Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan yeniden gündemimize girmiş; Anadolu ve mezopotamya demokrasi mücadelesindeki rolü, Fırat'ın batısında da yeniden hissedilmişken, "Demokratik Uygarlık Manisfestosu" adlı kitabının önsöz ve giriş bölümlerini yayınlamakta yarar görüyorum.

Abdullah Öcalan

ÖNSÖZ

Savunmamın bu bölümünde Ortadoğu kültürünü irdeliyorum. Evrensel insanlık tarihinde hep odak rolünü oynamış bu kültürü an-lamadan bireyin kendini tanımlaması çok yüzeysel kalacağı gibi, an-lamsız olmaktan da kurtulamayacaktır. Farkında olmak gerekir ki, çağdaş hegemon Avrupa kültürü bile esas itibariyle Ortadoğu kültü- rünün bir varyantıdır. Gelişkin bir bilimsellik aşamasını oluşturmasına rağmen, Ortadoğu kültürü halen bu kültürün önünde kader belirle- yici bir rol oynamaktan geri durmamaktadır. Günümüzde kültür veya uygarlıklar arası çatışma ve uzlaşma denince akla hemen bu iki kültü- rün gelmesi boşuna değildir. Bu belirlemeler bir açıdan merkezî uy-garlık kavramının doğrulanması anlamına da gelmektedir.

Savunmamın bundan önceki bölümleri evrenseli tanımlamaya çalışmaktaydı. Ortadoğu bölümü ancak evrensel anlatım içinde ifa-desini bulabilirdi. Kendisi zaten evrenselin ana damarıdır.

Bireysel tarih ve kültür ancak bu evrensellik içinde anlam bulabi-lir. Birey derken bir şahıstan bir ulusa kadar geniş bir yelpaze içindeki tikellikleri kastediyorum. Bir birey olarak kendimi tanımlama konu-sunda büyük çaba harcadım. Bu çabada yoğunlaştıkça, evrenseldenkaçınamayacağımın daha çok farkına vardım. Liberalizmin kof bire- yinin eski mitolojiler kadar bile anlam bulamayacak mitik bir değer olduğundan kuşku duymuyorum. En katı toplumsal kolektivitelerinde tersine bireyi yutma ideaları farklı açıdan yine mitiktir. Bu noktadaeski bir deyişimi tekrarlamak durumundayım. Bireyde tarihi çözüm-leme potansiyeli her zaman vardır. Birey tarihin ürünüdür, tarihin somut halidir, yaşıyorsa tarihin güncelidir. Tarih derken elbette bunu tarihsel-toplum anlamında kullanıyorum.

Tanımlamaya çalıştığım bu tarihten çıkardığım ilk ve en önemli sonuç, bir klan düzeyinde bile olsa, hem dar hem de geniş anlamda mensubu olunan toplumu çözüp anlamadan insan haline gelineme-yeceğidir. Bugün inkâr ve zoraki asimilasyon toplumda sürekli iş ba-şındadır. Bu da anlam yitiminin dayanağı, kaynağıdır. Bu süreçlerden geçen birey ve topluluklara olsa olsa negatif birey ve topluluklar denilebilir. Kanımca bunlara insan demek zordur.

Gerçeğin toplumsal olduğuna dair kanılarım giderek güçlenmek-tedir. Bir kişi ancak gerçeğin toplumsal kaynağına anlam vererek

9

bilmenin en üst sınırına erişebilir. Bu nedenle toplumdan kaçmak, anlamdan ve bilgelikten kaçmaktır. Liberalizmin ısrarla toplumdan kaçışı hem gerçeğe yüzeysel yaklaşımıyla, hem de bunun kapitaliz-min doğasındaki gerçekliğiyle, onun ideolojik ifadesi olmasıyla bağ- lantılıdır. Kapitalizmin ve hegemonyasındaki toplumun gittikçe daha çok reklama, yalana başvurması yine gerçekliğin bu yönünü vurgu- lar.

Hem teorik gelişmem, hem de pratik-siyasi gelişmedeki rolümsavunma gerçekliğini her geçen süre içinde daha aydınlatıcı kılmak-tadır. Mahkûmiyet koşullarımın kolay olmadığı ve mahkûmiyetimin kolay geçmediği iyi bilinmektedir veya bilinmek durumundadır. Bu koşullara nasıl katlanabildiğime ilişkin soruya verebileceğim ilk yanıt yine bir deyiş niteliğindedir: Toplumsal gerçekliğimin mahkûmiyetini yaşıyorum sadece. Önümde cennet bahçeleri de olsa, istesem de, bu gerçeklik içinde özgür yaşayamayacağımın tamamen farkında-yım. Aynı gerçeklik içinde yer alıp da yaşadıklarını iddia edenler, enhafif deyimle kendilerini yanılttıklarına emin olmalılar. Tabii toplum-sal mahkûmiyetin tarihsel ve güncel nedenleri uzun bir diyalektikanlatımı gerektirir. Önemli olan bu anlama varmadır. Ancak bu anla-ma vardıktan sonra zaman ve mekân içinde özgürlük yürüyüşüne geçebilirsiniz. İçsel olduğu kadar dışsal, bireysel olduğu kadar top-lumsal bir yürüyüştür bu.

