz konusu yazıda da altını çizdiğim gibi “devlet” bu hamlenin anlamını, kazanacağı biçimleri ve kararlılığını KÖH tarihinden çok iyi biliyor; hem bölgesel hem küresel mesajlarını çok iyi okuyabiliyorlar. 

Genellikle okuyamayanlar, devletin kara probagandasının gözlüğüyle sürece bakıp, Fırat’ın batısında yaşayanlar.

İşte tam da bu süreçte her ne kadar Fırat’ın batısında duyulmuyor olsa da, yakından izleyenler biliyor ki, Fırat’ın doğusunda ve Afrin’de gerilla hareketi çok hızla büyüyor ve şiddetleniyor. Son üç ay içinde Bakur’da, Başur’da ve Afrin’de asker kayıpları çok büyük boyutlara çıktığı gibi, ilk kez gerillanın dronlarla etkili hava saldırıları düzenlediğine tanık olduk.

Ve en nihayetinde Duran Kalkan bence, mealen (bkz.agy) Fırat’ın batısındaki fiilen “iktidar dışı kalmış” güçlere – CHP/İYİP/SAADET- “ size uzattığımız eli cesurca, riya yapmadan tutun, demokratik ve barışçı sivil siyaseti güçlendirelim, yok elimizi tutmazsanız, biz başımızın çaresine bakabiliriz ve faşizme hiç olmadığı kadar sert biçimde gürzümüzü vuracağız, ve bu kez yalnızca üniformalı hedeflerle yetinmeyip, faşizmin bütün mümessillerine yöneleceğiz,”dedi.

Bu tabloyu ve bölgesel krizin tamamını gören ABD James Jefrey’i apar topar SDG ile Türk devleti arasına arabulucu olarak gönderdi.

Belli ki, Türk devleti de bu zorlamalar sonucu MİT marifetiyle SDG ile görüşmelere başlamış. Bu süreçte haliyle İmralı adasının da trafiği de aşırı yoğunlaşmış. 

Kısacası hep olduğu gibi KÖH mücadele müzakere dialektiğini başarıyla sürdürüyor. 

KÖH kitlesi bir aydır, bu diyalektiğin sonuçlarını bekliyordu. Sonuçta dün ilk yansıması ortaya çıktı. Türk devleti 2 Mayıs günü – 8 yıl sonra – avukatlarıyla Öcalan’ın görüşmesini kabul etti.

Tecridin kırılması ve seküler kilit taşı

Peki, ansızın ne oldu da Öcalanla görüşme oldu diyenlere yukarıdaki büyük resmi hatırlatıp, ABD ve Avrupa’nın Kürt Özgürlük Hareketi’nin bu dört hamlesinin yaratacağı sonuçları istemediği için araya girip, müzakereye arabulucu olmaya başladığını söylemeliyim.

Türk Devleti gibi Amerika ve Avrupa da KÖH’nin sürecin bütün politik ve psikolojik üstünlüğünü elde etmesini istemiyor. Nihayetinde kendilerine düşman saydıkları bir dünya görüşünü savunan bir hareketten söz ediyoruz.

Ama Ortadoğu siyasetini artık islamcı eksen yerine seküler bir eksende geliştirmek istediği için de, KÖH zorunlu bir müttefiğe dönüşüyor. 

KÖH de bütün kuşatılmışlığı, yoksulluğu ve yoksunluğu içinde çok yönlü bir diplomasiyle ayakta durmaya çalışıyor. 

KÖH’ün yukarıda özetlediğim dört hamlesini Türk devletinin göğüsleme şansının kalmadığının “Türk”lerden başka herkes farkında.

Bu hamlelerden kopacak bir savaşla da sürecin kontrol edilemez bir hale geleceği ve KÖH’nin çok daha ciddi bir üstünlük ve destek edineceğini, AKP/MHP faşist blokunun da bu kargaşada Shangay’a daha fazla savrulabileceğini çok iyi biliyorlar. Bu nedenle ara yol, ortayol arayışındalar. 

Bunun tek yolu da Öcalan’la müzakeredir. 

Çünkü PYD, PKK ile organik ilişkiyi reddeder ama “Apocu” olduğunu hiç saklamaz. Yani Kürt Özgürlük hareketinin çok bedeni vardır ama fikriyatı tektir ve önderleri de A. Öcalandır. 

Mektuptan da anlaşılıyordu ki müzakere başlamış ama henüz bitmemişti.

Tecridin kırılması da henüz bittiği anlamına elbette gelmiyor.

Öcalan, KÖH’nin pozisyonunu mektubunda da teyit etmiş, Türk devletine ve ilgili bütün çevrelere de “2013 Newroz deklerasyonu ile size sunduğumuz perspektif hala geçerlidir. Yani biz hala demokratik ulus ortak vatan şiarımızın arkasında duruyoruz. Bize/bana kim geliyorsa, o perspektifimize uygun gelirse ciddiye alabiliriz;” demiş oldu.

O günden bu güne yaşanan gelişmeler, ikinci avukat görüşmesi de gösteriyor ki, küresel sermaye ve müesses nizam KÖH hamleleri karşısında geri adım atmayı veya yeni bir faza geçmeyi gerekli görüyor.

Hemen büyük umutlara kapılmak gerekmediği gibi; AKP HDP anlaşması türünden algı operasyonlarına da uyanık olmakta büyük yarar var. Çünkü bu pirinç daha çok su kaldırır

Ne Türk sömürgeciliği kolay pes eder, ne kapitalist emperyaller Rojava ruhunun yayılmasını ister.

Bu müzakere süreci de her zaman olduğu gibi “savaşan güçlerin” müzakeresi niteliğini koruyor ve enerjisini yukarıda dört hamlede özetlediğim “üçüncü yol” pratiğinden alıyor.

Biz de Kürt Özgürlük Hareketi’nin, Öcalan’ın, Türk halkı da dahil, bütün Ortadoğu halkları için verdiği mücadeleyi görmeli, anlama konusunda daha ciddi çaba sarfetmeli ve demokratik bir ittifak için üzerimize düşeni yapmalıyız.

İşte o zaman her şey güzel olabilir.