Yaşamımı sıkça sorgularken, en çok ne tür bir direniş, kaçış veyakabulleniş içinde seyrettiğime anlam vermeye çalışırım. Savunmamınbu yaşamın öyküsü olmaktan başka bir anlamının olamayacağı açık-tır. Bu öykünün oldukça ilginç ve öğretici olduğu kanısındayım. Daha da önemlisi, pratikte de toplumumla birlikte gelişmektedir. Başka türlü bir özgürlük savunmasının pek mümkün olmadığı, mümkünolsa da özgürlük savunmasından farklı bir savunma değerinde ola-cağı kanısındayım.

Birey ve toplum olarak Ortadoğu’nun beşiğinde, merkezî uygar-lığın beşiği olan Mezopotamya’da varlık kazanmışız. Tıpkı Fırat nehri gibi akan bu uygarlık yürüyüşü ilgimi hep arttırarak kendine yönelt-mektedir. Yönelmekten bıkmıyor, sıkılmıyorum. Jeolojisi, bitkisi vehayvanıyla olağanüstü bütünleşmiş insanı ve toplumu, açık ki tüm gerçeklerin kaynağı durumundadır. Bu gerçeklerle sadece kendimianlamlandırmayacağım; tüm insanı, evrensel insanı da en yetkin ko-

10

numda ve zamanlarda tanımlamış ve anlamış olacağım. Savunmanın bu bölümü daha çok gerçeğin bu yönüne hizmet etmektedir. Fira-vunlar ve Nemrutların yanlarından kaçan, geriye dönüp direnen Mu-salar, İsalar ve Muhammedlere yaklaşmak, mesajlarının özünü anla-mak, almak ve vermek az önemli ve heyecanlı serüvenler olmasagerek.

Halen aynı merkezî uygarlığın büyük takibi altındayım ve bu uy-garlığın tutuklusuyum. Hem ondan kaçıyor hem de ona karşı direni-yorum. Hemşehrim İbrahim’in Nemrut ile olan öyküsünü güncelle-mek önemlidir. Nemrutlar ve firavunlara karşı direniş dinin de saygı duyulacak en önemli özelliğidir. Avrupa uygarlık aşamasından kay-naklı soykırım ve savaş da gerçeğin diğer bir yanıdır. Ulus-devlet,endüstriyalizm ve kapitalizm Ortadoğu’da doğa ve toplumu âdeta intiharın eşiğinde tutarak sömürüyor. Savunma bu gerçekliği de kar-şılamak durumundadır. Gerçeğin özü bu iken olaysal, siyasal ve bi-reysel anlatımlar ancak işin edebi yanının süsü olabilirler.

Savunmalarımı Türklük fenomenlerine dayalı olarak geliştirmek-ten hep kuşku duydum. Bir bütün olarak Ortadoğu ulusallıklarının hakikat ölçülerinin özden son derece yoksun ve tarihsel temeldenkopuk tarzda inşa edildiğini kavramak önemliydi. Ulus-devletin Or-tadoğu biçimlenişleri kapitalist hegemonyanın (Avrupa’nın) imalatı olmanın da ötesinde, toplumsal tarihin keskin çarpıtmalarıdır; dola-yısıyla gerçeğin büyük kısmının inkârını sağlamak anlamına da gel- mektedir.

İmralı sürecim baştan sona Avrupa uygarlığının güncel resmitemsilcileri olan ABD ve AB’nin denetiminde geliştirilmiş ve sahne-lenmiştir. Türklük fenomenlerine biçilen rol bu kapsamda değerlen-dirilirse anlam ifade eder. Öyle yapmaya çalışıyorum. AİHM ‘yeniden yargılama’ kararına varırken, tanımlamaya çalıştığım gerçekliği zım-nen kabul etmiş olmaktadır. Türk yargı fenomeni yeniden yargılama cesaretini göstermeyip dosyayı AB Bakanlar Konseyi’ne iade eder- ken de benzer yaklaşım içinde olup gerçeği zımnen itiraf etmektedir. Bakanlar Konseyi dava dosyamı yeniden AİHM’e iade etmiş durum-dadır. Dolayısıyla dava dosyam rölantiye alınmış veya boşluğa düş- müş bulunmaktadır. Bu durum AİHM’de yeni bir dava konusu edilmiş durumdadır. Yaklaşık on yıldır ne başlangıçta düşünüldüğü gibi Ro-ma Ceza veya İstinaf Mahkemesi’nde, ne de AİHM Strasbourg Mah-

11

kemesi’nde doğru dürüst yargılanabilmekteyim. Daha da vahimi, Yunanistan Hükümeti’nin (Simitis Hükümeti) tüm ulusal hukuku ve AB hukukunu çiğneyerek beni Afrika-Kenya’ya kaçırmasından kay- naklanan proto-Guantanamo süreci hâkim olduğu halde, hâlâ giri-şimleri sürdürülen Atina Mahkemesi’ndeki dava da bir türlü açıla-mamaktadır. Atina İstinaf Mahkemesi, benim Yunanistan sınırlarına girmemin suç teşkil etmediğini, böyle yapmakla ilticadan kaynakla-nan bir hakkı kullandığımı karara bağlamıştır. Bu karara göre benhâlâ Yunanistan sınırları içinde ve Yunan hukuku kapsamındayım. Gerçek olan ise, NATO’nun Gladio örgütlenmesi temelinde esaretlesonuçlanan muazzam bir takip sonrasında tek kişilik çok özel proto-Guantanamo İmralı Ada Cezaevi hücresinde oluşumdur. Türkiye’nin tüm hükümlü ve tutuklularına uygulanan yönetmelik, yasa ve anaya-sa dışında bir rejimle yönetilmekteyim.

Asrın bu hukuk garabetinin arkasındaki siyasal-toplumsal, dola-yısıyla tarihsel ve ekonomik gerçekleri bu nedenle açımlamak duru-mundayım. Bir kez daha anlaşılmış olacak ki, şahsımda yargılanan bir tikel halk olmak kadar evrensel tarihtir. Evrensel tarihin yürütücü gücü olan Avrupa resmi uygarlığı kendi mahkemesinde beni gerçek-leri temel alan bir biçimde yargılamaya cesaret etmelidir. AİHM bu görevine sahip çıkmalı ve hakkımdaki kararı daha fazla geciktirme- melidir.

12

Birinci Bölüm: GİRİŞ

Karl Marks’ın Kapital’i, Hegel felsefesini baş aşağı durmaktan kurtarıp ayakları üstüne dikmeye dair örnek bir yapıt olarak geliştir-mek istediğini bilmekteyiz. Bunun için dönemin düşüncesinden iki yönlü bir yararlanma içinde olmuştur. Öncelikle Darwin’in evrim ku-ramından düz çizgisel ilerlemeci bir toplumsal kuram geliştirmekistemiştir. Pozitivist felsefenin materyalist kolunun dayanağının anadamarlarından ilki budur. Hegel’den ise, ‘tanınma’ kavramı altında, tarihteki ‘güçlü ve kurnaz adam’ın homojen ve en yetkin devlet ku-ramına yol açan diyalektiğini almıştır. Efendi-köle ikileminde efendi- ye oynatılan rolü köleye (işçiye) oynattırarak Hegel felsefesini sözde ayakları üstüne diktiğini sanmış; böylelikle ‘diyalektik materyalizm’ adı altında bir Sol Hegelcilikle hakikat yoluna girdiğine, ‘toplumsal bilimi’ kurduğuna, en azından bunun için ciddi bir başlangıç yaptığınasamimice inanmıştır. Fransız sosyalizminden ve İngiliz ekonomi-politiğinden yararlanması ise ikinci planda rol oynamıştır. Fransızsosyalizminin azami bir laik cumhuriyetçilik, İngiliz ekonomi-politiğinin ise kapitalist liberal bireycilik anlamına geldiği, daha son-raları diyalektik gelişmenin netleştirdiği olgulardır.

Hegel felsefesi önemlidir ve halen güncelliğini korumaktadır. Kapitalist birikim ve güç biçiminin felsefesi olarak gerçekten doruk aşamasındadır. Bu sistemin son sözüdür. Daha sonra sağ ve sol fel-sefe adına yapılanlar ayrıntılı çalışma program ve propagandaların-dan öteye gitmez. Her türlü Marksizm, liberalizm ve konservatizm ideolojileri buna dahildir. Filozof F. Nietzsche ayrı bir ekoldür. Şahsi kanaatime göre, kapitalist sistem karabasanına karşı Nietzsche ger-çek bir başkaldırı ‘çığlığı’dır. Bir özgürlük sistemi olarak sonuca vardı- rılmış olmaktan uzaktır. İkinci Dünya Savaşı sonrasında Fransız felse-fe ekolü bu görevi denemiş, ama başarısı sınırlı kalmıştır.

Hegel’i anlayarak Hegelcilikle hesaplaşmak halen güncel ve te- mel ideolojik görevdir. Nietzsche ve Fransız ekolünden yararlanmak-la birlikte, daha yaratıcı felsefe çalışmalarına ihtiyaç vardır. Hegel,Napolyon şahsında iktidarın aldığı ulus-devlet biçimini siyasi tarihin sonu olarak anlamlandırmaya çalışmıştır. Tanrının ulus-devlet olarakNapolyon kimliğinde yeryüzüne indiğini, böylelikle hem insanlaştığını veya insandan ibaret olduğunu, hem de insanlaşarak öldüğünü kapa-

13

lı ifadelerle anlatmak istemiştir. Bu savlar önemli idealardır. Yeniden ve önemle açımlanmayı ister.

Hegel’in yaptığı, eylediği başlıca çalışması, kendi dönemine ka-dar maddi ve manevi kültür ifadelerini, söylemlerini (din, sanat, bilim ve felsefe) toparlayıp sentezlemek olmuştur. 1800 tarihi bu çalışma-nın ulus-devlet felsefesinin köşe taşını oluşturduğu külliyatın tamam-lanışını ifade eder. Bu aynı zamanda kapitalist Batı hegemonyasınınkesinleştiği tarihtir. Sanayi Devrimi denilen fenomen de bu tarihindamgasını taşır. Aradan yaklaşık iki yüz yıl geçmiştir. Avrupa uygarlık hegemonyası küreselleşmenin üçüncü büyük dalgası olan finans çağını da ağır bir küresel krizle geride bırakmaya hazırlanmaktadır. Ticaret kapitalizmi ile sömürgecilik (15-18. yüzyıllar), sanayi kapita-lizmi ile emperyalizm (19. yüzyıl), finans kapitalizmi ile küreselcilik(20. yüzyıl) denilen ve kendi içinde aşamalandırılan kapitalist hege-monyacılık, Hegel’in maddi ve manevi kültürel ifade alanlarında (din, sanat, felsefe ve bilim) artık aşılmayı gerektirmektedir. Son (2000’li yıllar) finans kaynaklı krizler kapitalizmin yapısal olarak iflasıdır. Bu-nun böyle olması için eksik olan, anti-Hegelist felsefe çalışmaları ve pratik siyasi mücadeledir.

Son iki yüz yıllık tarihin beş bin yıllık merkezî uygarlığın maddi ve manevi kültürüne yönelik gelişen eleştiri ve eylemini asla küçümse- miyorum. Her tür sosyalizm, anarşizm ve kültürel direniş de buna dahildir. Son dönemin ekolojik ve feminist akımları ayrıca kayda de-ğer açılımlardır. Ama yine de tarihin hiçbir döneminde görülmeyen, tüm bitkileri, hayvanları, insanları ve hatta atmosferi bile tehlikealtına alan ve kâğıt parçalarından sağlanan talan rejimi, yaşam üze- rinde bir karabasan gibi kendinden emin olarak halen hükmünü icraediyorsa, bu durum karşıt cephede ciddi eksiklikler ve yanlışlıklar olduğunu da kanıtlamaktadır. İnsanlık tarihinde hiçbir dönem bu denli zulme ve sömürüye yatkın hale getirilmemiştir.

Avrupa uygarlığının giderek gelişen son iki yüzyıllık hegemonya-sı altına giren Ortadoğu kültürü, iflasın da ötesinde bir intihar çizgi-sinde seyretmektedir. Bu bir abartma değildir. Hindistan, Çin ve Af-ganistan’dan Atlas Okyanusu kıyılarına kadar bu kültürün etki alanla-rında günlük intihar eylemlerinin yaşandığı bir gerçektir. Eylemlerinazlığı veya çokluğundan ziyade, temellerindeki kültürün çözümlen- mesi ancak olup biteni izah edebilir. Geleneksel kültürel izahlar (tek

14

tanrılı İbrahimî dinler) ve Batı uygarlığının oryantalist açıklamaları bu kriz ve intihar olgusunu izah edecek güçte değildir. Kaldı ki, kendileri bu kriz ve intiharın hem nedeni hem de sonuçları rolündedirler, par-çasıdırlar.

İmam Gazali’den beri (Ölümü 1111) İslâm adı verilen, bana göre bir propaganda deyimi olan bu dünya felsefeyi terk etmiştir. Bunun karşılığı ise günümüze kadar despotik devlette yoğunlaşarak top-lumsal artık-değerleri gasp etme savaşlarıyla toplumları ele geçirme,imha etme ve yönetme biçiminde sayısız fenomenler olmuştur.

Hegel devlet felsefesini geliştirirken, Grek şehir devletinden Na- polyon ulus-devletine kadarki süreçte olup bitmiş siyasi-iktidarsaldüşünce ve yapılanmaları esas alır. Ortadoğu’da devlet felsefesinigeliştirmek için Grek şehir devletinden değil, Uruk şehir devletindenbaşlamak yöntem itibariyle daha doğrudur. Çok sınırlı bir alıntılama bile benim için Uruk şehir tanrıçası İnanna ve ilk tanrı kralı Gılga-meş’e ilişkin destanların büyüsüne kapılmaya yetmiştir. Sokrates ve Aristo’nun Atina şehir devletini kurtarmaya yönelik felsefeleri iktidar ve hiyerarşi fenomenlerini izah etmede yeterli değildir. Büyüleyici külliyatına rağmen Hegel felsefesi ancak ulus-devleti doğurabilmiş- tir. Hem öz çocuğu hem de esas efendisi olan kapitalistlerin bile ulus-devleti (en azından klasik biçimlenişini) artık aşılması gereken bir engel olarak görmeye başlamaları ve bu yönlü pratikleri bu yetersiz-liği kanıtlamaktadır.

Karl Marks’ın daha başlangıçta Hegel’in hukuk (devlet hukuku)ve devlet felsefesini açıklama konusundaki yetersizliklerini fark et-mesi şüphesiz önemli ve olumludur. Fakat buna verdiği yanıtın ye-tersizliğin yetersizliği biçiminde olması asıl düşündürücü ve ders çıkartılması gereken şeydir. Yanıt Hegel’in aşılması değil, sürdürül- mesi temelindedir. Efendi-köle diyalektiğinde kölenin efendileşmesi ve efendisizleşmesi, sosyalizm ve komünizm olarak değerlendiril-mektedir. Bu çözüm görünüşte sınıfsız, dolayısıyla sömürüsüz top-lumu hedefler gözükmektedir. Ama hangi araçlarla diye yargılandı- ğında, cevap daha planlı, rasyonel bir devlet kapitalizmi olmaktan öteye gidememektedir. Firavun sosyalizminden daha geri ve çürütü- cü bir kolektif kapitalizm oluyor bu. Gerek Marksizm savunucuları gerek eleştiricileri büyük allame kesilmelerine rağmen, küstahça hezeyanlarını utanmadan halen sürdürmektedirler.

15

Sovyet ve Çin reel sosyalizm deneyimleri başta olmak üzere, pratikçe de doğrulanan iki önemli nedenle bu sonuçlarla karşılaşmak anlaşılırdır. Birincisi, emek-değer teorisinin pozitivist inşasıdır. Bir işçinin günlük çalışma zamanı emeğinin gerçek değeri için ölçü ola-rak alınmaktadır. Böylesi bir işçi tarihsel ve toplumsal olarak yoktur. ‘İşçi’ denilen fenomen gerçekleşmiş bir insan değildir. Daha doğrusu,söylendiği gibi (Kapital’deki tanımı) gerçekleşmemiştir. Böyle birinsan-birey gerçekleşmesi yoktur. Eğer birey toplumsalsa, işçi aslaKapital’de anlatıldığı gibi oluşmaz. Marks’ın emek-değer teorisinin gerçeği ifade edebilmesi için, öncelikle bireyin toplumsal olmaktan çıkması gerekir. Şimdiye kadarki tüm sosyolojik araştırmalar bireyin asla toplumsuz gerçekleşemeyeceğini kanıtlamıştır. Hem de fazlasıy- la.

Bu basit gerçeği tekrarlamaktan büyük öfke duymaktayım. Eğer birey toplumsalsa, toplumsal olduğu için de tarihselse, o zaman emek-değerin ölçüye vurulması (ücret, kâr, rant, faiz vb.) imkânsız-dır. Çünkü toplumsallığın hangi tarihlerde ve kimlerin kümülâtif emekleri ile inşa edildiği ölçülemez. Topluma içerilmiş inşa edici emeklerin nicelik ve nitelikçe bilinmesi, daha doğrusu ölçülmesi bu nedenle imkânsız oluyor. Toplum şüphesiz sayısı ve niteliği asla ölçü- lemeyecek bireysel emeklerin sürekli toplumsallaşmasıyla oluşurken, kendisi de bir bireyine, örneğin bir işçisine, bu yoğunlaşmış ve ku-rumlaşmış emeğin bir kısmını vererek onu insanlaştırır. Başta aile kurumu olmak üzere, sadece ana rahminde taşınma emeği değil, çocuk olarak büyütülme emeği de değil, hatta yazılı tarih süreci de bu donmuş emeği fiyatlandırmaya yetmez. Eğer adil bir emek ölçüsü istiyorsak, insan türünün tüm toplumsal serüvenini değere katma-mız gerekecektir.

Benim şaştığım nokta şudur: Başta Marks olmak üzere, bu kadaremekten yana geçinen filozoflar ve emek militanları nasıl oldu da bu basit gerçeği düşünce konusu yapamadılar; bazen yaptılarsa da, köklü adil bir sonucu çıkaramadılar? Sadece ana emeğinin bir işçinin kırk yıllık ücretinden daha değerli olduğu ispatlanabilir. O birey işçiyi doğuran tarihin, felsefenin, dinin, sanatın, bilimin ücret payını nasılhesaplayıp karşılığını ödeyeceğiz? Herhalde sahipleri ölmüştür deyip işin içinden sıyrılamayız. Emeklerin sahiplerinin ölümsüz olduğu her-halde sosyalizmin temel ilkelerindendir. O halde işçi ve ücreti soru-

16

nu, bu kısa tanımın ışığında bile mitolojik bir anlatım olmaktan öteyegitmez.

Bu nedenle pozitivist felsefeyi en kaba olgucu materyalist haliy-le en kof metafizik olarak yorumlamak hakikate daha yakın bir söy-lemdir. Marksist pozitivist ‘toplumbilime’ ilişkin köklü bir eleştiri ve özeleştiri bu kategoride geliştirilmek durumundadır. Toplumsal ahlâkın temel rolü de bu konuda karşımıza çıkmaktadır. Ahlâk herzaman toplumsal olarak iyi ve kötü normları ile ölçüye gelmeyen toplumsal emeğin adalet kantarını teşkil etmektedir. Doğru olan da budur. Marksizm’in ahlâk teorisindeki sınırlı konumu emek-değer ve ücret anlayışı ile yakından bağlantılıdır. Reel sosyalizmin kolay çözü- lüşünde ahlâkî temelden yoksunluğunun belirleyici rol oynadığı bu nedenle hem daha anlaşılır olmakta, hem de en önemli eleştiri unsur-larının başında gelmektedir. Toplumu kapitalizmden kurtarmanın yolunun sendikacılıktan ve devlet particiliğinden değil, ahlâkî ve poli-tik toplumdan geçtiği belirtilmesi gereken en önemli husustur.

Gerek kitap olarak Kapital’e, gerek sistem olarak kapitalizme ilişkin tanımlamaların ikinci büyük hatası ve yanlışlığı iktidar, hiyerar-şi, dolayısıyla zor ve artık-değer birikimi arasındaki diyalektik ilişkinin doğru kurulmamasına ilişkindir. Tarihsel topluma ilişkin tüm gözlem-ler, zorunlu ihtiyaçlar dışındaki tüm toplumsal artıkların birikiminde zor’un belirleyici rol oynadığını göstermektedir. Zor içermeyen bir toplumsal artık, birikim yoktur. Hiyerarşi ve iktidarların tüm inşa ge-rekçelerinin altında toplumsal birikimlerin gaspı yatar. İktidarın tüm inşa biçimleri dolaylı ve direkt birikimle bağlantılıdır. Daha da soyut- larsak, iktidar ve hiyerarşilerin ezici çoğunluğu yoğunlaşmış toplum-sal emektir. İktidarı yoğunlaşmış, kurumlaşmış toplumsal emekten soyutlamak mümkün değildir. Daha avcılık ve toplayıcılık dönemin-den beri, ‘güçlü ve kurnaz adam’ın başta kadın olmak üzere göz dik-tiği klan topluluklarının çaba değerlerinden kapitalist zor örgütüolarak ulus-devletin biçimlenmesine dayalı gelişmiş toplumsal artık-ların ele geçirilmesine kadar, hiçbir birikim iktidardan soyut olarak gerçekleşme gücünde değildir. Beş bin yıllık merkezî uygarlık süreci-nin kendisi yoğunlaşmış, kurumlaşmış toplumsal birikimdir. Ezici çoğunluğuyla vahşet derecesinde savaşlarla, güç kurumları ve dev-letlerle yönetilen toplumsal birikimdir.

17

Bazı akademik sosyalistlerin kapitalizme biçtikleri paye olarak ‘devlet kurumu dışında, pazara dayalı olarak patron-işçi gönüllü bir-likteliğiyle gelişen ilk üretim tarzı’ ifadeleri koca bir yalan propagan-dadır. Böyle bir üretim tarzı yoktur. Tersine, tarihte en gelişmiş vekurumlaşmış zor temelinde bir artık-değer, birikim tarzını oluşturan sistem daha fazla da kapitalizmdir. Bütün tarih didik didik edilsin: Sümerlerin, Mısırlıların ilk tarıma dayalı toplumsal artıklarından tica-ret ve sanayi kaynaklı toplumsal birikimlere kadar iktidar ve hiyerar-şilerin sıkı bir denetimi ve icra yönetimlerinin hep geçerli olduğu görülecektir. Zor aygıtlarının devrede olmadığı ortamlarda paradanpara kazanma olarak faizin de gerçekleşmeyeceği en rahat fark edi-lebilir bir toplumsal gerçekliktir. Tarih bu konuda kesintisiz ve biri-kimli, her toplumsal alana zincirlemesine bağlı bir gerçeklik olarak da tanımlanabilir. Kapitalizmin tarihi bu konuda en çok bilinen bir ger-çeği ifade etmesine rağmen, Kapital söylemleri ezici çokluğuyla bi-linçli çarpıtmalardan örülü mitolojik anlatımlar ve propagandalarolmaktan öteye gitmez.

Marks’ın ve Marksistlerin iyi niyetlerinden kuşku duyulamaz.Ancak iktidar-devlet ve emek-değer inşaları devlet kapitalizmi olarak liberal kapitalizmden daha fazla sisteme hizmet etmiştir. Yalnız başı- na Çin ve Sovyet Rusya deneyimleri bile bu gerçeği kanıtlamaya kâfidir. Sağ Hegelcilik Avrupa ve Alman ulus-devletçiliğini doğurur- ken, Sol Hegelcilik ise Sovyet Rusya ve Çin başta olmak üzere çevreulus-devletçiliklerini doğurmuştur. Sonuçta her ikisi de kapitalizminulus-devletçiliği ile bütünleşmişlerse, herhalde bu konuda temeldekiHegelyan felsefe ile bağları inkâr edilemez. Çok sarsıntı geçirmiş olsa da, halen güncel olarak yaşanan da Hegel’in devlet felsefesidir.

Başta anarşizm olmak üzere kapitalist modernite olarak tanım-lanan bu sisteme yönelik feminist ve ekolojik eleştiriler önemlidir. Fakat bunların halen bunalımdaki kent orta sınıfını aşmış eleştirilerolmaktan öteye gidemedikleri de anlaşılmak durumundadır.

Ortadoğu’da devlet ve toplum krizine yönelirken, genelde beş bin yıllık, özelde son beş yüz ve iki yüz yıllık eleştiri ve direniş yanlış- lıklarına düşmemeye büyük özen gösteriyorum. Bu özeni göstermekdurumundayız. Bu konuda gelecek için değil, daha çok geçmiş-gelenek için yaşamaya büyük değer biçiyorum. Tarih en çok bunun için gerekli bir bilim ve felsefedir. Tarih ölüleri anlatır, ancak insanca

18

yaşam için anlatır. Tarih bilinci olmayanların toplumsal yaşamlarının bir anlam ifade edemeyeceği çok iyi bilinmelidir. Ne kadar tarih bilin-ci varsa, o kadar anlamlı bir toplumsal yaşama tekabül edeceği unu-tulmamalıdır. Sadece bu kadar da değil; anlam kadar maddi yapılar, kültürler olarak da tarih yaşandıkça toplumsal yaşamın değerli oldu-ğu ifade edilebilir.

Şüphesiz hem Hegel’i hem de K. Marks’ı aşarak Ortadoğu kültü- rünü, güncel devlet ve toplum krizini çözümlemek güç bir iştir. Kapi-talist hegemonyanın bölge üzerindeki son iki yüz yıllık deneyiminekarşı içten ve dıştan çok eleştiri ve direniş geliştirildi. Başarısız kalma bu direnişlerin ortak yanlarıdır. Radikal İslâmcısından ılımlısına, ko-münistinden milliyetçisine, liberalinden muhafazakârına kadar çeşitli güçlerin bölgenin tarihini ve güncel durumunu çözümlemeleri, sis-tem inşa etmeleri başarılı olmaktan uzaktır. Dolayısıyla Avrupa uy- garlığından aktarılma oryantalist çalışmalarla tarihten her kesimin, her topluluğun çıkar ve meşrebine göre yaptığı aktarımlar ne felsefi bir sentez ne de başarılı bir özgür siyasi gelişme ve kuram sağlaya-bilmişlerdir.

Demokratik uygarlık sistematiğini bu eleştiri ve direnişlerin an-lamı içinde geliştirmek, toplumsal hakikatin doğru yolu olarak kendi-ni dayatmaktadır. Savunmamın ilk üç cildinin gereken doğrultuyu gösterdiği kanısındayım. Bu bölümde yapacağım şey Ortadoğu so-mutuna daha fazla yoğunlaşmak, özellikle tarihsel çözüm boyutuna ağırlık vermek olacaktır. Tarihin evrensel olma zorunluluğuna bu nedenle yüklenme gereği duydum. Bölgeyi anlamak için evrensel çözüm kaçınılmazdır. Kaldı ki, evrensel tarihin merkezî uygarlığın beş bin yıllık tarihi kadar, en az onun kadar önemli olan on bin yıllık bir neolitik çağla beslenmesi bölgenin önemini ve konumunu daha yakı- cı ve ilginç kılmaktadır. Ortadoğu küresel sorunların çözümünde ve yeni uygarlık sentezlerinde en az Avrupa kadar bir ağırlığa sahiptir.ABD hegemonyasının 2000’li yıllarda hızlandırdığı Ortadoğu Projesi-nin tek taraflı işlevsel olamayacağı yeterince açığa çıkmış bulunmak-tadır. Doğu ve Güneydoğu Asya ile Güney Amerika belki sistemle bütünleşebilirler. Ancak tarihsel merkezî uygarlık rolünü oynamış bölgenin sistemle kolay bütünleşmesi beklenemez. Sistemden tam kopuş da olası değildir. Zaten uygarlıkların bu yönlü toptancı kopuş

19

ve bütünleşme özelliği sınırlıdır. Sistemin yeniden inşa çabaları Grön-land Adasındaki inşadan daha öteye rol oynayamaz.

Demokratik uygarlık hem tarihsel gelenek olarak, hem de gün-cel krizin derinleşmesi koşullarında önemini gittikçe hissettirecek bir seçenektir. Ulus-devlet kapsamındaki yeniden inşalar krizi hep daha da derinleştirecek karakterdedir. Bölgenin kültür gerçeği hem maddi hem de manevi alanlarda ulus-devletle diyalektik çelişki içinde olup, derinleşen bu çelişkinin tıpkı faaliyete geçen volkanlar gibi aktifleş- mesidir. Gerek kapitalist şirketler, gerekse ulus-devletçikler tarihte binlerce yıl süren ve binlercesi gerçekleşen mahalli beylikler kadarbile çözümleyici rol oynayamazlar. Toplumsal sorunlara bir yanıtları olmak şurada kalsın, ideolojik ve pratik uygulamaları ile sorunları hem çoğaltıyor hem de yoğunlaştırıyorlar. Ortadoğu’da çözüm şansı olacak her sistemin öncelikle milliyetçilik, cinsiyetçilik, dincilik vepozitivist bilimcilikle ideolojik hesaplaşmayı başarıyla inşa edip yü- rütmesi gerekir. Pratik siyaset sahnesinde ise, devlet odaklı olmayan demokratik toplum çalışmasına olanca zenginliği içinde yer vermek durumundadır. İçi boş sivil toplumdan bahsetmiyorum. Gerçek yerel demokrasi kültürünün ekmek, su ve hava kadar bir ihtiyaç olarak algılanıp geliştirilmesi gerekir. Mıknatıs gibi kendine çeken iktidar ve devlet kültürüne odaklı bireyden kurtuluş, başarılması gereken ilk görevdir. Binlerce yıllık bu gelenek demokratik kültürün önündeki en önemli engeldir. Temel şiarımız şu olmalıdır: Hiçbir toplumsal çalış- ma demokratik toplum çalışmaları kadar arzulu ve değerli olamaz.

Savunmamın bu cildinin Giriş’inin arkasından gelen İkinci Bölü- mü’nde evrensel tarih ve Ortadoğu karşılaştırması yapılmaktadır. Bölgenin jeolojik, biyolojik ve toplumsal gerçekleri iç içe ele alınmak-tadır. Evrensel tarihin anlamı ve bölgedeki açılımı şematik olarak işlenmektedir. Neolitik çağla uygarlığa geçiş arasındaki ilişki ve mer-kezî uygarlığın hegemonik olarak bölgedeki rolü anlamlandırılmaya çalışılmaktadır. Uygarlığın onsuz edemediği savaşların ve iktidarın doğası tanımlanmakta, devlet biçimlenişleri bu bağlamda değerlen- dirilmektedir. Merkezî uygarlıkla diğer uygarlıklar arasında mukaye-seli bir yaklaşım sunulmaktadır.

Üçüncü Bölüm’de Ortadoğu toplumunda problemin kaynakları ve gelişmesi işlenmektedir. Toplumsal artık üzerinde süreklilik kaza-nan ve yüceltilen savaşçı ideolojiler ve eylemler toplumsal problem-

20

lerin temel nedeni olarak gösterilmekte, yol açtıkları tahribatlar ve derinleşen bunalım süreçleri yansıtılmaktadır. İşlevini yitiren ve te-meli aşılan hegemonik iktidar kayışının bölgede yarattığı sonuçlar da bu bölümde değerlendirilmektedir.

Dördüncü Bölüm’de çözüm ve kurtuluş ideolojileri ile direniş güçlerinin rolü tartışılmaktadır. Kabile sistemleri ve tek tanrılı dinle-rin rolü değerlendirilmekte, uygarlık sistemlerinin asimile edici yete-nekleri sorgulanmaktadır. Kurtuluş ideolojileri ve direniş güçlerinin başarısızlık nedenleri tüm değerlendirme, tartışma ve sorgulamala-rın temel konusunu teşkil etmektedir. Dinselleşme biçimleri, aşiret oluşumları bu çerçevede sunulmaktadır. Kendi içinden çözümü geliş- tiremeyen sistemin dıştan gelen sert darbelerle çözülüşü ve yeni hegemonya alanlarının ortaya çıkışı diğer önemli bir konu olarak anlamlandırılmaya çalışılmaktadır.

Beşinci Bölüm’de zafer kazanan kapitalist birikimin Avrupa’nın batı kıyılarında yeni hegemonik güç olarak tarihsel rolü irdelenmek-tedir. Ortadoğu uygarlığının geri kalışı, toplumsal problemin sürekli kriz boyutunda yaşanması tartışılmaktadır. Avrupa’nın hegemonik yükselişi kendini İslâm toplumu olarak değerlendiren kesimler üze-rinde şok etkisi yaratmaktadır. Yeniden İslâmî hareketlerin kapitalist modernite ile ilişkisi de önemli bir tartışma konusudur. Kendisi de daha sık ve süreğenlik kazanan bir bunalım ve kâr sistemi olan kapi-talizmin hem devlet hem de ekonomik kuruluş olarak çözüm kayna-ğından ziyade sorun kaynağına dönüşmesi, bölgede devlet ve top-lum krizlerinin içi içe yaşanmasına yol açmaktadır. İdeolojik ve ey-lemsel intiharlar bu çerçevede değerlendirilmektedir.

Altıncı Bölüm’de çözüm seçeneği olarak demokratik uygarlığın tarihte ve günümüzdeki rolü tartışılmaktadır. Tarihsel kültür mirasıy-la Avrupa uygarlığının demokratik kazanımları, demokratik uygarlı- ğın ideolojik ve pratik olarak yeniden inşasında değerlendirilmekte-dir. Demokratik konfederalizm, ahlâkî ve politik toplum, ekolojik vekadın merkezli bir ekonomik düzen önemli çözüm kurumları olaraksunulmaktadır.

Sonuç Bölümü kısa bir özetle bir sonraki konu arasında köprü rolünde değerlendirilmektedir.

(…)